11 Aralık 2014 Perşembe

BOLOGNA 5- 666 Porticoluk Yürüyüş

Bologna'da ertesi sabahımız yine keyifle başladı. Tatil demek, keyif demek! 

Dünkü kule tırmanışını unutmuş, şehrin birçok yerinde denk geldiğimiz ucuz pizzacılarda pizza dilimlerinin kalorilerinden çekinmeden yemiş içmiş, Saint Stefan Meydanı'nda kahve üstüne kahve içmiştim.
Kaldığımız evin altındaki kitapçı Feltrinelli de benim için güzel bir sürprizdi. Akşam yorgun gezginleri apartmanın kapısında bırakıyor ve illa ki yapmam gereken bir şeymiş gibi birkaç adım ötedeki kitapçının kapısından içeri giriyordum. Bir şehirden başka bir şehre yolculuk yaparken insanın yanında taşıyamayıp da gittiği yerde bulduğu tek şey kitapçı kokusu.


Yolu yakın yapan, ulaştığın noktayı sevilir kılan ilk ayrıntı bu benim için. 

Güya Bologna'yı anlatıyorum ya, -konuyu dağıtmayı seviyorum nasıl olsa-, New York deyince aklıma ilk Barnes& Noble geliyor mesela. Şehre ulaşmak için uçağın içinde geçirilecek saatler azalıyor benim için, kahve kokan kitapçılarda olma isteği uzak mesafeleri yakın kılıyor. 

Feltrinelli de öyle sıcacık kaldı aklımda. Bir binanın altında, muhtemelen birçok dairenin birleştirilmesinden dolayı içerisi bir labirenti andırıyordu. Duvarların hepsi tavana kadar raflarla kaplanmıştı ve İngilizce kitap bölümü oldukça zayıftı. Belki kırtasiye bölümünden karşıma bir şey çıkar diye ümitlendiysem de kitapçıdan her seferinde elim boş çıktım. Yine de her akşam evin altındaki kitapçıya uğradım. Önündeki bankta oturup etrafa bakındım. 

Şimdi gelelim o gün ne yaptığımıza.

Bologna'nın tepesindeki katedrale yolculuk...

Bologna'da sırlar çözmekle tükenmiyordu. Biz de başka bir sırrı çözmek için yola düştük. 
Tepedeki Madonna di San Luca Katedrali'ne yürümeye karar verdik. Alt tarafı 666 tane porticonun altından yürüyecek, ortalama 3.5 km'lik bir parkurun sonunda da tepedeki katedrale varacaktık.

Bu kadar basitti işte!
Ayaklarımızda spor ayakkabılar, önümüzde de dümdüz uzanan bir yol vardı. Binaların alt katlarındaki küçük dükkanlara bakar, sanki o gün rastgele karar verilmiş de açılmış gibi duran minik kafelerin önünden geçer, sabah yürüyüşümüzü yapardık. 

 Her fikir akla ilk geldiği an nasıl da parlak oluyor değil mi?

Yolun başladığı ilk porticoya gelene kadar epeyce yürüdük. Bu yürüyüş benim için fazladan yapılmış ödev gibiydi. Önümüzde katetmemiz gereken 666 portico daha vardı. Cep telefonu çantadan çıkartıldı, bu tarihi an hemen kayıtlara geçirildi.
...ve tırmanış başladı. 

Üç yüz rakamını porticonun duvarında görene kadar kör topal ilerledim. Sonra yol yokuş olmaya, merdivenler karşımıza çıkmaya başladı. Kuzey, kuş gibi önümde sekiyor, kendine bulduğu hayali rakiplerle yarışıyordu. Ben değil rakiplerle, kendimle bile yarışamayacak hale gelmiştim. Arada duvar diplerinde soluklanıyor, birkaç yudum su içiyor, yanımdan geçip giden insanları gördükçe kendimden utanıyordum. Ne yalan söyleyeyim sık sık dönme düşüncesi aklıma geliyordu. Göreceğim kadarını görmüş, ne deneyimleyeceksem deneyimlemiştim. Hayatımda ilk defa bir katedral görmeyecektim ya. Bu katedral de diğer gördüklerimle aynı kaderi paylaşacak, bir süre sonra unutulup gidecekti.
Kuzey geri dönmeyi asla kabul etmedi. Selçuk, ''Fikir senindi!'' dedi.
Burnumdan soluyarak ve terden sırılsıklam vaziyette ekibin son üyesi olarak yolun sonuna vardığımda katedrali görecek halim kalmamıştı.

Katedralin içinde biraz oturup önce nefesimin düzene girmesini bekledim. Bologna'nın bu sırrı, insanın kendi sınırlarını keşfetmesiyle ilgiliydi sanırım.
Bir süre dinlendikten sonra ne yaptım, biliyor musunuz?
Aynı yolu yine yürüyerek indim. Bu yolu tekrar bu şekilde kat etmem kişiliğimin azimli yanını değil, gaza gelen yanını açığa çıkarıyor. Sizi temin ederim. 

Şimdi beni dinleyin: Yukarı binerken otobüse binin, aşağı inerken yürüyün. Böylece 666 porticonun da altından yürümüş olacaksınız. 

Ya da siz de benim gibi küçük bir maceraya atılın!

5 Aralık 2014 Cuma

İki kitap ve birçok hayat!

Susan Sellers'ın yazdığı ''Vanessa ve Virginia'' adlı kitapta Vanessa Virginia'ya şöyle diyor: Senin kullanacak büyülü kelimelerin vardı ve sen kendine onları aldın. Bana da resim yapmaktan başka çare kalmadı.


Bugünlerde üst üste birbirine benzeyen iki kitap okudum. Birini bir gece eve geldiğimde gördüm. Fransızca kursuna başladığım ilk gündü. Selçuk akşam üzeri benimle Kadiköy'de buluşup, kurs için aldığı kitaplarımı getirdi. Saint Joseph'in hemen köşesindeki Eyfel Pastanesi'nde buluştuk. Fransızca kursuna başladığım ilk gün olduğundan bir de Paris'i çok sevdiğimden pastanenin ismi komik geldi. İçerinin dekorasyonunun, bu dekorasyonu tamamlayan masa ve sandalyelerin uzaktan yakından ne Paris'le ne de Eyfel'le ilgisi vardı. Selçuk'u beklerken bir bardak çay, çayın yanına da bir börek aldım. Çay fena değildi ya böreğin pek de yenecek hali yoktu. Biraz çatalımla oynadım, ağzıma birkaç parça atayım diye içimden geçirdim ama ı-ıhh, gitmedi börek.

Çayımı içtikten ve kitaplarımı teslim aldıktan sonra ilk dersime gitmek üzere sokağın hemen karşısındaki okula girdim. Okul hiç de hayallerimde canlandırdığım gibi değildi. Zaten başıma ne geliyorsa hayalimde canlandırdıklarımdan geliyor. Ben okulun içinde kursa gelen öğrencileri memnun edecek bir kafenin olacağını, hoparlörlerden Edith Piaf şarkılarının sınıflara usul usul yayılacağını hayal ediyordum. Düşündüklerimin hiçbiri yoktu. Allahtan uzak bir köşede bir su sebili vardı da, su içebildik.

Neyse konuyu çok dağıttım. O gece kurs bittikten sonra eve geldiğimde kitabı gördüm. Benden ayrıldıktan sonra Selçuk, Kadıköy'de sahile kadar geri yürümüş ve Alkım Kitabevi'nde gezinmiş. Bu gezinme sırasında da ''Sergey Nabakov'un Gerçekdışı Yaşamı'' adlı kitabı almış.

Okuduğum kitabı bitirdikten sonra sehpanın üstünde bu kitabı görünce elim kitaba gitti ve okumaya başladım.

Sergey Nabakov'un yaşamının ilk zamanlarının arkasındaki fon, Çarlık Rusyası'nın son zamanlarına denk düşüyor. İlerleyen vakitte Çarlık, tahtını Bolşeviklerin eline teslim ediyor. Çar yanlısı olan Nabakov kardeşlerin babası durumu anlayınca çocuklarını bir trene bindirerek Kırım'a yolluyor.
Kaderleri ortak bir seyir izlese de, aynı acıların etrafında dolaşıp dursalar da Nabakov kardeşler hiçbir zaman güzel bir ilişki kuramıyorlar. İkilinin ilişkileri öyle çok yarayla dolu ki kabukların üstüne her dokunduklarında yaralar kanamaya başlıyor.

Her şey,  Sergey Nabakov'un suçu.  Kitapta da söylendiği gibi abisinin silik bir kopyasından başka bir şey değil. Üstelik hem kekeme hem de eşcinsel. Yaşamı boyunca kendisini abisine fark ettirebilmek için uğraşıp duruyor.

Birkaç gündür yazının başında bahsettiğim kitabı burada anlatmayı düşünüyorum. Her seferinde yazmak için yeni başlangıçlar yapıyor sonra da tıkanıp kalıyorum.

Vanessa ile Virginia'nın hikâyesi de kızgınlıklar, anlaşmazlıklar, kardeşler arasında gelip giden nefretler ve asla kaybolmayacak özlem ve sevgi anlarıyla dolu. Kitabın her satırında Virginia Woolf'un izlerine rastlasak da, aslında dile gelen ressam Vanessa Bell'in anıları.

Vanessa Bell ve Virginia Woolf. Fotoğraf: Şuradan
Vanessa Bell'in yaşamı öyle karışık ki! Dün romanı Selçuk'a anlattığımda, ''Böyle bir yaşamı olsa insanın yazmak için konu aramasına gerek kalmaz'' dedi.

Bense bir roman yazma şansını bana altın tepside sunacak bile olsa böyle bir hayat yaşamak istemezdim.

Vanessa, Clive Bell ile tanışıyor ve evleniyorlar. Bu evlilikten iki erkek çocukları oluyor. Vanessa bir yandan iki çocuğuna bakmaya çalışırken bir yandan da resim yapmayı sürdürüyor. Vanessa bu karışıklık içinde çıldırmak üzereyken, Virginia uzaktan seyretmeyi ve Vanessa'nın kocası Clive ile flört etmeyi tercih ediyor. 

Vanessa, iki oğluyla birlikte; yıl 1917. Fotoğraf: Şuradan
Virginia Woolf ve Clive Bell. Fotoğraf: Şuradan

Vanessa başına gelenlerden şaşkın etrafına bakınırken, kardeşi Adrian'in sevgilisi olan Duncan Grant'ı görüyor. Kendisi gibi ressam olan Duncan ile acıyla sürecek bir ilişkiye giriyor. Bir müddet sonra Duncan, Bunny takma adıyla çağırdıkları David Garnett'a aşık oluyor. Vanessa'nın Duncan'ı kaybetmemek adına dayandığı bu üçlü ilişki uzun yıllar sürüyor. 

Duncan Grant. Fotoğraf: Şuradan 
Siz bile yoruldunuz değil mi yazdıklarımı okurken?

Bundan sonrası daha da enteresan!
Aradan uzun yıllar geçiyor. Duncan, Vanessa'yı bir kenarda unutuyor. Başka ilişkiler yaşıyor. Vanessa ile Duncan'ın kızları Angelica büyüyor ve yirmili yaşlarına gelince babasının büyük aşkı David Garnett ile evleniyor. 

Kitap, Vanessa'nın yaşamını anlatsa da Virginia hep Vanessa'nın yanında. İki kardeşin kalp kırıklıkları, Vanessa'nın çoğu zaman Virginia için hissettiği kin ve kızgınlık Vanessa'nın anılarının birçok yerinde karşınıza çıkıyor.

Kitabı okurken Vanessa'ya sıkça üzüldüm. Karmaşık yaşantısını okurken yoruldum. Virginia'ya hafiften bozulduğumu bile itiraf edebilirim; ama birçok yerde, ''Saatler'' filminde izlediğim, Virginia Woolf'un paltosunun ceplerine taş doldurduğu sahneler gözümün önüne geldi.

...ve evet!
Vanessa haklı: Virginia'nın büyülü kelimeleri var.


1 Aralık 2014 Pazartesi

BOLOGNA 4- Bologna'nın en güzel meydanı: Piazza Santa Stefano

Kuleden inip sokaklara döndüğümüzde çok sevinçliydim. Yeryüzüne gökyüzünden bakma olayı bana çok uymuyor. Bazı fobilerin olduğu yerde durmasından ve fazla eşelenmemesinden yanayım :)
Ayağımın yere basması ve yukarı çıkıp-inerken çok kalori harcamam sebebiyle herkesin çok övdüğü kulenin dibindeki dondurmacıya gidelim dedim. Teklifim herkes tarafından sevinçle karşılandı. Sanal ortamda herkesin dilinde dolaşan ricottalı dondurma gerçekten denildiği kadar var mıydı?

Kuzey hiç peynir yememesine rağmen, ricottanın bir peynir çeşidi olduğunu bilmeden benim gazıma gelerek ricottalı dondurma istedi. Selçuk, ''Peyniri kahvaltıda ya da tostumun içinde yerim ben!'' dedi. İki top meyveli dondurma aldı. Kuzey'le ben ricottalı dondurmalarımızı alınca hemen dondurmacının önündeki duvara çöktük. İlk tadımda çok beğendiğimiz dondurma sonra bize biraz yoğun geldi. Ağzımızda keskin bir krema tadı kaldı. Sonraki günlerde de dondurma tercihimizi Selçuk gibi biz de meyveli dondurmalardan yana kullandık.

Şimdiye kadar yediğim tartışmasız en güzel dondurmayı San Gimignano'da Gelateria Dondoli'de yediğimi söylemek zorundayım.

Biri porticolardan birinin tavanına bir ok saplamış, şehre gelenler de çok lazımmış gibi o okun peşine düşmüş!

Bologna'nın sırlarını çöze çöze bitiremedik. Corte Isolani'ye doğru yürümeye başladık. Porticonun ahşap tavanına şöyle bir baktık. İlk bakışta tavanın tahtalarının eskimiş yüzeyinde ok falan göremedik. Pasajın içinde olabilir mi düşüncesiyle, kafamız tavana bakar vaziyette yürümeye devam ettik. İçeride çok güzel restoranlar vardı. Bir de insanların oturup peynirin yanında şaraplarını yudumladıkları bir şarap dükkanı. Orta yaşı devirmiş bir çift hem sohbet edip, hem de şaraplarını içiyorlardı. Selçuk'la kendimi öyle hem sohbet edip hem şarap içerken düşününce gülmeye başladım. Oturmuşuz karşılıklı, almışız şarap kadehlerimizi elimize, ortada da kocaman bir peynir tabağı. Selçuk, hiç tereddütsüz kokan peynirlerin hepsini bana kakalar. ''Bunları sen ye, sen seversin bu kokuşmuş şeyleri!'' der. 
Kendi sevdiği peynirleri tespit ederken, bana döner: ''Şu garsona söylesene, ekmek getirsin biraz!'' diye buyurur. 
En son bombamız son cümlede saklı olur herhalde: ''Ulan bi' çay olsaydı, ne güzel giderdi bu peynirle ekmek beee!''

Oku tavanda bulamayınca gözüme kestirdiğim bir garsona sordum, ''nerede bu gizli ok?'' diye. Gerisin geri başladığımız noktaya döndük. Zar zor, ıkına sıkına tavandaki soldan beşinci ahşap kirişte oku gördük de rahatladık. Çektiğim fotoğrafta ben bile göremiyorum oku, siz görebilir misiniz bilmiyorum valla. Bu fotoğrafı da fotoğraf makinesinde duran üç-beş fotoğrafın içinde zor bulduk.



Corte Isolani'nin ve okun bize kazandırdığı en güzel şey, pasajın çıkışında karşınıza çıkan meydan: Piazzo Santa Stefano




Bu meydan, adını yedi tane küçük kiliseyi içinde barındıran Santa Setafano Kilisesi'nden alıyor. Şehrin en izole, en güzel, en kuytu köşesi burası. Bologna'nın merkezinde olup aynı zamanda kalabalıklardan da böylesi uzak olmasıyla insana huzur veriyor. Benim Bologna'daki sırrım bu meydan oldu. Kendimizi her yorulduğumuzda buradaki tek kafenin taşların üzerinde atılmış masalarında otururken bulduk. Kah defterimi çıkarıp bir şeyler karaladım, kah kitabımı açıp okudum. 

Sırrın sırrının sırrı: Lucia Dalla'nın hayaleti !

Bologna'ya yolunuz düşerse Piazza dei Celestini ile Via D' Azeglio'nun köşesindeki binanın üst katına bakın. Biz bu binanın üstüne işlenmiş resmi şans eseri gördük. Resimde Bologna doğumcu caz sanatçısı Lucio Dalla elinde saksafonuyla görünüyor, etrafında da kuşlar uçuşuyor.
Aşı boyalı bir binanın ikinci katına nakşedilmiş Lucia Dalla görüntüsü bence çok romantik. Bir şehrin sanatçılarına sahip çıkması insanın duygulandırıyor.



28 Kasım 2014 Cuma

Bir cuma günü yazısı!

Bologna'yı yazıyorum, endişeye gerek yok. Taslaklarımda bir günüm daha var nerdeyse. Bugün Cuma olduğu için çok mutluyum. Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım. Dün akşam Fransızca kursuna gittim. St. Joseph'de benim kurs. Daha ilk kurdayım. İkinci kurun başlayış tarihiyle benim tatillerim çakışıyor. İlk kurdan anladığım şu: Her hafta düzenli olarak derlere gitmek zorundasın, gittiğim dersleri bile anlamazken gitmediğim derslerin halini düşünemedim bile. Gittiğim kurun günlerini seçerken, istediğim saate kurs açılmadığı için perşembe akşamları 19.00'dan 21.30'a kadar olanını seçtim. En kötüsü cumartesi günleri! Sabah 10.00'da başlayan kurs öğleden sonra 14.30'da bitiyor. İşin kötü yanı okulda kantin yok, teneffüs öğretmenin insafına kalmış. Ben çaysız, kahvesiz yaşayamıyorum. Saat 13.00'den sonra karnım acıkıyor, aklım daha fazla Fransızca almaz hale geliyor.



İkinci kura giderken böyle bir saati asla tercih etmeyeceğim. İşin kötü yanı, Kuzey'e sempatik davranmaya başladım. Cumartesi kafam o kadar şişmiş oluyor ki eve gelince oğluma, ''tamam oğlum ders çalışma!'' falan demeye başladım. 

Kuzey'in okulu bir haftalık ara tatile girdi. Oğlumla birlikte evde vakit geçirmek, sinemaya falan gitmek istiyorum ama çalışmak zorundayım. 

Nedim Gürsel'in Acı Hayatlar kitabı elimde geziyor. Akşamları birer bölüm okuyorum. Her bölümde bir yazarla birlikte gittiği bir şehri anlatıyor. Sanırım bu yazıların bazılarını Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde okumuştum. Yine de kitap olarak toplanması hoşuma gitti. Tanıdık, bildik Nedim Gürsel yazıları içimi rahatlatıyor. 

Geçen sabah Selçuk'a kahvaltı masasında, ''Paris'i özledim.'' dedim. 
''Sen çok istiyorsan, git tatlım! Ben gelemeyeceğim. Poposu donar adamın şimdi Paris'te!'' dedi. 

Haklı! Sesimi çıkarmadım. Oltayı attım işte. Gerisi kısmet!


Ben de kitaplığımın başına gittim. Geçen sene D&R'ın 5TL kampanyasından aldığım Alain Elkann isimli bir yazarın ''Fransız Babam'' kitabını aldım. Kitap, Montparnasse Mezarlığı'nda yatan iki adamın hikâyesini anlatıyor. Yazarın babası otoriter bir adam, başarılı bir işadamı ve Paris Yahudi Cemaati'nin başkanı. Hayatı boyunca giydiklerine, yediklerine ve davranışlarına dikkat etmiş, çocuklarından çok kendiyle ilgilenen bir adam. Kitaba konu olan diğer kahraman ise yazarın babasının mezarının yanına bir ay sonra gömülen babanın tam tersi karakterinde bir adam, bir sanatçı: Roland Topor.  
...ve bilin bakalım ne oluyor?
Yazar, Yahudi geleneklerine göre on bir ay sonra ilk kez babasının mezarını kızkardeşiyle birlikte ziyaret ettiğinde bu iki adamın yan yana yattıklarını fark ediyor. Mezarlıktan ayrılırken bu iki adamın birbirleriyle neler konuşabileceğini düşünmeye başlıyor. 

Kitabın arkasında kitap için bir babanın anısına yazılmış dev bir yapıt dense de bana yazarın babasının ölümüyle başa çıkma yöntemi gibi geldi. Ben de babamın ölümünden uzun yıllar sonra bile babamla ilgili hayaller kurmaya devam ettim. Aile büyüklerinden birinin kaybının nasıl bir şey olduğunu bildiğim için kitabı başka bir gözle okuyorum. 

Şimdilik bu fantastik düşünce hoşuma gitti desem, tuhaf bir şey demiş olur muyum?


25 Kasım 2014 Salı

BOLOGNA 3- ORTAÇAĞDAN KALMA KULELER VE KIRMIZI KİREMİTLİ EVLER

Ertesi sabah neşeyle uyandık. Evdeki kahvaltımızın aynısını burada da hazırladık. Tek eksiğimiz demleme çayımızdı. Kuzey için de tereyağlı ekmek, gevrek-süt, nutella ve domatesle işi kotardık. 
Kahvaltı günün en sevdiğim öğünü çünkü bana mutlu aileleri çağrıştırıyor. İçine ekmek parçası düşürülmüş reçeller, üstüne kekik serpiştirilmiş topraf kokulu domatesler, ağızda eritip giden peynirler ve sohbetle üst üste içilmiş demli çaylar...

Sabahın ilk saatlerini evde geçirdikten sonra sırt çantamızı yüklenip yola düştük.

Çözülmesi gereken bir sır daha: Asinelli Kulesi'nin üstünde sahiden kırık bir vazo var mı?

Sokağa çıktıktan hemen sonra kendimizi pencereden görünen kulelerin önünde bulduk. ''Öpüşen Kuleler'' olarak da bilinen Asinelli ve Garisenda Kuleleri masumca karşımızda duruyorlardı. Asinelli Kulesi'nin tepesine 498 basamak tırmanarak ulaşmak mümkün. Ne kolay değil mi? Kuzey'e de öyle görünmüş olmalı. 

''Hadi çıkalım!'' diye tutturunca düştük yollara. Önce sokağın içinden kulenin girişinin ve kulenin adının yazılı olduğu tabelanın fotoğrafını çektim. Kuzey'i girişinin önce sağına, sonra soluna, bir de isim yazılı levhanın altına yerleştirip çocuğumu on yaşının munzır bakışıyla kendimce aile fotolarının içine nakşettim; fotoğrafların hepsini daha sonra kaybedeceğimi bilmeden tabii.

Kulenin dar ve karanlık girişinden girdik. Birkaç merdiven çıktıktan sonra kulenin taş duvarlarındaki oyuklardan birine yerleşmiş gişeden biletlerimizi aldık. (3€) Yukarı doğru uzanan merdivenler ahşap ve dardı. Tek kişinin geçebileceği genişlikteydi. Kuzey en önden neşeyle merdivenleri tırmanmaya başladı. Selçuk, Kuzey'in hemen arkasında olmayı daha güvenli buldu. Ben arkada, tek başıma kaderime terkedildim. Yüksek yerlerden korkarım: üstüne üstlük hem yüksek, hem dar, hem de yüzyıllar önce yapılmış yerlerden hiç haz etmem. Tarihe dışarıdan ellerimle dokunmaktan hoşlanırım.








Asinelli Kulesi'ne tırmanmak Bologna'da kendimle hesaplaştığım ilk mekan oldu. Merdivenler başımın üzerinde uzayıp gittikçe, kulenin taş duvarlarının yazdığı serinlik etrafımı sardıkça ve tırmandığım mesafeden ardımda bıraktığım boşluğa baktıkça korkum daha da arttı. Üstelik kule gerçekten yüksekti ve tırmandıkça mesafe azalacağına artıyor gibiydi. 498 merdiven rakamla kağıda yazılandan daha başka görünmeye başlamıştı gözüme. Haftada birkaç gün kesinlikle yürümeme rağmen yukarı çıktığımda nefesim kesilmişti. Tepeye vardığımda ilk düşündüğüm şey, bu çıkışın bir de inişi olduğuydu. Ondan sonra aklıma gelense, öğle yemeğinde ne yersem yiyeyim bunu kesinlikle hak ettiimdi. 

Kuleye çıktığımızda gördüğümüz manzara, hem bu tırmanışa verdiğimiz üçer euroları hem de yorgunluğumuzun karşılığını verdi. Kuzey, yukarıya ilk çıkan olmanın haklı gururunu yaşıyordu. Bir müddet nefesimin düzene görmesini bekledim. Sonra fotoğraf çekmeye başladım. Tüm Bologna ayaklarımızın altındaydı. Kırmızı bir halı tüm şehrin üstüne yayılmış ve masallarda anlatılan şehirlerin peşine düşmek için davetiye çıkarıyordu.

Şehrin sırlarından biri de bu kulenin tepesinde saklı kırık bir vazoydu. Ben yukarı çıktığımda kırık bir vazo falan görmedim. Kulaklarıma dek ulaşan tek şey, kalbimin atış sesleriydi.

Gizli bir Venedik var diyorlar bu şehirde! Bakalım onu bulabilecek miyiz?
Yarın!

23 Kasım 2014 Pazar

Kasım ayı güncesi...

Bologna yazılarına kaldığım yerden yarın devam edeceğim. 
Bugün günlerden pazar, saat 11 ile 12.30 arası evin bana kaldığı saatler. Sabah geç kalktığımız için ve Kuzey'in futbol antrenmanı için hazırlanmamız gerektiğinden haftanın en güzel tatil gününde biz uzun uzadıya kahvaltı etmiyoruz. 

Kuzey sabahları okul için çok erken kalktığından uyusun istiyoruz. 
Pazar sabahları bizim için tost sabahı yani.



Ben her pazar tostumu ve çayımı minik ailemle götürdükten sonra onları uğurluyorum. Benim için haftanın en güzel saatlerinin başlama anı gelmiş oluyor böylece. Hemen bir kupa dolusu çay alıyorum elime, camın kenarına kuruluyorum. Bu sabahki gibi yağmurlu sabahlardan birine denk geldiysem yürüyüş yapmamak için geçerli bir sebep bulmuş oluyorum kendime; vicdan azabı duymadan çayımı yudumluyorum. 

Böyle bir yanım var benim: Devamlı kendimle uğraşıyorum.

Pazar sabahlarının bu bir saatlik yalnızlığı bana çok iyi geliyor. Hafif bir müzikle dolduruyorum etrafı, bildiğim ezgiler etrafımda tur atıyorlar. Stacey Kent, Loisa Sobral, Lisa Ekdahl bu aralar en sevdiklerim. Zaz'ın yeni çıkan  Paris adlı albümünün dağıtımının başlamasını hevesle bekliyorum bu arada. 

Sonra ya bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturuyorum ya da bir kitap alıyorum elime. 

Allahım, kitap okumak ne büyük bir mutluluk! 
....ve evet ısrarla ama ısrarla kitap okumayan insanları anlamıyorum. 
Bir gün bu dünyadan göçüp gidince en çok okuyamadığım kitaplar için üzüleceğim. Bu tuhaf düşünce sık sık aklımın köşesinden geçiyor. Bir el hareketiyle dağıtıyorum aklıma gelen böyle düşünceleri.

Simone de Beauvoir'in Mandarinler'ini Ekim ayı sonlarında okuyup bitirdiğimi söylemiştim sanırım. Benim için tarifi imkansız bir okuma oldu bu. Çok beğendim, çok etkilendim. Simone de Beauvoir'in her yaşın duygularını, bu duyguların insan ruhunda bıraktığı izleri anlatmakta usta olduğunu düşündüm. Moskova'da Yanlış Anlama'dan sonra bu kitabı okumam çok yerinde oldu. İmge Kitabevi'nin yayımladığı kitabın yazılarının çok küçük olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Ne yazık ki bu kadar minik harfleri okumak yoruyor insanı. 




Mandarinler'in okumayı bitirdikten sonra Paris'le ilgili hayallerimden ve şehrin sokaklarından ayrılamadım. 1920'lerin Paris'i benim en sevdiğim Paris zamanı. ''Paris'te Geceyarısı'' filminde söylendiği gibi herkes kendisinin yaşadığı çağdan bir öncekinin büyüsüne kapılıyor galiba. Ben 1920'lerin Paris'inin bana anımsattıklarından çok etkileniyorum. O zamanın Paris'inde bir gece için neler vermezdim. Bu sebepten Zelda Fitzgerald'ın yaşamın anlatıldığı kitap, Zelda'ya ilgisiz kalamadım. Kasım ayının puslu havasına yakışan bir kitap oldu Zelda. Basit bir dille yazılmış olan bu kitapla birlikte sonunda Zelda ile ilgili hislerimi netleştirdim. Zelda'yı sevdim.



Ocak ayının sonlarında Key West'e gideceğiz. Orada Hemingway'in Pauline Pfeiffer ile yaşadığı şimdilerde müze haline getirilmiş evi görmeyi planladığım için Hemingway'e biraz daha yakınlaşmak istedim. Hemingway'in öykülerinin toplandığı, ''Kilimanjaro'nun Karları''nı aldım elime. Öykü okumakta çok zorlanmama rağmen keyifle okudum. 



Ne okusam diye düşünürken Selçuk'un geçenlerde aldığı bir kitap çarptı gözüme. Salonun ortasında sehpanın üstünde  yeri orasıymış gibi duruyordu kitabımız. Yazar Vladimir Nabokov'un kardeşi Sergey Nabokov'un hayatının anlatıldığı bir kitaptı. Bu kitabı da çok keyifle okudum. Kitabı bitirir bitirmez Nabokov'un bir kitabını okumak istedim. Hızla yukarıdaki kitaplığımıza çıktıysam da, Nabokov'un hiçbir kitabını bugüne kadar almadığımızı fark ettim. Son zamanlarda aldığım kitapları biraz hafifletmeden başka bir kitap almayacağıma dair kendime verdiğim sözden dolayı Nabokov'un kitabını almadım. 

Sıra hangi kitaba geldi. Ne zamandır okumak için uygun zamanı kolladığım Bayan Jean Brodie'nin Baharı
Mutlaka okuyun diyorum. Öyle naif geldi ki bana Bayan Brodie! Çok sevdim onu, çoook!
Bu arada kitap 1930'ların Edinburgh'un da geçiyor. Sokaklarında gezindiğim yerlerde kitaplarda karşılaşmak öyle güzel ki!




Kasım ayının sonlarına yaklaştığımız şu günlerdeyse elimde Alice kupam ve Alice notlarımla Alice'in benim için yaşadığı bir maceranın içine dalmaya hazırlanıyorum. Uzun lafın kısası bu pazar ben çocukluğumun tasasız günlerine doğru bir yolculuğa çıkıyorum. 





Herkese mutlu pazarlar!!!

21 Kasım 2014 Cuma

BOLOGNA 2- Bologna'nın merak edilen sırları!

Neptün'ün sırrını çözmek için yola çıkmaya hazır mısınız?


Piazza del Nettuno ve Piazza Maggiore birbirine  yapışık iki meydan. Adından da anlaşılacağı gibi Neptün Çeşmesi, Neptün Meydanı'nın hemen girişinde. Vakti zamanında Floransa'da yapılacak olan Neptün Çeşmesi siparişini Giacomo Della Porto'ya kaptıran Flaman asıllı heykeltıraş Giambologna sonunda dileğine kavuşmuş, meydana ismini veren çeşmeyi yapma görevini kapmış.

Bologna'nın dilden dile dolaşan sırlarından biri bu çeşme ve heykeltıraşın intikamı. 

1500'lü yılların ortasında heykeli yapacak olan heykeltıraş Giambologna'dan dönemin katı ahlâk kuralları çerçevesinde Neptün'ün malum organını göze batmayacak şekilde yapması istenmiş. Giambologna'da bu istek karşısında sesini çıkarmamış ama yapacağını yapmış. Ön cepheden Neptün'ü utanç içinde bırakan heykeltıraş, arka çaprazdan bakıldığında Neptün'ün havada duran elinin bir parmağını, çeşmenin önünde güneşlenen kızların arkasından koşmaya hazırmış izlenimi yaratıyor.



Fısıldayan duvarlar gerçek mi?

İlk sırrı çözüp, davanın üzerinde ilerlemeye devam ettik. 
''İkinci sır bu yakınlarda!'', dedik Kuzey'e.

Neptün Çeşmesi'nin sağ tarafında içinde Roma Dönemi zamanından kalıntıların olduğu Sala Borsa Binası var. Binanın zemininde duran kalıntıların üstü camla kapatılmış, böylece aşağıdaki kalıntıların hâlâ görebiliyorsunuz. Bizim gibi geçmişi geçmişte bırakıp, geleceğe doğru hızlı adımlarla yürüyen bir müllet değil bu Avrupalılar. Binanın tavan mimarisi muhteşem. Buraya kadar gelmişken bu binaya uğramadan geçmemek gerek. 

Biz çeşmenin sol tarafındaki Palazzo del Podesta'ya yürüdük. Üstü örtülmüş bina, yenilenmeden geçiriliyor. Kuzey hepimizden hızlı adımlarla binanın içine daldı. Amaç ikinci sırrı ilk keşfeden olmak. Binanın içindeki turizm ofisini geçtikten sonra pasajın içinde denk geldiğiniz meydan dörde ayrılıyor. Her köşede bir kolon var. Bu kolonların çapraz köşelerine geçer, ağzınızı duvara iyice yanaştırır ve fısıldarsanız çapraz köşedeki sesinizi duyuyor. Ben Kuzey'e çarpım tablosundan birkaç soru sordum ve karşılığında ''öfff anne!'' çığlığı aldım. Sanırım bu sır da gerçek!

Fotoğraf: Şuradan

Çoktan ayyuka çıkmış bir kafe adresi: Gamberini

İlk günün akşamında şehrin her yanına yayılmış porticoların altından yürüdük. Şehrin kimyasını oluşturan etkenlerden biriydi porticolar; ardından kırmızı kiremitli evler ve nefis yemekler sayılabilirdi bence.

Gamberini, şehrin en eski pastanesi. Nefis tatlıları, pastaları, kurabiyeleri ve sürdürmeyi seçtikleri uzun bir tarihleri var. Saat 18.00'den sonra başlayan ''aperetivo'' zamanında bir içki alıp, küçük bir ücret karşılığında karnınızı da doyurabilirsiniz. Caddenin hemen yanındaki masalardan birine oturup, çayımızı içtik. Hafta sonu pastanenin önündeki araç cadde trafiğine kapatıldığı için Garibaldi'nin keyfi daha da güzel çıkıyor. 

Adres: Bologna, via Ugo Bassi


Foto: Şuradan 
Yolculuğumuz devam edecek!
....çok yakında burada!

20 Kasım 2014 Perşembe

BOLOGNA 1- PORTİCOLARIN ŞEHRİ BOLOGNA

    Uçak yorgunluğunu üzerimizden atıp, yeni bir şehri keşfe çıktığımız fikrini bize tekrar hatırlatan otobüsten şehrin merkezinde indik. Birkaç dakika otobüs durağında durup etrafımıza bakındık. Üç kişinin eşyalarını tıkıştırdığımız bavulumuz da neredeyse bir adam boyundaydı ve ekinin bir üyesi gibi yanımızda dikiliyordu.

    Parke taşlı Maggiore Caddesi'nin yanında uzanan porticoların altından yürüyerek, kiraladığımız dairenin olduğu Via Rizzoli'ye adım attık. 

    Dikkat çekici reklam tabelalarıyla fark ettirilmeye çalışılan McDonalds tam da amaçlanan gibi hemen gözümüze çarptı. Ortaçağdan kalmış film platosu görünümündeki bu şehirde eskiyle yeninin yan yana durduğu ilk detayın böyle farkına vardım.

    Kuzey, ''Ben McDonalds'da yemek istiyorum!'' deyince suratım düştü. Bolonez sosun ana vatanında demek ki adımımı atacağım ilk yer bir Amerikan zinciri olacaktı. Laftan anlamayan on yaşındaki oğlumu McDonalds'da doyurdum. Sabahtan beri yemek yememişti, parmaklarını yalayarak son lokmayı ağzına attığında artık dairemize gitmeye hazırdık.

    Residence Petronio, Maggiore Caddesi'nin hemen bitimindeydi. Dar, cam kapının önüne geldiğimizde duvardaki panele, birkaç gün önce elimize ulaşan şifreyi girdik. Binanın ana kapısından sonra bir kapı daha vardı. Sonra da birkaç basamakla asansöre ulaşıp, üçüncü kattaki dairemize çıktık. Daire güzeldi; iki küçük odadan ve bir köşesini açık bir mutfağın kapladığı aydınlık bir salondan oluşuyordu. Yere kadar uzanan iki pencere odayı ferah bir ışığa boğuyordu.
Fotoğraf: Şuradan

    Tatildeyken beliren her şeyle yetinebilirim duygusu hemen etrafımı sardı; böyle basit bir evde de yaşanırdı işte! Aslında bu mutfaktan daha büyüğüne ya da antreye yerleştirilenden daha geniş bir gardıroba ihtiyaç yoktu. Evi sonraki günlerde bir daha böyle derli toplu göremeyeceğimi bildiğimden fotoğrafını çekermişim gibi etrafı hafızama kaydetmeye çalıştım. Biliyordum ki sonradan her ne kadar her ayrntıyı hatırlamak istesem de, tüm çabam boşa gidecek, anısını taze tutmaya çalıştığım her detay zihnimin kıvrımları arasında kaybolup gidecekti.

    Söylemeden geçemeyeceğim: Evin en çok konumunu sevdim, bir de penceresinden görünen Asinelli Kulesi'ni.

    Kuleyi ertesi sabah daha yakından tanımaya karar verdik. Kuzey, kulenin tepesine çıkmaya kararlıydı.

    Karnımızı doyuracak bir restoran bulmak için kendimizi sokağa attık. Binanın önündeki geniş Maggiore Caddesi büyük taşlarla döşeliydi ve yolun iki yanında kırmızı renkli binalar sıralanmıştı. İtalya'ya özgü bir hava şehrin her yanına hakimmiş gibi bir ilk izlenim yaysa da, sonraki günlerde burayı farklı kılan şeyleri fark etmeye başladık.

    Bu cadde ve bu caddeye bağlanan iki ana arter hafta sonlarında araç trafiğine kapatılıp, tamamen yaya vatandaşların hizmetine açılıyormuş. Vatandaşın şehre değil de, şehrin vatandaşa hizmet etmesinden güzel ne olabilir?

    Şehri tanımaya başladığımız ilk gün karnımızı İl Moro'da doyurduk. Gezinirken karşımıza çıkan bir restorandı. Açık havada oturabilceğimiz bir alanı vardı. Ben bolonez soslu makarna ile yemek olayına kafadan giriş yaptım. Selçuk her zamanki ağırbaşlılığıyla Napoli usulu pizzasını ısmarladı: Pizza Napoliten. 


    Kocaman porsiyonlar masaya geldiğinde açlıktan gözüm kararmıştı. Kuzey de karnını doyurmuş olmasına rağmen pizzaya ilgisiz kalamadı, benim makarnamın da tadına baktı. Yan masaya gelen tatlı da gözüm kaldıysa da, midemde bir lokma daha alacak yer kalmamıştı.

    Karnımızı doyurduktan ve çatlayacak kıvama geldikten sonra yürümeye karar verdik.
   O ilk izlenim ne kadar önemlidir bilirsiniz. Gözünüz her şeye ilk defa dokunur. Bologna'da zaman, kendini daha uzun başka bir zamana yaymıştı sanki. Yan yana sıralanmış binaların üstündeki tüm çatlaklar geçmişten bugüne uzanan bir merhemle sıvanmış, şehri çepeçevre saran porticolar ezbere kaydettiğimiz sayılarla tek tek numaralandırılmıştı: Bir, iki, üç...
    Sokaklara yayılıp, şehrin tarihi mekanlarını gezen insanların arasındaki yerimizi biz de aldık. İtalya'da olmanın keyfini İtalya'da olmaya özgü nüanslarla dolduruyorduk. Dondurmacı görünce önünde duruyor, kahve içmek için oturduğumuzda yanına bir de tatlı söylüyorduk. Akşamları yemeğimizin yanında mutlaka şarap oluyordu.

    Çok bilinen İtalyan şehirlerinden farklıydı Bologna. Sokaklar insanın başını döndürecek kadar kalabalık değildi. Tarihi mekanların hiçbiri listeye bir çarpı koymak için içeriye davet etmiyordu sizi. Tuhaf bir şekilde sokaklarda umarsızlık kol geziyordu. Keyif anlarından öte zamanlarda kendimizi bir kilisenin ya da tarihi bir çeşmenin yanında buluyorduk.

    Keşfetmeye şehrin göz önündeki meydanlarından başladık.


Herkesin söz ettiği Bologna'nın sırları bakalım kendilerini bize gösterecekler miydi?
to be continued...

    
    

30 Ekim 2014 Perşembe

Fotolarımı nasıl kaybettim?

Nasıl oldu bilmiyorum. Tatil nedeniyle evde herkes bir köşeye yayılmış, sevdiği şeylerle uğraşıyordu. Ben keyifle okuyup bitirdiğim Mandarinler kitabında işaretlediğim yerleri bir deftere geçmekle meşguldüm. Kuzey ödevlerini bitirdiği için i-pad'le oynama iznini babasından kapmıştı, mutluydu. Selçuk görevliydi. Bir süredir cep telefonumdan nedensizce aktaramadığım fotoğraflarımı bilgisayara aktarma görevi verilmişti kendisine; bizzat benim tarafımdan!

Haksızlık etmeyeyim. İsteyerek olmadı, saatlerce fotoğraflarımı aktarmak için uğraşan Selçuk, sonunda i-cloud'a fotoğraflarımı yedeklemeye karar verdi. Bu işlemin sonucunda bütün fotoğraflarım silindi, gitti.

Hasta olduğum Paris seyahati, Kuzey'le beraber çıktığımız Bologna tatili, bir günlük kısa bir yolculukla Kuzey'e gezdirdiğimiz Venedik keşfi, Charles Aznavour sevdası niyetiyle vardığımız Cenevre ve bir şans eseri yolumuzun düştüğü Bern'de çekilmiş tüm fotolar gitti.

Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Selçuk'ta çok üzüldü. İkimizin de çok üzüldüğünü gören Kuzey, bizi teselli etmeye çalışıyor. ''Üzülmeyin!'' diyor da başka bir şey demiyor.

....anlatmak için fotoğrafları aktarmayı bekliyordum. Yazamamak zaten içimde bir sıkıntıydı; şimdi fotoları olmayan keyifli tatillerimi unutmamam için hemen yazmalıyım.

Ne yapalım? Kısmet böyleymiş.

22 Ekim 2014 Çarşamba

2014 yazı!


Liseye başladığım yıllardı; öyle hatırlıyorum. Tarihleri bir türlü kafamda tam anlamıyla oturması gereken yerlere oturtamıyorum. İnsanın hayatını gerçek anlamda şekillendirdiğine inandığım okul yıllarımla ilgili net tarihler koyamıyorum sayfamın sağ üst köşesine.
Yuvarlak bir tabağın içinde liseden mezun olduğum yılın yaşında gülümsediğim bir tabağa kopyalanmış fotoğrafın altında okulun adı ve mezun olduğum yıl yazıyor: 1992-1993 Mezunları.

Demek ki 1989 yılı liseye yeni başladım bir zamana denk düşüyor.
ne kadar sert öğretmenler denk gelirse gelsin Türkçe dersini çok seviyorum. Ardından İngilizce geliyor çünkü İngilizce derslerinde kitap okuyoruz. Dilbilgisini bir yana bırakırsam, -ki o da beni sıkmıyor-, İngiliz Edebiyatı'nın artık klasik olmuş kitaplarını okumak çok hoşuma gidiyor.

Robinson Crusoe'nun kısaltılmış halini ilk olarak İngilizce olarak okuduğum dün gibi aklımda. Sonra Neşeli Günler -The Sound of Music- unutamadıklarımın arasında var. Captain von Trapp'ın ne zaman yumuşayıp, aşka teslim olacağını merak edip durur, yeşil dağların eteklerinde çocuklarla beraber ben de hoplayıp zıplardım.

Anlatmaya devam etsem, birçok kitabın adı geçer bu sayfada. Bir kısmını hâlâ sakladığımı da itiraf etmem gerek.

1989 yılıyla Robin Williams'ın unutamadığım filmi yüzünden aklımda: Ölü Ozanlar Derneği.
Filmle ilgili bir ödev hazırlamıştım. Videoya taktığım filmi defalarca seyrettim. Jenerik yazıları geçerken defalarca durdurup, filmin şarkılarının isimlerini yazdım.

Çok seyredilen filmler gibi anlamını kaybetmek bir yana, her seferinde daha çok etkiledi film beni.

Belki kendimi bulmaya çalıştığım zamanın çizgisinde ufak bir nokta olduğundan film de öğrenciler de yaşamı kuralların ötesine taşımayı öğreten Mr. Keating de unutulmaz anılarımın içine yerleşti.
Benim Robin Williams'ım bu filmle doğdu. Eminim ki pek çoklarının aklına kazınmış, ''Günü Yakalamak'' deyimi bu yılların izi olarak kaldı üzerimde.

Günü yakalamayı o zaman ne kadar becerdiğimi hatırlamıyorum. Neşeden önce öfke duyduğum, kendimi anlatmaya çalışıp başaramadığım yıllardı. Lise yıllarından sonra uzun zaman sakin olmayı öğrenmeye çalışarak geçirdim yıllarımı.
Yapmak istediklerim ve hayallerimle karşı karşıya duran öyle çok şey vardı ki hayatımda. Bir de kadere inanın ya da inanmayın, yolumu belirleyen umulmadık gelişmeler oldu.

Öldürmeyen acılar, güçlendiriyor. Bu esnada bazı köşeleri törpülüyor, bazı köşeleri keskinleştiriyor.

Robin Williams'ı sonraki yıllarda da merakla ve çocukluğa dokunuyormuşum gibi izledim. Bir filmi hariç her filmini sevdim. Umutsuzluk yokmuş gibiydi kitabında. Tanımadan sevdiğim insanlardandı. Zaman zaman bir yerlerde okuduğum içki problemlerini de zaten yaşaması gerekiyordu; vicdanlı insanlar her daim acı çekerdi.

2014 yılı benim kişisel tarihimde Robin Williams'ın çekip gittiği yıl olarak kalacak; biliyorum!
Keşke her bir birey birazcık başka yaşamlara ucundan dokunabilse!
Çocuklukta kazanılan hiçbir zafer unutulmuyor büyüyünce.

17 Ekim 2014 Cuma

Kafası karışmış bir yolcu!

Kendimden hiç memnun değilim.
Bu aralar böyle hissediyorum.

Geziyorum, gittiğim yerlere yeniden gidiyorum, görmediğim yerlere doğru yola çıkıyorum. Uzun kısa demeden trenlere biniyorum.
Adı ne olursa olsun hangi yolun üstünden, yanından, yamacından geçersem geçeyim gördüğüm yerleri aklıma ve ruhuma bir daha fırsatım olmaz diye kaydetmeye çalışıyorum.
Bazen geleceğin unutturacaklarından korkup, bir kafede oturup içinde olduğum anı yazıyorum. Bana en iyi gelen yazma şekli bu! Her zaman bunu yapamıyorum. Bazen zamansızlıktan bazen de içinde olduğum anda yazma duygusu içimden gelmediğinden yazmak için zamanın geçmesini bekliyorum. Mecburiyet gibi oluyor bu durum! Kendime de şöyle diyorum: Demlenmeye bırakıyorum yaşadıklarımı.
Bu son söyledime bizim buralarda züğürt tesellisi deniyor.

Hemingway, benim çok severek okuduğum, her seferinde dönüp dolaşıp elime aldığım, ''Paris Bir Şenliktir'' adlı kitabını Paris'te yaşadığı zamanla eş zamanlı yazmamış. Aradan uzun yıllar geçmesi, Paris'in üzerine uzak şehirlerde uzun yıllar yaşaması, sonra da dünyanın uzak bir köşesinde olmayı beklemiş.


Elbette yaşadığı zamanın notları olmuştur bir kenarında. Bir yazarın yazmadığı bir dönemi hayal bile edemiyorum. Yine de, insan aradan uzun yıllar geçince gençliğine dolmuş neşeyi, hüznü ya da umursızlığı o günkü gibi hissedebilir mi?

Hissedenler büyük yazarlar oluyorlar!

Son bir ayım gelmelerle gitmelerle geçti. Hem iş hem de keyif seyahatleriydi bu seyahatler.
Bir sürü de terslik oldu.
Bu kadar çok seyahat edince tersliklerin olacağını da baştan kabul etmiş oluyorsun.





Geldiğimden beri elime kalemi kağıdı alamadım.
Edinburgh seyahat notlarını tamamlamıştım; ama anlatmak istediğim Oxford gezisi ve Alice, Kuzey'le birlikte gezdiğimiz Sherlock Holmes Müzesi, Charles Dickens'ın Londra'da gezdiğimiz evi anlatılmayı bekliyor. Ya da zihnimin bulanık anıları arasına girmeyi!

Üstüne eklenen Paris seyahatimiz hastalıkla geçti. Öyle çok Paris dedim ki bu blogta belki anlatmasam da olur bu son yolculuğu.

Bayramda Bologna'daydık. Anlatılmayı hak edecek kadar huzur vardı bu İtalyan şehrinde.
Bir günlük bir Venedik, Charles Aznavour konserini dinleyeceğiz, bir hayalimizi daha gerçekleştireceğiz diye gittiğimiz Cenevre ve bu seyahatte gezimizin bonusu olan Bern var.


....ve ben kendimden hiç memnun değilim.
Şöyle kısa yazabilsem, her yazdığımı buraya uygun bulup yollayabilsem ve kendimi bu kadar hırpalamasam keşke!
Ne kadar artık daha düzenli ve daha çok yazacağım desem de yazamıyorum bir türlü!!!

25 Eylül 2014 Perşembe

Kısa bir iç dökümü! Garip bir Eylül öyküsü!

Baharları severim, her ikisini de!
Mayıs ayı fazlaca özeldir bizim evde. Benim doğum günümle başlar, evdeki tüm ahalinin doğum günleriyle devam eder. 
Amma ve lakin, havada toprak kokusunun olduğu sonbaharın yeri de ayrıdır. 
Ağaçlardan dökülen yapraklara, renklerine, yavaş yavaş bu dünyadan çekip gitmelerine ve yeniden doğma çabalarına hayran kalırım. 




Hava en sevdiğim kıvamındadır. Ne sıcaktır, ne de soğuktur. İnce bir hırka giymenin zamanı gelmiştir. Hiç tereddüt etmeden hafif botlara, çizmelere geçiş yaparım. Bot ve çizme giymekten müthiş keyif alırım. Bir giyinme kolaylığı gelir üstüme. Çizmenin üstüne ne giyse yakışır insana!

Bu Eylül'ü de bu sevinçle karşıladım. Bloğa yazdığım yazı miktarından çok memnun değilim ama elimden geleni yapıyorum. Elimden de bu kadarı geliyor. Süper kadın olma sendromunu evlendiğim ilk yıllarda bir kenara attım. Hem çalışıp hem de dört dörtlük bir kadın olamıyordum bir türlü. Üstelik yemek yapmayı hiç sevmeyen insanlardanım. Mutfakta çay içmeyi, geçen seneden beri salonumuzdan mutfağa taşıdığımız büyük masamızda kitap okumayı, Kuzey'le ders çalışmayı ve elbette ki yemek yapmayı seviyorum ama on-beş dakika içinde hissedeceğimi bildiğim tokluk hissini mutlu etmek adına saatler harcayamıyorum. 

Oğlum beni güzel yemekler ya da kekler yapan bir anne olarak tanımıyor. Seninle film seyretmeyi, kitaplar hakkında konuşmayı ve maceralara atılmayı seviyorum diyor. Yemek konusunda övgüleri hep başkaları alıyor. Alsınlar, haklılar! 

Kendimi kabullenmiş durumdayım. Her şey bir anda olmuyor. Yaptığım şeyler güzel olsun istiyorum. Bloğa koyduğum yazı anlamlı olsun, okuduğum kitabın tadını çıkararak okuyayım, çayımı lezzetini alarak yudumlayayım istiyorum. 


Şunun farkındayım ki, hayatta mutluluk parayla pulla gelmiyor. Hepimizden geriye arda kalan yaşadığımız güzel anlar!

Eskiden dergi okumaktan çok keyif alırdım. Özellikle gezi, seyahat temalı dergiler olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Yok herhalde! Şimdilerde bu mutluluğum da elimden alınmış vaziyette. ''Tempo Travel'' dışındaki dergileri almayı bıraktım. O da senede dört kez yayınlanıyor, özenle hazırlanıyor. Dergiye emeği geçen herkesin yazılarında bıraktıkları duyguları hissetmek mümkün. Benim aradığım şey de bu açıkçası! Bir şehri her şeyiyle sevemezsin. Bir şehir sadece gidilecek yerlerden, listeye atılacak ''tamam, burayı da gördüm çarpıları''ndan ibaret değildir. İnsan gittiği her yere kendini de beraberinde götürür. 

Diğer dergilere gelecek olursak, hepsinde aynı insanların yazma durumu nedir anlamış değilim. Körler sağırlar, birbirini ağırlar durumu söz konusu. Zannederim Türkiye'de her konuda bilgi sahibi sadece on-on beş kişi kalmış. Aynı yayın grubunun birbirinden farklı her dergisinde aynı insanlar birbirlerine sorular sorup cevaplıyorlar. Ayşe'ye sordum cevapladı. Ben de Fatma'ya sordum. Hadi yine Ayşe'ye soralım. O zaman ben de bir daha Fatma'ya sorayım.
İnanın bu söylediklerimde kıskançlık yok! Sadece bu yapmacıklıktan sıkıldım. Yaşadığımız ülkenin durumundan farklı bir hal sergilemiyor bu durum benim için. 

İnsanlar sosyal medyanın her kolunda garip oyunlar içindeler. Arkadaş! Bir insanın paylaştıkları sana uyuyorsa, yaptıklarından feyz alıyorsan takip edersin. Neden bu kadar basit bir durum için insan tuhaf oyunlar içine girer? Bu kadar önemli midir takipçi sayısı? 
Bak seni izliyorum; ama beni izlemezsen seni izlemeyi bırakırım! 
Eeee? Bırak! Kimin umurunda ki bu durum? 
Şahsen benim değil!

Yine de bu Eylül güzel gelmişti bana. Umutla beklediğim bir seyahat kapımı çalmıştı. Okullar açılmış, evin tanıdık düzeni hayatımıza yeniden girmişti. Sabah erken kalkıp gece güzel saatlerde uyuyorduk. Sakin akşamlarda kitap okumak daha keyifli geliyordu bana. Çay, insanın içini ısıtıyordu. Konuşulacak şeyler sanki sonbaharla beraber daha da çoğalmıştı. 

Paris'e gittiğimiz gün hasta oldum. Hava öyle güzeldi ki! Şehrin tadını istediğim gibi çıkaramadım. Yine de parklara, bahçelere gelmiş sonbahara tanıklık ettim. 

Şimdi öncelikle iyileşmeyi ve bayrama tekrar kendi rotamı çizebileceğim bir şehre doğru ailece bir seyahat yapabilmeyi hayal ediyorum.



9 Eylül 2014 Salı

Yaz boyunca neler okudum diye merak eden var mı?


Yaz güzel geçti. Uzun zamandır burada anlatıp durduğum Edinburgh gezisi anlattığım kadar uzun sürmedi. Bu güzel şehrin ardından Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehrini çok sevdim. Sonra Manchester'da bir gün geçirdik. Sonraki gün Londra yolunda oğlanın gözünü boyamak için Oxford ve son olarak Londra! Bu saydıklarımın hepsi 7-8 gün süresinde oldu.

Sonra evde tatilimize devam ettik. Ne yazık ki Selçuk'la seyahat günlerimiz iş dolayısıyla çakıştı ve bana da evde dinlenme zamanı doğmuş oldu. Bu açığı bundan sonraki sonbahar- kış döneminde kapatacağıma söz veriyorum.

Peki bu arada evde neler okudum? Benim açımdan verimli bir dönemdi. Aklımda kalan birkaç kitabı sizinle paylaşayım.


Evden her çıktığında kitapçı uğrayan bir insan tipi var karşınızda. Her kitapseverin paylaştığı sıkıntıları ben de paylaşıyorum. Her seferinde evde okunacak bunca kitap varken, başka kitap almayacağım diyorum ama sözümü tutamıyorum. 
Evde yaşadığım diğer arkadaşlar da aynı. Selçuk da Kuzey de benim gibi kitap almaktan geri durmuyorlar. 

Yukarıdaki fotoğraflar da böyle seferlerden birine ait. Marguerite Yourcenar ve Doğu Öyküleri benim kendime aldığım kitaplardan biri. Salonun ortasındaki sehpada duruyor. Ara ara elime alarak öykü öykü okumayı planlıyorum. Böyle yapınca öyküler daha çok aklımda kalıyor gibi hissediyorum. İlk öyküsünü okudum ve çok beğendim. Feridun Andaç'ın da önerdiği bu kitabı sonbahar günlerinde okuyup bitireceğim. 
Virginia Woolf'un ''Bir Yazarın Günlüğü'' ismiyle çıkan günlükleri de merak ettiğim kitaplar arasında. Şöyle bir göz gezdirdim. Bir günlük gibi okumam gerektiğine karar verdim. Bu kitabı da elimi attığımda dokunabileceğim bir uzaklığa yerleştirdim. 


Ikea'lı fakirin öyküsünü okudum. Eğlenceli bir hikâye olmakla birlikte, pek de güzel bulmadım kitabı. Sabun köpüğü gibiydi. Yaz esintisi gibi geldi ve geçti.


Bu kitabı da mı beğenmedin diye sorabilirsin bana?
Ne yazık ki evet!
Tadından yenmeyen Jane Austen kitaplarının yanında ''Aşk ve Arkadaşlık'' bana çok kuru geldi.  Ne aşk ne de arkadaşlık kısmı kitabı kurtaramadı. Bitirene kadar içim bayıldı desem yalan söylememiş olurum.

Hızımızı Tadacaksınız- Dave Eggers

Aradığımı bulamadığım bir kitap daha. Yaz boyunca çok huysuzmuşum sanırım. Tuhaf bir konusu olan ve bir türlü bir yere varamayan bir kitaptı. Okudukça sayfalar ilerlemiş gibi gözükse de konu bir türlü ilerlemedi. Ortalarında bir yerlerde daha fazla dayanamayarak bir kenara bıraktım. Vicdan azabı çekerek kitapla göz göze geliyorum. Derin bir nefes alırsam kaldığım yerden devam edip, rafa kaldıracağım.


Bir dolu başarısız denemenin üzerine macera arayışlarımı bir kenara bıraktım ve kitaplığımdan okunmamış bir Paul Auster kitabı çektim. Doğru limandaydım. Rastlantıların hayatımızdaki önemini anlatıyordu Paul Auster her zamanki nefis yazım diliyle. Kitabı okurken içim mutlulukla doldu. Kesinlikle iddia ediyorum ki Kırmızı Kitap, insanın ne zaman bir sayfasını açsa içinde kendinden bir parça bulabileceği nefis bir kitap. 


Paul Auster'dan ayrılamadım. Bir tane daha Paul Auster okumak istedim. İdefix'in bir kampanyasında bütün Paul Auster kitaplarını almıştım. Hangisini okusam diye düşünürken Lale Abla, ''Yanılsamalar Kitabını oku!'' dedi. 
İyi ki okumuşum. Bu aralar elim gibi Paul Auster kitaplarına doğru gidiyor. Bakalım hangi ara elime hangi kitabını geçireceğim. Daha okunacak kitaplarının olması çok güzel.

Hayalperest!

Yakın bir arkadaşımın yıllar önce büyük oğluna alıp okuttuğu, Kuzey'le aynı yaşıt kızına da mutlaka okutmayı düşündüğü bu kitap, onun Kuzey'e hediyesi. Kuzey'den önce ben okumak istedim. 
Kitap hayalperest bir çocuğun yaşamını anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsü deyip kitabın büyüsünü bozmayayım. Sonu nefis. Sakın kitabın arka sayfasını çevirip, sonuna göz atayım demeyin. 
Çocuk ya da yetişkin fark etmez. Mutlaka ama mutlaka okuyun!

J.K.Rowlings ve Guguk Kuşu.

Biraz rahat bir okuma yapayım dedim. Bu kitap J.K.Rowlings'ın Robert Galbraith mahlasıyla yazdığı bir dedektiflik kitabı. İngiltere'de geçiyor. Ben çok beğenerek okudum. Dedektiflik romanı sevenlerin deneyebileceği bir kitap; zira Rowlings dedektifimizin maceralarının süreceğini söylüyor kitabın sonunda. 



Yazımın, sonbaharımın hatta yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim belki de bu kitap için: Moskova'da Yanlış Anlama.
Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: ''Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.''
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.
Yakında yapacağım Paris seyahatine Beauvoir kitaplarından biriyle gitmek istiyorum.
Bu kitabın çevirisi için neden Türk okuru bu kadar bekledi bilmiyorum. 
Acaba Türkçe'ye çevrilmemiş başka kitapları da var mı?


Son günlerde böyle keyifli okumalar yapınca ağzımın tadını bozmamaya karar verdim. Okunmak için belki de yıllardır bekleyen bir kitabı çektim raftan. Albert Camus'yu ve Yabancı isimli kült kitabını benim size anlatmama gerek yok sanırım. 
Hemen edinin ve okuyun. Benim gibi kitabın inceliğinden korkmayın. 
Evet! İnce kitaplar beni korkutuyor. 


Pek tabii, korkunun ecele faydası yok!
Sıra Sadık Hidayet'e ve Kör Baykuş'a geldi.
Bitince onu da yazarım size!

8 Eylül 2014 Pazartesi

İskoçya Notları: Edinburgh'da nereleri gezelim? Writers Museum'da ne var?

Edinburgh'a giderken özellikle görmek istediğim iki yer vardı: Biri ''Writers' Museum''.
''Yazarlar Müzesi'', hepimizin artık yakinen tanıdığınız Royal Mile üzerindeki bir geçidin içinde yer alıyor. İskoç halkı ve İskoç Edebiyatı için çok kıymetli üç yazarın kişisel eşyalarının, yaşamlarını gözler önüne seren fotoğrafların sergilendiği küçük bir müze. İngiltere'de de İskoçya'da da en çok hoşuma giden şey, müzelerin hemen hemen hepsinin ücretsiz girişlerinin olması.




Düşünsenize insan her istediği an, bu müzelerden herhangi birine girip zaman kısıtlaması olmadan gezme şansına sahip. Ben bir müzeyi bir kerede bütün dikkatimi vermeye çalışarak gezmeye çalışacağıma, küçük küçük keyif kaçamakları yaparak gezmeyi tercih edeceğim. Sanırım Edinburgh postlarımda uzun uzadıya yazmayacağım ama yine şehir merkezinde bulunan National Gallery de kesinlikle gezmeye değer bir müze. Pek tabii, burası da ücretsiz.


Şimdi anlatmaya çalıştığım konuya dönecek olursam;
Yazarlar Müzesi'nde Robert Burns, Sir Walter Scott ve hepimizin çocukluk kitaplarımızdan tanıdığı Robert Louis Stevenson'a ait portreleri, nadir baskı kitapları ve yazarların kişisel eşyalarını görebiliriz. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak. Bu yüzden elimde müzenin içine ait hiç fotoğraf yok.

Burns'un yazı masası, Sir Walter Scott'un kendisine ait yemek odası takımı içeride sergilenen kişisel eşyalardan bazıları. Kapıdan içeri girip merdivenlerden aşağıya indiğiniz zamansa Stevenson'un dünyasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.
At sürerken kullandığı eskimiş botlar bir köşede sergileniyor. Duvarlar Stevenson'un siyah-beyaz fotoğraflarıyla dolu. Kendisinden geriye kalmış en değerli eşyalardan biri de Samoa'da yaşadığı zamandan kalan Samoa'li kabile şefinin kendisine hediye ettiği yüzük. Üstünde ''Tusitala'' yazıyor. Anlamı, ''Öykülerin Anlatıcısı'' demekmiş.

Fotoğraf: Şuradan!
Kitapseverlerin Edinburgh'a kadar gitmişken kesinlikle uğraması gereken bir müze burası.
Sonra, demedi demeyin!