31 Aralık 2015 Perşembe

Çocukluğuma yolculuk

Bugün sabah biraz geç kalktım. Havanın soğuk olduğu kapalı perdelerin ardından bile belliydi. Genelde sabah oldu mu günışığı, perdenin açıkta bıraktığı pencerenin köşesinden içeri sızıverir. Homurdana homurdana kalktım, elimi yüzümü yıkayıp mutfağa indim. Kahvaltı edecek çok da vaktim yoktu. Bir dilim kızarmış ekmeğe peynir sürdüm, çayla birlikte götürdüm. O sırada bana neyin bunu anımsattığını bilmeden çocukluğumda ne çok hayalimin olduğunu ama zamanla hepsini teker teker yitirdiğimi düşünüyordum.

Japon bebek benim!
Biliyorum sabah kahvaltısında başa çıkmanın oldukça zor olduğu bir sorun bu!

Dün Bostancı'da deniz otobüsünden inmiş, kalabalıktan ustaca sıyrılarak bir an önce arabamı park ettiğim yere ulaşmaya çalışıyordum. Birden şaşkınlıkla durdum. Adalar İskelesi'nin hemen karşısındaki Berkay Kafe'nin yerinde yerler esiyordu. Geçen ay da birkaç kez aynı yoldan geçmiş ama Berkay Kafe'nin olması gereken yerde olmadığını fark etmemiştim. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. Gençliğimin Berkay Kafe'si. Şiddetli bir kızgınlık hissi tüm vücuduma yayıldı. Berkay Kafe çok mu güzel bir yerdi? Kesinlikle hayır. Çayı bile doğru belli olmazdı ama olması da gerekmiyordu zaten. Onun orada, Adalar İskelesi'nin hemen karşısında olmasının başka başka anlamları vardı. Gençliğimde biriktirdiğim bir sürü anının mekanıydı orası. Arkadaşlarımla buluşmuş, dedikodu yapmış, yaşamımla ilgili kararlar almış, dandik çayını içerken gözlerimin dolu dolu olduğu anlar yaşamıştım. 
Ne için yıkmışlardı dört tarafı camlarla çevrili Berkay Kafe'yi? 
İspark yapmak için!

Berkay Kafe'den çok daha değerli şeyler kaybettim hayatım boyunca. Elbette kazançlarım da çok ve hepsi için şükrediyorum. Ama işte Berkay Kafe'yi yaşamımın farkında bile olmadığım bir yerinde nasıl bir yere yerleştirmişsem yokluğu canımı sıktı. Patti'den, New York'ta devamlı takıldığı kafenin kapanmış olmasından falan da etkilenmiş olabilirim. Kabul etmem gerekir ki hafiften romantik, çokça da nostaljik bir yapım var. Geçmişten aklımda kalan birçok şeyi büyüttükçe büyütüyor, yarattığım romantik hayallere aşık oluyorum.

Bu fotoğrafta gözlerimin çekikliği şüphe götürmez değil mi?
Sonra oradan çıktım, mazide sır olmuş hayallerime daldım. Dalmaz olaydım! İnsan kayıp hayallerin peşine düşmemeli, mümkünse eskilerin yerine yenisini koyup yoluna devam etmeli. Öyle böyle derken dedem aklıma geldi. Anneannemin evi, o evin bahçesindeki çardak, dedemle yaptığımız sohbetler... Onunla aramızda geçenler bir sohbetten daha öteydi. O benim hayallerimin ortağıydı. Babamla tuhaf bir ilişkileri vardı. Pek sevmezdi babamı. Babam sevilmeyecek adam değildi ya, dedemin babamla derdi hiç bitmedi. Yine de  hep aynı çatının altında yaşadık. Hayatın bir şakası olsa gerek, dedem ne zaman zor duruma düşse, bakıma ne zaman ihtiyaç duysa yanı başında hep babamı buldu. Ne kadar kızarsa kızsın babam kendi gönlünün genişliğinin başkaları tarafından daraltılmasına izin vermedi.

Terziydi dedem. Her gün Unkapanı'ndaki dükkanına gider, akşamları eve dönerken de Sirkeci'deki alt geçitten içinde koca koca fındıkların olduğu bütün çikolatalardan alırdı. Harçlık vermeyi hiç ihmal etmez, bir çocuğun nasıl tavlanacağını iyi bilirdi. Çardağın altında yediğimiz akşam yemeklerinden sonra annem elinde çaydanlıkla evin geniş balkonunda görünür, bahçeye inen merdivenleri dikkatle inerdi. Dedem eline gece çayını aldı mı benim de hayallerimin dile gelme zamanı gelmiş olurdu. Dedemin dibine kurulur, başlardım anlatmaya. En gözde hayalim üniversite için Amerika'ya gitmekti. Amerika kelimesinin geçmesi bile babamın kanını dondururdu. Amerika nere, Türkiye nere? 
''Sen de gelirsin değil mi?'' derdim dedeme. 
''Gelirim tabii kızım.'' derdi. ''Ne işim var benim bunlarla burada?''
Benim üniversite yaşımda dedem kaç yaşında olur, benimle Amerika'da ne yapar gibi sorular hayallerimin kıyısına bile yanaşamazdı. Dedem hayalime ortak çıktıkça babam sinir olurdu. 

Çok uzun yıllar dedemin koynunda yattım. Bitmeyen hayallerimin, uykumda konuşmalarımın,  açık pencereden odaya dolan sivrisineklerle kavga edişimin tanığıdır dedem. Yatsı ezanının sesiyle dedem namaza dururdu, ben de uykunun kollarına kendimi bırakırdım. Zaman zaman inadıyla beni sinir etse de en yakın arkadaşım olduğundan kızgınlığımı uzun süre devam ettiremezdim. Yaptığım içi hamur kekleri, pişmemiş bamyaları her zaman eline sağlık kızım diyerek yerdi. Beni sevdiğinden hiç şüphe etmezdim.
Babam dedemden çok önce gitti bu dünyadan. Dedem babamdan çok uzun zaman sonra. Yaşlılığın son demlerinde sık sık geçmişe döner, aklında neden yer ettiğini bilmediğim kendi tamamladığı hikayeleri anlatırdı bana. Bazen babama fazla dokundururdu, içim cız ederdi. Yine de ne birine ne de diğerine kıyabilirdim. Biri ölmüş olmakla çoktan  haklı mertebesine ermişti gözümde. :)

Şimdi bir sene daha giderken ömrümüzden bu düşünceler nereden çıktılar da burada yer buldular bilmiyorum. Sanırım insan büyüklerini yitip giden insanlar denizine bırakmak istemiyor yaş aldıkça.

Evet, bir sene daha geçti yaşamımızdan acısıyla, tatlısıyla.
Ağzımızın tadı bozulmasın, yaşamımız biraz acıtsa da Kent Şekerleri'nin büyüklerimizi hiç unutturmayan reklamları tadında olsun. 

Hepimize mutlu, mutlu seneler!

29 Aralık 2015 Salı

2015'i uğurlarken: Aralık ayı kitapları.

Hadi size aralık ayında hedeflediğim kitapları nasıl okuyamadığımı anlatayım. 
Evet, evet! Senenin son ayı olmasından mı nedir her şey hızlı bir tempoyla ilerliyor. Yuvarlana yuvarlana ayın sonuna geldik desem yerdir. Bizim evin nüfusu yavaş yavaş artmaya başladı. Babaanne ve dede hafta sonu teşrif ettiler. Ev ahalisinin yüzünde güller açıyor. Kuzey dede ve babaannenin varlığında her türlü şımarma hakkını kazandığı için, ben Kuzey'le ilgili tüm sorumluluları babaanneye çakabildiğim için, Selçuk da biraz kendine ayırabilecek zaman bulan Özlem kendisine sarmadığı için. 

2016'ya iyi gireceğiz inşallah. Perşembe sabahı itibariyle sülalenin diğer üyeleri de yavaş yavaş bize damlarlar. Tüm aile bir arada olacağı için herkes mutlu yani. 

Gelelim benim aralık ayı kitaplarımı neden okuyamadığıma. 
Bunun için size sunabileceğim bir gerekçem yok. İki haftadır spor da yapmıyorum zaten. Senenin son ayını miskinlikle doldurdum desem yeri. 
Bünyenin buna ihtiyacı varmış diyerek kendi kendime de olumlama yapıyorum. 
Aralık ayında okumayı hedeflediğim kitaplar aşağıdaki fotoğraftaki kitaplardı.


Ayın ilk okumasına Lale Abla'nın geçen seneki yeni yıl hediyesi Tarçın Dükkanları ile başladım. Polonyalı yazar Bruno Schulz'un tek kitabı YKY tarafından basılmış. Lale Abla geçen sene okumuş, çok beğenmiş ve tüm sevdiklerine almıştı bu kitabı. İçinde nefis hikâyeler var. Betimlemeler varlıklara ruh katmış desem yeridir. Sanki duvarlar dile gelecek, sokaklar gelip geçenlere derinlerinde sakladıkları öykülerini anlatacakmış gibi hissediyorsunuz. Kitap bana biraz tat olarak yine bu sene okuduğum Büyülü Ada kitabını anımsattı. 


Ferzan Özpetek'in kitabını çıkar çıkmaz almıştım. Vakit kaybetmeden hemen okumaya başladım. Daha önceki kitabı gibi samimiyetle yazılmış bir kitaptı. Sanki yazarın yanındaymışım ve oturmuş sohbet ediyormuşuz gibi aktı kitap. Ferzan Özpetek'in yaşamına bir süreliğine konuk oldum. Eminim kitabı okuyan tüm okurla aynı hisse kapılmışlardır. 


Patti ile ilgili kelamlarını söyledim burada zaten. Kahve kokusu eşliğinde yapılmış bir hayat hikâyesiydi. Her gün gittiği kafenin kapanacağını öğrenince Patti nasıl üzüldüyse ben de öyle üzüldüm. Kafe sahibinin dükkanını kapatmadan önce Patti'nin yıllar yılı oturduğu masasını ve sandalyesini Patti'nin evine yollamasının nasıl hoşuma gittiğini anlatamam. Dün Bostancı sahil yolundan geçerken benim de gençliğimde sık sık gittiğim Berkay Kafe'nin yerinde yerler estiğini görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ne zamandır gitmemiştim Berkay'a. Kim bilir ne zaman kapandı? Kafe kalkmış, yerine İspark gelmiş. İçimde bir yerin cız ettiğini söylemem gerek. 


Ayın 4. kitabı olarak Neruda Vakası'nı okumaya karar vermiştim. Elime aldıysam da bir türlü kitabın içine giremedim. Kitap kötü olduğundan falan değil. Sanırım kitabın okuma sırası gelmemişti. Ben de çok zorlamadım ve Murathan Mungan'ın son kitabını elime aldım. Zaten okumak için sabırsızlanıyordum. Niyetim Harita Metod Defteri'ni okumak sonra bu kitaba geri dönmekti.


Neruda Vakası'na geri dönemediğimi anlamışsınızdır herhalde. Aralık ayının benim için ayırmış olduğu sürenin sonuna gelmiştim ne yazık ki! Murathan Mungan'ın önsöz niyetine yazdığı sayfaları üç-dört kez okudum. Her cümlesinde kendimi buldum, bir türlü o satırların esaretinden kurtulamadım. Şimdilerde kitabın sonlarına yaklaştım. Belli ki Harita Metod Defteri 2015 yılının son kitabı olacak. Okumamış olanlara ve Mungan severlere mutlaka bu kitabı da okumalarını tavsiye ederim. 

Eh, sevgili dostlar!

Aralık ayı kitaplarım gibi bu yazı da senenin son yazısı olabilir.
O yüzden her birinize ayrı ayrı güzel bir sene diliyorum. Her şeyin başı sağlık! O yüzden sağlıklı bir yıl olsun olur mu? 

26 Aralık 2015 Cumartesi

Yazı Evi: Duygu'yla yazıya giriş

     Cuma sabahları can arkadaşımın eğitmenlik yaptığı bir yazı atölyesine katılıyorum. Ruhuma şifa gibi geliyor. Dört haftalık ilk kuru geçen hafta bitirdik. Bu bir aylık süreç bana yazıya giriş atölyesinden çok kendini tanıma atölyesi gibi geldi. Yazarken oyun oynar gibi kendini keşfetmek, ruhunun dönüp dolaşıp soluklandığı köşeleri bulmak, her seferinde aynı yerde durduğunu görüp şaşırmak... Hissettiklerim bunlardı. Kahve falı baktırmak gibi heyecan verici ama bir o kadar gerçekti. Ödev olarak bana verilen her bir yazının beni bir yazar ve okur olarak nasıl da ifade ettiğini anlayınca çok şaşırdım.


     Altı dakikalık yazı çalışmalarım beni başka bir yere taşıdı. Meğer kısacık zaman dilimlerinin bana anlatmaya çalıştığı bir şeyler  varmış da ben hiç farkına varmamışım. Kendimi aydınlanmış ver ferahlamış gibi hissediyorum. Bu aralar yazmaya dair içimde tutamadığım bir heyecan var. Bu durum aynı zamanda bir huzursuzluğa da sebep oluyor. Çoğu zaman ne yazacağımı bilmeden bilgisayarın başına oturuyorum. Kimi zaman yazdıklarımdan memnun kalkıyorum masanın başından, kimi zaman da içimden aktaramadığım kelimelerin ağırlığı ve sıkıntısıyla. 

     Dört haftalık süreçte verilen tüm ödevleri severek yaptım. Çok beğendiğim bir hikâye yazdım. Acıyla döküleceğini düşündüğüm kelimelerin hayatın komik anlarıyla ve doğal akışıyla çıktıklarını görünce şaşırdım açıkçası. Demek kısmette bu da varmış. :)

     En çok listeler yaptığımın çalışmayı sevdim. Sevdiğim şeylerin yanında beni yoklayan düşünceleri 30 madde olarak sıraladım. Kelimelerden ziyade cümlelere yakın düşüncelerdi bunlar. Sonra oturup her biriyle ilgili altı dakikalık yazılar yazdım. Hâlâ yazılmayı bekleyen altı dakikalarım var ama listemi tamamlamış olmak bana huzur veriyor. 

Gelelim listeme.
  • yola çıkmaya her daim hazır olmak
  • iyi anne olamama kaygısı
  • mezarlıklarda gizli hikâyeler
  • dünyanın tüm kitapçılarına gitme isteği
  • tren yolculukları
  • tren istasyonlarının kalabalığı içine dahil olmak
  • fantastik dünyalarla ilgili kitaplar
  • Paris! Her şeyiyle neden bu kadar içimde?
  • Çayın mutlulukla ilgisi
  • Neden göçebe olmak ve bir yere kök salmamak istiyorum?
  • Ah babam!
  • ''Küllerimden her seferinde doğarım ben.'' düşüncesi.
  • Yalnız kalmaya duyulan özlem
  • Aptallığa tahammülsüzlük
  • Fransız şansonlarının bana hissettirdikleri
  • Kitaplar: Kaçış mı varoluş mu?
  • Sonbahar, en sevdiğim mevsim.
  • Kahve kokusu ve yazmak
  • romantik komedi filmleri
  • hayatı ıskalama korkusu
  • ölümün bizden aldıkları
  • sohbet etmenin keyfi
  • edebi kahramanlar ölür mü?
  • yazarların Paris'i...
  • bir kitap yazma isteği
  • başaramama korkusu
  • zamansızlıktan yakınma
  • kışın bir türlü kurtulamadığım üşüme hissi
  • kelimelerin ihaneti
  • uykusuzluk

23 Aralık 2015 Çarşamba

Sosyal medya fenomeni olamamanın hazin hikâyesi

     İnstagram hesabımdaki izleyici sayısına bakıp ne kadar ezik olduğumu daha iyi anladım. Bir türlü kitleleri etkisi altına alan, bir ''günaydın''larıyla cevap olarak binlerce günaydın alan, parmaklarına geçirdikleri yüzük moda olan o insanlardan olamıyorum işte. Bu halimle evdekileri etkilemekten bile çok uzağım.

     Ne zaman instagrama baksam tüm İstanbul'un aynı şeyleri yaptığını görüyorum. Mesela bundan bir ay önce gezi yazıları yazan tüm bloggerlar Berlin'e gitti.  Yıllar önce gitmiştim Berlin'e. Bir daha da gidemedim. Herkesi bavulunu toplamış, Berlin kafelerinde gezer görünce, ''Herhalde birileri bedava bilet dağıtıyor.'' dedim. Yine çalışırken dağıtılan beleş biletleri kaçırmış, Berlin'i bir kez daha görme şansından mahrum kalmıştım. Zaten o bedava biletleri de kimsenin bana vereceği yoktu. Bu kadar az izleyici sayısıyla bana kim bilet versin? İlgilenmem gereken bir oğlum vardı. Birkaç haftadır da  bana çok işi düştüğü için yorgundum. Mesela geçen hafta sahip olduğu tüm montları okulda unuttuğu için okula gidip kayıp montların peşine düşmek zorunda kalmıştım. Söylene söylene gittim. Kayıp montlardan ikisini buldum ama çocuğu da doğduğuna bin pişman ettim. Gidince okul açıldığından beri çocuğa her gün  giydirip de okula yolladığım eşofmanının yanlış olduğunu fark ettim. Herkesin üstünde düz siyah eşofmanlar vardı. Benimkinin eşofmanının yanlarında kocaman renkli şeritler. Meğer spor eşofmanıymış çocuğa her gün giydirdiğim. Üstünden iki gün ancak geçti ki Bilişim Öğretmeni ile görüşmek için tekrar okula gitmem gerekti. İyice çileden çıktım. Selçuk'a carladım. ''Bir daha bir şey olursa sen gidersin,'' dedim.


     Berlin biletleri dağıtılmış ve ben bunları kaçırmışken İbs Anne- Bebek-Çocuk Fuarı başlamasın mı? Ben daha ''Bu da ne ki?'' demeye kalmadan sosyal medya çalkalanmaya başladı. Tüm müthiş anneler çoktan fuara gitmişlerdi. Millet, ''Nasıl daha iyi anne olunur?''u öğrenmeye çalışırken ben bir hafta içinde sadece iki kez çocuğum için okula gittim diye söylenip duruyordum. Benden iyi anne falan olmazdı. Tüm İstanbul'un gittiği burnumun dibindeki fuara gitmeyi başaramamıştım. Bir ay önceki Kahve Festivali'ne de bilet bulamamıştım zaten. Kıt zekalı aklım biletlerin haftalar öncesinden biteceğini düşünememişti. Oğluma da ''Seni Haydarpaşa Garı'na götüreceğim,'' demiştim. Biletleri bulamayıp da oğlana rezil olunca hemen çark ettim. ''Başka zaman gezeriz fuarı! Zaten bir halta benzemiyormuş.'' dedim. Annelikten bir kez daha sınıfta kalmıştım. Hem Anne-Bebek-Çocuk Fuarına hem de Haydarpaşa Garı'ndaki etkinliğe gidememiştim. Kendi kendimi teselli ettim. ''Zaten oğlan çocukluktan çıktı artık, nerdeyse ergen olacak Özlem, anne- ergen fuarına gidersin,'' dedim. İstanbul'da fuar mı bitiyordu sanki?


     Tam her şeyden bıkmış, kendimden nefret etmek üzereydim ki oğlanın okulu bir hafta tatile girdi. ''Ohh be!''dedim. Bir hafta boyunca sabahın kör saatinde kalkmak zorunda kalmayacaktım. Zaten sabah erkenden kalkmamın tek sorumlusu Kuzey'di. O, bu kadar erken gitmeseydi okula, ben de daha fazla uyuyabilecektim. İşime ve kendime ayıracak da daha fazla zamanım kalacaktı.
Nerdeee?
Star Wars vizyona girdi. Girmez olsaydı arkadaş!
Sosyal Medya dellendi. Evren, Star Wars'a vizyona girdiği gün gidenler ve gitmeyenler olarak ikiye ayrıldı. Gidenler gittiklerinden cümle alem şüphe duymasın diye Star Wars sinema afişlerinin önünde fotoğraflarını çektiler, paylaştılar. Kimileri de gittiklerini daha iyi anlayalım diye filmin sonunu yazdılar. 

     Ben anne-bebek-çocuk kisvesi altında yapılan tüm etkinliklere katılamaz ve bunlarla mücadele etmeye çalışırken millet hem bu etkinliklere katılıyor, hem işlerinde başarılı oluyor, hem çocuklarına nefis doğum günü partileri hazırlıyor, hem tatillere çıkıyor, hem kitap okuyor, hem de mükemmel eş oluyorlardı. Saçlarının, makyajlarının yerinde olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Üstüne üstlük Louis Vuitton marka çantalarını koydukları tüm fotoğrafları binlerce beğeni alıyordu. İzleyicileri gün be gün beşerli-onarlı gruplar halinde artıyor, izleyici sayılarının yanına ''k'' harfleri gelip yerleşiyordu. Arada bir birkaç densiz izleyiciye de haddini bildirdin mi senden harikası olmuyordu. Nasıl da yorumlar yazılıyordu o had bildirmenin altına. Tüm avukatlar kendilerini belli ediyor profil sahibinin avukatlığını üstleniyor, ağızlarına geleni söylüyorlardı. Eee, kolay değil! İnsanın eline kaç kez kendini belli etme fırsatı geçer.

      Peki ama ben nerede yanlış yapıyordum?
Neden benim fotoğraflarımı kimse beğenmiyordu. Benim oğlan çok çirkindi herhalde. Bazen kedi mi alsam diye düşünmüyor değildim. Allah sizi inandırsın moralim çok bozuktu. Kocamla bir markalı çanta almıyorsun, istikbalimle oynuyorsun diye kavga bile ettim.

    Çaresizlikle Kuzey'e şöyle dedim: Bak Kuzey! Millet instagrama kedisinin böyle kitapların arasında, masanın üstünde falan fotoğrafını koyuyor, bir de onları konuşturuyor. Acayip beğeni alıyorlar. Ben de senin öyle fotoğrafını koysam, seni sanki kediymişsin gibi konuştursam falan, ne dersin?
Keşke demez olaydım. Arada sırada paylaştığım iki fotoğrafını da paylaşmamı yasakladı. İnstagram izleyici kavgasında tek başıma kaldım.

     Arkadaşlar!
   Artık yapacak bir şeyim kalmadı. Bundan sonra ben de başkalarının çocuklarının fotoğraflarının altına elimden geldiği kadar yalakalık yapacağım, koydukları tüm çantaları kıskanıp, ''Keşke benim de olsa!'' yazacağım. Millete tanıtım yapsınlar diye beleş dağıtılıyor olabilir biletler. Olsun! Ben de daha fazla çalışıp, daha fazla kazanıp o uçak biletlerini alıp gideceğim neresi popülerse.
İzleyici mi istiyorum? Olmadı çekiliş falan yapayım, iki oje vereyim diyorum izleyicilere.

Bu toplum beni de sevsin, beni de kıskansın istiyorum.
Çok mu şey istiyorum?

21 Aralık 2015 Pazartesi

PARİS’İN GİZLİ KALMIŞ KÖŞELERİ

Bilinenin dışında bir de gizli kalmış bir Paris vardır. Gönlünüzü Paris’e vermişseniz eğer, şehir de size  başkalarına sunduklarından farklı şeyler sunar. Bildik sokaklarından ara sokaklarına daldıkça, sırra kadem basmış nice hikâyeler birer birer yolunuza çıkmaya başlar. Paris’i farklı kılan da budur bence; şehre yapılan her yeni seyahatte anahtarını sizin çevirdiğiniz kilitli bir kutudan dağılan sürprizler sizi mutlu etmek için köşe başlarını tutmuşlardır bile.

Ya daha önceden fark etmediğiniz bir restorana denk gelirsiniz sokaklarda ya da bildik bir kafenin tanıdık sıcağına. İkisi de hoştur bana soracak olursanız. Ben pencerenin önüne konmuş iki kişilik bir masada, bildik Paris’imi yaşamaktan çok keyif alırım. Küçük bir Fransız kahvaltısı isterim çoğu zaman;  bir kruvasan, bir kahve... Yaşını almış hoş bir Fransız kadından öğrenmiştim yıllar önce kahveme kruvasanımı batırmayı!

Yaşamdan keyif alanların şehridir Paris!

Lüksemburg Bahçeleri’nde gezinti: Medici Çeşmesi

Sokakları insanları gezmeye, kafeleri durup dinlenmeye, kitapçılarıysa kelimelerin yaşayan dünyasına davet eder. Çoğu yürüyüşüm beni Lüksemburg Bahçeleri’ne çıkarır. Dünyanın bildik rotasına inat, zaman burada yavaşlamış gibidir sanki. Fareli Köyün Kavalcısı, parkın girişinde, yeşilliklerin arasında elinde kavalıyla sizi bekler. Şehrin gürültüsünü elinizin tersiyle bir kenara iterseniz, kavalın havada asılı kalmış nameleri kulağınıza fısıltı halinde ulaşır.
Lüksemburg Bahçeleri, içinde Lüksemburg Sarayı’nın bulunduğu Fransız Senatosu’nun bahçesidir. Üstünde umarsızca taşıdığı bu politik anlamın ötesinde burası, Victor Hugo’nun unutulmaz eseri Sefiller’de Colette ve sevgilisinin ilk kez buluştuğu yerdir.



Aşkın tınısının en çok yakıştığı şehirdir Paris! Işığın ve aşkın şehri olduğu bir klişeden öte, yadsınamaz bir gerçektir. Madem ki aşkla şehri birleştirdik, şimdi Lüksemburg Sarayı’nın doğusunda bulunan Medici Çeşmesi’ne doğru ilerleyelim. Yüksek ağaçların etrafını çevrelediği çeşme, insanı derin bir sessizliğe davet eder. Dökme demirden, ağır yeşil sandalyelerinin üstünde, insan huzurdan başka bir duyguyu Paris’in bu gizli köşesine yakıştıramaz sanki. Çeşmenin önünde uzanan küçük havuza, şubatın soğuk bir gününde bir de baharda tekrar gelme dileğinden başka ne fısıldanabilir ki?
Unutmadan ekleyeyim: Bahçenin içinde gizlenen Medici Çeşmesi de başka bir sırrı sırtında taşımaktadır. Çeşmenin arkasına bakarsanız, orada daha küçük başka bir sırla karşılaşırsınız: Léda Çeşmesi.
Paris güzel hikâyelerin yaşadığı  bir şehirdir. Binaların üzerine yapıştırılmış tabelalarda nice kitabını okuduğunuz bir yazarın ismine denk gelirsiniz. Köşeyi döndüğünüzde karşınıza çıkan sokak, en sevdiğiniz şarkıcının adını almıştır.
Yaşamış her şarkıcının, her ressamın, her yazarın mı sokağı vardır bu kentte?

Montmartre’da duvarın içine sıkışmış bir adam var: Dutilleul

Benim gibi siz de, Paris’in herkesçe bilinen rotalarından birini izleyerek Montmartre Tepesi’ne doğru atabilirsiniz adımlarınızı. Paris’e her gittiğimde kendimi fark etmeden bulduğum yerdir Montmartre. Şu meşhur kara kabare kedisi, Jean- Pierre Jeunet’nin yönettiği Amélie filminin kahramanı Amélie Poulain’le paylaşır bu mahalleyi.
Eğer yukarı doğru tırmanan kalabalığın sizi taşımasına izin verirseniz, kendinizi heybetli Sacre Coeur Katedrali’nin önünde bulursunuz. Şehre yolu düşen her turist gibi buraya kadar gelmişken, merdivenlerin başında durup, soluk bulutlara gri çehresiyle yanaşan Paris’e, uzun uzun bakın.



Katedralin önünden çok, arkasında yaşanan hayatı severim ben. Coşkun bir kalabalık yaşar katedralin arkasında; gezgin adımlar, gördükleri her şeyi yüreklerine ve akıllarına kazımakla meşguldürler.
Siz bu sefer Paris’te başka bir sebeple bulunuyorsunuz ama; vakit kaybetmeden tepeden aşağı doğru yürümeye başlayın o zaman.
Elinizdeki haritada Rue Norvins’e bir işaret koyarsanız eğer, aşağı doğru yürürken Place Marcel Aymé çıkacak karşınıza. Sizi burada bekleyen Paris sürprizi için gözünüzü açık tutun.
Fransız yazar Marcel Aymé’nin kısa öykülerinden biri, Montmartre’da yaşamaya devam ediyordur çünkü. Öykünün duvarların içinden geçme yeteneğine sahip kahramanı Dutilleul, yaşadığı bu tepede bir duvarın içine sıkışıp kalmıştır.
Yolu şans eseri buradan geçen her Paris kahramanı gibi, sizin de Dutilleul’yü elinden tutup duvardan kurtarmak için bir şansınız var artık.
Başka bir hikâyenin artık yaşamayan bir kahramanının son nefesini verdiği yere gitmeye ne dersiniz?

St. Germain-des-Pres: Oscar Wilde bir zamanlar burada yaşamış!

Paris’te en sevdiğim bölgelerden birine geldik: St. Germain-des-Pres.
İrlandalı yazar Oscar Wilde’ın hayatının son birkaç yılını geçirdiği Hotel d’Alsace, şimdilerde L’Hotel adını almış. Wilde’ın ölmeden önce söylediği, ‘’Ya duvar kağıdı gider, ya ben!’’ sözü yazarın son sözü olarak akıllara kazınmış.



Otelin dışındaki bir tabelada, Oscar Wilde’ın burada yaşadığı ve öldüğü yazıyor. Gözümüze zorlukla çarpan ikinci tabeladan da Arjantinli yazar ve şair Jorge Luis Borges’inde bu otelde bir müddet konakladığını öğreniyoruz.
Şimdilerde tahmin ediyorum, Oscar Wilde gibi hiç beğenmediği duvar kağıtları da gitmiş çünkü bu küçük otelde konaklamanın bedeli 200 Euro’dan başlıyor.
Paris, tüm tarihine sahip çıkan bir kent ve bunu ziyaretçilerine nasıl sunacağını iyi biliyor.
L’Hotel: 13, Rue des Beaux Arts, 75006 Paris. M: Saint Germain-des-Pres

Sırrı çözülemeyen biftek: Le Relais de l’Entrocôte

Parislilerin ve ünü kulaklarına dek ulaşmış gezginlerin uğrak yeri l’Entrocôte. Kapının önünde uzanan kuyruğun en arkasında beklediğim dün gibi gözümün önünde. Neyse ki, saatin 19.00’u göstermesiyle kapılar açılmış ve beş dakika gibi kısa bir sürede masalarımızdaki yerimizi almıştık. Rezervasyon kabul edilmediğinden kapıda beklemekten başka çare yok. Adından anlaşıldığı üzere et yiyeceğimizi biliyoruz da, ne hesaptan zerre haberimiz var ne de restoranın işleyişinden. Küçük bir tabak içinde salata servis ediliyor önce. Ne içeceğimiz ve etimizi nasıl alacağımız. Et ile ilgili kararınız yalnızca etin nasıl pişeceği ile ilgili.
Hatırı sayılır paralar teklif edilmesine rağmen etin sosunun sırrını söylemeyen aile, belli ki yaptıkları işten de kazandıkları paradan da çok memnun.
Sırrı konuşulan etin tadına bakmak için bir akşam l’Entrecôte’a uğramaktan başka çare yok. Bonne Appetit!
L’Entrecôte: 20, rue Saint- Benoît, Saint Germain-des-Pres

Peki ya Marais? Bu güzel semtin adını duyanınız var mı?

Marais, Parislilerin kendilerine sakladığı bir sırdır işin aslı.
Okuduktan sonra başucunuzdan ayıramadığınız bir kitap gibidir bu semt: Tanışmak için geç kalmış olmanın üzüntüsü bir yanınızda buruk bir tat bırakırken, ilk tanışmanın heyecanı da kalbinizde hoş bir ritim tutturur.
Küçük mağazalar yan yana sıralanmıştır. Adını daha önceden duymadığınız butikler bir sonraki sezonun öncüsü olmaya hazır, yeni sezonun trendlerini çoktan duyurmaya başlamışlardır bile. Vintage kıyafetler mi dediniz? O zaman Paris’te doğru yerde geziniyorsunuz. Tüm gün Marais’yi keşfetmek için yeter mi bilmem; kendinizi Marais’nin hızlı atan temposuna teslim edin.
Paris’teki çoğu kaldırımlara inat dar kaldırımlardan yürürken semtin dokusunu oluşturan sanat galerilerine bakmadan, Fransız halkının günümüze kadar uzanan tarihini anlatan Carnavalet Müzesi’ne uğramadan ve yer bulabildiğiniz bir kafede oturup kahve içmeden sakın dönmeyin.
Metro: St. Paul

Gizli kalmış bir Paris efsanesi: Angelina!

Bu gidişimizde Paris’in bildik yüzünü bir kenara bıraktık. Farklı bir Paris’in peşindeyiz. Şehre ilk kez gelenler Eyfel Kulesi’nin önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Louvre Müzesi, cam piramidin önünden içeri girmek isteyen kalabalıkla yine hayret uyandırıyor. Müzenin uzun duvarı boyunca yürüyoruz. Rivoli Caddesi’ndeyiz. Paris’in en güzel sıcak çikolatasını içecek, tarihi 1903 yılından başlayan çay salonundan evimize ve dostlarımıza sıcak çikolata almadan dönmeyeceğiz.
Önce nefis bir kişle karnımı doyuruyorum ben, ardından dillere destan sıcak çikolata.
Ömrümde içtiğim en güzel sıcak çikolata dudaklarımdan aşağı süzülüyor.
İki kişi için bir demlik sıcak çikolata almanızı öneriyorum; zira büyük bir demlikle gelen sıcak çikolatayı tek başınıza bitirmeniz mümkün değil.
Angelina: 226, Rue de Rivoli
Gerçek cevabı bilmesem de, bu şehrin adım attığım her sokakta beni şaşırtmasını seviyorum.

20 Aralık 2015 Pazar

Bazı günler soluk alamaz insan!

     Yazmanın kolay olacağını düşünmüştüm. Bugün boş bir vakit bulacak, bilgisayarın başına oturacak ve önümde hareketsiz duran ekrana hiç düşünmeden kelimelerimi sıralayacaktım. Öyle olmadı. Bunun kaçıncı yap-boz yazım olduğuna inanamazsınız.

     Yazmanın kolay bir yanı var mıdır bilmiyorum. Bazen hiç apansız gelen bir kelimenin peşinden diğerleri geliyor ve ben daha ne olduğunu anlamadan kendi aralarında anlaşarak bir bütün oluşturuyorlar. Anlamlı ya da anlamsız!
Bugün o günlerden biri değil.


İçimdeki adını koyamadığım bir sıkıntı var. Sabahleyin içtiğim kahvede midemi buran bir acı vardı, öğleden sonra dudaklarıma götürdüğüm çayda zamanını geçme, bayatlama. Bazen böyle olabiliyor işte. Sanki boğazında yutamadığın bir lokma varmış gibi kalıveriyorsun. Etrafına bakınıyorsun anlamak için, karanlıkta kalmışsın gibi el yordamıyla çevreni kolaçan ediyorsun.

     Murathan Mungan'ın Harita Method Defteri'ni okuyorum; daha doğrusu okuyamıyorum. Kitabın ilk sayfalarını geçip de ilerlemem ne mümkün.
''Hepimizin trajedisi bir zamanlar çocuk olmamızda yatar,'' demiş Nietzsche.
Nasıl bir şeyse bu çocukluk bir türlü geçemiyor, değil mi?


     Birkaç gecedir ne zaman yatağa gitsem kitabımı elime alıyor, aynı cümleleri okuyor ve beynimde dolaşan cümlelerin tutsağı oluyorum. Yazarın kitabın başına yazdığı önsözü okuyup aynı satırların başına dönüyorum. Bedenimin içine bir kuş oturmuş da sanki, kanatlarını çırpıyor.
Çocukluktan bir yeni yıl daha uzaklaştığım için mi bu durum yoksa çocukluğa bir eski yıl daha ekleyeceğim için mi?

     Yazı'nın kendisi, her zaman gerçekleştiremese de bir ödeşme vaat eder, diyor Mungan. Ne kadar da kibar davranmış değil mi yıllarını verdiği yazı eylemine. Bir gün geriye dönüp de geçmişimizle ödeşememe ihtimaline karşı ''yazı''nın sırf kendisine kıyamamış, aralık bir kapı bırakmış.
İnsan Mungan okuyunca asla onun gibi cümleler yazamayacağını düşünüyor.
Kişinin içinin varamadığı yere kalemi kendinden önce varamaz, diyebilir mi yoksa başka birisi.


     Neden yazıyoruz peki? Neden? Her birimizin yazmak için ayrı bir sebebi var mutlaka. Geçen gün Yazı Evi'nin dergisi için yazdığı bir yazıda Yeşim Hoca şöyle başlamış sözlerine:

''Ne zordur “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna yanıt vermek. Sanki yazmak insanın elinde olan, karar vererek yaptığı bir şeymiş gibi sorulur bu soru. Yazanların boş bakışlarıyla karşılanır. Biz, yazanlar bu soruya farklı farklı yanıtlar veririz: “Anlatacaklarım var” veya “seviyorum” deriz. Belki “iyi geliyor” deriz. Aslında açıklayamayız neden yazdığımızı.''

     Bu soruyu başkasından duymak bir yana kendisine bile onlarca kez sormuş nice insan vardır. Hatta bu yazıyı okuyanların arasında an itibariyle dudağında bir gülümseme oluşanları tahmin edebiliyorum. Benim sebebim yazmayı sevmem. Ruhumdaki çatışmaları bu sayede göğüslemeyebilmem, karanlık bulutları bu sayede aralayabilmem. Huzuru bulma aracım. Sonra bir de hafızamla girdiğim içler acısı çatışma var. O unutturmaya çalışıyor bazı şeyleri, ben de ona inat gezdiğim yerleri, günlük kızgınlıklarımı, anlık neşelerimi yazıyorum. Yetişebildiğim kadarıyla elbet.Anılarımı defter sayfaları arasına sıralamaktan, üzerine yaşanır yaşanmaz geçmiş olan bir zamanın tarihini atmaktan çok mutluyum.


     Kuzey'in ilk adımları gizli yazdıklarımın arasında. Ayak parmaklarının her birine verdiği isimler bir gün hikâye olmak için bir köşede bekliyorlar. Babama okuma şansı bulamadığım mektuplar var her defterimin arasında. Ne zaman bir teselliye ihtiyacım olsa sürpriz misali çıkıyorlar karşıma.

Neden yazıyoruz sahiden?
Ya da neden yazdığımızın bir önemi var mı?
Yazıyoruz işte.
Yazanlar biliyor niye yazdığımızı.
Hem her sorunun bir cevaba ihtiyacı var mıdır?

     Bir Sait Faik var neden yazıyorum sorusuna kalbini deşip cevap veren, bir de hâlâ o sorunun cevabını zaman zaman arayanlar.