19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Liste 28- 29: Denemek istediğim çılgınlıklar ve çocukluk mesleklerim

52 Liste Projesi

Liste 28- Denemek istediğiniz en çılgın şeylerin listesini yapın.

Koca bir kış mevsimi ile ilkbaharı devirdiğim liste işinde 28. haftada denemek istediğim en çılgın şeylerin listesini yapmam istemiş. Baştan hayatımda çılgınlıkların olmadığını söyleyeyim o zaman. Herkesin gözlerini kocaman kocaman açarak, hayretle baktığı o çılgın insan ben değilim, hiçbir zaman olmadım ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağım. Güney Afrika'da kafesli köpekbalığı dalışı ya da dünyanın en yüksek yerinden Bungee Jumping atlayışı benim işim değil. Bir fotoğraf çektireceğim diye yılana falan da sarılamam😀  Tayland'da denize girip kıyıya paralel yüzmüş insanım ben. O yüzden yapmak istediğim çılgınca şeyler kimsenin ağzını açıkta bırakacak ya da yazdıktan sonra beni korkutacak cinsten şeyler değil. 
Havaalanı tuvaletinde sigara içeceğim diyen arkadaşlarım bile korkudan terlememe sebep olur benim. Durumu çok net bir çerçeve içinde özetlediğimi, şu liste işine bulaşarak da içimi dışımı sizlere açtığımı fark ediyorsunuz değil mi? Her ne kadar her hafta bu yazıları yazmak azıcık beni zorlasa da nihayetinde bu iş sayesinde biraz ferahladığımı hissediyorum. Kendimi daha iyi tanıyor, unuttuğum yerlerimi kendime hatırlatıyor, üstüme yakışmayan hallerimi keşfediyorum. Bir de yazı yazmaktan çok keyif alıyorum. Bu listeler bana içimden geçen şeyleri yazmak konusunda bir kapı açtı. 

Yürümek istediğim üç parkur var.

Başkalarına çılgın gelmese de bana çılgınca gelen üç yürüyüş parkuru var hayalimde. Bu parkurlar hakkında yazılmış tüm kitapları okuyor, sanki ben de yoldaymışım gibi yorulduğum yerlerde ara ara soluklanıyor ve bu yolları geçtikten sonra bir kitap yazdığımı hayal ediyorum. 

Foto: Buradan
Bunlardan biri Likya Yolu, diğeri Camino Yolu ve en nihayetinde hayal ettiğim yolsa İnka Yolu. En çılgın hayallerimi bu üç yol süslüyor. 

Bir gün çok param olursa lüks tren yolculuğuna çıkabilirim. 


Devamlı süsleyip püsleyip canlı tuttuğum, sık sık Selçuk'a hatırlattığım hayallerimden biri bu. Kendimizi lüks bir trenin suit odasında hayal ediyorum. Bavulumuzla gelip odaya yerleşiyoruz ve sonrasında bir daha bavul derdimiz olmuyor. Camın önüne yerleştirilmiş masada okuduğumuz kitaplar, ikimize ait birer defter, yakın gözlüklerimiz ve biz. Kah her türlü konforun olduğu kompartımanımızda kah trenin yemek salonundayız. Üzerimizde şık kıyafetlerimiz varken karşılıklı oturup birer çay içiyoruz. Çayın yanında minik ve çok lezzetli kurabiyeler.  "İyi ki seni dinlemişim de bu seyahate çıkmışız." diyor Selçuk. "İyi ki!" diyorum ben de. Biz böyle konuşurken hızla geçtiğimiz yollar camın öte yanından akıp gidiyor.


Benimle aynı hayallere dalmak için Belmond'un sitesini bir ziyaret edin lütfen. Neden bahsettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Fotoğrafların hepsi Belmod'un sitesinden.


52 Liste Projesi

Liste 29- Çocukluğunuzda ve şu anda hayalinizdeki mesleklerin listesini yapın.

Listenin sorusunun ikinci kısmının iş hayatına yeni atılan insanları hedef aldığını düşünüyorum çünkü artık hayallerimde çalışmayan günler sık sık yer almaya başladı. İstediğim şeylere çalışmadan kavuşabileceğim bir durum mümkün olsaydı bugün kendimi emekliye ayırırdım zaten. Yapmak istediğim, gönülden dilediğim, aylaklığın keyfini çıkarmak için özlemle beklediğim öyle çok gün var ki... Sizin de var biliyorum. Çalışmak insana istediği hayalleri kurmak için de fırsat veriyor bu arada. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. Türkiye'de çalışmak demek özgür olmak demek, söz hakkının olması demek, istediğin şeyleri kimseye sormadan alabilmek demek, daha ferah nefesler alabilmek demek😀  (Son cümlem subliminal falan değil direk mesaj kaygısı ile yazılmıştır. Bir yerlere not ediniz.)

Şimdi bu çocukluk denen şey aslında çok önemli bir şey. Kuzey'in "Anne ben hâlâ ne olacağımı bilmiyorum." demesinden büyük keyif alıyorum. "Zamanı gelince bilirsin." diyerek gözlerim açık izliyorum onu. Çoğu erkek çocuk gibi futbolcu olma hayalini kurduğu zamanlar geride kaldı. Şimdilerde daha basit ama büyüdüğünün belirtisi olan istekleriyle karşımda. Beğenilmek istiyor, dinlenmek istiyor, sözünün geçmesini istiyor, popüler olmak istiyor. Bunların hiçbirinin meslek seçimi olmadığını biliyorum ama durumu bana çocukluk hallerimi anımsatıyor. Öyle normal geliyor ki bu halleri. Doktor, mühendis, avukat ya da adı her ne olacaksa olmadan önce bunları istemesi daha önemliymiş, daha insaniymiş gibi.

Bana gelecek olursak bir ara doktor olmak istemiştim. Kay O'Brien diye bir diziden öyle çok etkilenmiştim ki onun gibi beyaz bir önlük giymek ve hastane koridorlarında gezinmek en büyük hayalimdi. Hâlâ hastanelerde geçen diziler çok hoşuma gider. Bakınız: Grey's Anatomy.
Bu diziyle ilgili bir fotoğraf koyayım dedim, internette şöyle bir aratınca taş devrine gitmişim gibi hissettim. Doktorculuk hayalimin peşinden biraz daha büyüdüm. Tam da bu sırada Duygu Asena girdi hayatıma. Ne meslek yaptığım önemli değildi. Tam anlamıyla Duygu Asena olmak istiyordum. Onun kadar cesur, onun kadar akıllı, onun kadar korkusuz. Gerçek bir kadındı. Keşke tüm Türkiye Duygu Asena olsaydı. Ufkumu genişletirken aynı zamanda babamla aramı da açıyordu ama olsun. Tüm hayatım boyunca en sevdiğim kadınların başını çekti Duygu Asena. O dönem gazeteci olmak aklımın köşesinden geçmişti sanırım. Sonra bir dönem çevirmen olmak istedim. Gel zaman git zaman hayallerim gerçek hayatla karıştı.

Şimdilerde sorsalar ne olmak istersin diye kitapların dünyasında yaşayacağım bir şey olmak isterim diye cevap veririm. Bir kitabı çevirebilir, editörlük yapabilir ya da sırtı çantasıyla kendini yollara vurmuş bir seyyah olabilirim. 😀

Ailenizin blogger'ından iki listelik hayal dinlediniz.
Hayalleriniz yaşamınızdan eksik olmasın efenim.💝

9 Temmuz 2017 Pazar

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal mutluluk

52 Liste Projesi

Liste 27- Zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.



Arkadaşlarım, canlarım, olmazsa olmazlarım...

Bu listenin cevabını çok iyi biliyorum. Belki sizler de beni okuduğunuz için nasıl bir tip olduğumu iyi kötü tahmin ediyorsunuzdur. Mesela kavgacı değilim ama zaman zaman çabuk parlayabiliyorum. Etrafıma karşı iyi olmam için benim kendimi iyi hissetmem gerek. Uzun zaman önce değiştirme şansı olan hayatını değiştirmeyip de bunun yerine dır dır etmeyi tercih eden insanları hayatımdan çıkardım. Kolay bir şey değil bu dediğim ama başardığımı sanıyorum. Onlar hayatımdan eksildikçe de yerine pırlanta gibi her döndüğünde ışıl ışıl parlayan insanlar girdi. İlkokuldan beri arkadaşım olan Berfu hayatımın ışığı. Hep aydınlık, hep iyi kalpli, her vermeyi seven. Çocuğumu emanet edebileceğim yegane insanlardan biri. Sonra Duycu'cum. Canım arkadaşım, dert ortağım. Kendisi ne zaman raydan çıkmaya cüret etsem hemen beni doğru yola sokar. Sakinleştirir, açımı değiştirir, anne olduğumu anımsatır. Onunla konuştuktan sonra hayat daha kolay gelir insana. Nilüfer, nice büyük işler başarmasına rağmen bunların hiçbirini gözünüze sokmaz. Hep eğlenceli şeyler anlatır, olayların ciddiyetinin altını bir güzel çizerken bir şeylerin ağırlığını da hafifletir. İnsana ilham veren bir yanı vardır. Motivasyon vermeyi bilir, onunla sohbetten sonra her şeyi yapabilirmişsiniz gibi hissedersiniz. Seyahate renk katar, bilmediğiniz bir sürü şey anlatır, bir de yeni şeyler deneyimler. 
Yan komşum Figen'e gelince. Onunlar konuşurken kalkıp spor yapasım geliyor. Yediği yemekten de yaptığı spordan da sonuna kadar keyif alır. 

Tüm arkadaşlarımı burada yazmam mümkün değil. Yazı Evi'ndeki eğitmenlerim artık dostlarım mesela. Yazı yazdığım masanın etrafında toplandığım arkadaşlarım içimi döktüklerim. Ve bugünlerde onlarla birlikte Datça'dayım. Onlar da hayatımı güzelleştiren, az kelime ile çok şey anlatabildiğim güzel insanlar. Simla, en zor zamanımda hiç tereddüt etmeden yanıma koşan can arkadaşım. Oğlumun manevi annesi kendisi. Yazamadığım nice insan var daha etrafımda. Hepsiyle neşeli sofraları paylaşıyoruz. Sevinç ve Çağlar her iki haftada bir görmezsem çıldırdıklarım. Beraber seyahatlere çıkıyor, şarap kadehlerini havaya kaldırıyor, bol bol gülüyoruz. 

Demem o ki arkadaşlarım ruh sağlığımın olmazsa olmazı. Onlarla hayat her türlü güzel. Onlar benim yaşamımın yol arkadaşları. Sıkı sıkı sarıldığım, kavga ettiğim, sonra da yaptığımız salaklıklara güldüğüm dostlarım. İyi ki varlar. Ruhum onlarla daha sakin, daha dingin.

Okumak ve yazmak....

Her gün okumam şart. Kitapları birbiri ardına bitirmem, bir kitaptan diğerine yolculuk yapmam şart değil ama okumalıyım mutlaka. Yoksa bir şeyler eksik hayatımsa. Ne zaman yoğunluğun içinde okumaya fırsat yaratamasam mutsuzluk kaplıyor içimi. Sinirli oluyorum. Tüm gün başkaları için yaşamışım da kendim için hiçbir şey yapmamışım hissi sarıyor içimi. Kuzey'in bebekliğinin ilk zamanlarında b duyguyu çok derinden yaşamıştım. Bebeğimi beklerken beni nelerin beklediğini okumuştum da bir bebeğin insanın tüm yaşamını kaplayacağını anlayamamıştım. Size ait olan ve sizi siz yapan her şeyi bir süreliğine bir rafa kaldırıyorsunuz ve kendinizi bir başka yaşamın eline teslim ediyorsunuz. Onunla birlikte gülmek, onunla birlikte ağlamak, ağladında ne için ağladığını keşfetmeye çalışıp tüm cevapların sizin içinizde olduğunu düşünmek. Benim için zor bir dönemdi. O zamanlar da beni en çok rahatlatan şey Kuzey için bir günlük tutmak olmuştu. Ne zaman onu uyutup defterimin başına otursam mutlu oluyordum. 
Okumak ve yazmak ( konu ne olursa olsun) bana hep iyi geliyor. 

Yürümek, spor yapmak...

Sporu bedenim yerine ruhum için yapıyorum. Elimden geldiği kadar elbette. Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra her sabah bir saat yürüyordum ve işe gittiğim zaman pamuk gibi oluyordum. Terlemek, toksinlerden kurtulmak ve kendi düşüncelerimle baş başa olmak bana çok iyi geliyor. Dün de yarım saat yatıp kalkıp egzersiz yaptım mesela. Nasıl bir iç huzuru anlatamam. Keşke buraya yazdığım gibi bana kendimi iyi hissettiren bu şeyleri her daim hatırlasam. Keşke günde en azından kırk beş dakika spor yapmak vazgeçemediğim bir alışkanlığım olsa. Ne güzel olur.

Seyahat etmek, Paris'i düşlemek, tren yolculukları yapmak...

Tatildeyken bir mutluyum ki sormayın. Ne zaman bir kafeye otursam hemen defterimi açıp yeni aldığım kararlarımı yazıyorum. Dönünce günde iki litre su içeceğim, her gün bir saat yürüyeceğim, daha sakin bir insan olacağım, geceleri geç yatıp mutlaka iki saat yazı yazacağım, çok erken kalkacağım.... Bunların hepsini yapabilceğime dair inanılmaz bir güç oluyor içimde. Yazmasam patlayacağım o denli kuvvetli bir inanç. Seyahat tüm ruhuma iyi geliyor. Tüm hayatımı havaalanlarında, kafelerde, sokaklarda geçirebilirmişim gibi. Tazeleniyorum, dinçleşiyorum, mutlu oluyorum. Dünyanın büyün sokakları çok muhteşem. Yaşamak da sahiden çok güzel bir uğraş. 

4 Temmuz 2017 Salı

Liste 26: Geçmişe gitseydim neleri değiştirirdim?

52 Liste Projesi

Liste 26- İmkanınız olsaydı, şu anda yaşamınızda değiştirebileceğiniz şeylerin listesini yapın.

Seyahate gidince ve buradaki yaşamımıza kısa süreliğine ara verince Liste Projemde bir hafta geride kaldım. Yarın Yazı Kampı için dört günlüğüne Datça'ya gidiyorum. O yüzden bugün liste işini halletmek ve iç huzurumu da yanıma alarak yola düşmek istiyorum. 

Elimde olsaydı minik ailem dışında yaşamımda değiştirmek istediğim çok şey olurdu. 

Masal bu ya! Hayaller, ah geçmişte şöyle yapsaydım demeler....

🎈  Taaa lise yıllarına kadar gitmek isterdim mesela. Kendimi daha iyi tanımak için kendimle konuşur, başkalarının kafamda yankılanıp duran seslerine kulaklarımı tıkar, edebiyat bölümünün yolunu tutardım. Hayatta en sevdiğim şey başka bir kültürün dilini konuşmak ve kitapların dünyasında kaybolmakken başka seçeneklerin peşinde uyurgezer gibi dolaşmazdım. Mesela şimdi düşündüğümde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak isterdim. 
Şimdilerde bile akşamları gidip okuyabileceğim böyle bir üniversite olsa bu düşüncenin ortasına balıklama atlayabilirim.

🎈  Sonraki yılları düşünüyorum. Hayatımın babamın ani ölümüyle gerçekleşen yol ayrımları. İstediğim yolda değil de yapmam gerektiğini düşündüğüm yolda ilerlemem. Peşinden beni takip eden bir dolu sıkıntı, üzüntü ve ben ne yapıyorum düşüncesi. Sabahın köründe başlayan, koşuşturma ve mücadele ile geçen çalışma yılları. Şimdi olsa bana sunulan işi değil de kendi istediğim işi yapardım. Şimdiki hayatımı, yaşadığım konforu hem çalıştığım işe hem de çok çalışmama borçluyum. Peki ama hayallerim nerede? İstanbul'a tıkılıp kalmamın, hiçbir yere kök salmak istemememe rağmen buraya yapışıp kalmamın sebebi işim. Oysa gençliğimin baharındaki o rüzgârlı günlerde kendi rüzgârımı da yanıma katıp başka hayatları, başka yaşamları deneyimleyebileceğim, hayatımın bir döneminde bile olsa yalnız kalabileceğim, tek başına kararlar verebileceğim dünyanın başka bir köşesinde olmak isterdim. Benim yarattığım, içine arkadaşlarımı, gezindiğim sokakları, geçmişe baktığım zaman özlemle hatırlayıp, yüzüme kimselerin tanımadığı bir gülümsemeyi yerleştirebildiğim tek başına bir hayatın düşüncesi. İnsan bazen kendi hayatını kendi kurgulamak istiyor. O zaman belki de şöyle demek isterdim: Keşke geçmişte istemediğim şeylere hayır diyebilecek gücüm olsaymış ve gönlümde dolaşan hayallerin peşine takılsaymışım.

🎈   Yapamadım ama yapmayı çok isterdim: Interrail ile Avrupa. 
Sahiden bunu çok isterdim. Hâlâ interrail ile yolculuk yapanların yazdıklarını okur, o yaşlardaki Özlem'i gözlerimin önüne getirir ve derinden bir "Ahhhh!" çekerim. Şimdiden Kuzey'i işlemeye başladım.  Yakın arkadaşlarıyla interrail yapmaları gerektiğine inandırıyorum. (Tek başına giderse aklım onda kalacağı için. Kutsal annelik işte!)
Hayal bile olsa kendimi bir trenin içinde düşününce içim mutlulukla doldu. Gençliğimde yapamadığım şeyi gün gelir yaşlılığımda yaparım belki de. Kim bilir?



2 Temmuz 2017 Pazar

Normandiya Rotası

Bayramla birleşen bir haftalık tatilimi neredeyse bitirmişsem ve kitap okumaktan başka bir şey yapmamışsam bloga en azından Normandiya Kıyıları ve Şatolar yazısını yazmam gerektiğini düşünüyorum. Evde tatil yaptığım bu süre içerisinde ev işlerinin hiçbirine elimi sürmeyerek müthiş bir başarı da sağlamış oldum. Bunun için elbette kendime göre bir sürü sebebim vardı: Yapacaktım da ne olacaktı, zaten böyle evimde oturup da kaç gün keyif yapıyordum, nasıl olsa yapardım, hava çok güzeldi falan filan. 😀

Gelelim gezinin ayrıntılarına ve düzeltilmesi gereken yerlerine. Aşağıda vereceğim adreste bu gezi hakkındaki sorularımı ve gezi planını yazmıştım. Peki bu yazıda düzeltilecek bir yer var mı?

http://www.macerakitabim.com/2017/04/normandiya-kiyilari-ve-loire-vadisi-gezisi.html


Her gezide olduğu gibi bu seyahatte de elbette öngöremediği şeyler oldu. Öyle atla deve konular değildi bahsedeceğim şeyler ama yine de buraya not düşeyim de unutmayayım.

Bir kere Paris Charles de Gaulle Havaalanından araba kiralayarak yola düşmekle çok iyi yapmışsız. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra doğru havaalanındaki Sixt kontuarına gittik ve hemen işimizi hallettik. Gitmeden internet üzerinden araba kiralama işini halletmiştik. Bunun için görünüşe göre en uygun fiyatı veren firmadan kiraladık arabayı. Daha önceki seyahatlerimizde "full sigorta" dedikleri her şeyi kapsayan bir sigorta yaptırmadığımız için ufak bir sıkıntı yaşadığımızdan tüm seyahatlerimizde artık kesinlikle sigortamızı her türlü hasara karşı yaptırıyoruz. İnternet üzerinden yaptırdığımızı sigorta da böyleydi. Fakat ben internet çıktısı aldığımda gördüm ki kiraladığımız araba full kaskolu değildi ve üstüne üstlük kiralarken kesinlikle öyle bir şey gözükmemesine rağmen bir de kilometre kısıtlaması vardı. Ekstra para ödeyeceğimizi bildiğimizden panik yapmadık. Orada sorarız dedik. Sahiden de gişedeki görevli arabanın kaskosunun her şeyi kapsamadığını ve kilometre sınırlaması olduğunu doğruladı. "İnternette böyle yazmıyordu." dedim. "Arabayı kiraladığınız internet sitesi yüzünden herkes böyle sıkıntılarla karşılaşıyor" diye cevapladı bizi.
www.rentalcars.com sitesini böylece hayatımızdan bir daha kullanmamak üzere çıkarmış olduk.

Tatilde ilk gün...

Tatilimiz böylece başlamış oldu. Paris'e hiç uğramadan Rouen'e doğru yola düştük.

Bizim planımız ilk gün Rouen'e gitmek, orada yol yorgunluğunu atmak, Jean D'arc'ın yakıldığı şehri görmek ve sokaklarında gezinmekti. Aynen planladığımız gibi yaptık. Tam anlamıyla şehrin merkezinde olmayan ama yürüme mesafesi ile merkezden sadece on dakika uzaklıkta bulunan deniz kenarındaki Novotel Suites Rouen Normandie'de konakladık. Otelin park yeri paralı olmasına rağmen sokaklarda arabayı ücretsiz olarak bırakabileceğimiz bir sürü park yeri vardı. Kahvaltısı ve oda konforu açısından bu otelden çok memnun kaldık. Rouen'de tüm öğleden sonra ve akşam gezinmek bize yetti. Bence burası uğranması gereken güzel şehirlerden biriydi. İlk gün konaklamak açısından doğru bir tercih yaptığımızı düşündük. 

2. günümüz...



Sabah otelde kahvaltımızı yaptığımız gibi eşyalarımı alarak yola düştük. Normandiya Kıyılarına doğru gidecektik. Kıyıya doğru ilerleyince yolumuzun denizden sola doğru ilerlemesi gerekiyordu ama ben kesinlikle Etretat'a gitmek istiyordum. 


Bu sebeple sağa doğru kıvrılarak Etretat'a ulaştık. Bu yazının amacı bizim gibi aynı yollara düşeceklere biraz ipucu vermek olsa da burada şunu belirteyim ki elbette sadece kişisel görüşlerimi derleyip topluyorum. Hislerim, gittiğimiz yerlerin ruhu, deniz, iyot kokusu, yemekler, doğa bunların hepsi benim gittiğimiz yerle ilgili hislerimi etkiliyor. Bir de hayalperest ve romantik olduğumu hesaba katarsak sizler kendi planınızı yaparken bu durumu hesaba katın. 
Etretat'a girerken şöyle yaptık: Çoğunluğun yaptığı gibi aracımızı şehrin dışındaki ücretsiz park yerine bıraktık. Bildiğiniz yolun sol tarafındaki tarla gibi yerden bahsediyorum. Tabelada şehrin merkezine ulaşmanın on dakika olduğu yazıyordu ama biz biraz daha uzak olduğunu düşünüyoruz. Yavaş yavaş yürüdük, yoldaki yürüyüş alanlarına daldık ve gezmeyi düşündüğümüz evin önünde durduk: Le Clos Arsene Lupin-Maison Maurice Leblanc

İsminden de anlaşılacağı gibi Arsen Lupen karakterini yaratan yazar Maurice Leblanc'ın evi burası. Yeşillikler içinde çok güzel bir yer. Alt katardaki odalar yazarın kullandığı şekliyle korunmuş fakat üst katlar romanların geçtiği mekanları anlatır şekilde düzenlenmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasak.
Evi hızlıca gezip Etretat'ın merkezine yani Manş Denizi'nin kıyısına ilerledik. Küçücük bir deniz kasabası burası ve ben buraya bayıldım. Eğer benim gibi denizin sesini duyabileceğiniz mini kasabalardan hoşlanıyorsanız burayı siz de seversiniz. Yok yalnızlık düşüncesi, peşinizden kovalayan uğultular, tırmanılmayı bekleyen tepeler ve özünde "Ya ben burada kendi sesimi bile duyarım" duygusu size yakın değilse burası şöyle bir bakıp geçmelik bir yer. 
Kıyı boyunca yürüyüp sol tepeye doğru yürüdük. İtiraf edeyim ben yoruldum yürürken. Dönünce spor yapmalıyım fikri kafamı kurcalayıp durdu. Burada deniz mahsullerinden oluşan öğle yemeğimizi yiyip hemen yola düştük. Zira Honfleur'e gidecektik.

Dikkat-Dikkat: Rouen- Etretat arası yaklaşık 90 km. Bu da ortalama 1.5 saate denk geliyor.

Honfleur'e doğru ilerlerken rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde diyerek Le Havre'a kırdık arabanın direksiyonu. Şöyle bir şehir turu attık arabadan inmeden; zira şehri pek de beğenmedik. on dakikalık uzaktan bir bakış bir şehri tanımaya elbette yetmez ama bana Marsilya'yı anımsatan bu şehir içimde gezinme arzusu yaratmadı.



Dikkat- Dikkat: Etretat- Honfleur arası 46 km ve yaklaşık 45-50 dakika sürüyor.

Öğleden sonra Honfleur'e ulaşmış olduk. Arabamızı şehrin içindeki parklardan birine bırakıp (paralı park) heyecanla sokaklara dağıldık. Honfleur için söylenecek çok fazla şey var aslında. Bana limanıyla Bergen'i anımsattı burası. Öyle güzel, öyle fotografik bir yer. İnsanda burada konaklama, kalabalığın içine dalma, sokaklarda dolaşma, kafelerde oturma hissi yaratıyor. Sokak aralarında gezinirken Erik Satie'nin de müze evine rastladık. Butikleri, hediyelikçileri ve bir dolu mağazayla burada kolaylıkla vakit harcanır. Keşke buraya biraz daha vakit ayırsaymışım diye düşündüm. 

Peki buradan nereye? Gün daha bitmedi arkadaşlar ve ben buradan Deauville-Trouville'e gideceğiz diye planlamışım.

Dikkat-Dikkat: Honfleur- Deauville arası 18 km ve yol yaklaşık 30 dakika sürüyor. 


Sonunda Deauville'e geldiğimizde akşamüstü olmuştu. Deniz kenarındaki park yerlerinden birine arabayı bırakıp denize doğru yürüdük. Gördüğüm manzara karşısında büyülendim çünkü Fransız filmlerindeki sayfiye yerlerinin aynısıydı karşımdaki manzara. Uzakta bir deniz, sonu görünmeyen kumsal, mavi-beyaz boyalı kabinler, kıyı şeride sıralanmış oteller, sahilin merkezinde kocaman bir kumarhane 😀
"Buradaki hayalin neydi Özlem?" derseniz elime kitabımı alıp şezlongda uzanmaktı diye cevap veririm. Bakın ben size söylüyorum. Bir gün ben Selçuk'u kandırıp iki günlüğüne Etretat'a, birkaç günlüğüne de Deauville'e gelirim. Öyle sevdim bu sahil şeridini. Elbette acıkmıştık acıkmasına da ne yapacağımıza karar veremiyorduk. Burada mı yesek yoksa Trouville'i de gezdikten sonra kalış noktamız olan St. Malo'da mı ziyafet çekseydik bilemedik. Trouville neresi, acaba buradan ne kadar uzak diye düşünürken adresi aracın navigasyonunu da yazdık ki bir de ne görelim? Deauville hemen yanıbaşımız. Deauville ve Trouville bir nehrin iki yakasına yerleşmiş kasabalar. Biz burayı çok hızlı gezmek durumunda kaldık. Oysa bizim ayırdığımız zamandan daha fazlasını hakediyorlar. 

St. Malo'ya doğru...

Yola çıktık çıkmasına ama rahat durmadık elbette. Yolumuz üstünde duran Cabourg'a kayıtsız kalamadık. Yemeğimizi bu minicik ve şirin kasabada bir İtalyan restoranında yedik. Kıyı şeridine bakıp hayretler içinde kaldık. Çünkü upuzun bir şerit göz alabildiğince uzayıp gidiyordu. 

Dikkat- Dikkat: Deauville- Saint Malo arası tam tamına 230 km ve yol 2.30 saat sürüyor.

Bu planı yaparken aklımızı neredeymiş peki? Çünkü gayet yoğun bir gün geçirdik ve çok yorulduk. Tatil için ayırdığımız süre az, görmek istediğimiz yer bu kadar çok olunca programı sıkıştırmışız. St. Malo'da kalmayı tercih ettik. Her gün bir otelde kalıp bavulları indirip bindirmek istemedik. Doğrusu şöyle olmalıymış: Honfleur'de konaklamalı, hem oranın keyfini doyasıya çıkarmalı, hem de yorulmamalıymışız. 

Honfleur'den sonra yaptıklarımızı bir sonraki güne bıraksaymışız, Normandiya Çıkartmasının yapıldığı Omaha Sahili (Omaha Beach) ardımızda bırakmamış olurduk. Bu seyahatte atladığımız yerlerden biri burası oldu.


3. Günümüz....

St. Malo'da otelimizde uyanıyoruz. Sabah kahvaltısı ve kahve hepimizi kendimize getiriyor. Surlarla çevrili bu güzel yerleşimi bir gece önce azıcık gezdik. Karnımızı doyurduktan sonra tekrar geldiğimiz yöne gidiyor ve Le Mont St. Michel'e yöneliyoruz.

Gitmeden önce buranın denizin kıyısında ama bir kasabanın yamacında bir yer olduğunu düşünürdüm. Manastırın olduğu yerin karşı kıyısında sanki kafeler, restoranlar vardır da insanlar o manzaranın karşısında içkilerini yudumluyorlardır gibi bir his vardı içimde. Bu kanıya nereden kapıldığımı bilmiyorum. Le Mont St. Michel'e yaklaşınca tabelalar bizi park yerlerine ulaştırdı. Muhtemelen etrafın doğallığını bozmamak adına park alanlarının hepsi uzun çit bitkilerinin ardına saklanmıştı. Arabamızı buradaki park yerlerinden birine bırakıp ücretsiz shuttle'ların kalktığı yere gittik. Ayrı bir ücret ödeyerek faytonla da ulaşabiliyorsunuz St.Michel'e. Sonra çekilmiş denizin ortasında, bir boşlukta tüm güzelliğiyle dikilen surların ardındaki kalenin içine giriyorsunuz. 

gezinin bu ayağında telaşsız bir gün geçirdik. Günün arda kalan kısmında St. Malo'daydık. Akşam nefis bir restoranda kabuklu deniz ürünlerine saldırdık. 😀
Seyahatin bu kısmına bir gün daha ekleseymişiz daha iyi edermişiz. 
Bana soracak olursanız bizim izlediğimiz rotanın hakkı dört gün. Şimdi gitmiş görmüşken bu alan içinde göremediğimiz diğer yerlere de uğramak için yollara tekrar düşebiliriz. Ben Normandiya Kıyılarını çok sevdim çünkü.💗

29 Haziran 2017 Perşembe

Yarıyıl okuma günlüğüm

Ocak ayında okuma işini beni mutlu edecek şekilde kotarınca zannettim ki diğer aylarda da aynı başarıyı gösteririm. Olmadı tabii ki. Okuma hızımı etkileyen nice şey var. Mesela bir seyahate çıkmışsak, Kuzey'in sınavlarının olduğu haftalara denk gelmişsem, işlerin yoğun olduğu bir zamansa ve ben eve geç geliyorsam akşamları içtiğim çaya şükrediyorum. Zaten her şeyi bir anda yapmak mümkün olmuyor. Düzenli spor yaptığım zamanlarda çok okuyamıyorum. Ya da çok okuduğum dönemlerde istediğim sıklıkla yazamıyorum. Sevdiğim şeylerin hepsi hem emek istiyor, hem de zaman. Mesela okuma hızımın düştüğünü fark ettiğim bu mayıs ayında ince kitaplar seçiyorum ki ortalamamı düzeltebileyim.😀 Notlarını yükseltebilmek için öğretmenler odasının kapısında bekleyip öğretmenlere yalvaran omurgasız öğrenci gibiyim. Şaka bir yana ben böyle bir durumu hatırlıyorum. Teşekkür, takdir potasındaki öğrenciler benim ortaokul, lise yıllarımda öğretmenler odasının kapısında bekler, not dilenirlerdi. (Kendim de bunu yaptığım için hatırlıyorum.) An itibariyle, utanç içindeyim.
Yazının böyle bir yanı var işte, unuttum dediğin anılar hiç beklemediğin anda su yüzüne çıkıyor.


Yazmanın amacı unutmadan not etmek. 

Benimki de o hesap çünkü geriye dönüp baktığımda her şey tozla kaplanmış oluyor. Unutmak istemesem de nice güzel anı unutup gidiyorum.

📚  Timsahların Sarı Gözleri- Katherine Pancol



Kitapçılarda gezinirken sık sık karşıma çıkan bir kitap vardı: Timsahların Sarı Gözleri. Şubat ayında bu kitabı internette alışveriş yaparken sepetimin içine katıverdim. Okusam mı okumasam mı diye tereddüt ettiğim kitaplardan biriydi. Pegasus Yayınları'nın çevirilerinden pek memnun olmamam da kararsızlığımın sebeplerinden biriydi. Sonra çevirinin Işık Ergüden tarafından yapıldığını öğrendim. Paris'in banliyölerinden birinde iki kızı ve işsiz, hayalperest kocası ile birlikte yaşayan bir kadının aldatıldığını öğrenmesi üzerine eşinden ayrılması üzerine kurulmuş bir hikaye. Öykünün bundan sonrasında kadın kahramanımız Josephine'in yaşamını tekrar kurgulamasını, ayakları üzerinde durma çabasını, yılların üstünde bıraktığı güvensizlikleri temizlemek için çabalamasını okuyoruz. Paris Üçlemesi Seti, adından da anlaşıldığı gibi bu kitaptan başka iki kitabı da içeriyor. Bu kitabı çok keyifle okuduğumu hatırlıyorum ama diğer iki kitabı almadım. 

📚   Aşık Bir Adam- Karl Ove Knausgaard



Paris'te dolaşıp, timsahların sarı gözlerinde kaybolduktan sonra beni doyuracak bir kitap okumak istedim. Çoğu insanın Karl Ove Knausgaard'dan hoşlanmadığını daha önce yazılan yorumlardan fark ettim ama ben yazarı çok sevdim. Yazdıklarını edebi bulduğumu söylemem şart. Edebiyat nedir, hangi yazın türü edebidir tartışmasına girmeden şunu söyleyeyim yeter: Kitap benim edebiyat anlayışımı karşılıyor. Kolay akmayan, çoğu zaman düşündüren, bazen biraz uzatmış mı bu konuyu dedirten sayfalar olsa da her satırından samimiyet ve dürüstlük akan bir anlatı olmuş bu seri. Üçüncü kitap da okunacaklar listemde. Okurken İsveç'te gezinmek, Norveç'e yolculuk yapmak, yazarın küçük çalışma evindeki yazım aşamalarına ortak olmak, sıkıntılarını dinlemek çok güzel. Aşık Bir Adam, bana çok iyi geldi. Umarım okuyan herkes de benim gibi düşünür.

📚   Bambu Sapı - Saud Alsanousi



İnanır mısınız kitaptan geriye bende bir şey kalmadı. Kolayca okuduğumu, okurken kitabın beni sıkmadığını hatırlıyorum. Kuveytli bir babanın evlerinde çalışan Filipinli hizmetçiden olan çocuğunun ne annesinin vatanına ne de babasının vatanına sığamamasının öyküsü yarım yamalak aklımda. Tavsiye eder misin derseniz, "Yok, zamanınızı başka bir kitaba harcayın."

📚   Joyce'un Kızı- Annabel Abbs 


Bu kitabın peşinden yazarların hayatlarına olan düşkünlüğümden olsa gerek James Joyce'un kızının yaşamını anlatan kurgu bir kitaba başladım. Kitabın Paris'te geçiyor olması baştan artı bir puan almasını sağladı. Bildiğim yerler, önünden geçtiğim mekanlar, tadını anımsadığım yemekler ve okuya okuya öğrendiğim Paris hayatı. Her bir satırı Paris gibi keyifli geldi. Joyce'a ve eşine sinir oldum. İyi yazar olmak, iyi ebeveyn olmak anlamına gelmiyor elbette. Yine de sanatsal anlamda iyi yerlere gelmiş olan insanların başka bir duyarlılık taşımasını bekliyorsun; hayal kırıklığına uğruyorsun. Hayat, her zaman beklentileri karşılamıyor elbette. Benim gibi edebi kahramanlardan hoşlanıyorsanız bu kitabı okuyun derim.

📚   Hurda Köşkü- Edward Carey



Kırmızı Kedi'den çıkan bu kitabın kapağına vuruldum öncelikle. 1800'lü yıllarda Londra'nın dışındaki bir hurdalığın sahibi tuhaf bir aile hayal edin: İremonger Ailesi. Bu ailenin her bir ferdinin garip bir özelliği var. Mesela kitabın kahramanlarından Clod İremonger, nesnelerin sesini duyabiliyor. Kapı kolu, çeşme, duvar saati konuşuyor.  Fantastik bir gençlik romanı. Kitap, birçok ödül almış ama ben sevemedim. Hikâyenin kendisinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı ve okurken içim sıkıldı. Peki, kitap kötü mü? Hayır, bunu söyleyemem. Tek diyebileceğim kitabın ruhu ile benim ruhum buluşamadı. Hepsi bu.

📚  The Opposite of Loneliness- Marina Keegan



Bu kitabı blogda anlatmışım gibi hissediyorum. Hah şurada. Hikâyesi yani. Kitabı nasıl aldığımın, nasıl keyifle okuduğumun, nasıl üzüldüğümün. Kendi adıma bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biriydi çünkü hayatın içinde geçen hikayeleri seviyorum. Acıyı çok fazla yüceltmeyen, olduğu şekliyle anlatan, hayatın akışının içinde kaybolan anlatılar. Günlük yaşamın fark etmediğimin izleri. Yazarın Yale Üniversitesinden mezun olduktan beş gün sonra ölmesi de Marina Keegan'ın bu hayata emanet edeceği tek kitabını biraz daha yüceltiyor gözümde. Yazsa da okusak dediğim bir yazar daha kayıp gitmiş olmuş benim yaşamımdan. Günlük hikâyeler ve denemeler hoşunuza gidiyorsa mutlaka okuyun diyeceğim bir kitap Marina Keegan'ınki.

📚   Karanlık Kız- Elena Ferrante



Seveni sevmeyeni belli olmuştur artık Elena Ferrante'nin. Ben seven gruptanım. Geçen senenin okuma serüvenimde iz bırakmış kitaplardan olmuştu Napoli Serisi. Hatta keşke bu kitapları ben yazabilseydim diye iç geçirmiştim. Peki bu incecik kitap bana aynı zevki verdi mi? Tam anlamıyla değil. Kısacık bir şeydi çünkü. Romanın kahramanı kadın fazla cüretkardı. Kitabın her satırında gergin bir halde her şeyin ortaya çıkmasını bekledim. İnsanların düşünmeden yaptığı nice hareketin doğasındaki utanç duygusu hakimdi kitabın tümünde. En azından benim için. Sonuçta yazar dilediği şey buysa eğer, okuru tüm yazı boyunca tetikte tutmayı başarmış. O yüzden kitap benim için okunması gereken kitaplar listesine girdi.

📚  Gölün Dibindeki Ev- John Malerman



İtiraf etmem gerekirse John Malerman kimdir bilmiyorum. İlk defa okudum. Kitabın kapağına gördüğüm anda vurulduk. Bir gece yatağıma uzanıp kitabı elime aldığımı çok net hatırlıyorum. Bir süre okuduktan sonra gözlerimi loş odanın içinde gezdirdim ve kitabı başucuma kaldırdım. Yok, bu kitabı gece vakti okuyamayacaktım. Gerim gerim gerilmiştim. Fakat şunu söylemem gerekir ki kitaba bayıldım. bir gerilim kitabı bu kadar mı güzel yazılır. Kesinlikle ben de yer eden bir kitap oldu. Kitabı düşündüğümde bile kitabı okurken hissettiklerimi anımsayabiliyorum. 

📚  Acı Çikolata- Laura Esquivel


Geçmiş senelerde bu kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sene içinde içinde mutfak geçen bir hikâye yazmak istedim. Biraz da büyülü gerçeklik olmalıydı. Ve hikâyenin içinde kaybolmuştum ki çalışma odasına gidip raftan bu kitabı çekip elime aldım. Amacım birkaç sayfa okumak, anımsamak için yazım diline şöyle bir göz atmaktı. Tabii ki kitabı yine elimden bırakamadım. Ne olduğunu anlamadan kitabı bitirdiğimi fark ettim. İçinde mutfak, aşk, büyülü gerçeklik ve kokuların geçtiği çok güzel bir roman Acı Çikolata. Hâlâ okumayan kaldıysa hemen alıp okusun.

📚  The Idiot- Elif Batuman


Bazı yazarlar vardır ve onların sadece sizin için yazdığına inanırsınız. İşte o yazar benim için Elif Batuman. Amerikada doğmuş büyümüş, Harvard Üniversitesinde okumuş, Stanford Üniversitesinde ders veren, The New York Times'ta yazan bir Türk kızından bahsediyorum. Bana böyle birini anlattığınız zaman inanın ki gururdan göğsüm kabarır. Elif Batuman'ı öyle seviyorum. Keşke karşımda otursa ve beraberce bir kahve içebilsek. Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı Ecinniler'i uzun süre elimden bırakamamış, okuduğum çoğu paragrafın peşinden de defterimi açıp bir şeyler karalamıştım. Benim için yazdığı her şeyde ilham kaynağı olan bir şeyler vardı. Sanki benim için yazıyor ve bana bir şeyler anlatmak istiyordu. Yazısındaki doğal akışa her seferinde hayran oluyordum. Sonra IG'de New York'taki Strand Bookshop'da imza günü olduğunu gördüm. Yeni bir kitap yazmıştı. Hemen Amazon'dan sipariş verdim. Kitap elime ulaşır ulaşmaz yaptığım her işi bir kenara bırakıp üniversite yıllarını anlatan Türk kızı Selin'in hikâyesi içinde kayboldum. Çok keyif aldığım nefis bir okuma oldu Elif Batuman'ı okumak.

📚  Aşk ve Cinayet Tarifleri- Sally Andrew


Güney Afrika'da geçen bir hikâye. İçinde dedektiflik, cinayet, aşk ve yemek var. Basit bir dille yazılmış ama benim beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Ben ilkbaharın ilk günlerinde okuduysam da aslında tam bir yaz kitabı. Bir de Güney Afrika'nın bunaltıcı sıcağını düşünürseniz aslında bu kitap deniz kenarında daha iyi gidebilir. Yalnız kitabın kahramanı kadın kitap boyunca o kadar çok yemek yapıp o kadar çok yemek yedi ki kendisine hayran oldum. Kitap boyunca ne kalori aldı kadıncağız yahu diye düşünmeden edemedim. Siz siz olun, kitabı okuyun ama okurken kahramanın gazına gelip onun gibi yemeyin. Yoksa kitabı bitirene kadar rahat iki kilo alırsınız.

📚   İhanet- Camilla Grebe


İhanet yazarın ilk kitabıymış. En sevdiğin polisiyeler ne derseniz size kesinlikle İskandinav polisiyeleri diye cevap veririm. O yüzden Stockholm'de geçen bu kitabı da çok severek okudum. 

Haziran ayının başına kadarki okuma serüvenimi burada toparlamaya çalıştım. Bakalım içinde bir yolculuğun olduğu haziran ayında beni hangi kitaplar bekliyor? 
Sizin bana önereceğiniz kitaplar var mı bu arada?

25 Haziran 2017 Pazar

Liste 25-Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 25- Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

Doğrudan konuya giriyorum arkadaşlar.


Çalışmak. 

Geriye dönüp baktığımda çok uzun zamandır çalıştığımı görüyorum. Bugün iş hayatımda sahip olduğum kolaylıklara işe ilk başladığım yıllarda elbette sahip değildim. Şükür ki kendi hayatımı idame ettirecek parayı kazanıyorum. Hâl böyle olduğu için de çekirdek ailemde her şey için benim de eşit söz hakkım var. Selçuk gibi sakin, dinleyen, hak veren, kısıtlamayan biriyle evlendiğim için çok şanslıyım. Çok harika bir eşiniz olabilir ama bu demek değildir ki yaşam her zaman çok iyi gidecek. İnsanın başına her şey gelebilir. O yüzden özellikle bizim gibi ülkelerde kadınların çalışması şart. Ha, diyorsanız ki ben hayatımı her koşulda idame ettiririm o zaman sorun yok. Kendi adıma kendi kredi kartımı ödeyebildiğim, çocuğumun okul masraflarına destek olabildiğim ve sevdiğim insanlara gönlümden geçenleri alıp hediye edecek parayı kazanabildiğim için hem kendimi çok şanslı hem de çok güçlü hissediyorum. 

Seyahat.

Bu konuyu azıcık açayım. Seyahat fikri elbette kendimi güçlü hissetmemi sağlamıyor ama seyahatteyken kendimi çok güçlü hissediyorum. Tıpkı ormanda on kaplan gücündeymişim gibi. 😀İstanbul'a dönünce her sabah kalkıp bir saat koşarmışım, sabahın köründe kalkıp gecenin bir yarısında yatarmışım, günde bir öğün yiyerek akşama kadar dayanırmışım, karşıma gelen her sorunun altından kalkabilirmişim gibi geliyor. Günlük hayatımın dışına çıktığımda ve sorumluluklarımı birkaç günlüğüne rafa kaldırdığımda bana yorgunluk veren çoğu şey bir sis bulutunun ardına gizleniyor. Belki de belimizi büken şeylere zaman zaman biraz uzaktan bakmak gerekiyor.

Gün ışığı ☀

"Babam her gecenin bir sabahı vardır." derdi. Herkesin bildiği bir şeyi tekrar edip duruyordu aslında. Her ne kadar gecenin sessizliğini sevsem de sabahları hep daha güçlü hissederim kendimi. Sağlığımız yerindeyse bir bardak çay ile aydınlık bir günün düzeltemeyeceği ne var şu hayatta?  Sahiden ne kadar uzakta olursam olayım eve girer girmez yaptığım ilk şey mutfağa koşmak ve demliği ocağın üstüne yerleştirmek olur. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlık zihnimde hep huzur imgesini doğurur. Huzurlu bir insan da güçlü olur değil mi?

Motivasyon kaynağım okumak ve yazmak

Güçlü olmak hoşuma gidiyor. Selçuk'la çıkmaya başladığımız ilk zamanlarda da hiç zayıf kız rolünü oynamadım. Arabamın kapısını da kendim açardım, Taksim'den dolmuşa atlayıp evime kadar da kendim gelirdim. Seni eve bırakayım dediği ilk günlerden birinde, "Neden ben evime kendim gidemiyor muyum?" diye tuhaf bir çıkış yapmıştım kendisine. 😀  Vallahi ayıptır söylemesi Kadınca Dergisi ve Duygu Asena okuyarak büyüdüm ben. Ayaklarımın üstünde durmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Hatta zaman zaman bu sertliğimden, yardım istemeyi ayıp sayan iç sesimden yoruldum. Kırılgan olmayı ve bir erkeğin kanatları arasında yaşamayı tercih eden kızların erkeklerin gözünde daha kıymetli olduğunu düşündüm çoğu zaman. Hayat onlar için daha kolaydı sanki. Eşleri ya da sevgilileri tarafından gittikleri yere götürülecek kadar zayıf, denizin üstünden esen meltemlerden korunacak kadar narindiler. "Ah!" dedim bazen. Sahi bu kadar güçlü müydüm? Sanırım. Bildiğim ve içimde yaşayan tek Özlem vardı. Başkası olamazdım. Kendimi zayıf hissettiğimde kitapların içindeki dünyalara sığındım. Orada bana benzeyen çok karakter vardı. Üzgünsem, mutluysam, içimdeki ses yapmamı söylüyorsa okudum, yazdım. Hepimiz için başka başka yollar var. Yapmamız gereken tek şey o yolu bulmak.

Kuzey, benim küçük gün ışığım!

Kendimi en güçlü ve en zayıf hissettiğim anlar Kuzey'e dair. Onun için yapmayacağım bir şey yok. En çok kızdığım, en çok güldüğüm, telefonuma düşen bir mesajla bir toplantıyı yarıda kesip unuttuğu spor çantasını söylene söylene okula götürdüğüm. 😀
Hee, yanlış olduğunu bile bile götürüyorum. Bir tane oğlum var. Sahip olduğum tek zenginliğim, kokusunu hiçbir çiçekte bulamadığım. O yüzden onun için dağları deviririm. En sıkıntılı anımda bile yüzünde içime çektiğim derin nefesler buluyorum. Kendimi en güçlü hissettiğim zamanlar oğlumun yanında olduğum anlar.

İşte benim en güçlü hissettiğim zamanların listesi.

22 Haziran 2017 Perşembe

Ergenle yolculukta yanınıza almanız gereken şeyler

Bebeğinizle seyahat ederken yanınıza almanız gereken şeyler 😀
Sahiden okuyor muyuz bu yazıları? Bence her anne bebeği ile seyahat ederken yanına alması gerekenleri biliyordur; elbette bebeğini doğurduğu ilk beş gün içinde yolculuk yapmıyorsa.

Yanınıza mama, bol miktarda bez, ıslak mendil, hafif bir battaniye, memelerinizi ve sağ duyunuzu almayı unutmayın. Ah bir de çocuğu oyalayacak oyuncaklar, falan filan... Bu tavsiyelerim inanın ki hayatınızı kolaylaştıracak, annelik yolunda daha konforlu ilerlemenizi sağlayacak. Biliyorum da söylüyorum. Misal Kuzey hepi topu bir saat süren bir İstanbul- Dalaman uçuşunda hiç susmadan ağlamıştı. Ben de onu susturamadığım için ağlamıştım. Tecrübe başka hiçbir şeye benzemiyor. Bu seyahatten sonraki seyahatlerim için şöyle iki önlem almıştım: Ya Kuzeysiz seyahat edecektim ya da Selçuk olmadan asla. 


Bir anneyseniz aslında ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Yanına olası durumlara karşı gerektiğinden fazla bez ya da yedek kıyafet almadan yola düşen anne var mıdır Allah aşkına? Bence yoktur. Ya da birinin bizlere güneş kremi olmadan seyahat etmememizi söylemesine gerek var mı? Yok, hepimiz çeşit çeşit güneş kremleri ile büyüdük de oradan biliyorum.😀  Nihayetinde güneş kremi. İhtiyaç halinde girer bir markete ya da eczaneye alırsın. Bence küçük çocuklarla yola çıkan anneler her şeyden önce yanlarına sonsuz sabır gücü alarak yola çıkmalılar. Gerisi (sağlık olduğu sürece) hikâye. Sevgili anneler çocuğunuzla yurt dışına yolculuk yapıyorsanız öncelikle mutlaka bir sağlık sigortası yaptırın. Çok da pahalı olmayan bu sigortayla yurt dışındaki bütün hastanelere ücretsiz gitme hakkını satın alıyorsunuz. Bence bundan daha önemli bir şey yok! Hatta kendinize de sağlık sigortası yaptırın. Kafanız rahat etsin.

Elbette bu foto çekilmeden az önce kavga ettik. Günde iki kere: Uykudan hemen sonra ve açken.
Eh, benim oğlan büyüdü ya buradan ahkam kesiyorum değil mi? 
Yok yahu! Sadece rahat olun demek istiyorum. Hepimiz yolculuk sırasında yanımıza ne alacağımızı biliyoruz nihayetinde. Ben Kuzey küçükken basit ilaçlarını alırdım yanıma fazladan. Ateş düşürücü falan. Şimdilerde artık şurup taşımak istemediğimden çocuk doktoruna başvurup yetişkin ilaçlarından hangisini hangi dozlarla alabileceğini öğrendim hepsi bu. Bu bilgileri internetten öğrenmektense doktorlardan öğrenmek en doğrusu. 

Neyse konumuz bu değil.

Konumuz bir ergenle gezerken yanımıza almamız ya da almamamız gerekenler. 

💣  Mümkünse ergeni yanınıza almayın. Samimi söylüyorum. Bırakın evde sürünsün. Hatta onu evde bıraktığınız süre boyunca evin internetini de kestirin de anne-baba ne demekmiş onu öğrensin. Öyle olur olmaz her şeye atar yapmakla olmuyor. Bence ergen dediğin mahlukat evde kimin borusunun öttüğünü öğrenmeli. 


💣  Diyelim ki ergen de sizinle geliyor. Onun bavulunun ayrı olmasına özen gösterin. Kendi bavulunun olması olur olmaz her şeye atar yapan ergenin sorumluluk duygusunun gelişmesine sebep olacaktır. Bugün bavulunu taşıyan çocuk yarın sırtında kim bilir neler taşır? 

💣  Şampuanını ve duş jelini unutmayın. Çünkü bu yaştaki çocuklar banyo yapmak için deli olurlar. Temizlik onlar için çok önemlidir. Yağdan pırıl pırıl parlayan saçlar temizliklerinin ilk göstergesidir. Şampuanı unuttuysanız bile yanınıza bir miktar Bebe Pudrası alırsanız en azından saçlarına azıcık sürebilir. Böylece güneş altındaki altın parlamaları engelleyebilirsiniz.


💣  Kitap. Biz kitapsız asla yola çıkmayız. Çünkü i-padden kafasını kaldırdığı enden zamanlarda bizim oğlumuz kesinlikle kitap okumak ister. Seyahat yüzünden çocuğun günlük rutinini bozmayı istemeyiz elbette.

💣  Arkadaşları. Yanınıza ne alırsınız ne almazsınız onu bilmem ama biz arkadaşlarını kesinlikle yanımıza almıyoruz. Madem arkadaşını yanımıza alacaktık o zaman niye seyahate çıkıyoruz ki? Evde bakarlardı internete!


💣   I-pad. Artık her şey internetin ucunda. Neyse ki yanımızda her şeyi bilen, interneti yalayıp yutmuş biri var. Yolumu bulamıyorsun; google maps. Bir restorana mı gideceksin; internete yazıyorsun. Hemen çıkıyor. Bir yere mi gideceksin; Bak bakalım fotoğraflara gitmeye değer bir yer mi?

💣  Televizyonlu uçaklar. Koltukların arkasında monitör ve ekranda oynayacak filmler yoksa biz o uçağa binmiyoruz mesela. Siz de binmeyin. Avrupa uçuşlarında monitör olmuyor genellikle. O zaman siz de Amerika'ya, Japonya'ya, Vietnam'a, Çin'e gidin. 

Ya da gitmeyin yahu! Çocuğunuza harcayacağınız parayı bir kenara koyar, kocanızla hayalinizi kurduğunuz başka bir seyahate gidersiniz. O da büyüyünce sevgilisiyle gitsin arkadaş.😀

Not: Vallahi bu yazı Kuzey'in okuma ihtimaline karşı kendini imha edebilir. Yayınlıyorum ama bir taraftan da tırsıyorum!

20 Haziran 2017 Salı

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

Geçen haftanın listesiyle karşınızdayım. Seyahate çıkmadan önceki hafta bu yazıyı yazmayı planlamıştım. Elbette başaramadım. Yapılacak onca şeyin içinde yazı yazmam mümkün olmadı. Bir de ilginç davranışlarımın ne olduğunu tespit edemedim. Aslında belki bunu etrafımdakilere sormam gerekir ama bunca yıldan sonra tahmin ediyorum ki artık yaptığım hiçbir şey onlara da garip gelmiyordur.

Foto: Aeppol
Bu blogu mutlaka takip edin. İnsanın içini mutlulukla dolduruyor.


Aklıma gelenlerden başlayayım öyleyse. 


📌  Yürürken müziği spotify'den dinlesem de hâlâ müzik cd'si alan ve müziği buradan dinlemekten hoşlanan tiplerdenim. Diyelim ki cdlerimden birinin kapağı ortadan yok oldu. Atarım arkadaşlar o cd'yi. Ortalıkta yerli yerinde durmayan, kenarı ucu kırık, defolu şeyler görmekten hiç hoşlanmam.

📌  Başkalarının eşyalarını kullanmaktan hiç hoşlanmam ve kullanmam. Elimde ne varsa onunla mutluyumdur. Az olsun, öz olsun. Birinin bir eşyasını alırım da bozulur falan diye aklım çıkar. Kuzey'in kalemlerini bile kontrol ederim. Gözüme çarpan bir eşya varsa mutlaka iade ettiririm.

📌 Kocamın arabası dahil olmak üzere kimsenin arabasını kullanmam. Yeni bir şeyin fark edilmesinden ödüm kopar. Bu bana çok ayıpmış gibi gelir. Sosyal medyada çantalarıyla falan poz veren insanlar üzgünüm ama çok tuhaf geliyor bana.

📌 Beyaz nevresimlerden hoşlanırım. Gece uyurken pencereden falan ışık sızsın istemem. Kapkaranlık ve serin bir oda gibisi yoktur. Her gece yatmadan önce merdivenin başından salonda oturan Selçuk'a seslenirim: Gelirken bir bardak su getirsene. O da bana cevap verir: Bir dakika önce çıktın yukarı, alsaydın ya suyunu.

📌   Hayatta çaysız, kahvesiz ve sütsüz yapamam. Çoğu zaman inekler olmasaydı ne yapardık diye düşünürüm.

📌   Sağ tarafa yatık el yazısıyla yazarım. El yazısı dediysem öyle çocuklara şimdilerde okullarda öğretilen tür el yazısı değil ama yine de kıvrımlı, uzun harflerle. İnci gibidir yazdığım defterler. Hata yapmak, yanlış yazmak istemem. Şimdilerde kendime bu hakkı vermek için çabalıyorum. Düzeni bozmak için elimden geleni yapıyorum.

📌   Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alıp bir tane veririm. Ayrılmak istemediğim tek şeyse sahip olduğum kitaplarım. Bu ülkeden gitme düşüncesi ara ara beni yokladığında ilk aklıma gelen kitaplarımdan nasıl ayrılacağım sorusu. Kitapçı gezmek ve kitap almak en keyif aldığım şey. Ve kitaplığımın başına geçip de ben şu kitabı alayım denmesinden hiç hoşlanmıyorum.

📌   Çocuğunun babasından (sevgili, eş, partner...) "Babamız" diye bahsedenlere sinir olurum. Eminim bu blogu okuyan birileri söylüyordur böyle şeyler. Söylemeyin arkadaşlar. Kocanız çocuğunuzun babası, sizin değil. Komik oluyor bence.

📌   6. hissimin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Birine ısınmadıysam ısınmıyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim ki biraz daha sosyal bir tip olmak isterdim ama olamıyorum. İnanmadığım bir şeyi söyleyemiyor, sırf kibarlık olsun diye birkaç güzel cümle kuramıyorum. Bu özelliğimin böyle olmamasını dilerdim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Pek de ilginç bir insan değilim görüldüğü üzere. Öyle bir tipim işte.😂

7 Haziran 2017 Çarşamba

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.


Listeler peşi sıra yapılıyor, günler birbirini takip ediyor. Bu sene yaz geç gelecek besbelli. Olsun. Ben bu serin havalardan, ağaçların, çiçeklerin yağmura doymasından çok memnunum. Çoğunlukla hafta sonları, -insan çalışınca evinin konforunun hafta içi yaşayamıyor ne yazık ki-, mutfağın önündeki korunaklı açıklığa yerleşip bahçeyi seyrediyorum. Klasik şeyler oluyor günümü güzelleştiren, bildiğiniz şeyler: Çay, kahve, yine çay, yine kahve, kitap okumak, bloga bir şeyler yazmak, olmadı hayal kurmak. Okullar kapanmaya yakın. Şimdilik iki hafta var Kuzey'in okulunun kapanmasına ya, sınavlar bitti. Böyle olunca ne yaptığı ile zerre kadar ilgilenmiyorum. Ne yazık ki tüm yaşıtları gibi internet ile besleniyor, olur da internet bağlantımızda bir sıkıntı olursa nefse alamıyor, telaşla yanıma koşturuyor. Umuyoruz ki bir şekilde internetsiz hayatın tadına varabilir. Bunlar bizden kısa kısa haberler. Bu yazdıklarımı okuyan nice insan gibi günlük telaşların içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Vallahi dünyada en çok anneme gülüyorum ben.

Annem çok alem bir kadındır benim. Öfleyip, pöflemeyi çok sever. Ben de her öflediğinde kızarım ona. Her telefon konuşmamız bir şekilde annemin sistemi eleştiren cümleleriyle süslenir. "Bunları oturduğumuzda çay içerken konuşuruz." derim ona. Elbette susmaz.😀  Tüm bunlara rağmen en çok onunla gülerim. Çünkü annemin espri anlayışında traji komik bir yan vardır. Hani şu düşene gülen insanlar vardır ya; annem onlardandır işte. Düşene yardım etmeye koşar; lakin elini uzatıp düşeni kaldırırken de güler. Kendi düştüğünde de düşer. Çocukluğumun tüm kış aylarında camın önüne oturup, karda yürürken düşenleri seyretmek için beklerdik. 😀  Onunla ve özellikle küçük kardeşimle bir şeylerden bahsederken krize gireriz. Ağzımızdaki çayı falan püskürtürüz. Annemin anlattığı şeyler dünyanın en komik şeyiymiş gibi gelir bana.
Rutin yaptığı şeyler vardır. Mesela düzenli olarak babamın mezarına gider. Düzenli aralıklarla gitmeyeni eleştirir, seni vicdan azabından öldürür. Onun mezarlığa gidişindeki madenci cüce halini çok severim. İçinde kazmasının ve küreğinin olduğu sırt çantası ve annem. Babama yaşadığı komik şeyleri anlatır, mezarın üstüne çıkar, otları temizler, çiçekleri yeniler, mermerleri ovar. Torunları (üç torunu var) babamın mezarını park zannediyor.
"Hadi oğlum dedeni sulayalım." der onlara. Hep beraber dedelerini sular bizim çocuklar.
Amerikan filmlerindeki kara mizahtan hallicedir annemin hali.
O ağırbaşlı görünüşünün altında kendi arkadaşları ile içine girdikleri maceraları ne zaman anlatsa tüylerim diken diken olur. "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sorarım. "Yoooo!" der anlattığı şey çok doğalmış gibi. Sanırım annemden geçme grotesk bir mizah anlayışım var benim de. Geçenlerde evinde yılan besleyen Norveçli bir kadınla ilgili çok komik bir hikâye anlattım Selçuk'la Kuzey'e. İkisinin de tüyleri diken diken oldu. Hatta Kuzey, "Bu şimdi komik mi anne?" diye çıkıştı bana. Anneannemize anlatsaydım o beni anlardı dedim bizimkilere biraz da kırılarak. Ve anneme anlattığımda gülmekten yerlere yattık.

Romantik bir kadın elbette romantik komedilere güler.

Survivor, Evlilik Programları, Yetenek Sizsiniz, BKM bilmem ne.... Bunların hiçbirine gülmüyorum öncelikle. Selçuk'la Kuzey, Recep İvedik'e gidip stres atıyorlar; ben sinir oluyorum. Yoga yaparken gaz çıkarmak, sushi yerken kusmak, şişman bir kadına ayı demek benim espri anlayışımın içinde yok. Zeki Alasya- Metin Akpınar filmlerine gülebilir, Adile Naşit'li Münir Özkul'lu filmlerde mutlu olabilirim. Sonunda aşk, naiflik olan romantik komedilerse en sevdiklerim. Yüzümde kocaman ama sahiden kocaman bir gülümseme oluyor seyrederken. Bizimkiler de ben bu filmleri seyredip gülerken, beni seyredip gülüyorlar. Meg Ryan, Tom Hanks filmleri, Meryl Streep'in canlandırdığı her rol benim gülümsemem için yeterlidir. Mutsuzsam Juliette Binoche'un Çikolata filmini açar, kırmızı pelerinli o nefis kadının peşinden rüzgârlarla birlikte savrulurum. İçinden şehir geçen filmleri severim. Yabancı dizileri izlerim. Hâlâ Friends'in gelmiş geçmiş en güzel dizilerden biri olduğunu iddia ederim. Alf aklıma gelince Kuzey'e, "Bir zamanlar Alf diye bir dizi vardı." derim. Kuzen Larry'yi kendi kuzenim kadar severim. Sarah Jessica Parker'ın yamuk bacaklarına rağmen çok güzel bir kadın olduğunu düşünürüm. Öyle işte. 😀

İçki içince gülerim.

İçince hüzünlenmem. Hüzünlüysem de içmem. (Geçen seneki 15 Temmuz bunalımımı ayrı bir kefeye koyuyorum.) Keyifliysem, dostlarım yanımdaysa, hava güzelse, hava yağmurluysa, canım isterse içerim. Yaz aylarında en sevdiğim şeylerden biri buz gibi bir bira içmektir. Ve içince gülerim. Hayat, toz pembe gelir. Otu, böceği, yanımdakileri daha çok severim. Seni tavandan sekip geri gelen kahkahalar atarım. Gezmeye, gülmeye, dostluğa, yaşama kadeh kaldırırım. Hahaha, öperim bir de ya!

5 Haziran 2017 Pazartesi

Tam Coc: Dünya masallardan ibaret

Vietnam seyahati arkadaşlarımızdan iki tanesinin yoğun emeğiyle ortaya çıktı.  Hava koşullarıyla da şekillendi. Çok kez değiştirilmiş bir seyahat planı vardı elimizde. Yine de seyahat boyunca şehirlerin gidiş sırası değişti, bazıları ise tümden iptal edildi. Hoi An fırtına dolasıyla ulaşamadığımız bir şehir oldu mesela. Bilinmeze doğru yapılan yolculuklarda her şey sürprizlerden ibaret oluyor. Bir hafta ayırdığın bir seyahatte bir ülkenin her bir yanına ulaşmak mümkün olabilir mi? Hele bir de bizim gibi bir haftalık bir seyahate hem Vietnam'ı hem de Kamboçya'yı sığdırmaya çalışıyorsan.

Source/Kaynak: Şuradan.

Bu seyahatte bazı yerler vardı ki aklıma düştükçe tekrar orada olma isteğine kapılıyorum. Dünya üstünde böyle yerlerin olduğuna inanamıyor insan. Her bir metrekaresini betonla kapladığımız, yaşadığımız medeniyet mahsulü şehirleri düşününce, yeşilin bunca renge bürünebildiğine, dağların yansımasına suyun yüzeyinde kavuşabileceğine, içinin aşktan dolup taşabileceğine inanamıyorsun elbette.

Kaynak/ Source: Şuradan

Siz de benim gibi iflah olmaz bir romantik misiniz?


Romantizmi seviyorum. Romantizmin peşindeyim. Düşündüğüm çoğu şeyi hayallerimle işliyorum, gördüğüm birçok mekanın köşesine tığ işi danteller ekliyorum. Tanrı'nın yarattığı ve el değmemiş nice yerin de böyle güzel, böyle ruhani olabileceğini görünce bazı şeyleri olduğu gibi bırakmak gerektiğini düşünüyorum.

Kaynak/Souce: Şuradan.
Tam Coc işte böyle bir yer. Asya'da insanın görüp görebileceği en romantik yerlerden biri. Hanoi'nin güneyinde yer alan bu turistik bölge Unesco Dünya Mirası Listesi'nde. Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olmasına rağmen Hanoi'nin kalabalığından uzak, sanki cennetten miras bir köşe. Hanoi'de bindiğimiz otobüsümüz bu dağlık bölge boyunca ilerliyor. Başımı dayadığım pencereden yolu izliyorum. Ağaçlar, yağmurla ıslanmış topraklar, dağların eteklerine tutuşturulmuş derme çatma evler birbirini takip ediyor. Pirinç tarlaları bu coğrafyanın tek gerçeği sanki. Yarı bellerine kadar suya girmiş Vietnamlılar kafalarını ve vücutlarının büyük bir kısmını kapatan şapkalarının altında çalışıyorlar.


Otobüsten indiğimizde yağmur usul usul yağıyor. 10.yy'da Vietnam'ın başkenti olan Hoi An'a geldiğimizi öğreniyoruz. Kinh Dinh Tapınağı önünde grupça toplaşıp rehberimiz Lily'nin anlattıklarını merakla dinliyoruz. Etrafı saran kesif bir sessizlik var. Lily'nin söylediklerinin hiçbiri aklımda kalmıyor. Bir an önce tapınağın önümüzde uzanan geniş girişinden adım atmak ve içeriyi görmek istiyorum. Taş yapı üstünde yürüdükçe avlular birbiri ardına önümüzde açılıyor. Geniş bir havuz önünde duruyoruz uzunca bir süre. Üstünde nilüferler... Yağan yağmurlar, geçen onca mevsim taşların üzerinde derin izler bırakmış. Tıpkı saçlarımıza düşen aklar gibi taşların üstüne tüneyen koyu lekeler de bulunduğumuz yerin yaşını itiraf ediyor bize. Dağların arasına konumlanmış bu tapınak belki sessizliğinden, belki burnuma ulaşan tütsü kokusundan belki de üstünde taşıdığı bilgelikten olsa gerek içimin huzurla kaplanmasına sebep oluyor. Oracıkta oturmak ve saatlerimi sessizlik içinde geçirmek istiyorum. Üşütmeden esen ve yağmurla işbirliği yapan rüzgârın da bunda etkisi büyük. 



Sonra tapınaktan ayrılıp nehir kıyısına geliyoruz. Sampan adı verilen bir sürü bot yan yana sıralanmış. Nerdeyse birçoğu aynı örnek giyinmiş Vietnamlı kadınlar sampanların yanında bekliyor. İkişerli gruplar halinde sırayla sampanlara biniyor ve nehir boyunca ilerliyoruz. Vietnamlı kadınlar teknenin küreklerini ayaklarıyla çekiyor. Tam Coc, Üç Mağara (Three Caves) anlamına geliyor. Nyo Dong Nehri (Nyu Dong River) boyunca ilerleyecek ve üç mağaranın içinden geçeceğiz. Yol boyunca öyle masalsı bir yerden geçiyorsunuz ki etkilenmemek mümkün değil. Dağların tepesinde Vietnamın antik zamanlarından kalma tapınaklar ve onların kalıntıları, suyun içinde çalışan yerel halk, pirinç tarlaları.


Elbette bu gezinin turistik bir yanı var. Sampanları çeken kadınlar kendi el işi ürünlerini gösteriyor ve bunları satmak istiyorlar. O kadar az bir parayla yaşamlarını idame ettirmeye çalışıyorlar ki, el işlerini de nehir gezintisi yapan turistlere satmak istiyorlar. Nerede olursan ol, gerçek dünya kendini gösteriyor. Kadınlar da sanki bu dünyanın yükünü daha çok çekiyorlar gibi geliyor. Yine de böyle güçlü olduğumuz için Tanrı'ya şükrediyorum. Son mağaraya geldiğimizde içinde yiyeceklerin, içeceklerin ve hediyelik eşyaların olduğu tekneler gezi teknelerinin yanına yanaşıyor. 
Her şeye rağmen burası Vietnam gezimizin içinde bende derin izler bırakıyor. 

İyi ki geldim. İyi ki burayı gördüm diye düşünüyorum. 

Bizim teknemizi çeken Vietnamlı kadının tüm teknelerin ardında kalması üzerine (zavallıcığın gücü yetmiyordu) Selçuk kürekleri çekse de ben çok keyif aldım.😀  Teknenin bir ucunda oturmak ve durgun suyun içinde ilerlemek hayatımda yaşadığım en güzel deneyimlerden biriydi. Bu nehrin ve nehir üzerinde bir gezintinin Indochina (Hindiçini) filminde de geçtiğini söyleyeyim. Belki izlemek isteyeniniz çıkabilir. İşin romantik kısmı burası. Ben romantik filmlerden hoşlanmam. Macera dolu bir film öner bana derseniz de size Kong: Skull Island filmini önereceğim. Çünkü bu film de anlattığım bu güzel mekanda geçiyor.

Not 1: Yazamadığım, içinde demlenmesini beklediğim çok yer var. Zamanı gelmiyor, doğru kelimeleri bulamıyorum. Yeni yılın başından beri her pazartesi yayınladım 52 Liste Projesi sanırım bu yazıyı yazmama sebep oldu. Tam Coc unutamadığım, büyülü destinasyonlardan biriydi. İçinde dağlar, tapınakların üstünde taşıdığı saklı bir bilgelik, yol hali ve yağmur vardı. 

Not  2: Tam Coc için Halong Bay'in karadaki hali diyorlar. Tıpkı deniz yüzeyinde sıralanmış azı dişi görünümlü tepeler gibi burada da toprak üstünde aynı oluşumlar var. Tam anlamıyla seyirlik bir manzara. 

30 Mayıs 2017 Salı

Liste 22- En beğendiğim destinasyonlar

52 Liste Projesi

Liste 22-Gezdiğiniz yerler içinde en beğendiğiniz yerlerin listesini yapın.

Bu sorunun cevabını bulmak için kendime şu soruyu sordum: Özlem, bir daha gidebilme şansın olsa nereye gitmeyi isterdin?

Ha Long Bay


İlk aklıma gelen yer Ha Long Bay. Sanırım Vietnam- Kamboçya seyahatinin en güzel ayrıntısını daha önce sizinle paylaşmadım. Bazen öyle oluyor. Yazacaklarımı bir türlü kafamda toplayamıyor, sevdiğim şeylerin hangi ucundan tutup da yazıya dökeceğimi bilemiyorum. Ha Long Bay'de benim için bu kategoriye giren yerlerden biri.


Hanoi'den dört saat süren bir otobüs yolculuğunun sonunda gezi teknelerinin yanaştığı limandaki köhne kafede oturup bizi alacak tekneyi beklememiz dün gibi aklımda. Ne yazık ki hava iyi değildi; tekneye binememe ihtimalimiz vardı.



Nihayetinde tekneye binip kamaralarımıza yerleşsek de güneşli bir Ha Long Bay göğünün altında gezemedik. Buna rağmen Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş deniz üzerindeki minik adacıkların etrafında gezinmek, suyun üstünde yol almak nefisti. Güneşin parıldadığı bir başka zamanda yine böyle bir teknenin içinde olmak, kamaramızın camından görünen karanlık sulara ve denizin içinden yükselen kayalara bakarak uykuya dalmayı yine çok ama çoook isterim.

Key West


Bazı yerler var ve üstlerinde buhar gibi dağılan bir büyü taşıyorlar. Benim için Key West öyle bir yer. Bulunduğum için şükrettiğim, sokaklarında yeniden dolaşmayı hayal ettiğim, Sloppy Joe'da sarhoş olup sallana sallana otelin yolunu bulmak istediğim bir deniz ülkesi. Sokaklarında notalar dans ediyor, güneş üstünde kırmızı bir elbiseyle batıyor ve insanda kadeh kaldırma isteği yaratıyor. Ve bana kızmayın ama biliyorsunuz ki Hemingway'de burada on yıl yaşamış. Hani defterinizi yazıp bir şeyler yazacak olsanız, inanın yazdıklarınıza inanamazsınız. Öyle ilhamı bol, öyle özgürlük kokulu bir yer Key West. Evet, biraz da sarhoş. Ama olsun. Ne olur?

Cabo da Roca


Jules Verne'in kitaplarıyla büyüdüğü için hava atan bir nesilden geliyorum ben. Geçenlerde biri hakkında şöyle söylerken yakaladım kendimi: Ay lütfen ondan bahsetmeyelim. Daha Jules Verne'nin kim olduğunu bilmiyor. (Blog yazarı burada ne kadar ön yargılı bir insan olduğunu ortaya koymuş olabilir ama pek de umurunda değil.) Demem o ki beni Avrupa kıtasının en batı ucuna götüren otobüsten indiğimde dünyanın sonundaki fenere ulaşmış gibiydim. Ruhum, seyahatlerde hafifliyor, biliyorum ama hissettiklerim başka şeylerdi. Okyanusun kıyıya çarptıkça çıkardığı sesler, beni okyanusa doğru sürükleyen rüzgâr, ayağımın altında ezilen toprak... Dünya üstünde ne küçük canlılarız. İnsana şükretme hissi veren bu toprak parçasının üstünde ruhumu sonsuz bir huzur kapladı. Keşke tanıdığım herkes Cabo da Roca'ya gitse ve göğsünü şarkı söyleyerek yanaşan rüzgâra açabilse.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Anneliğimin on iki yılı

Anneliğin de bir tarihi var elbet. Benimki dolu dolu on iki sene oldu.


Bebeklerin o süt kokusunu hiçbir şeyde bulamasam da Kuzey'in iki yaşını çok sevdim ben. Benim gözümde bembeyaz, güleç yüzlü bir çocuktu. Minik çenesinin içine dizilmiş sıra sıra dişlerle gülümser, iki yaşın o en çılgın hallerini alışveriş merkezlerinin orta yerinde sergilemekten çekinmezdi. Çeker giderdim öyle zamanlarda. Onun beni göremeyeceği ama benim gözlerimin onun üstünde olacağı bir köşeye saklanır, sinir krizinin geçmesini beklerdim. Baktı ki yerde çırpınmaları bir şeye yaramıyor, bıraktı o çılgın yerde sürünme hallerini. 
Her annenin anlatacak bir dolu hikâyesi var elbet. Ve tıpkı annemin dediği gibi, bir çocuğun annesi bile olsanız aklınızda tutmak için yemin ettiğiniz nice anı zamanla yok olup gidiyor. Düşündüğüm zaman ilk anne dediği zamanı, ilk adım attığı zamanı, ya da herhangi bir ilkini çok da akılda tutmak gerekmiyor zaten. Ben de oğluma ait saklı başka şeyler var. Bakışlarında saklı tuttuğu merhamet, ense kökünden yayılan babasından emanet koku, kendi içine çekildiğinde ortaya koyduğu o mutluluk bakışı... İlk patikleri dolabın üst rafındaki bir kutuda, eğri büğrü yazılarla doldurduğu ilk defteri çekmecede, her yıl hiç umursamadan getirdiği karneler mavi dosyanın içinde. Bizden ayrı ilk defa gittiği İzmir seyahatinden alıp da eve getirdiği kar küresini de geçenlerde kırdım. Yanlışlıkla elbet!😁 

Anne olduğum ilk yıllarda başka çocuklarla karşılaştırdım onu; kendimi de başka annelerle. Ne o başka çocuklara benziyordu, ne de ben başka annelere. Geceleri uyumaz, Selçuk'la beni sabaha kadar asker ederdi. Başa çıkamayacağım, üstesinden gelemeyeceğim bir şey gibi gelirdi anne olmak. Sanki anne olma hali başkalarının üstüne oturan bir elbiseydi de bana uymuyordu sadece. Sahil yolunda yaptığımız uzun yürüyüşler dün gibi aklımda. Onca sese, dikkatine dağıtacak onca şeye rağmen deliksiz bir uykuya dalardı. Yoldayken huzur içinde olduğu o saatleri ileriki yılların hepsine taşıdı Kuzey. 
Geriye dönüp baktığımda anneliğin ne sancılı bir hâl olduğunu görüyorum. Kendini bir türlü beğenmediğin, yaptığın her şeyin eksik olduğunu düşündüğün, onu ne kadar sevdiğini bir türlü gösteremediğin ve karın ağrılarının eksilmediği bir durum. Yıllar yılı aynı seni içinde taşısan da, anne olunca hiç bilmediğin, yapabileceğini asla düşünmediğin bir insan oluyorsun. Başkalarına her dokunduğunda acıtan köşelerin, doğurduğun çocuk sayesinde törpüleniyor. Tekrar oturup düşünmeyi, özür dilemeyi, daha iyi bir insan olmayı düşünüyorsun. Bir bakış, bir gülüş gününü güzelleştiriyor. 

Kuzey'le konuştuğumuz zamanlar ilişkimizde en sevdiğim dönemler. Karşılıklı kahve içtiğimiz, birbirimize hikâyeler anlattığımız, kitapçılarda saatler geçirdiğimiz zamanları hep gülümseyerek anımsıyorum. Arabanın arka koltuğundan bana anlattığı günlük olaylar yemekten sonra yenilen tatlı kadar lezzetli. Minicik bir bebekken büyüyüp de beraber Starbucks'a gideceğin ve onun kendisine bol köpüklü bir latte söyleyeceği günlerinin olacağı insanın hiç aklına gelmiyor Geceleri muhallebi verip de tüm gece uyuyacağını düşündüğün zamanları düşlerken, karşılıklı kahve içiyorsun.😀 Yola çıktığında bavulunu taşımaya başlıyor, bir bakıyorsun ayaklarının boyu çoktan senin ayaklarını geçmiş, artık sana tepeden bakıyor. Sen kolunu onun boynuna dolamıyorsun da gelip o sana sarılıyor. 

Zamanın bildiği bir şey var: Evrendeki her canlıyı sarmalıyor. Kuzey de büyüyor, biz de onunla birlikte başka insanlar oluyoruz. Daha çok sevmeyi öğreniyor, onun bize öğreteceklerine hazır bekliyoruz. (Örneğin dün akşam Drake adındaki bir sanatçının Adele'nin aldığı ödül sayısından bile fazla ödül aldığını öğrendim. Yaşasın Drake!)

Elbette gezmeyi çok seven bir çift olarak Kuzey'in yol hallerini seviyorum. Havaalanlarındaki tanıdık bakışlarını, beklemekten sızlanmamasını, kahvesini içerken kendiyle oyalanmasını, çantasına attığı kitabını...

Düşünüyorum da ben nasıl bir çocuk istediğimi hiç düşünmedim. Çocuğun sana ait olanı makbuldür sanırım.😀  Kokusunu, gülümsemesini, sana sarılmasını seversin. Annemin her zaman tekrarladığı gibi "Allah çocuklarımızı kötü insanlarla karşılaştırmasın."

Tüm çocukların kalbi ferah, sevgi dolu, bol kahkahalı ömürleri olsun. ❤️