17 Kasım 2017 Cuma

Liste 45- En sevdiğim tatil mevsimi

52 Liste Projesi

Liste 45- İdealimdeki tatil sezonu...

Cuma oldu. Stres dolu bir iş gününden sonra eve geldiğim için çok mutluyum. Yemeğimi yedim, ekmek hamurunu yeni aldığım makinemize attım ve çayımı alıp koltuğuma çöreklendim. Cuma akşamları hiç bitmesin, lastik gibi uzasın ve ben hafta sonuna giriyoruz diye içimde coşan sevinci olduğundan daha fazla üzerimde taşıyayım istiyorum. Geçe kalmış liste yazımı da yazarsam yeni yazılar yazabilmek için önüm açılmış olur hem!

Hadi o zaman 👉 Fazla söze gerek yok: Gezmeyi en sevdiğim mevsimler, ilkbahar ve sonbahar.
İşte benim tatil sezonum!

Honfleur, bu yaz...

Seyahat dedin mi yola düşmek için sebep aramam. Nihayetinde gezen tilki, oturan aslandan iyidir. (Bu atasözü kocamın en sevdiği atasözü bu arada!) Yine de ilkbahar ve sonbahar gibisi yok kanımca. Sonra ucunda deniz tatili olmasa yazı ne yapayım? Ağaçların çiçeklenmesi, çevremin envai çeşit renge bürünmesi elbette çok güzel. Bunun dışında yaz oldu mu insan sıcaktan bunalır, terler ve keyifle bir çay bile içemez. Şaka, şaka! Çayı her koşulda içerim. Deniz tatilini pek tercih etmediğimizi bloga yazdığım yazılardan anlamışsınızdır sanırım. Selçuk, tatil köylerini sevmiyor. Hem fiyatı açısından hem de bir yere saplanıp kalmak açısından ona hiç uymuyor. Bir şezlongun üstünde yatmaktan sıkılıyor. O yüzden denize gideceksek illa ki gittiğimiz yerin etrafında dolanmalı, tarihi bir yerleri gezmeli, köylerine uğramalı; kısacası kapana kısılmış gibi bir tatil köyünün içinde hapsolmamalıyız. Deniz adına bir türlü tam aradığımız şeyi bulamıyoruz. Mesela Bodrum'u hem denizi hem de etrafı açısından çok sevsek de kalabalıklar ve yenilen kazıkları düşününce tüm hevesimiz kaçıyor. 


Mesela Phuket'e gidip de Phuket mi beğenmeyen biri var mı tanıdığınız? Yoksa, biz o aradığınız insanlarız. Denize girmek için Phuket'e kadar gitmeye gerek yok. Pek tabii, ben Maldivler'e, Seyşeller'e ve hatta Bora Bora'ya gitme hayallerimi her dem saklı tutuyorum. Mutlaka gideceğim. Bir de Bali var. Beynimin içinde dolanıp duruyor. Bir fırsatını yakalasam (uçak biletini kastediyorum) kimsenin gözünün yaşına bakmayıp soluğu Endonezya'da alacağım. Neden? Çünkü orada bisiklete binebilir, yürüyüş yapabilir, prinç tarlaları arasında gezebilir ve Ubud'a gidebiliriz. İşte bizim yaz anlayışımız. ☀️


Böyle "yürü babam yürü" gezdiğimiz için ılık havalar tam bizim havamız. İlkbaharda Paris gibisi var mı? Kafeler teraslarını açmış olur o vakit ve şehrin en güzel halini yaşarsınız. Bir kafede otururken sizi gerçek hayattan ayıran bir pencere olmadan sokağın tam ortasında, akan giden yaşamın içindesinizdir. Ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış, giysiler hafiflemiş, sohbetler keyiflenmiştir. İnsanı bunaltmayan bir hava vardır. O yüzden ilkbahar gelince içimdeki yollara düşme aşkı alevlenir. Tatil dönemi de başladığından uçak biletlerinin fiyatları da alevlenmiştir ama yapacak bir şey yok tabii. 🌱

Sonbaharı zaten hepimiz seviyoruz. Öyle değil mi? Yoksa tüm sanal dünya havada uçuşan kızıl yapraklara methiyeler düzmezdi. Ben de o grubun içindeyim. Eylül ayı gelip kapıyı çaldı mı sanki tüm dertlerim hafifliyor ve yaşam daha güzel geliyor. Yürümek geliyor içimden. Ormanların içine doğru uzanan dar patikalardan yürümek, yaprakların şarkısını dinlemek, ayağımın altında çıtırdayan yaprakları cebime doldurmak geliyor içimden. Gezmek için de en güzel mevsimlerden biri sarı sonbahar. 🍁

14 Kasım 2017 Salı

Büyüklere Masallar: Pere Lachaise Mezarlığı'ndaki en popüler on mezar!

Dünyanın en çok ziyaret edilen mezarlığına hoş geldiniz. Şehrin 20. Bölgesi'deki bu mezarlıktaki ünlü mezarları sadece on maddede listelerken çok zorlandım. Yazmak istediğim öyle çok ünlü konuğu var ki Pere Lachaise'in. 

1- Oscar Wilde: 

Pere Lachaise Mezarlığı'nın tereddütsüz en çok ziyaret edilen mezarı. 1854 yılında Dublin'de doğan yazar 1900 yılında Paris'te, Saint Germain-des-Pres bölgesindeki Hotel d'Alsace'ın 16 numaralı odasında ölür. Otel odası da yazarın ölüm döşeğindeki bedeni de sefil durumdadır. Kıvrak zekasıyla tanınan Wilde gitmeden önce son repliğini söylemiş ve edebiyat severlerin yüzünde şu sözleriyle hafif bir tebessüm bırakmıştır:
''Duvar kağıdım ve ben ölümüne düello yapıyoruz. Birimizden biri gitmek zorunda.''

Wilde gitmiş, duvar kağıdının otel odasından sökülmesi yıllar almıştır. Yazarın ödemediği otel borcu yüzünden otel müdürünün kendisine yazdığı, borcunu ödemesi ile ilgili mektuplar bugün otele giden ve 16 numarada konaklayan konukların odanın duvarlarında göreceği edebi kanıtlardan bazılarıdır. Otelin ismi uzun zaman önce değişmiş ve L'Hotel adını almıştır.

Fotoğraf: Buradan.
Gelelim Pere Lachaise'in en meşhur mezarına...
Oscar Wilde ölünce önce Cimetiere de Bagneur mezarlığına gömülmüş, daha sonra bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'na taşınmıştır. Üzerinde erkek meleklerin olduğu bir mezar taşının altına gömülmüştür. Mezar taşı her gün gelen yüzlerce seveninin bıraktığı dudak izleri yüzünden öylesine kirlenmiştir ki, İrlanda Hükümeti yazarın mezar taşını önce temizlemiş, sonra da şeffaf bir çerçeve ile koruma altına almıştır. Yazarın bu manzarayı görme şansı olsaydı göğüslerinin kabaracağından adım gibi eminim.



*** (Oscar Wilde'ın kaldığı otelde kalmak isteyenler L'Hotel adını taşıyan otelde rezervasyon yaptırmalı. Bugün Hotel d'Alsace ismini taşıyan otel yazarın son nefesini verdiği otel değil, haberiniz ola!

2- Moliere:

Hem oyun yazarı hem de oyuncu olan Moliere'i zannediyorum tanımayan yoktur. Moliere diyince benim aklıma ilk olarak yazarın Cimri adlı oyunu gelir. Herhalde okul kitaplarımızda adı sıkça bu oyunla anıldığından olsa gerek. Eh, böyle bir insanın ölümünün de elbette değişik bir hikayesi olmalıydı değil mi?


Moliere,  Hastalık Budalası (The Imaginary Invalid) isimli oyununu yazar. Oyunda dikkat çekmek için hasta numarası yapan bir adamın yaptıkları anlatılmaktadır. Moliere'de oyunu yazdığı ve sahneye konduğu zamanlarda tüberkülozdur. Yine de oyunda rol almaktan alı koyamaz kendini. Oyun esnasında rol icabı öksürmeye başlar. Seyirciler gülmeye başlar. Moliere öksürüğünü arttırdıkça seyirciler daha da fazla gülmektedir. İşin kötü yanı, Moliere rol icabı başladığı öksürüğünü durduramamaktadır. Zorla oyunu bitirir ama ciğerlerinde kanama başlar. Evine ulaştıktan yarım saat sonra da bu kanama yüzünden ölür. 

3-La Fontaine:

Başkaları için en popüler mezar mıdır bilemem ama La Fontaine benim listemin üçüncü sırasını hakkıyla alan Pere Lachaise Mezarlığı'nın konuklarından biridir. Kendisi, aynı zamanda Moliere'in ebedi komşusudur. (Bir önceki fotoğrafta Moliere ve La Fontaine'in mezarlarını yan yana görebilirsiniz.)

4-Chopin:


Yaşarken kazandığı ününü öldükten sonra da devam ettiren ünlülerden biri: Chopin. Babası Fransız, annesi Polonyalı olan Chopin, Varşova'da doğmuş ama hayatının büyük kısmını Paris'te geçirmiş. Bestecinin en büyük aşkı 1837-1847 yılları arasında George Sand ile yaşadığı aşk. Kıyafetleri, toplum içindeki davranışları, sansasyonel ilişkileri ile bohem bir hayat yaşayan Sand, herşeye rağmen Chopin'in ilham kaynağı. Ayrılıklarının üstünden iki yıl geçmeden Chopin tüberkülozdan ölmüştür. Öldüğünde beş parasızdı ve cenaze masrafları arkadaşları tarafından karşılandı. Parası olmada da itibarı vardı. Cenazesi Victor Hugo gibi yazarların da katıldığı üç bin kişilik bir kalabalıkla kaldırıldı. Bedeni Pere Lachaise Mezarlığı'nda olsa da, vücudundan çıkarılan kalbi Varşova'da bir kilisede gömülüdür.

5- Jim Morrison:

Jim Morrison'un mezarını başında bekleyen bir kalabalık olmadan yakalamak mümkün değil.
Doors grubunun solisti çok genç yaşta Paris'te ölen ünlülerden. Müzik dünyasında kısa bir zaman eserler vermiş olmasına rağmen dehası tartışma kabul etmiyor. Mezarı bugün hala ellerinde haritalarla dünyanın bir ucundan kalkıp gelmiş insanların ilk uğrak yerlerinden biri. Mezarlığın geneline bakıldığı zaman ünlü şarkıcının mezarı diğer mezarların arasına sıkışmış gibi duruyor. Basit bir mezar taşı başucunda duruyor.  Ziyaretçilerin birçoğu ellerinde içkileriyle gelip mezarın başında Jim Morrison şerefine kafe çekiyorlar. Bu sebepten mezar koruma çemberi içine alınmış.

6-Abelard and Heloise:


Ortaçağ'da yaşanan bilinen en büyük aşklardan.  Abelard zamanının en büyük filozoflarından, Heloise ise zengin ve asil kadınlardan biri. Abelard, Heloise'in öğrencisi oluyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor. Bu aşkın sonucunda bir çocukları oluyor ve gizlice evleniyorlar. Ne yazık ki Heloise'in hain amcası bu aşktan haberdar oluyor ve Heloise'i bir manastıra kapattırıyor. Abelard'da amcanın hışmından kendini koruyamıyor ve hadım ediliyor.  Hayatlarının geri kalanı boyunca bu iki aşık her engele rağmen birbirlerine mektup yollamaktan hiç vazgeçmiyorlar. 1817 yılında iki aşığın kemikleri aynı mezar taşının altına gömülüyor. 
Günümüzde ne mi oluyor? Aşıklar bu mezara gelip, aşk mektuplarını Abelard ve Heloise'e bırakıyorlar.

7- Colette:


Benim korkusuz kadınlarımdan biri. Ah, Colette'i sadece kendime mal etmemeliyim, değil mi? Yine de bu muhteşem kadının sıra dışı annesini de anmadan geçmemek lazım. Kızına kadın olmanın bilincini anlatan ilk kişi o çünkü. Kocası öldükten sonra da yas kıyafetlerine bürünmeyi reddediyor. Colette, evlendikten sonra Paris'a taşınıyor. Ünlü bir yazar olan ve Willy takma adıyla yazan kocası Colette'in okul günleri ile ilgili anlattığı hikayelerden çok etkileniyor ve bunları yazmasını söylüyor. Böyle birkaç hikayeyi kaleme alıyor Colette, kocası da düzeltmeleri yapıp kendi takma adıyla editörlere yolluyor. Bilin bakalım ne oluyor? Yazdıkları çok beğeniliyor ama Colette yazmaktan keyif almıyor. Kocası da Colette'i yeni bir öyküyü yazıp bitirene kadar bir odaya kilitliyor. On üç yıllık bu zoraki yazarlık döneminden sonra Colette kocasından boşanıyor ve kendi adını kullanarak yazmaya başlıyor. Her şeye rağmen, Colette'in böyle güzel yazmayı eşinden öğrendiği söyleniyor. Az buz bir çıraklık dönemi değil tabii kocasının evindeki zoraki yazarlık günleri.
Bu arada Colette, Fransa'da devlet töreniyle defnedilen ilk kadın.

8- Victor Noir:


Fransızların ne çok çapkınlık ve aşk hikayesi var, değil mi? Aşka saygı duyuyorlar, çapkınlıkla da dalga geçmeyi biliyorlar. Gün geçmiyor ki gündemin orta yerine oturacak bir aşk ya da çapkınlık hikayesi vuku bulmasın. Victor Noir'da Napolyon zamanında gazetecilik yapan yakışıklı Fransız gençlerinden biri ve Napolyon'un akrabalarından birinin karısıyla ilişki yaşıyor. Ansızın eve gelen koca Noir'ı ve karısını yakalıyor. Cebinden silahını çıkarıyor ve çapkın gazeteciyi yatakta olduğu yere mıhlıyor. Pere Lachaise'in en çok ziyaretçisi olan mezarlarından biri de bu gazetecinin mezarı çünkü mezarının üstündeki yatay pozisyondaki heykeli, Noir'in öldüğü anı tasvir ediyor. Ereksiyon halindeki Noir'in pantolonunun düğmesi hafifçe aralık ve göğsünde bir kurşun izi var. Bir rivayete göre bu mezara gelip çiçek bırakan ve pirinç heykelin dokunulmaktan parlayan yerlerini elleyen kadınların kısmeti açılıyormuş. Denemesi serbest. 

9-Honore de Balzac:

Foto: Buradan
Victor Hugo, ölmekte olan Balzac'ın elini ellerinin arasına alır. Balzac, göğsünden taşan hırıltılarla yatağında yatmaktadır. Tüm vücudu ter içindedir. Arkadaşının yanında olduğunu fark etmez bile. Derin bir iç çeken Hugo şöyle der: ''Avrupa büyük bir dehayı kaybediyor.''
Pere Lachaise'in edebi mezarlarından biri de Balzac'ın mezarı. Paris'i çok sevme sebeplerimden biri bu işte! Bahsettiğim mezarlık gezmek değil elbette; sokaklarında, parklarında, duvarlara çakılmış tarih belirten levhalarında, kafelerinde hep kitaplarından tanıdığımız yazarlara, hala şarkılarını dinlediğimiz şarkıcılara ve köklü bir geçmişe tanıklık etmek. Tarihin sayfalarında kalmış insanlara duyulan saygı ve vefa hissi. Bu duygu bana çok iyi geliyor. Balzac'ın edebi uykusundaki bu mezarlık da bana aynı hissi yaşatıyor.



10-Felix Faure: 

Foto: Buradan

1895-1899 yılların arasında Fransa'nın cumhurbaşkanlığı yapmış olan devlet adamı. Kısa cumhurbaşkanlığı sırasında ülkeyi daha iyi yönetmek yerine, her şeyi birbirine karıştırmış. Görevi sırasında İngiltere ile Fransa arasında diplomatik krizler ortaya çıkmış; bu esnada işleri yoluna koyduğu, ilişkilerin yumuşatıldığı tek ülke de Rusya olmuş. Yaptıkları sadece bunlarla da sınırlı kalmamış. Dreyfuss Olayı'nın yankıları sürmeye devam etmiş. Fransız ordusunda görevli Alfred Dreyfuss adında bir yüzbaşı suçu ispatlanmadığı halde casuslukla suçlanmış ve Fransa'da yargılandığı davada suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş. 
Bu olayların bana en ilginç gelen kısmı uzun yıllar önce olmuş olayların bile Fransa'da simge haline gelip, hâlâ ders çıkarılıyor olması. Bizim ülkemizde neler oluyor ama tıpkı bir akşam önce yediğimiz yemek gibi sabah oldu mu herşeyi unutuyor ve tekrar hayatımıza devam ediyoruz. 

Peki, şimdi en bomba olayı söylüyorum. Sevgili cumhurbaşkanı söylentilere göre 1899 yılında ofisinde sevgilisi ile aşk peşinde koştururken heyecana daha fazla dayanamıyor ve Pere Lachaise'deki yerini alıyor. Pere Lachaise Mezarlığı'nın en popüler mezarları arasına kimilerine göre alınmasa da, diğer tarafa mutlu gidenler listesine ilk sıradan girebilir kendisi. :)

13 Kasım 2017 Pazartesi

Liste 44- Ruhunuzu ısıtan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 44- Ruhunuzu ısıtan kelimelerin listesini yapın.

Anne 😀
Arada sırada, "Off çocuğum ne var? Beş dakika da anne demeden dur!" desem de içimi sımsıcak yapan en baş kelimelerden biri anne. Allah, bu kelimeyi duymanın eksikliğini vermesin diyorum her zaman. Oğlumun sesinin tonu bile bambaşka geliyor anne derken. Gerçi şu günlerde o bayıldığım ses bir hayli kalın çıksa da, Kuzey olmadı mı evimizin tadı tuzu eksik. Bu arada, "teyze"yi de seviyorum. Bu da bambaşka bir keyif. Allahım, yaş almanın (farkındaysanız yaşlanma kelimesini kullanmadım) güzel yanları var aslında. Ve bu yumurcakların sarılması yok mu, hayatta hiçbir şeye değişilmez. 

Annesinin kuzusu...

Kitapçı 📚
Tartışmasız! Seviyorum kitapçı gezmeyi. Üstümdeki tüm stresi alıyor kitapçıların içinde gezinmek, bakınmak, okuyamayacağımı bile bile bunca kitap almak. Herkesin kötü bir alışkanlığı var. Benimki de evin her köşesine kitap yığmak. Selçuk'a kızdığım zamanlarda en çok kitapçıya gidip gönlümü almak için seveceğim bir kitabı araması ve bulması hoşuma gidiyor. Benim için birinin kitap alması çok heyecan verici ve çok romantik geliyor. Belki ilerde küçük bir kitapçım olur, ne dersiniz? Hem gelene gidene de çay ikram ederim. Hayali bile güzel yahu 😀




Paris 💖
Adını duyunca ruhum kanatlanıyor, içimde kelebekler uçuşuyor, derinden bir ahhh! çekiyorum. Paris, benim her şeyim. Sokakları, kafelerin önündeki terasları, edebiyatçıları, parkları, müzeleri, mezarlıkları, hatta çekilmez Fransızlarıyla ait olduğum yer, evim... Çok iddialı konuştum yine. Şu Kuzey'i bir ikna etsem bi' Fransız üniversitesinde okumaya, peşinden ver elini Fransa. O zaman kafelerinde oturup bir türlü yazamadığım kitabı yazacağım sonunda. Size durmadan Paris'ten bildireceğim. Seyahate Paris'e geleceklere havanın durumunu, nasıl giyinmeleri gerektiğini falan haber vereceğim. O derece yani. Hadi, hep beraber evrene bir mesaj yayalım da, ben bavulu hazırlamaya başlayayım.

Paris, hayallerimin şehri!

Seyahat 💃
Eee, seyahat dedin mi bizim evde akan sular durur. Bavulu dolaptan kaptığım gibi hemen yola düşerim. Bana böyle şeylerle gelin diyorum hep: "Hadi tatile gidelim, birkaç gün bir yerlere kaçalım mı, sen çok yoruldun hadi gidelim." Bazen blogu açmamın tek sebebinin sadece bir kişiye mi ulaşmak olduğunu soruyorum kendime. Okuyorsun değil mi yazdıklarımı? Efendim! Duyamadım. :)




Romantik komedi  🎥
Vallahi romantik komedi tam olarak ne demektir bilmiyorum ama seyretmeyi çok seviyorum. Hadi bir film seyredelim dendi mi evde, romantik komedi olsun istiyorum. En sonunda da bir öpüşme sahnesi olsun lütfen. Öpüşmekten güzel şey var mı yahu? İnsanlar sevsin birbirini, sarılsın, konuşsun, dost olsun. Bizimkiler bu romantik komedilerin sonunda benim yüzüme bakmak yerine filme baksalar daha mutlu olacağım; zira filmin en keyif aldığım yerinin tadını kaçırıyorlar. Sırf bu yüzden Meg Ryan, Julia Roberts, Tom HanksKate Hudson'ı falan arkadaşım zannediyorum. Ah, olsa da şöyle güzel bir romantik komedi, seyretsek ağız tadıyla. Ne olur sanki?

9 Kasım 2017 Perşembe

Dikkat dikkat, yardıma ihtiyacım var!

Dün blogumun yorum yazma şeysinde sorunlar çıkınca anladım ki yorumsuz bir blog çok fena. Öncelikle yorum yazanlara geri cevap yazamadım ve kimse de bana yorum yazmayınca kendimi terk edilmiş hissettim. Akşam bu üzüntüyle benimkine biraz dert yandım. Adamcağız hastalıktan bitap düşmüş bir halde dinledi beni. Sonra da "Eee, zaten bir sürü şeyi beğenmiyorsun, o zaman blogunu istediğin gibi yapacak birini bul!" 

Var mı blogumu istediğim gibi yapacak birisi? Tanıyan, gören, duyan? Eh, bir de büyük harflerle yazayım. BLOGUMU DÜZENLEYECEK BİR WEB TASARIMCISINA İHTİYACIM VAR.!

Elbette internetten araştırma yapacağım. O kadar işimin arasında kendi kendime bir de bu eksikti diyorum ama şu var ki burası benim kendimi en iyi hissettiğim yer. O zaman neden "bu denli iyi hissettiğim bir yere" özen göstermeyeyim? Burada öncelikle kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Öyle tuhaf bir dönemden geçiyorum ki her şeyi yenilemeye çalışıyorum. İş yerinde büyük boyutlu bir tadilata giriyoruz. Kendimde de tadilata girdiğimi söylemiştim. (Üç gündür yaptığım spordan bahsediyorum.) Şu spor işini sahiden kotarmam lazım ama. Aralığın ilk hafta sonuna kadar kendime söz verdim. Düzenli gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağıma. Sonrasına bakacağım tabii ki. Ama ilk hedef bir ay sonrası. Bu arada iş yerindeki tadilatta tamamlanmış olur ve umuyorum ki yeni yıla daha ferah bir mekanda, içimde daha çok yazma azmiyle dolu olarak girerim. 

Sevgili Leylak Dalı'mın kitabı nihayet paketlenmiş. D&R sağ olsun, haber verdi. Kitabı temin etmeleri on beş günü geçti, paketti kargoydu derken üç haftayı buldular. Yarın kitabımın elime ulaşmasını ve oturup okumayı dört gözle bekliyorum. Dünyada güzel şeylerde oluyor. Bugün Ahmet Hakan güzel bir cümle yazmış, çok hoşuma gitti: "Aslında," demiş. "Türkiye eğlenceli bir ülke, sadece vatandaşı olmasak!"
Dışarıdan bakınca bunca şeyin olup bittiği bir ülke eğlenceli gözükebilir, değil mi? Doların, euronun her gün akrobatik hareketler yaptığı, sınavların bir gün kaldırılıp ertesi gün konduğu, emlakçıların Anadolu Lisesi yakınlarında diye reklam yaparak ev kiralamaya başladı, arz talep dengesinin ışık hızıyla değiştiği, dansözlüğün nerdeyse herkesin uzmanlık dalı haline geldiği bir ülke düşünün. Basit şeylerden bahsettim biliyorum, daha derine dalmayı ruhum kaldırmıyor. Yine de "Bunun üzerinde daha da şaşırmam." dediğim bir günün ertesinde, bir gün öncesinden daha atraksiyonlu bir güne merhaba demek de her ülke vatandaşına nasip olmaz. Düşüncenize İsveç ya da Norveç'te yaşayanlar ne kadar çok sıkılıyordur.

Okumaya niyetlendip de bir türlü okuyamadığım kitap 😀
Kaç gündür burada "okuyamaya başlıyorum, aslında başladım, hatta nerdeyse beş sayfa okudum," diye anons edip durduğum kitaba hâlâ dalamadım. Onun yerinde uykuya dalıyorum. Vücudum alışık olmadığı spor aktivitesinden çok yoruluyor, bir de sabahın altısında kalkmak var ki beni mahvediyor. Çocuklar nasıl dayanıyor bu tempoya bilmiyorum. Neyse dün akşam uyku bastırınca elim daha tanıdık bir kitaba gitti. Eski bir dosta, Karl Ove'ye. Acaba ismi nasıl okunuyor? Kavgam serisinden bahsetmiştim. Benim elime aldığım serinin III. kitabı: Çocukluk Adası. Birkaç sayfa okudum, sonra uykunun güzel kollarına bıraktım kendimi. Bazen bilmediğim yerlere yelken açmaktansa, bildiğim satırların arasında gezinmek daha kolay geliyor. Biraz da temkinli. Yaşar Kemal'in cümlelerini insanın her gördüğü yerde tanıması gibi bir şey bu. Başka şehirlerdeki bildik kitapçı kokusu ya da bir bardak kahvenin iki insan arasındaki tüm uçurumları kapatması gibi. Nurşen Abla'nın kitabını okurken onun sesini duyacağımı biliyorum. Kahkahası eminim kitabın birçok satırında karşıma çıkacak. Bu hafta sonu tanıdık bir limanda demirlemiş olacağım.


Önüme bir de keyifle izleyeceğim bir film çıkarsa hafta sonu tadından yenmez diyorum.

Merak edenler için Yarıyıl Okuma Günlüğümde bu Karl Ove'den bahsetmişim yine.😀  Buraya tıklarsanız hayranlığıma bir kez daha tanık olmuş olursunuz.

Bir de burası var ki burada hem iç sıkıntılarım hem de Karl Ove var yine. 😀


8 Kasım 2017 Çarşamba

Nasıl fit olunur?

Bu sabah erkenden spora gittim. İş yerimin yakınlarında muhteşem bir spor salonu keşfettim. "Önce vücut ölçümünüzü yapacağız, sonra program yazacağız." denilince şu meşhur tartının üstüne çıktım. Şimdiye kadarki en fazla kilomdayım. Zaten biliyordum. Merak edenler için 56 kiloyum. Bu kilodan on kilo fazlayla çocuk doğurmuş, doğurduktan birkaç ay sonra 52 kiloya düşmüştüm. Şimdi ne olur bilmiyorum. Bildiğimin dışında bir sonuçla karşılaşmadım. Yine kas eksik, yağ fazla ve su içmem lazım. Devamlı salata yiyorum ya da sebze. Roka yiyerek kas yapılmıyor tabii ki. Bir şekilde protein almayı öğrenmem gerekiyor.

Günün Hayali: İsmi Jane Austen olan bir nehir teknesiyle yolculuğa çıkmak 😍

Dün iş arasında da bir saatliğine kaçmış yoga dersine girmiştim. İlk siftah :=) Planklarla, kola yüklenmelerle acı dolu bir dersti. Su gibi terledim, buraya nerden düştüm diye düşünürken yakaladım kendimi. Mis gibi bir kafayla çıkarım ben yogadan diye düşünürken kollarımda derman kalmamış bir halde döndüm işe. Bu sabah da ölçümün peşine yarım saat koşu bandında yürüyüp, gülerek pilates dersine davet eden hocaların gazına gelince spor salonundan tükenmiş olarak ayrıldım. Duşta kafamı şampuanlamak için kollarımı kaldıramadım. Nasıl olacak benim bu sportmenlik işi anlayabilmiş değilim. İlk günden vazgeçmekten utanmasam, yağlarımla mutlu mutlu yaşamaya razıyım. Şansımı denesem parayı verirler mi acaba? 😀
Akşam müthiş Tiger Balm'ı ağrıyan tüm kaslarıma sürüp, sabaha kadar bir mucize olmasını bekleyeceğim. Bu arada vücudumdaki en zayif yerler kollarımmış. Eee, yazı yazan ellerden ne beklenir? (Tüm ömrümü bu cümleyi yazabilmek için bekleyerek geçirmişim gibi hissettim bir an.)

Şimdi özlemle Kuzey'in veli toplantısını atlatıp eve gideceğim anı bekliyorum. Kuzey'e öğretmenlerinin onun hakkında söylediklerini biraz abartarak anlattıktan sonra kitabıma gömülmek istiyorum. Cuma günkü yazı atölyem için yazmam gereken bir ödevim var ama bir şeyin üzerinde uzun uzadıya düşünerek yazmak zor geliyor bugünlerde. Nihayetinde bir öykü yazmam lazım. Bunun için çaba lazım. Yazmak, üstünü karalamak, tekrar yazmak, silmek, eklemek ve birçok kez okuyarak gözden geçirmek. Eve gidince genellikle pestil gibi oluyorum. Koltuğa çöreklenip, arada güçlükle kolumu hareket ettirerek çayımı yudumluyorum. Sonunda dün gece elime "Never Any End to Paris" kitabını aldım. Siz de Paris'in asla sonu olmayacağına, yaşananların ya da yaşanacakların bir noktada son bulmayacağına inananlardan mısınız? Aslında bizler tükensek de şehir yaşamaya devam ediyor, hep de edecek. Kitabı elime aldım almasına ama sanırım beş sayfadan fazla okuyamadım. Kuzey diğer koltuktan devamlı dikkatimi ona yöneltmeme sebep olacak bir şeyler yaptı. Kızmaya yakın olduğum anlarda da, "Seni yoruyorum değil mi? Özür dilerim." gibi cümlelerle üstümde baskı kurdu. Dört bardak çay içmeme rağmen kitapta bir ilerleme kaydedemedim. Oysa yapışkanlı notlarım, kalemim ve bilumum kırtasiye malzememle bu okuma için hazırdım. Şansımı bugün tekrar deneyeceğim.

Buraya içimi dökmek, en yakın arkadaşımla konuşmak gibi. Aklıma gelenleri anlatıp duruyorum. Kendi hedeflerimi belirliyorum, yaptıklarımla yapmadıklarıma tanıklık ediyorum. Bir yazıyı bitirip de "yayınla" tuşuna basınca sanki çok büyük bir işi başarmışım gibi bir his sarıyor içimi. Ve o his bana çok iyi geliyor. Şimdiki evimizden önceki evimizde masanın önüne oturmuş ve odaya dolan nefis güneş ışığı eşliğinde ilk blog yazımı yazımıştım. O an hâlâ aklımda. Sanırım "merhaba" demiştim sadece. O günden sonra buradaki varlığım da yazılarım da değişti. Blog yazmanın beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin edemezdim. İçimi böyle sevinçle dolduracağını, yazmak için heyecanlanacağımı, burada anlatmak için etrafıma daha başka bir gözle bakacağımı... Dediğim gibi yazmak için her zaman fırsat bulamasam da, bazen de masa başına oturduğumda aradığım kelimeler dudağımın ucuna gelmese de, her vakit anlatmayı umduğum, istediğim şeyler var. Ya bir kitap, ya gittiğim bir yer, ya bir iç sıkıntısı, ya da ucundan bir mutluluk parıltısı.

Bu yazıyı dün yazdım aslında. Üstünden Kuzey'in veli toplantısı ve gecenin çok erken bir saatinde uyumamla sona eren bir gece geçti. Sabah uykumu almış ve kaslarım daha hafif ağrıyarak uyandım. Ve sporla başlayacak yeni bir gün için hemen evden ayrıldım. 😀



6 Kasım 2017 Pazartesi

En güzel Christmas pazarları nerede?

Akşam internette gezinirken soğuk bir köşeye, soğuk bir zamana üç uçak bileti aldım. Pek düşünmeden. İç ses bazen çok düşünmememi söylüyor. Bu aralar böyle anlık kararların etkisindeyim. Geçen gün iş yerime yakın bir spor salonuna uğradım. Bir spor salonuyla ilk bakışta aşktı galiba bu seferki. Etrafımdaki herkes biliyor ki pek spor insanı değilim. Pilatesin dışında pek bir şey yaptığımı, hele ki istekle yaptığımı gören çıkmamıştır. Ben bile kendimi coşkuyla spor yapan ruh halimle  hiç görmedim. Genellikle dağda bayırda yürürken içimde ışıldayan bir şey oluyor. Pır pır. O halle karşılaşmam için de sabah erkenden kalkmam ve kendimi kapıdan dışarı atmam gerekiyor. Bu bahsettiğim spor salonundan etkilenince, "Yaparım ben dedim!" Esas amacım iş saatlerinde bir saat kaçıp kendimi buraya atabilmek. Haftada iki gün yoga var mesela. Bir dolu ders daha ama benim aklım öğle saatlerindeki yogada. Hep birlikte parayı çöpe mi attım yoksa doğru bir şey mi yaptım göreceğiz.

Fotoğraf Bern'den😀 Tüm fotoğraflarımı kaybetmiş olduğuma göre fotoğrafı Server çekmiş olmalı. Üstünde birazcık efekt var 😀  
Olmazsa bir kere daha spor salonlarında yapamadığımı tasdiklemiş olacağız. Bu sefer hep birlikte.
İşte, kendim için yapmaya niyet ettiğim şeylerden ilki için yukarıda bir adım attığımı görüyoruz. Geçen postta da anlattığım üzere iştahım da tavan yapmış vaziyette. Kendimi kontrol etmeye çalışsam da devamlı ağzıma bir şey atarken yakalıyorum kendimi. Mesele sadece kilo değil; sadece amaçsızca yapılan şeylerden hiç haz etmemem. Aç olmadan yemek yemek de bunlardan biri. Canım tatlı isterse yerim ama aç olmadan, tatlı yemeye ihtiyaç duymadan yemek niye? Bu durumu bir son vermek istedim. Hazır Çinden yeşil çaylarım da gelmişken artık kendime çeki düzen verebilirim. (Adamcağızın geçen sefer getirdiği çaylar sanki bitmiş gibi konuşuyor yazar burada)

Sevgili arkadaşlar, yol isteği içimde tavan yapmış vaziyette. Sanki yıllardır bir yere gitmemişim gibi bir uçağa atlayıp yola düşmek istiyorum. Mutlu insanlar görmek istiyorum etrafımda. Halloween'i kaçırmış olabilirim. Aradığım süs kabaklarına buradaki pazarlarda rastlamış olsaydım evi bir kabak cennetine çevirebilir, değişik yapı ve formattaki kabakların vesikalık fotoğraflarını çekebilirdim. Ne yazık ki hiç mi hiç kabak yoktu ortalıkta. Geçen haftaki organik pazar seferinden sırf bu yüzden bal kabağı alarak döndüm. Ondan da bol şekerli kabak tatlısı yaptığımız için, niyetimle yaptıklarım hiç örtüşmedi. Kendimi şaşkınlıkla izlemek de ayrı bir mutluluk kaynağı benim için. Kendimi kahvemin yanında kocaman bir elmalı pie'yı didiklerken buluyorum. Vücudum, ruhum kendini kışa hazırlıyor. Oysa her kışın sununda bir yaz var. Haksız mıyım? Halloween'den yola çıktım biliyorum, derdim konuyu Noel Pazarlarına getirmek. Evet, Christmas Pazarları'na gitmek, ışıltıları içindeki meydanlarda dolaşmak, donmak ve sıcak şarap içmek istiyorum. Eğer gidersem eldivenli ellerimin arasından dumanı tüten şarapların/kahvelerin fotoğrafını paylaşacağım. Şehir meydanlarına kurulmuş kocaman çam ağaçlarının altında eminim kendime şöyle diyeceğim. "Ohh, iyi ki gelmişiz buraya." Belki birkaç hediyelik de alırım. Ne bileyim? Hayal kuruyorum işte. Isınıyorum hayallere daldıkça.


5 Kasım 2017 Pazar

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 43- En sevdiğiniz yemeklerin ve ikramların listesini yapın.


An itibariyle size son okuduğum kitapları yazmak isterdim. Aklımdan ve yüreğimden geçen buydu. Muhtemelen yazacaklarımdan bir çoğu da bu doğrultuda olacak. Tıpkı gezilerim gibi. Biraz şehir, biraz film; biraz kent, biraz kente damgasını vurmuş yazarlar; biraz seyahat, çokça hislerim, yediklerim, düşündüklerim ve yazdıklarım. Hayatımın özeti hep okuduklarıma, yazdıklarıma ve duygularıma bağlanıyor. (Bu aralar önüne geçemediğim bir iştahım da var açıkçası ve bu duruma hemen bir çeki düzen vermem gerekiyor. 😀  )

Okuduğum andan beri size anlatmak istediğim bir kitap var: İflah Olmaz Optimistler Kulübü. Kaç kez kitabı anlatmaya niyet ettim, kaç kez bilgisayarın başına bu kitabı yazmak için oturdum anlatamam. Olmadı. Olmamasının özel bir sebebi yok. En fazla yüzlerce sayfa boyunca birlikte Paris sokaklarında dolaştığım Michel'den ayrılmaya hazır olmamış olabilirim. Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken kitabında tanıştığım Momo'ya karşı hislerim gibi Michel'e hissettiklerim de. İkisiyle de sanki çok derinden bir bağ kurduk. Şimdi kitabın son sayfasını çoktan çevirmiş olsam da Michel'le konuşmaya hâlâ devam ediyormuşuz gibi hissediyorum. Sartre'ın cenaze töreni ve Paris sokaklarını dolduran bir kalabalıkla başlayan bir kitaba ilgisiz kalamazdım zaten. Şimdilik bu kitapla ilgili yazacaklarım bu birkaç cümleyle sınırlı olsa da benim için uygun an gelince çok sevdiğim bu kitaptan bahsedeceğimi biliyorum. Bu yazdıklarım, unutmamak adına buraya attığım bir çentik olsun şimdilik.


Keyifle okuduğum bir diğer kitap da Marcel Proust'un hayatının anlatıldığı Monsieur Proust oldu. Hayatının son sekiz yılını birlikte geçirdiği sadık hizmetkârı Celeste Albaret'ın anlattıklarından yola çıkarak Georges Belmont'un kaleme aldığı kitap Marcel Proust'u tanımama yardım etti. İçimden bir ses artık Marcel Proust kitaplarından korkmamamı söylüyor. Başarabilir, Marcel Proust okuma işinin altından kalkabilirmişim gibi. (Mesela hâlâ Sartre okumaya cesaret edemiyorum.) Tam da laf buraya gelmişken Paris'te Marais'de bulunan Musee Carnavalet'ten bahsetmem şart size. Çünkü buraya giderseniz Proust'un hastalıkla boğuştuğu tüm yıllar boyunca yattığı ve kitaplarını yazdığı yatağını görebilirsiniz. Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Proust'un Paltosu kitabını okuduktan hemen sonra bu müzeye gitmiş, bu sefer başka gözlerle gezmiştim. Sanırım Carnavalet Müzesi'ne gitmem yine şart oldu. Biliyorum, konuştukça konuşuyor, anlattıkça anlatmak istiyorum ama konumuz sevdiğimiz ikramlar. Öyle değil mi?


Eh, peki madem yine konuyu dileğim yere getirdim, kitaplardan, sevdiğim yazarlardan ve ruhumu okşayan bir kentten bahsettim, o zaman ilk ikramı da kendime yapabilirim. Kitap mı okuyorum, kendimle mi birlikteyim, kendimle konuşmak için zamanım mı var? Çay ikram ediyorum kendime; hem de bir demlik. Çay bardaklarında. Uzun uzun rengine bakıyorum çayın ve her seferinde iyi demlenmiş bir çay için şükrediyorum. Misafirlerim için de tekrar tekrar ikram ettiğim şey çay. Ardından kahve. Kendime çoğunlukla filtre kahve, isteyene köpüklü Türk kahvesi. (Türk kahvesi demekten de hoşlanıyorum.) 

Eli açık bir eviz biz. Evet, evimizi ev yapan tek unsurun biz olduğunu biliyorum ve belki de o yüzden aynı böyle tanımlıyorum evimizi. Yemeğe gelmekten çekinmeyen, açız demekten utanmayan, daha yoldayken çayı koy diye telefon açan arkadaşlarımız var. Hele geçenlerde bu dostlarımızdan bir tanesi telefon açıp, "Görüşemedik ne zamandır ve biz kendimizi siz olmadan sallantıda hissediyoruz." dedi. Önce anlamadım dediğini, güldüm, gelin dedim ama sonra usul usul içime işledi bu cümle. Böyle dostlar bulmak kolay değil.

Eh, kapımızı çalan yıllanmış dostlarımıza sohbetimizin dışında evde ne varsa onu ikram ederiz: Hiçbir şeyimiz yoksa kahvaltı. Öyle!
Selçuk en çok annesinin yaptıklarını ikram etmekten hoşlanır.😀  Annemin tarhanası, annemin dolması, annemin turşusu, annemin şusu busu diye ne varsa döker ortalığa. Kabul etmem gerekir ki kayınvalidem de çok güzel yapar her yaptığını. Bir de yedirmeyi, içirmeyi çok sever. Bizim evde kayınvalidem varsa yemekte daha çok misafir var demektir. Tencerelerle dolma pişer ocakta. VE o dolma istisnasız eve kim gelirse onu doyurur. 

Şimdilerde ben en çok kahvaltıya çağırıyorum eşi dostu. Biliyorsunuz ekmek yapıyorum. Gelene, geçene, sevdiklerime, evdekilere, herkese bol bol ekmek yediriyorum. Yanında kayınvalidemin taşımaktan bıkmadığı tereyağı ile. 
Ekmeğin tarifini de kayınvalideme vermiyorum. Benim de elimde böbürleneceğim bir şey olsun değil mi? 😀


31 Ekim 2017 Salı

Ah Ekim, güzel Ekim...

Size bir sır vereyim mi? 
Akşam olmuş ve herkes bir köşeye çekilmişse, üstüne üstlük bir de etrafta beni mest eden bir sessizlik varsa, hemen köşeme çekilip blogumdaki eski yazılarımı okumaya dalıyorum. Allahım, nasıl bir keyif! Sanırım tam anlamıyla yazdığım yazılardan aldığım keyfi size anlatmam mümkün değil. Aradan zaman geçip de yazdığım yazılara uzaktan bakınca sanki o yazıları ben yazmamışım gibi bir his sarıyor içimi ve mutlu oluyorum. Çünkü bir yabancı yazmış hissini taşıyan yazılarımı beğeniyorum. 
Evet! Yazdığım yazıları beğeniyorum ama yazdıktan çok sonra. 
Olsun, yine de bu duygu beni gecenin bir vakti alıp bulutların üstüne taşıyor. 
Bu gece de öyle yaptım. Kuzey öğretmeni ile Fransızca çalışırken ben de koltuğun bana ait köşesine sığınıp blogda önceden yazdığım yazılara baktım.

Gün batımlarına tanıklık bir mucizeye şahitlik etmeye benziyor.
Mesele nerdeyse iki yıl önce yazdığım Patti Smith ve M Treni kitabı ile ilgili yazı. Ne çok okunmuş o yazı. Denk gelenler o yazıyı okumakta haklı çünkü sıcacık bir yazı olmuş. Bu akşam uyumadan önce Patti Smith'in başka bir kitabını akıp öyle gideceğim yatağa. Aslında Marcel Proust'la birlikteydim birkaç gecedir ama bugün ufak bir ara verebilirim kendisiyle olan sohbetime; zira kitabın ortalarındayım ve Marcel'in bunalımlı dönemine kadar ilerledik. Ölümden bahsediyor sık sık. Benim bu aralar yaşama bağlanmam lazım.

Sonra Paris'le ilgili yazdığım birkaç yazıyı okudum. Yine kitap ve kitapçı olanlarının içinde kayboldum. Paris kitapçıları da kafeleri de her daim güzel. Dönmemizin üzerinden çok zaman geçmememesine rağmen aşk tazeledim, kendi yazdıklarımın içinde hasret giderdim. "İyi ki yazmışım bu yazıları" dedim. Bunca yıl blog yazdıktan sonra ilk defa biliyor musunuz! Öyle iyi geldi bana. Unuttuğumun farkında olmadığım nice cümleyi, düşünceyi, anıyı buraya dökmüşüm ben. Kıtlık anında can suyu olacak ekmek kırıntılarını blogun sayfaları içine serpmişim. Kırgınlıklarımı buraya yazarak onarmış, iyileştirmişim. Ara ara Kuzey'le ilgili yazdığım birkaç şey bile silinmemek üzere yer etmiş burada.


Ne çok Paris geçmiş bu blogun sayfalarının arasından. Sayısını unuttuğum bir dolu kafe keyfimi, "Çok mutluyum çünkü şu kafedeyim. Çok mutluyum çünkü şuradayım." cümlelerini tekrar tekrar yazarak paylaşmışım. Fark etmemişim ama bu blogu yazmaya başladığım günden beri çok değişmişim ben. Yazdıklarım gelişmiş, duygularımı daha net ifade eder hale gelmişim, kendime sarılmayı öğrenmişim, okuduğum onca kitaptan elimden gelen kadarını yazmışım, anlatmışım. 
Yazmanın büyülü dünyasında kaybola kaybola kendimi bulmuşum. Sizleri bulmuşum. Tanımadığım birçok insanı en yakın arkadaşımmış gibi sevmişim. Böyle duygusalım bu akşam. Terapi yapıyorum kendi kendime. Akşama dönen loşluğu, karanlığın sessiz halini seviyorum. Bu sessizlik kendi sesimi duymama yardım ediyor.

Gecenin içinde bir incelik, bir naiflik... Sanki pazartesi akşamını değil de hafta sonuna açılan bir cuma akşamını yaşıyormuşum gibi. Sabah altıda çalacak oysaki telefonunun kalk zili. Kalktığımızda hava karanlık, gözlerimiz uyku dolu olacak. Çaydanlık yerleşecek ocağın üstüne, kaynadığnı belirten suyun sesi gelecek kulağımıza ardından. "Hadi!" diyeceğim Kuzey'e. "Kalk da bir şeyler atıştır."
"Yine mi okul?" diye şikayet edecek. Kendi çocukluğumu, annemin bizi kahvaltı masasına oturtma çabalarını, okulun hemen karşısındaki pastaneden yayılan mis gibi poğaca kokusunu anımsayacağım. Fazla hülyalara dalmadan yine bir telaşa kapılacak, servis geldi diye Kuzey'e seslenecek ve apartmanların arasında kaybolan güneşin neşeli renklerini görmeden günün koşturmasına katılacağım nihayetinde.
İyisi mi her birinize ayrı ayrı güzel bir hafta dileyip huzurlarınızdan ayrılmak.
Şimdi uyku vakti.

29 Ekim 2017 Pazar

Liste 42- Bana huzur veren şeyler, pazar rehaveti

52 Liste Projesi

Liste 42- Bana huzur veren şeyler...

Pazar sabahı. Etraf sessiz. Dün sabah Selçuk Çin'e gitti. Gece saat 01.00'de aktarma yaptığı Singapur'dan mesaj atmış indik, bekliyoruz diye. Telefonun sesini duyduğumda yatakta kitabımı okuyordum. Kalkmadım. Selçuk'un yokluğunda yatağa Kuzey'i aldığım için saadet anımı bozmak istemedim. Işık yanık kitap okuyorum diye söylenmişti Kuzey. Ben de yataktan kaçmasın diye ışığı kapatıp yattım. Uyandığımda kafamda Kartal'daki organik pazara gitmek vardı. Kuzey diye seslendim, kalktı hemen. Pazar işini ikimiz de seviyoruz. Pazar arabası almayı unutmuşuz. Bir bez çanta alıp, tezgahlardan poşet dilendik. Cennet Abla'da gözleme yedik. Tabii istediğimizin dışında Cennet Abla ne verdiyse o gözlemeyi yemek zorunda kaldık. Peynir vardı gözlemelerde. Kuzey, peynir yemez. Belki de artık onda gözleme yemek için ısrar etmemeliyiz diye düşündüm. Bir dahaki sefere gittiğimizde pazarın köşesindeki kapalı kafede yiyeceğim. Ayrıca pazarın da çok pahalı olduğunu belirtmem lazım. Biraz suyunu mu çıkarıyorlar bu işin de diye düşünmüyor değilim. Körpe ıspanakların peşinde olmasam belki de gitmem. Hafta içi salata yapıp iş yerine götürüyorum. 

Bu haftanın listesinde bana huzur veren şeylerin listesi var. 

Sonbahar bana huzur veriyor. Muhtemelen bu sene de Yedigöller'e ya da sonbaharın tüm güzelliğini gözler önüne serdiği ormanlara, ağaçlık alanlara gidemeyeceğim ama yere dökülmüş sarı-kızıl yaprakların düşüncesi ile içimi sımsıcak yapıyor. Bahara bu kadar övgü kelimeleri yollamadığıma göre sonbaharı daha çok seviyor olmalıyım.


Pazar sabahları, pazar kahvaltısı, birkaç demlik çay...

Evimizde bilumum kahve makinesi olmasına rağmen bir çay makinesi yok. Almamakta ısrar ediyorum. Ocakta demlenen çayı seviyorum. Demlikten gelen suyun fokurtusunu, emziğinden çıkan suyun buharı, çayın demini alması için gereken zamanı. Berrak, tavşan kanı bir bardak çayı elime aldığımda içimden hep şükür duygusu geçiyor. Sağlığımıza, mutluluğumuza, yaşadığımız her ana şükrediyorum. Çay, huzurun yanında koşulsuz sevgiyi anımsatıyor bana. Yani tüm kalbimle herkese çaysız kalmayacakları günler dilemek istiyorum. Ve evet, bir adaya düşersem hep çaysız ne yaparım diye düşünüyorum. 

Kitaplar, kitaplar, kitaplar...



Mutlu olduğumda da, kederli ya da sinirli olduğumda da sığındığım yer kitaplarım. Evimi çok sevmemin sebeplerinden biri de bu. İçinde kitaplarımın olduğu oda içimi huzurla dolduruyor. Bir de evin her köşesine atılmış kitap yığınları var ki dağınıklıktan öte yuva hissini yayıyor. Mutfak bile kitapların olduğu bir yer bizim evde. 

Bir de Kuzey var. 



Ne kadar hayata karşı kırgın olursam olayım, onun yanına gelip kokusunu içime çekince her şeyin üstesinden gelirmişim gibi hissediyorum. Tüm dertlerimi unutuyorum. Hayat öylesine güzel bir yer haline geliyor ki spor ayakkabılarımı giyip beş kilometre koşasım geliyor. Öyle güçlü hissediyorum yani kendimi. 

Neticede şöyle düşünüyorum hep. Hayatta huzur da mutluluk da minik şeylerin ucunda. Bir bardak çayın, deniz kenarında bir bankın üstünde kurulan hayallerin ya da bir dilim kekin ucunda. Kendimizle kalabilmeyi ve dinleyebilmeyi öğrenebilmemiz gerek. Ben hâlâ üstünde çalışıyorum. Bazen de yalnızlığın büyüsüne kendimi çok mu fazla kaptırıyorum diye düşünmüyor değilim.

25 Ekim 2017 Çarşamba

Yolculuk kitaplarım

Zaman zaman bir kitabı okurken, "Blogda bu kitaptan mutlaka bahsetmeliyim." diye geçiriyorum aklımdan. Anlatmaya değer öyle çok şey oluyor ki kitabın içinde, dile getirmeden yitsin istemiyorum. Sonra işin, gücün, telaşın içinde ya bilgisayar başına oturmaya fırsat bulamıyorum ya da yazma ve anlatma heyecanımın önüne başka öncelikler geçiyor. Akşam koltuğa oturduğumda başka bir kitap oluyor elimde. Aradan birkaç gün geçtikten sonra da hangi kitabı okuduğumu bile unutmuş oluyorum. Ciddiyim. 
Sanki bu aralar okuma hızım düştü gibi. Aynı zamanda bir sürü şey yapmaya çalışıyorum. İşe gidiyorum, gelince Kuzey'le ilgileniyorum, beraber ders çalışıyoruz, ara ara ekmek yapıyorum, arkadaşlarım geliyor, yazmaya çalışıyorum, biraz da spor yapıyorum. Yapmak istediklerimle zaman doğru orantılı olarak ilerlemiyor elbette hayatımda. Bahsedeceğim gibi heyecan yaptığım şeyler de düşüncelerimin ve zamansızlığımın arasında kaybolup gidiyor. Oysa buraya yazmak en sevdiğim şeylerin başında geliyor.

Kitap okurken not alan insanlara bayılıyorum. Bunun en temel sebeplerinden biri yaptıkları eylemdeki telaşsızlığa hayran olmam. Zamana meydan okuyorlarmış, koştura koştura ilerleyen saatlere hiç aldırmıyorlarmış gibiler. Oysa ben, hem okuduğum lezzetten vazgeçmemek adına, hem de zaman kaybetmemek için ne kadar çok istesem de bir deftere beğendiğim yerleri not düşemiyorum. Neyin içine girsem orada kayboluyorum çünkü; okurken sayfaların, yazarken satırların arasında... Siz de biliyorsunuz ki 1920'ler-1940'lar arasında Paris'te yaşamış Amerikalı yazarlar, Paris sokaklarında geçen kitaplar, sevdiğim bir yazarın biyografisi asla vazgeçemediğim kitapların başında geliyor. Böyle bir kitaba denk gelirsem imkanı yok kitapçıdan o kitabı almadan ayrılamıyorum. Tüm yazı neredeyse Paris'te hayat bulan kitapların dünyasında geçirdim. Paris'e gittiğim her iki seferde de Shakespeare and Co'nun iğne atsan yere düşmeyecek kalabalığına karıştım. Oraya gitmenin bir büyüsü olduğuna inanıyorum. Her gidişim bir sonraki Paris seferimin garantisi. Her ne kadar bu sefer kafesinde uzun uzun oturup keyif yapamasam da şehirle ilgili iki kitap daha aldım.

Kitaplardan biri Hemingway'in ilk eşi Hadley'yi anlatıyor: Paris Without End. Oldukça ilgi çekici. Kitabın kapağında Ernest ve Hadley'nin çift oldukları zamana ait bir fotoğraf var. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Hadley'nin yakın bir arkadaşının tanıklığına dayanarak yazılmış bir biyografiden bahsediyorum. Hadley arkadaşı ile dertleşirken bu konuşmaları da kayda almışlar. İçindeki fotoğraflar, sohbetler benim gözümde kitabı çok cazip kılıyor. Meraklı yanım Hadley'in gerçek dünyasını tanımak istiyor. Kitabı yavaş yavaş okumaya, telaşa kapılmadan notlar almaya kararlıyım. Ne yazık ki kitap Türkçe'ye çevrilmemiş. (Belki yakınlarda çevrilir)  Kafamı, ruhumu ve moleküllerine ayrılacakmış gibi duran evimi birazcık toplar toplamaz kitaba gömüleceğim. Okuduktan sonra da mutlaka yazacağım.

Shakespeare and Co'dan aldığım bir diğer kitap yine Hemingway ile ilgiliydi. Benim gibi şehirlere, şehir isimlerine, seyahat çağrışımlarına meraklı okurların fark etmiş olabilecekleri bir yazarın, Enrique Vila-Matas'ın bir kitabından bahsedeceğim. Yazarın Dublinesk ismiyle yayınlanan kitabı çok ilgimi çekmiş ve hemen almıştım. Paris seyahatimde aldığım kitapsa bambaşka bir konuda yazılmış bir anlatı: Never Any End to Paris. Yazarın Hemingway sevgisinin, hatta Hemingway'e benzeme çabasının anlatıldığı açılış bölümüyle kitap hemen içimi ısıttı. Hemingway, Paris, gençlik düşleri... Daha ne olsun? Görür görmez soluğu kasada aldığım bu kitabı okuyamadım daha. Tıpkı diğer kitap gibi bir türlü dinmesini sağlayamadığım koşturmacanın içinde kitabın hakkını verememekten korktum. Bu kitap da diğeri gibi kasım ayının kitabı olacak. (Aldığım iki kararla birlikte kafam netleşmeye başladı bile.) 😀


Yine Hemingway takıntımdan olsa gerek internette sersem bir kurşun gibi gezinirken bir yerlerde bir kitaba denk geldim: Hemingway Hırsızı. Hemingway'in ilk eşi Hadley'nin St. Lazare Garı'nda çaldırdığı şu müthiş bavulun hikâyesi saklıydı kitabın içinde. Kitap, Meksika'da geçen bir serüvendi ama içinde Hemingway, Paris bir Şenliktir kitabından satırlar ve bavulu içine kalan kurgu bir hikâye vardı. Ruh yorgunluğumu öne sürerek cuma günü kendime izin verdim ve bahçeyi saran sıcak güneşin altında çayımı yudumlaya yudumlaya kitabımı okudum. Akşam olduğunda kitabın sonlarına yaklaşmıştım. Geçen cuma günü sanki uzun zamandır sahip olmadığım bir mutluluğa ve huzura sahipmişim hissi ile doluydum.

Son olarak elimdeki son kitaptan bahsedip buradan kaçacağım. Malum okunması gereken çok kitap var daha. Yine Paris, yine bir yazar ve yine bir biyografi. Kitabın ismi Monsieur Proust. Adından da anlaşılacağı gibi Proust hakkında yazılmış ve yazarın son sekiz senesini anlatıyor. Bu süre zarfında hizmetçiliğini yapan Celeste Albaret yıllar süren suskunluğunu bozmuş ve Proust'u anlatmış bizlere. Çok severek okuyorum. eminim benim gibi özel hayatlara meraklı okurlar benimle aynı hisleri duyumsayacak ve benim aldığım keyifle bu kitabın sayfaları arasında kaybolacaktır.

19 Ekim 2017 Perşembe

Gün 21- Perşembe, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz...

Sabah kalktığımda Kuzey gitmişti. Çayı demledik, buzdolabında kahvaltı niyetine pek bir şey olmadığı için koca köy domateslerinden iki tanesini kesip tavaya dizdim. Üstüne de bolca zeytinyağı. Sonra pişmesi için ocağın altını aştım. Selçuk özellikle çok sever böyle domatesi. Biraz da kekik serptin mi üstüne ekmeğini bandıra bandıra yer. Ben de tabağıma biraz domates aldım. Roka vardı mis kokulu. Biraz da peynir. Daha ne olsun? Yine de buzdolabının kahvaltılık rafını açınca alışverişe çıkılması gerektiğini idrak ettim. Bir de Amazon'dan sipariş ettiğim döküm tencerem geldi. Kullanmak için heyecanlandığımdan ekmek mayasını çoğalttım sabah sabah. Akşam gider gitmez ekmeğimi yoğurmam şart. Bu durumda un almam gerekiyor. Neticede stres içermeyen bir iş alışveriş yapmak. Gün arasında sadece bir fırsat yaratıp markete gitmem gerek. Hepsi bu! 

Kahvaltımı edip de üçüncü bardak çayımı yudumlarken gözüm bahçeye takıldı. Kalktığımda pencereden dışarının soğuğu kendini belli ediyordu. Oysa an itibariyle güneş ışıtmıştı her yanı. Yeşiller keyifli bir hâl almışlardı üstlerine. Biraz neşeli olduklarını bile söyleyebilirdim. İşe gitmemeye niyet ettim. "Ne olur?" diye düşündüm. "Bir gün işe gitmesem dünya dönmeyi mi durdurur?" Sanki bu düşüncenin etrafında dönüp durduğumu hissetmiş gibi telefonum çalmaya başladı. Birkaç müşteri; hepsinin aslında dert olmayan dertleri. Terapi peşindeler. Bir şey olmaz, yetişir, sıkıntı yok, rahat olun denmesini bekliyor çoğu. Mecbur usulca kalktım sofradan, çantamı, telefonumu alıp arabama bindim. 

İşe geldiğimde önce kendime duble kahve yaptım. Fotoğrafını çekip internete koydum. Geçenlerde Remzi Kitabevi'nden bir de mouse pad almış ama açmaya fırsat bulamamıştım. Üstünde harita var. Gündüz hayallerine daha kolay girebileceğim bundan sonra. Pelin Pembesi'nin son yazısını da okuyunca düşlere dalmak için doğru zaman ve doğru yerde olduğumu anladım. Norveç'in Aurland kasabası. Mutlu olmak için çok güzel bir yer Norveç; Oslo, Bergen, Flam, Aurland... Yeşillikler içinde. Yapman gereken tek şey yürümek, etrafına bakmak ve şükretmek... Samimiyim. Sırt çantalarımızla yola düştüğümüzde yapacağımız seyahatin hayatımızın en güzel seyahatlerinden biri olacağını bilmiyordum. Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra bile geriye dönüp dönüp aynı seyahatten, Flam'a inen trenden, dağların içinden ilerleyen yollardan, durgun fiyortlardan bahsediyorum. Trenin içinde yol alırken en çok sırtlarında çantaları ve ellerinde yürüyüş sopaları ile yılankavi patikalarda yürüyüş yapan insanlara imrenmiştim. O seyahatte Bergen'de kalmaya niyetlenmiştik ve o yüzden Flam'de kalmamıştık. Ama aklım hep o kasabada kaldı. Aurland, Flam'den bir önceki kasabaymış. Buket çok güzel anlatmış. Gitmeden bir yerin güzelliğini hissedebilir mi insan? Hissediyorum ve orada olmak istiyorum. Karamsar, bıkkın, yorgun ruhuma iyi gelecek şeyin uzaklaşmak olduğunu biliyorum. İnsanı yavaş yavaş körelten rutinden ve sıkıntılardan uzaklaşmak. Yürümek, yeşile ve elbette soğuğa sarılmak. Düşlemesi bile güzel. Patika yollarda yürüdüğümü, soğuktan yanaklarımın kızardığını, fiyortlara uzun uzun baktığımı ve dönüş yolunda minik bir kafede sıcak bir kahve içtikten hemen sonra otelimizde sıcacık bir duş aldıktan sonra hayata bir de bulunduğum yerden baktığımı hayal edebiliyorum. Ve bu hayal çok iyi geliyor bana.

Umarım benim içine yuvarlandığım düşler size de iyi gelir. 
Benim bu aralar başka kıyılarda dolaşmaya çok ihtiyacım var çünkü.

Bu arada daha önce yazdığım İskandinavya Seyahati ile ilgili yazdığım yazıları okumak için:

📌  Sırt çantamla İskandinavya yolculuğu planım için tam olarak BURAYA
📌  Stockholm'de benimle birlikte dolaşmak için BURAYA
📌  Gamla Stan'da bir kahve içmek ve Stieg Larsson'u anmak için BURAYA
📌  Stockholm'de nerede kalsak diye düşünüyorsanız BURAYA
📌  Stockholm etrafında uzun uzun gezinmek için de BURAYA
📌  Oslo Gezi Notları BURADA
📌  Vigeland Parkı ve Oslo'nın Gezilecek yerleri BURADA
📌  Anlata anlata bitiremediğim muhteşem Flam Yolculuğu BURADA
📌  Bergen Gezi Notları BURADA
📌  Son olarak Kopenhag Gezi Notlarım da BURADA




18 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 20- Çarşamba, diyeceklerim var.

Baştan söylüyorum bir dolu sıkıntılı iç konuşma var bu yazıda. Kendimi rahatlatmak için yazdım sanırım. Niyeyse! Okumasanız da olur yani.👀

Geçen ay birden iş yerindeki internetimiz kesildi.(TTNET) Hemen telefona sarıldık tabii ki. İşin yürümesi için internet şart bizde. Adsl numaramızı girdikten sonra telefondaki mekanik ses bölgemizde bir bakım çalışması yaptıklarını ve ne zaman giderileceğini bilmedikleri bu çalışma için ortalama 20 gün hizmet veremeyeceklerini söylüyordu. Bendeki panik halini düşünün siz. İnternet yoksa iş de yok demek. Koştur, koştur TTNET'in ana binasına gittim. Onlar da bana böyle bir arızadan haberlerinin olmadığını ama sahiden de bulunduğumuz bölgede çalışma olduğu söylediler. "Bir öğrenseniz ne zaman düzelir?" dediğimde de beklemem gerektiğini işlerinden bıkkın, hayatlarından bezgin bir şekilde ifade ettiler. "Peki hizmet vermeyeceğiniz internet için para alacak mısınız müşterilerinizden?" diye sordum. Elbette alacaklardı ama hizmetini almadan ödememi yaptıktan sonra bir dilekçe ile başvurursam geri ödeme yaparlardı. Ayrıca dünyanın büyün ülkelerinde de bu böyle oluyordu.

Kontratım olduğu için (nerdeyse bitmesine bir ay vardı) TTNET'e ödememi yapmaya devam ettim. Başka şansım olmadığından derhal Superonline'a başvurdum. İki ay süreyle iki internet servis sağlayıcısına da aidatımı ödedim. Hatta geçen ay hiç borcum gözükmeyen TTNET'e bu ay kontrol amaçlı tekrar bakınca 32.00 TL faturam olduğunu gördüm. Hiç vakit kaybetmeden faturamı ödedim. Bir dahaki ay yine bakacağım. Belki tekrar fatura çıkarırlar. İki gündür Superonline'da da hizmet yok. Bakım çalışması yapıyorlarmış. Ellerinden gelen çabanın hepsini de gösteriyorlarmış ayrıca. Elbette faturamı alamadığım hizmet için ödeyecekmişim. Çok üzgün çünkü telefonun öte ucundaki çalışanlar ve bunu dile getiriyorlar. Hizmetime ne zaman kavuşacağım ise artık Allah'a kalmış. 😀

Yukarıda görüldüğü gibi ağlanacak halimize gülüyorum artık. Çünkü sinirlenme aşamasını geçtim. O aşamada insan kendinden nefret ediyor. Bağıran, öfkelenen, ağzına geleni söyleyen bir insan oluyor ki bu durum da insana zarar. Şunu kabul ettim, bu ülkede yaşayarak insan sinirden ölüme birkaç yıl erken yaklaşıyordur. Hindistan'dan falan ne farkımız var yahu? Kanunun olmadığı yerde herkes kendi kanununu uyguluyor. İnternet mi kullanmak istiyorsun en az iki yıllık kontrat yapmak zorundasınız. Yoksa internet falan yok size. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde televizyon yayını falan kullanmak için "sadakat" anlaşması imzalıyorsundur? İki yıl yaşayacağımın garantisi var mı ki iki yıl aynı yayın şirketini kullanacağıma dair anlaşma imzalıyorum? Teşekkür ederim almayayım derseniz de sizi aramaya devam ediyorlar. 
Dün BJK'den aradılar. Forma satın almak ister miyim diye? 
Eğer istersem neden telefondan almam gerektiğini anlamadım tabii. Belki oğlanın bedenini falan biliyorlardır. Ne bileyim? 

Bugün sıkıntılı bir yazı oldu. Biliyorum. Meydan okuma falan demeden sussaydım keşke. Oysa aklımda Tempo Travel'da okuduğum Delal Arya'nın nefis bir yazısından bahsetmek vardı. Olmadı. Edebi Yolculuklardan bahsediyordu. Agatha Christie'nin peşindeydi. Tüh!

17 Ekim 2017 Salı

Gün 19- Salı, lakin hava yağmurluydu...

Soğuk kış günleri yaklaşınca insan hep içini sıcak tutan tatilleri düşlüyor. Benim hayallerim genellikle gideceğim yerlerden çok, daha önce gittiğim yerlere dönük. Geçmişe bakmayı seviyorum. Dünde kalmış güzel anılarımı kucaklamak, onlara sahip çıkmak hoşuma gidiyor. Göğe uzanmaya çalışan upuzun ağaçların altında yapılmış yürüyüşler, ayaklarımın altında çıtırdayan yapraklar, çantada saklanmış bir termostan çıkarılıp paylaşılan çay, tereyağlı bisküviler hep gündüz düşlerimin baş tacı. Daha önce de birkaç kez söylemiştim zaten: Melankolik bir yapım var. Dönüp dolaşıp bir ağaç kütüğünün kenarında verilmiş kısa molaları anlatıyorum.  Güzel anıları, güzel anları yaratmak çok kolay olsa da çoğumuz bunu yapmak için pek çaba sarf etmiyoruz. İnsanoğlunun yapısı bu belki de. Kim bilir? Günlük sıkıntılar içinde olduğumuz insandan başka birine dönüşüyor, savaşıyor, sinirleniyor ve çoğu zaman da yorgun düşüyoruz. 
Sanırım unutulmayan anıları, seyahatleri, uzun yürüyüşleri ve dost sohbetlerini anlamlı kılan da bu zaten. Yollarda olmak bu sebepten güzel. Yola düşmezseniz hızla yol alan bir trenin penceresinden, zamanı yok soyarak bakma şansını kim verir insana? Her tren yolculuğumda zamana karşı durabildiğim, onu yok sayabildiğim bu ender anların keyfine varıyorum. Hızla akıp gidiyor dağlar, vadiler, akarsular penceremin önünden. Anne karnındaymış gibi güvende hissediyorum kendimi.


Bugün eve gidince bu yazdıklarımı aklıma getirerek biraz tek başıma kalacağım. Hangi kitabı okuyayım diye odanın içinde dolaşıp, alıp da etrafa serptiğim kitapları toplayacağım birer birer. Belki yarım bıraktığım nice kitabın içinden birini çeker alıp, kaybolduğum yeri bulmaya çalışırım. Belki de sadece tek sayfa bir metinin, her bir satırını renkli kalemle çizer, düşünürüm. Belki de telaşa kapıldıkça daha hızlı akıyor hayat. Yetişemiyorum dedikçe daha hızlı dönüyor dünya. Bugün, her şeye yetişmemin mümkün olmadığını kabul edeceğim öncelikle. Belki "Her şeye yetişmem mümkün değil!" cümlesini birkaç kere tekrar ederim duyabileceğim bir sesle. Bir de şu renkli yılbaşı ışıklarından birini alıp mutfaktaki mantar panomuzun üstüne asacağım. Gücüm yeterse üstüne yapıştırdığım hayallerden olanları toplar, yerine yenilerini asarım. 

Bu sabah Kuzey'i okula yolladıktan sonra koşarak yatağa geri döndüm. Oysa uyanmıştım. Dışarıda daha aydınlanmamış ama ışımaya yaklaşmış bir gün vardı. Bahçeye çıkmakla çıkmamak arasında bocaladım durdum. Sonuçta sıcak yatak daha cazip geldi ve uyudum. Şimdi, öğleden sonraya erdiğim bu saatte, yarın bu şansı kendime versem mi diye düşünüyorum. Yeni bir sabah düşüncesi çok cazip geliyor. Her sabaha aynı inançla uyanıp sonra insanlardan umudu kesmek ne tuhaf! Ben de uzun zamandır bu düşünce var. Kendimi yorgun hissediyorum. Tekrar çocuk olmak, yeniden çocukluğun inanan, seven, yargılamayan kollarında dolaşmak güzel olurdu. Keşke, değil mi?

21 gün aksatmadan yazacağız diye hem kendimize, hem de dost bloglara meydan okuduğumuz bilmem kaçıncı günde hepimize çocuk kahkahası atabileceğimiz bir gün diler, saat18.30'daki pilates dersime doğru ufak ufak yol alırım sevgili dostlar. Bedensel aktitive insanı sahiden mutlu ediyor. Benden söylemesi :)

16 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 18- Pazartesi, yarım kalan listelerin ardından.

52 Liste Projesi

Liste 41- Sonbahara dair en sevdiğiniz şeylerin listesini yapın. 

Sonbahar en sevdiğim mevsim.

📌  Bu sonbaharın en güzel sebebi, canım Leylak Dalı'nın yeni çıkacak kitabı. Ben siparişimi çoktan verdim. Aman kaçırmayın derim.



📌   Yeni bir yolculuğa çıkmak ya da hiç bilmediğim bir yere gitmek için en uygun zamanın ne zaman olduğunu bana sorsalardı sonbahar diye cevap verirdim. Hafif serinliğin içinde yol almaktan daha güzel bir şey olamaz. ger gör ki okulların açıldığı bu dönemde bu kadar sevmeme rağmen istediğim kadar seyahat etme şansına sahip olamıyorum.


📌   Sonbahar yaprakları elbette. En sevdiğim şeylerin başında bu sarı, kızıl yapraklar geliyor. Ayrıca şaşırtıcı bir sarıya dönen ağaçları da çok seviyorum. Sonbahar, kesinlikle doğada geçirilmesi gereken bir mevsim. 



📌  Starbucks'ın sonbahar/halloween temalı bardakları ve bal kabağından yapılan tartı. Bir de süs kabakları var. Bir daldan bile başka başka meyveler veren süs kabakları. Keşke ektiğim süs kabağı daha çok meyve verseydi. O zaman daha da mutlu olurdum ama ne yapalım? Elimdeki çelimsiz süs kabağı ile mutlu olmaya çalışacağım bu sonbahar. 



📌  Tarçın kokusu, sahlep.... Var mı sevmeyen? Kitap- battaniye- pencere önü muhabbeti .
📌  Okunmak için mevsimini bekleyen kitaplar. 

Liste 42- Size huzur veren şeylerin listesini yapın. 

📌   Dostlarımla çay/kahve içmek.
📌  Kocam ve oğlum. İkisi de benim olduğum insanın tersine çok sakinler. Muhtemelen oğlum bu konuda babasına çekmiş. İkisi de hiçbir şeyi uzatmıyor, sinirli olduğum anlarda bile bana sarılıyor ve öpüyorlar. Bunun için gerçekten her seferinde şükrediyorum. Çünkü tıpkı Buket Uzuner'in en sevdiğim kitabında yazdığı ve Selçuk'un sık sık söylediği gibi: Ancak sevgi ile başa çıkılır benimle. :)
📌  Caz! Sahiden caz müziği çok seviyorum. Mutlu olduğumda, mutsuz olduğumunda, daraldığımda, yıkıldığımda hep caz müzik dinliyorum. Demek ki bana huzur veriyor. 
📌  Tartışmasız kitaplar.
📌  Yazmak.
📌  Seyahat etmek, Paris....
📌  Ağaçlar, sonbahar, yağmur...

Gelelim 21 gün aksatmadan yazmaya. Bugünkü yazımın bu listeye sayılması dileklerimle diyorum çünkü biraz çalışmam lazım 😀

15 Ekim 2017 Pazar

Gün 17- Hafta sonu blogların tatil günü

Hafta sonları blog yazıları pek okunmuyor. Siz de bunun farkındasınız değil mi? Yazılarımın okunma sayılarına bakınca bu gerçekle karşı karşıya kalıyorum. İşin gerçeği ben de hafta sonlarında pek blog yazısı okumuyorum. Evde olunca yapacak bir dolu eğlenceli şeyim oluyor. Biraz kitap okuyorum, biraz elden geçirmem/düzenlemem gereken yerlerle ilgileniyorum, Kuzey'le zamanımı harcıyorum, Selçuk'a sohbet ediyorum. Derken zaman hızla akıp geçiyor ve aklımdan geçen onlarca şeyi yapmaya fırsat bulamadan gün bitmiş oluyor. Öyle olunca da blog pek aklıma gelmiyor. İş yerinde pek böyle olmuyor. İşten, güçten sıkıldığım anlarda hep blogun sıcak kucağına sığınıyorum. Öğle araları, kahve molaları hatta "Ay ben çok sıkıldım, kısa bir ara!" dediğim anlarda blogu açıp ya izlediğim blogların yazdığı yazıları okuyorum ya da birkaç satır döktürüyorum.

Dün tüm günümü ara ara ekmeğimi yoğurmaya ayırmıştım. Bugün pişirilmesi gereken üç tane ekmek buzdolabımda bekliyordu. Sabah kalkar kalkmaz Bağdat Caddesi'ne Saray'a kahvaltıya gittik. Bizimkilerin gitmekten keyif aldıkları bir yer orası. Ne sipariş edeceklerini daha gitmeden biliyorlar. Garsonları her seferinde birbirleriyle kavga ediyor. Saray'ın hiçbir şubesinde Suadiye girişindeki bu şube kadar karışıklık görmedim. Kahvaltı işini hallettikten, börekleri mideye indirdikten sonra Remzi Kitabevi'ne yürüdük. Oraya her gidişimde sanki yıllardır kapısından adım atmamışım da ilk defa giriyormuşum hissine kapılıyorum. Bu sefer de aynı oldu. Kitapçının rafları arasında dolaştım, yeni çıkan kitaplara baktım. Ben kendime Yeraltı Demiryolu diye bir kitap, Selçuk da Galeano'nun Hikâye Avcısı kitabını aldı. İnternetten sipariş ettiğim Paul Auster'ın kitabını elime alınca dehşete düştüm. O kitabı okuyarak bitirmek mümkün değil sanırım. Bir insan oturup da onca kelimeyi nasıl bir araya getirir yahu? Başa gelen çekilir deyip gelince bir çaresine bakacağım artık. 
Kitapçının hemen yan tarafındaki kafesinde de çayımızı içtikten sonra bir Arka Kapak Dergisi, bir de Tempo Travel alarak oradan ayrıldım. Selçuk, kendine dekorasyon dergileri aldı. 😀 Evi, düzenlemekte ve güzelleştirmekte kararlı. 

Eve gelince hemen ekmeklerimi pişirdim. Nefis oldular. Sonra gün boyunca hiç içmemişim gibi çay demledim ve kitabımı alıp bir köşeye çekildim. Kasım Yağmuru nihayet gitti. Damağımda nefis bir tat bıraktı. Leylak Dalı güzel bir kitap seçmiş geçen senenin başında. Bu sene de aynı performansı bekliyorum kendisinden. Kitap boyunca İzlanda soğuğundan, kapana yollardan, karaya vuran bir balinadan, su baskınlarından başka bir şey görmesem de şimdi İzlanda'ya gitmek istiyorum. Kocam İzlanda'ya yazın gitmek istiyor ve İzlanda yazın çok pahalı. 
Zaten devamlı bir yerlere gitmek istiyorum, o gittiğim yerlerde uzun uzun kalmak istiyorum. Uzun kalırsam bir şehri kısacık bir aralıkta tanıyacağım diye çok yorulmayacağımı düşünüyorum. Diğer türlü sabah erkenden yataktan fırlıyorum ve uyuyana kadar yürüyorum. Birkaç günden sonra bu durum çok yorucu oluyor. Bir de uzun kalabildiğim yerlerde ev kiralamaktan hoşlanıyorum. O zaman yanımda bir de demlik götürüyor, akşamları çay demliyorum. 

Saat an itibariye 21.45. Belki ben bu yazıyı bitirene kadar gece daha da ilerlemiş olur. Belki yazmaya devam ederim. Acaba çalışmasam hafta sonlarının değerini bu kadar çok bilir miydim? Ya da günlerimi dolu dolu geçirir miydim? İnsanın saatleri sayılı ve o saatler içinde yapacağı çok şey varsa kendini ve işlerini programlaması gerekiyor. O yüzden dar zamana çok şey sığdırıyorum. Bu hafta sonuna gecikmiş listemi sığdıramasam da yarın her iki listeyi de yazacağım. Yoksa yazamadığım yazılar boyumu geçecek. 
Şimdilik benden iyi geceler ❤

14 Ekim 2017 Cumartesi

Gün 16- Cumartesi, Nabokov ve Mutluluk

Bugün evde tuhaf işler peşindeydim. Benim de aynısını yapmak için şansım olmasına rağmen yapmayıp, Selçuk'un internetten iki film seyretmesine imrendim. Sanırım seyretmediği pek film kalmadı. Sabah saatimizi kurup 8.40'da kalktık. Kuzey, proje seçimi yapacaktı. Sene boyunca yapacakları projeyi internet üzerinden yapıyorlar. İstediği dersi ve projeyi seçebilmesi için daha önce açıklanan saatte internet üzerinden seçimini yapması gerekiyor. Pek tabii, tüm okulun internet başında ve hazır olda olduğu o saatte site kitlendi, sayfayı onlarca kez yeniledik ama sonunda muradımıza erdik. Bu işi hallettikten sonra gönül rahatlığıyla kahvaltıya oturacaktık ki aklıma birkaç haftadır sitenin içinde kurulan organik pazar geldi. 
"Hadi," dedim Selçuk'a. "Alış verişi yapıp kahvaltımızı öyle yapalım."

Böylece eve elimde turşusu yapılacak mini minnacık salatalıklar ve şalgamla döndüm. Cumartesi gününün ekmek gün olduğunu da unutmadınız umarım. Pazara gitmeden tazelediğim mayam ben kahvaltımı yaparken kabarmakla meşguldü. İstediğim kıvama gelmesi öğleden sonra ikiyi buldu. Bu arada Kuzey'le iki defa birer saat ders çalıştık. Saçını kestirmeye gittik. 
Biz bu işleri yaparken dışarıda da muhteşem bir yağmur yağıyordu. Muhteşem yağmur mu olur demeyin sakın. Eğer evdeysem ve dışarıda yağmur yağıyorsa, benim için o yağan yağmur muhteşemdir. 


Mutfağı toparlarken turşu işini hallettim, şalgamlarımı haşladım, ekmeğimi yoğurdum. Kitabımı da okudum tabii. Çok değil, azıcık. Cuma günü, cumartesi günümün hepsini koltukta kitabımı okuyup, çayımı içerek geçireceğime söz vermiştim. Meğer çok hamarat bir günümdeymişim de haberim yokmuş. Netice itibariyle mutfakla salon arasında gidip geldim. Bu arada dün size internetten kitap siparişi verdiğimi söylemiştim. Bugün Kuzey'le ders çalışırken gözüm kitaplığa takıldı ve sipariş verdiğim kitaplardan birinin zaten evde olduğunu fark ettim. "Yok artık!" dedim. Ben kitabı kitabın yazarından dolayı almak istiyordum: Lila Azam Zanganeh. İranlı genç bir kadın kendisi. Paris'te doğmuş, orada büyümüş, üniversiteyi orada bitirmiş ve an itibariyle Harvard'da ders veriyor. Kitap Nabokov ve mutlulukla ilgili. Kitabın evimize Selçuk tarafından getirildiğine eminim. Nabokov, onun sevdiği yazar. Bense geçenlerde okuduğum Julien Green'in Paris isimli kitabının ön sözünde İranlı bu genç yazara rastlamış ve yazdıklarından çok etkilenmiştim. O yüzden bu kitabı edinmeye karar vermiştim. Geçtiğimiz haftalarda da uğradığımız her kitapçıya bu kitabı sormuş ve olmadığı cevabını almıştım. Yanı başımdaymış meğerse. 

Sonra bardak bardak çay içtim ve Lila Azam Zanganeh'in internette bulduğum söyleşilerini dinledim. Tıpkı Elif Batuman'ı sevdiğim gibi şimdiden bu kadını da sevdiğim kadınlar listeme yazacağımdan eminim. 


13 Ekim 2017 Cuma

Gün 15- Cuma, Hayaller Paris, Gerçekler Sancaktepe!

Dün blog yazmayı unuttum. Gece gözümü kapadığım an bu gerçekle yüz yüze geldim. Bir vicdan azabı içimi kapladı ama çok yorgundum. Kalkıp yazsam da sadece yazmış olmak için yazacaktım ve o da bana tat vermeyecekti. "İyisi mi," dedim "Uyu Özlem!"


Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikâyesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. 

Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini (Halloween) seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. "Pozitifte kalalım." Olur mu? 😀  Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, "Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum.

Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi.

Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım.
Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm.


11 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 13- Çarşamba, fırından çıkan taze ekmek...

Dün gece mesaim uzundu. Akşamın bir saati, -hangi akla hizmet bilmiyorum-, ekmek mayamı çoğaltırken "Hadi bir ekmek yapayım." diye geçirdim içimden. Aslında bu benim hafta sonu işlerimden biri. Elim hamurun içindeydi, maya da fazlaydı ve evde ekmek yoktu. Mayayı çoğalttım ve kabarsın diye bir köşeye koydum. Elbette stediğim kıvama gelmesi uzun sürdü. Hatta tam anlamıyla kabarması gerektiği kadar kabarmamasına rağmen saat 23.00'de ekmeyi yoğurmaya başladım. Sonraki aşamaları hızlı geçtim. Alelacele gece 01.00'de ekmeği buzdolabına, kendimi de yatağa attım. Uzun uzun yatakta uykumun gelmesini bekledim. Aslında vücudum yorgunluktan ölüyordu. Niyetim sabah altıda erkenden kalkıp evi yeni pişmiş ekmek kokusuyla doldurmaktı. Elbette kalkamadım. Kalktığım da Kuzey okula, Selçuk da işe gitmişti. Fırını ve dolayısıyla döküm tencereyi ısıttım, akşamdan ikiye böldüğüm altı yüz gramlık ekmeklerden birinin üstünü çizip fırına verdim. Nefis bir ekmek olduğu kanısındayım. Çok sıcak olduğu için kesmedim ama ekmekten yayılan koku da ses de çok güzeldi. Akşam eve gidince Selçuk'un eve gelmesine yakın ikinci ekmeği de fırına süreceğim. Hâlâ kocamdan alkış toplamaya çalışıyorum.


Pilatese en son geçen hafta perşembe günü gitmiştim. Bu akşam yine gideceğim. Giderken gitmekle gitmemek arasında bocalasam da işim bitip de eve doğru yürürken ayaklarım bulutların üstünde oluyor. O yüzden içimde konuşan o kötü sesi dinlemeyeceğim. Sonra eve gider, sıcacık duşumu alır ve çayımı içerim. Muhtemelen çayımı içerken Kuzey'le yine mitoz-mayoz bölünme çalışırız. Tekrar edelim, dedi. Pek tabii benim de tekrar etmem gerekiyor. En merak ettiğim konuların başında bu geliyor. 

Cuma sabahı beklenen gün. Yazı Evi'ne gideceğim. Koca bir yaz tatildeydim. Şimdi vakti geldi. Duygu çoktan ödevimizi yollamış. Orhan Pamuk'un Manzaradan Parçalar kitabından Babam öyküsü okunacakmış. Öykü müdür bilmiyorum aslında. Şimdi atmayayım burada. Kitabı çıkardım. Okumaya hazırım. Sonra da bundan yola çıkarak bir şeyler yazmam gerekiyor. Umarım yazarım. Masanın başına oturursam yazarım da, önemli olan yazmaya niyet ettiğim güzel kelimelerin beni bulması. Yazıyla ilgili yapmam gereken başka şeyler de var ama herkese dağıtmaktan bana vakit kalmıyor. Buna bir çözüm bulmam lazım ve elbette bu konuda kararlı olmam.

Bugünüm de iş yerinde biraz para hesabı yaparak, biraz müşterilerle sohbet ederek, biraz iş arkadaşlarımla "Yeni ne yapsak?" diye konuşarak geçiyor. Günümün en heyecanlı kısmını fırından çıkan ekmeğin oluşturması da komik bence. Renkli kalemlerle önümdeki deftere bir şeyler karalıyorum ara ara. İnternetten sipariş vermem gereken bir-iki şey var. Birazdan onları halledeceğim. Sonra biraz daha iş, belki araya sıkıştırırsam okumam gereken yazıyı okumak günümün geri kalanını oluşturacak. Saat 15.30 gibi işyerinde çay saati. Mis gibi yeni demlenmiş çay. Az kalmış o saate. Evdeki merdivenin altına koyduğumuz eşyaların da artık yerlerini bulma zamanı geldi. Geçenlerde tavandan kopan cam avize, parçalarıyla birlikte bir avizeciye gidecek. Bakalım umut var mı? Yoksa ne yazık ki çöpe. O zaman ileriki yıllarda bizim de böyle bir avizemiz vardı diye aklıma geldikçe anlatacağım eşe dosta. İyi olmayacak. İnşallah yaparlar avizeyi.
Böyle.
Bugün günü hızlı ve önceden yazdım biliyorum. Eve gidince aklımdaki düşünce için zaman yaratmaya çalışıyorum. Elbette zaman hırsızı Kuzey tüm vaktimi kaplamazsa.
❤️