21 Eylül 2017 Perşembe

Paris, Mon Amour

Salı gecesi Paris'ten döndük dönmesine de benim ruhum orada kaldı. Hava ne çok sıcaktı ne de çok soğuktu. Eylül aylarında Paris ara ara yazdan kalma günleri saklayıp benim gibi "Paris, Paris!" diye inleyen nevrotik şehir severlerin önüne atar ya, bu sefer tam da öyle değildi. Ara ara yağmur serpiştirdi. Biz de bu serpiştirme aralarında bir kafeye oturup ya biraz içtik ya da kahve. Şehrin her tarafı kafe, bistro zaten, yağmaya başlar başlamaz oturuyorsun bulduğun ilk masaya. Şehrin her bir köşesi bir bayram yeri. 


Grand Boulevard üzerinde bir otelde kaldık. Size de bahsedeyim oradan çünkü bu otel zincirini keşfettiğimizden beri (fiyatı da uyuyorsa) hiç tereddüt etmeden rezervasyon yapıyoruz. Astotel zincirleri şehrin en sevdiğim bölgelerinde ve hepsi yeni, enerjik ve karakterli. Genellikle ortasında avlu olan üç-dört binanın birleşmesinden oluşmuş bu otellerin nefis bir kahvaltı salonları ve nefis ötesi kahvaltılıkları var. Otelde kahvaltı edebilmek bana hep iyi geliyor. Benim gibi gözünü "Açım!" diye açan biri için kahve ve kruvasan kokusuyla uyanmaktan daha güzel ne olabilir? Her seferinde panik yapmadan ağır ağır kahvaltımı ediyor, üstüne kahvemi içiyor ve ardından şehrin sokaklarına bırakıyorum kendimi. Sevdiğim keklerden birini de yanıma almayı unutmuyorum. Biz bugüne kadar hiç faydalanmadık ama dilerseniz gün içinde şehrin merkezi yerlerine konumlanmış bu otellerin herhangi birine girebilir ve her daim açık olan büfelerinden çayınızı, kahvenizi ve atıştırmalıklarınızı ücretsiz olarak alabilirsiniz. Paris gibi bir şehirde insanın böyle bir teklife inanası gelmiyor. "Bu sefer de bu olsun," diye tercih ettiğimiz 34B Hotel şehrin sevdiğim ve en eski restoranlarından biri olan Chartier Bouillon'un hemen dibindeydi. Tabii ki restoranın önünde her daim uzun bir sıra vardı. Otelin konumunun diğer avantajlarından biri de her seferinde İstanbul dönüşü market alışverişi yaparmışım gibi bavulumu bir dolu nevale ile doldurduğum Bio C'Bon Marketlerinin bir şubesinin otelin kapısının hemen karşısında olmasıydı. Selçuk'daki sevinci görmenizi isterdim. Nasıl mutlu oldu anlatamam. Alışveriş yapacağımı zaten bildiği için en azından taşıma derdinin olmadığı bu konum tam üç gün boyunca şehirde kuş gibi gezmesine sebep oldu. Otel seçiminden dolayı kendini sessizce kutlamasına birkaç kez tanık oldum. 

Ne mi aldım? Söyleyeyim de gülün değil mi? Elbette yine de itiraf edeceğim. 
Uzun zamandır ekmek yapmaya kafayı taktığımı zaten biliyorsunuz. (Bu aralar öyle kötü ekmekler yapıyorum ki.) Ekşi mayalı ekmekle yatıp, ekşi mayalı ekmek ile kalkıyorum. Yaptığım her kötü ekmekle birlikte bu işten vazgeçeceğime, yenilmekten bıkmayan pehlivan gibi yenilginin hemen ardından yeni bir ekmeği yoğurmaya başlıyorum. İşin en önemli noktası maya ile un arkadaşlar. Bu arada Hindistan seyahatinde tanıştığımız Merve de dönüşte, "Ben ekmek yapmayı öğrenmek için Le Cordon Bleu'ya gideceğim." deyince gökte aradığım mucizeyi yerde bulmuş oldum. Şimdi kendisi Paris'te yaşayıp ekmek yapıyor; hem de şehrin en havalı oteli Plaza Athene'de. Neyse, Merveciğim bir seferinde bana dedi ki: Özlem Ablacım, burada Type 65 diye bir un var, onu kullanacaksın. O gün bugündür biz her Paris'e gidişimizde un alıyoruz.😀
Pek tabii markete girmişken bir tek un alıp çıkmıyorum. Mercimekten ya da nohuttan yapılmış makarnalardan atıyorum birkaç tane sepete. Organik nutella benzeri bir şey alıyorum, kakao alıyorum falan filan. Fazla abartırsam Selçuk'un suratı düşeceği için dikkatli alışveriş yapıyorum. Yalnız şunu da belirteyim kendisi ekmek işine benden daha takık; o yüzden ekmek için alınan unları o da destekliyor. Yani biz hep ekmeklik unlarımızı Paris'ten alırız. Aslında biz un almak için Paris'e gidiyoruz. (Umarım bir gün havaalanlarında bavul koklayan şu uyuşturucu köpeklerinden biri bizim unları tespit etmez. Anlatır dururuz yok Type 65'ti falan diye.)

Şehrin güzel restoranlarından biri: La Jacobine

Cumartesi günü öğleden sonra St.Michel'e, sevdiğim kitapçı Shakespeare and Company'ye ve St. Germain taraflarına gittik. Her gidişimde, "Bir akşam da La Jacobine'de yemek yiyelim." diye dillendirdiğim restoranın önünden geçerken, "Hadi!" dedi Selçuk. "O akşam, bu akşam olsun." Açıkçası bu restoranın öyle özel bir yanı yok. Dışı krem rengi demir çerçeveli küçük bir restoran. Hatta dışarıdan bakınca biraz bakımsız olduğunu söylemek bile mümkün ama çok işveli. Ya da bana geliyor. Uzanıp geniş camlı kapısını açtık ve bizi kapıda karşılayan garsona iki kişilik bir masalarının olup olmadığını sorduk. Neden olmasın ki? 


"Aslında yerimiz yok." cevabı pek de beklediğimiz bir cevap değildi. O an restoranın gözümüzde ne kadar kıymetlendiğini belirtmemize gerek yok sanırım. Böyle bir huyumuz var. Bir şeyi elimizden alırlarsa birden kıymeti artıyor. Neyse ki o akşam iki kişilik rezervasyonlardan biri iptal olmuş. Uzun tartışmalardan sonra bizi küçük masalardan birine buyur ettiler. Mutlu mutlu masaya yerleştik. ben duvara sırtımı yasladım ve etrafıma bakınmaya başladım. Sağımız, solumuz İngilizce konuşan, mutlu Amerikalı çiftlerle doluydu. Her biri diğerinin ağzına önündeki tabaktan bir çatal yemeği tıkıyor ve "That's amazing!" diye çığlıklar atarak yemeklerini yiyordu. Ben de o çiflterden biri olmak istedim. Hemen kendime köpüklü şarap benzeri bir içki söyledim. Seçeceğim yemeğe şarabımın uyup uymayacağı elbette umrumda değildi. Zaten böyle şeylerden anlamam. Tek bildiğim bu aralar bu içkiyi çok severek içtiğim. Minik köpükçükler o renkli sıvının içinde uçuşurken kendimi prenses gibi hissediyorum. 😀


Ben soslu bir somon balığı sipariş ettim, Selçuk da güveçte şarapla pişmiş bir tavuk yemeği. 
Gerçekten yemeğimiz nefisti. Neredeyse yarım yamalak Fransızcamla, "C'est delicioux!" diye bağıracaktım. Kalkerken restorandaki diğer Amerikalı turistler kadar yemeğimden memnun olmuş, boğazıma kadar doymuştum. Biz otururken en az yirmi kişiyi de rezervasyonları olmadığı için kabul etmeyince çok güzel bir yerde yemek yediğime ikna oldum. (Ben de çooook kapıdan çevrildim.) Eh, yıllardır niyet ettiğim bir restoran da böylece listemden eksilmiş oldu. Size de bir gidişinizde denk düşerse bu restorana gitmenizi şiddetle tavsiye ederim çünkü ben eminim ilerideki Paris seyahatlerimde de buraya uğramaya çalışacağım.

Aynı gece restorandan çıktıktan sonra yavaş yavaş otelimize doğru yürüdük. Gecenin her saati canlı olan bu şehir sanırım bizim için burayı daha da yaşanır ve sevilir kılıyor. Yemek ya da içmek için olsun öyle çok seçenek var ki. Ben de her seferinde en azından bir restoran olsun kendime bir hedef seçtiğim için "Paris'te yapılacaklar!" listem bir türlü tükenmiyor. 

Aman! Tükenmesin. Küçük hedefler, küçük mutluluklar gözlerimizi ışıldatsın. Belki biz de tıpkı Amerikalılar gibi küçük bir peynir parçasının lezzetinde kaybolmalı, mutlu mutlu gülümsemeliyiz etrafımıza. 
Paris her daim güzel, her daim ışıl ışıl. Ah, bir de lezzetli! 😋

20 Eylül 2017 Çarşamba

Liste 37- 38: Para, para, para...

52 Liste Projesi

Liste 37- Para, para, para...


Liste 37, hiç içine dalmak istemediğim bir konuyu içeriyor: Bir milyon doları kendim için harcamam gerekirse ne yaparmışım?



Para, sıkıldığım konulardan biri. İş hayatında kendisiyle yakinen arkadaşlık yapıyorum ve arkadaşlığından pek de memnun değilim. Paranın hayatımız için önemsiz olduğunu söyleyecek kadar saf ve genç olmak isterdim ama öyle değilim. Açıkçası para için çalışıyorum. :) Şimdi soru her ne kadar kendin için ne yapardın diye sorulmuş olsa da ben bu paranın yarısını Kuzey'in eğitimi için ayırırdım. Hem de hiç düşünmeden! Çünkü ne zaman emekli olmak istiyorum falan desem karşıma geçip, "Ben belki Amerika'da ya da İngiltere'de üniversiteye gidebilirim." şeklinde hayallerimi yerle bir edecek cümleler kuruyor. Fransa'da ya da İtalya'da görece daha ucuz bir üniversite tercih etmesini istesek de hâlâ kendisini sürüklemek istediğimiz ülkelere karşı sempatik bir bakış açısına sahip değil. 
(Yazar burada çocuğun göbek bağını alıp da Amerika'da bir üniversitenin bahçesine gömen kafasına tükürür. Tabii üniversite parasından haberi falan yoktu bu safın.)



İşte bu sebepten birisi cebime bir milyon dolar sıkıştırırsa hemen yarısını Kuzey'e vereceğim. Al oğlum diyeceğim, nerede istiyorsan orada oku. Daha da benden bir şey isteme. Sonra da kalan parayla kendime Paris'ten küçücük bir daire alacağım. Bu paraya ancak 30m2 bir daire satın alabiliriz. Eh, Paris'te yaşama hayalini gerçekleştirmek için bu daire yeter mi derseniz yeter vallahi. Ya da gönlüme göre bir ev kiralarım. Daha ne olsun? Sağlık olsun da gerisi hikâye. 

Bu listeyi daha önceden yazmam gerekiyordu ama Paris'e gittim. Üç günlük nefis bir yolculuktu. Şimdi iş yerinin dört duvarı arasında bu yazıyı yaparken içimi çeke çeke oturuyorum. Şunu biliyorum ki insanın hayallerinin olmasından daha güzel bir şey yok. Keşke yıl başlarında milli piyango bileti alacak ya da arada sırada herkesin oynadığı ama benim nasıl oynandığını bile bilmediğim şu şans oyunlarından oynayacak kadar şansa inansaydım. Kaderci bir insan olmasam da şans hakkında da uzun uzun düşünmüyorum. Konu tesadüfler meselesine gelince orada biraz duruyorum ama!
Uzun zamandır eşyaya para yatırmıyorum. Çalışıp çalışıp masaya, sandalyeye, çeşit çeşit kıyafete para vermek anlamsız geliyor. Kazandığım parayı seyahatlere, arkadaşlarımla yenilen keyifli yemeklere, insanı gülümseten şaraplara, kahvelere harcamak daha mantıklı. Başımızı sokacak bir evimiz ve hep hayalini kurduğum gibi ayaklarımı çimlere basabileceğim bir bahçemiz var. Daha ne olsun? Teog da bir günde ortadan kalktığına göre daha ne isterim? Ağzımın tadıyla bir TEOG annesi bile olamadım bu ülkede. :)

Liste 37- Kendinizi daha fazla sevmenin yollarını listeleyin.


Nedense Türkiye'de büyütülme şeklimiz hep vermek üstüne kurulu. En azından benim dönemimde büyüyenler bu söylediklerime katılacaktır. İlkokulda evimizden götürdüğümüz beslenme çantalarımız bile annelerimiz tarafından düşünülerek hazırlanırdı. Başkalarının alma imkanının olmadığı yiyecekler beslenme çantalarımızda asla yer almazdı. Mesela muz böyle bir meyvaydı. Şimdilerde şükür ki herkesin evine az da olsa çok da olsa aynı gıdalar giriyor. İş yemek meselesine gelince gözüme çok naif gelen bu "verme" durumu, psikolojik olarak "kendimizden/isteklerimizden verme/vazgeçme" haline gelince pek hoşuma gitmiyor. Kendi adıma en çok acısını çektiğim durumların başında bu geliyor. Bir şeyi yapmadan önce başkasını düşünme, toplumun vereceği cevapları hesaplama, yaşına başına göre davranma, bir şeyi nedensizce istemekten/sevmekten utanma durumu beni en çok rahatsız eden şeylerden biri. Kendini çok seven ve isteklerine sahip çıkan insanlardan çok keyif alıyorum. Kendi adıma en çok bunu isterdim. Dilediğim gibi yaşama hakkı!


Bir kaç senedir (burada bunu daha önce de belirttim) hayır demeyi öğrenmeye çalışıyorum. İstemediğim, sevmediğim, gönlümün razı gelmediği her şeye hayır demek için çaba sarf ediyorum. Bunu başarabiliyor muyum peki? Zaman zaman. Ara ara istemesem de kendimi yapmak istemediğim bir şeyin merkezinde buluyorum ve öyle zamanlarda beni mecbur eden insanlara karşı açık bir öfke hissediyorum. Kibarlıkla onlarca kez reddettiğim bir şeyi yapmaya beni mecbur bıraktıkları için kendimi zayıf hissediyorum. Sanırım tam anlamıyla hayır demeyi öğrenmem için daha uzun bir yol var önümde ama inanın çabalıyorum. 

Yollarda, ten seyahatlerinde, elimde bir kahve ile sakin bir kıyının kenarında ve doğadayken kendimi en çok sevdiğim yerde oluyorum. Sessizliğin ve kendimle baş başa olmanın dayanılmaz güzellikte bir yanı var. Ve ben orayı çok seviyorum.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığım şeyler

52 Liste Projesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığınız şeylerin listesini yapın.


Öyle ya da böyle bu listeler bana her hafta yazmak için bir sebep veriyor. Dizüstü bilgisayarımı tam da olması gereken yere dizimin üstüne koyuyorum ve başlıyorum yazmaya. Bundan daha güzel ne var? Bu hafta içinde İG'de de bir şekilde ağzımdan kaçırdığım gibi bloglara eskisi gibi ilgi gösterilmemesinden dolayı biraz üzgünüm. İG'de her şey öyle hızla akıyor ki sanırım bu eski dosta dönmek ve uzun uzun yazmak zor geliyor. Eh, bloga çok yazı yazmayınca da okumak için bile olsa blog dünyasına dönmüyor insan. Bunda tuhaf bir hâl yok bence. Çünkü ben de burada çok aktif olmadığım zamanlarda başka arkadaşlarımın yazdığı yazıları okumak için fırsat yaratmıyorum. İnsan kopuyorsa, bir şeyden uzak düşüyorsa her şeyden uzak düşüyor. 

Böyle güzel bahçelerin hastasıyız :)

Demem o ki, bloglarını okumaktan çok keyif aldığım insanlar var. Onlar kendilerini biliyorlar. Yazmak için uzun bir ara verdiler. Artık aramıza dönsünler lütfen! Yazmamaya, çok az yazmaya devam ederlerse buradan isimlerini ifşa edeceğim ona göre. 

Foto gidemediğim Londra seyahatinden. Biz de orada olsaydık biz de köpüklü şarabımızı yudumluyor olacaktık.
Açık havada ne güzel gider köpüklü şarap; hem de London Tower'a karşı.

Eylül'ün geldiğini hepimiz biliyorum. Bayram gününe denk gelince eylülü karşılamayı unuttuk. Oysa benim ev sevdiğim aylardan biridir eylül ayı. Eskiden de sonbaharı bu kadar sever miydim bilmiyorum ama son birkaç senedir yaprakların sararıp solduğu, ağaçların kış mevsimine hazırlandığı bu serin mevsimi çok sever oldum. Sonbahar gelip de kapıyı çaldığı zaman içim mutlulukla doluyor ve kendimi dışarıya atmak istiyorum. Dört senedir bahçeli bir evde oturuyoruz. Son yıllardaki en büyük şükür sebeplerimden biri bu. Mutfaktan çayımı alıp adımımı atarak kendimi çimlerin üzerinde buluyorum. Sitenin sınırlarını çevreleyen duvarların önünde yaşlı çam ağaçları var. (Nasıl olmuş da kesilmekten kurtulmuşlar bilmiyorum.) Biz de bu eve taşındığımızdan beri bahçedeki ağaç popülasyonunu arttırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Zeytin vermeyen bir zeytin ağacımız var. Yine de kendisini çok seviyoruz. Vişnemiz var, bir tane bilge akasyamız, ilkbahar gelmeden ilkbaharı haber veren bir manolya, çok ama çok nazlı bir oya ağacımız... Limonumuza gözümüz gibi bakıyoruz. Demek istediğim İstanbul trafiğinden kaçmak için kendi minik ormanımızı yarattık. 

Gündoğumları kadar günbatımları da nefis! Keşke hep yakalayabilsek...

Açık havayı çok seviyorum. Yürüyüş yapmayı, bir ağaç dibinde oturup çayımı yudumlamayı, kitap okumayı, hayal kurmayı... Doğaya çıktığım zamanlarda daha sakin bir insan oluyorum. Yavaşlıyorum, telaşlı halimden sıyrılıyorum. Hayat, çok kolay ve yaşanası geliyor. (Başka zamanlarda da hayata kızmıyorum. Sonuçta iş hayatı, İstanbul'da yaşamın zorlukları, trafik, eğitimsizlikten kaynaklanan ama bizim her gün katlanmak zorunda olduğumuz sorunlar hayatın suçu değil.) Ama suçu olmasa da hayata bazen zorluyor. Açık havada olup, bir de doğanın içine karışmışsam şu hâl geliyor üstüme: Evet ya! Doğa karşısında ne kadar da çaresiziz.
İşte bu durum bana iyi geliyor. Kendini bırakmak, akışta kalmak ve elinde olmayanın ötesinden gelen her şeyi kabul etmek.

Annesinin kucağına yatmaya istekli çocukları kucaklamak...

Yakalamışsam fırsatı sarılırım da!

Yarın okullar açılıyor. Sabahleyin artık çok ama çok erken kalkıp hayatın tadına varacağız. Düzene gireceğiz. Yaşasın sonbahar...
🍂 
🍂 


10 Eylül 2017 Pazar

Fransa: Loire Vadisi Şatoları 3

Ertesi sabah erkenden Villeny'ye doğru yola çıkıyoruz. Artık dönüş yolculuğumuz için yavaş yavaş Paris'e yaklaşarak ilerlememiz gerekiyor. Uzun bir yolumuz olduğundan ve bir gün önce şato kapasitemizi doldurduğumuzdan daha sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sadece bir şato gezecek, yol üstünde durarak çay kahve içecek, Loire Vadisi'nin keyfini yaşayacağız. 

Paris'in içinde bile sokak aralarında irili ufaklı bir sürü park çıkar karşınıza. Her seferinde uzun yürüyüşler yaptığımız Lüksemburg Bahçeleri bizim en sevdiğimiz. Hele bu bahçenin kapılarından birinin karşısında bir kafemiz var ki. Her Paris seyahatinin olmazsa olmazı, ayaklarımızın biz farkında olmadan bizi götürdüğü yer. Diyeceğim şu ki biz Paris'in içindeki bu parklara bile vurgunken, şehrin dışına çıktıkça gittikçe artan yeşillikli, ağaçlıklı bölgeye aklımızı başımızdan aldı. (İnanın insanın aklından sık sık bizden bir halt olmaz düşüncesi geçiyor. Kendimizi bir şey sanma halimiz böyle devam ederse, dünyanın hiç de sevmediği bir coğrafya olur çıkarız. Ağaçların içinde yol almak, hiç susmayan kuşların seslerini dünlemek inanılmaz bir keyif)

Bugünkü şatomuzun ismi: Chateau de Chaumont (Chaumont Şatosu)



Bir gün önceki gezimizi anlatırken bu şatonun aslında Kraliçe Catherine de Medicis'in olduğunu ama Diane'ı Chenonceau Şatosu'ndan atma planları dahilinde bu şatoyu Diane'e verip diğerini elinden aldığını söylemiştim. Bence bu şato diğerinden daha samimi, daha sıcak ve elbette daha küçük. Tabii Diane benim gibi düşünmemiş. Şatonun boyutlarına bakınca bunu attan inip, eşeğe binmek olarak algılamış olmalı ve bu şatoyu hiçbir zaman evi gibi benimsememiş. 



,



Şatonun bana soracak olursanız en enterasan olayı Catherine de Medicis'in burada yaşarken hemen yan odasında astrologu İtalyan Cosimo Ruggieri'nin yaşamış olması. Astrologu ve Catherine sık sık Catherine'in odasında buluşur, entrikalar yaparlarmış. Geleceğin ona ne getireceğini vaktinden önce öğrenmek Catherine için çok önemliymiş. Muhtemelen Diane'le ilgili bir sürü sormuştur astrologuna. 😀
Öyle değil mi sizce de? 
"Ömrü uzun mu, güzelliği baki mi, kocasını bu kadının elinden alabilecek mi?"
Pek tabii kralın ne zaman öleceğini de önceden haber vermiş bu astrolog kraliçeye. 

Bu şatodan çıkar çıkmaz kendi kalacağımız şatoya doğru yola koyulduk: Chateau de la Giraudiere.


Bir ormanın içinde inanılmaz güzellikte bir şato ve şatonun asil sahibesi. Bizi kapıda karşılayan bu Fransız kadınla tanışınca ve sohbet edince asil olmanın nasıl bir şey olduğunu daha iyi anladım. Günlük kıyafetiyle bile üstünden zarafet akıyordu Claudine'in. Sabah kahvaltısı, sohbeti, içtiğimiz çay her şey bir harikaydı. Üç kişilik ailemiz için en üst kattaki altı kişilik suit odayı bize vermişlerdi ki Kuzey mutluluktan uçtu. Ben sabah ormanın içinde uzun bir yürüyüş yaptım, bizimkiler tenis kortunda saatlerce tenis oynadılar. Kendi evimizdeymiş gibi keyifle konakladık. Hatta belki bir gün Paris'ten kaçar, burada kendimize bir hafta sonu kaçamağı hediye ederiz diye düşündük. (İstanbuldan kaçmak için Paris, Paris'ten kaçmak için Villeny. İşin özü şu ki sanırım Paris'ten kaçmam ben.)

Bu küçük yerleşimlerin olduğu yerlerdeki kasabalarda Michelin yıldızlı bir dolu restoran var. Gitmeden önce internetten bakıp yer ayırtmak mümkün. Bizim niyetimiz buraya gidince Michelin yıldızlı restoranlara da gitmekti fakat hep bir düzensizliğin içinde hareket edince canımız ne zaman acıkırsa o zaman yedik. Konakladığımız şatodan beş dakika uzaklıkta küçük bir pizzacı vardı. Selçuk burayı, yerel halkın yemek yiyip sahibiyle sohbet ettiği bu mekanı öyle çok sevdi ki biz iki akşam yemeğimizi de burada yedik. Bir dahaki seferimizde Michelin yıldızlı restoranlarda da yiyip Kuzey'i mutlu edeceğiz. 😀

7 Eylül 2017 Perşembe

Fransa: Loire Vadisi Şatoları 2

"Loire Vadisi biter, şatolar bitmez." mottosuyla ilerliyoruz. Sabahleyin erkenden kalkıp şato otelimizdeki kahvaltımıza indik. Şatonun sahibesi Anne İrlandalı. Belli ki yıllar önce buraya gelmiş, kendilerine orta ölçekli bir şato almış, şimdilerde de hem emekliliklerini yaşıyor, hem de geçimlerini sağlıyorlar. Şatoda bir kişi çalışıyor. Bir önceki yazımda bahsettiğim Fransız hanım. Anne, çok sıcakkanlı, sizi rahat hissettirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Fakat Kuzey her ne kadar odaları çok beğendiyse de biz odaların standartından o kadar memnun kalmadık. Fiyat-hizmet-konfor ücretini karşılaştıracak olursak ödediğimiz paranın karşılığını alamadık. Üç kişilik bir oda için para ödeyip karşılığında Kuzey için ayrılmış açılıp kapanan bir kamp yatağı ile karşılaştık. Bu arada bu yataklardan hâlâ olduğunu bilmiyorum. Gerçekten şaşırdım. Üstüne üstlük Anne'in kocası da biraz sinirli. Eh, bu şatodan pek memnun kalmadık nihayetinde. Sabahleyin geniş bir masanın etrafında diğer konuklarla birlikte kahvaltımızı yaptık, seyahat anılarımızı paylaştık ve yola düştük. 

Saumur'dan gideceğimiz yer Amboise...

Chateau D'Amboise- Amboise Şatosu


Saumur'dan Amboise'a yolumuz 110 km. İyi yol değil mi? Ama yapacak bir şey yok. Şatolar için kendimize kalacak bir merkez belirleyip sonra oradan bazen ileriye bazen de geriye doğru yol alıyoruz. Şehre vardığımızda Amboise Şatosu'nun hemen karşısındaki Patisserie Bigot'da çay ve kahve içiyoruz, çilekli bir tart yiyoruz. Herkesin "mutlaka gidin!" dediği bu pastane ben de tam anlamıyla bir hayranlık uyandırmıyor. Yine de koştur koştur geçen şato turumuzda bir yerde sakince oturmak, telaşsızca etrafa bakınmak ve hayatı bir an olsun yavaşlatmak güzel geliyor. Sıralanmış kafe, bistro ve dükkanların karşısındaki taş rampadan tırmanarak Amboise Şatosu'nun girişine geliyoruz.


Bu rampadan zamanında atların geçtiğini ve şatonun içine girdiğini hayal ediyorum. Dışardan bu denli büyük olduğunu tahmin etmediğim şato içine girdikçe büyüyor. Şatonun tarihi çok eskilere dayanıyor. Yine okuduğum kitaptan öğrendiğime göre kral 11. Louis burada derebeyleri ile toplanmış ve bu beyliklerin krallığa bağlanması için Saint Michel antlaşması imzalanmış. 
Gelelim içinde evlilik barındıran bir diğer hikayeye. 



8. Charles bu şatoda doğmuş. Tahta geçtikten sonra da burayı kraliyet ikametgahı olarak kullanmaya başlamış. Bu sırada Bröton Düklüğünü elinde bulunduran Anne de Bretagne'da elindeki düklüğü korumak için Avusturya arşidükü ile evlenme hazırlığındaymış. Hatta vekalet yoluyla kağıt üzerinde evlenmiş de. Tam her şey kontrol altında diye düşünürken kral, eski bir antlaşmaya göre Anne de Bretagne'a kendisinin onayı olmadan birisi ile evlenemeyeceğini bildirmiş. Eh, olanları tahmin etmek için Fransız olmak gerekmiyor sanırım. Kağıt üzerinde iptal edilen evlilikten sonra Anne de Bretagne 8. Charles ile evlenmiş ve Fransa kraliçesi olmuş. Düklükten kraliçeliğe giden yolun kolay olduğunu kim söyledi ki zaten?




Öyle oldu böyle oldu derken evliliklerinin üzerinden tam yedi yıl geçmiş ve bir gün kral ve kraliçe şatodaki geçitlerden birinden geçip top oynayanları izlemeye giderken 8. François kafasını bir kirişe çarpmış ve birkaç saat sonra ölmüş. Kralın hayatta kalan bir çocuğu yokmuş. Bu yüzden taht Orleans Dükü Louis d'Orleans'a geçmiş. Başka bir fırsattan yararlanan dük Anne ile evlenmiş ve 12. Louis olarak tahta geçmiş. 




Zaman içinde şato da tıpkı krallar ve kraliçeler gibi bir sürü badire atlatmış. Fransa tarihine çok da aşina olmayan bizler için özetlemem gerekirse bir kral gitmiş, başka biri gelmiş ama şato zaman içinde yıkılan, kullanılamayan, tahrip olan birçok yerine rağmen yenilenerek ayakta kalmış.
Şatonun bahçesinde bir de Leonardo da Vinci'nin büstü var.


Amboise Şatosu ile anlatacaklarımın sonuna gelmişken, şatoyla ilgili en önemli detaylardan birine de unutmadan ekleyeyim. Şatonun bahçe girişinde karşısınıza çıkan şapelde Leonardo da Vinci'nin mezarı bulunuyor.



Bu şatoda ne ödedik diye merak ediyorsanız: Yetişkinler ........ 11.50 €
                                                                              Çocuk        ........   7.70 €

Sanırım bu yazı biraz uzun olacak zira gün de uzun ve biz gezmeye devam ediyoruz. 

Chateau du Clos Luce- Clos Luce Şatosu- Leonardo da Vinci Şatosu

Leonardo da Vinci'nin hayatının son yıllarını geçirdiği şatoya Amboise Şatosu'ndan birkaç dakikalık bir yürüyüşle ulaşmak mümkün.


Bu şato, gezme planları yaparken listemizdeki en çok merak ettiğimiz şatolardan biriydi. Kuzey'in ilgisini yüksek tutmak seyahatin dikkat edilmesi gereken önemli kısımlarından biri. Seyahatin Normandiya ayağında denizden çıkan tüm kabuklularla bu işi hallettik, burada da Leonardo da Vinci'nin öldüğü şato, mezarı, Tenten'in Şatosu diye diye yolları arşınladık. Uyumlu bir çocuk olsa da güneşin altında o şato senin, bu şato benim gezmek pek de kolay değil. İtiraf ediyorum ki Şatolar Bölgesi'ni gezmeye başladığımız ikinci günün sonunda ben bile sıkıldım.


Clos Luce Şatosu'nun içinde birçok çocuk grubu vardı. Özellikle bahçede, Leonardo da Vinci'nin icatlarının sergilendiği alanda zaman çok çabuk aktı. Şato ise, insanı büyüklüğüyle küçük hissettiren bir şatonun tersine daha çok büyük bir evi anımsatıyordu.






İçindeki eşyalar, Leonardo'nun çizimlerini yaptığı masa, yatak odası, özel eşyaları, mutfak derken sanki yaşamaya devam eden bir evin içindeymişiz gibi hissettik. Hatta ara bir bölmede Leonardo bir hologram olarak karşımızda duruyor ve konuşuyordu. Keşke Fransızca ne dediğini anlasaydık daha güzel olurdu ama yine de bu şatoda üstümüze yapışan büyük şato ruhundan sıyrılıp, odalardan odaya gezindik. En alt bölümde Leonardo'nun çizimlerinin maketleri duruyordu. Bu şatodan güçlükle ayrıldığımızı söylersem ne kadar keyifle vakit geçirdiğimizi anlatmış olabilirim sanırım.



Şato, 11. Louis zamanında yapılmış. 1490 yılında 8. Charles burayı satın almış ve karısı Anne de Bretagne için bir şapel yaptırmış. Daha sonra krallığı zamanında I. François Leonardo da Vinci'yi çalışmalarına devam edebilmesi ve kalması için buraya davet etmiş. O tarihten sonra da Leonardo da Vinci ölene kadar burada kalmış. İlk kattaki yatak odası Leonardo'nun öldüğü oda.

Gelelim aynı bölge içindeki günün son şatosuna:
Ne bir şato daha mı?
Sanki bir yerden sonra hepsi birbirine benzemeye başlıyor.

Bu şatoda ne ödedik diye merak ediyorsanız: Yetişkinler ........ 15.50 €
                                                                              Çocuk        ........ 11.00 €

Chateau de Chenonceau- Kadınlar Şatosu

Öncelikle şatonun Loire Vadisi'nin kollarından biri olan "Le Cher" üstünde kurulduğunu söyleyeyim. Gerçekten büyük şato ve önünden akan suyun arkasında da çok heybetli ve güzel görünüyor. Şatoyu yine vakti zamanının Maliye Bakanı diye tanımlayabileceğimiz Thomas Briçonnet tamamlıyor. Karısı ile mutlu mesut bu şatoda yaşıyorlar ama ikisinin de ölümünden sonra şato oğullarına kalıyor. İşin bu kısmında Kral I.François olaya el atıyor ve bazı yolsuzlukları öne sürerek şatoyu zavallı oğlanın elinden alıyor. Şato, böylece kraliyet mülkü olarak kayıtlara geçiyor.

I.François bu arada Diane de Poitiers isminde güzelliği dillere destan soylu bir kadınla da ilişki halinde. Ta o zamanlardan bu zamana değişen bir şey yok. Biraz paran, biraz şanın, biraz da gücün varsa rahat durmuyorsun arkadaş. I. François öldükten sonra tahta oğlu II. Henry geçiyor. II.Henry, Catherine de Medicis ile evli ama bu durum babasının metresi güzeller güzeli Diane de Poitiers'a aşık olmasını engellemiyor. Yani Diane önce Kral I.François'nın metresi oluyor, daha sonra da oğlu II. Henry'nin. 😱 Diane, Henry'den tam  20 yaş küçük. Oğlan öyle büyük bir aşkla bağlı ki Diane'e, Chenonceau Şatosu'nu Diane'e hediye ediyor. Diane burada mutluluk içinde yaşar, egzotik meyve ve sebzeler yetiştirirken kral ölüyor. (Kralın bir oğlu var mı bu sırada bilmiyorum ama olsaydı Diane şatoda oturmaya devam ederdi sanıyorum.)

Bu saatten sonra Catherine de Medicis'in intikam zamanı başlıyor. Aslında şatoyu Diane'in elinden yasal olarak alma hakkı yok ama kim bir kraliçeye arkasına saklanacağı bir kral olmadan karşı koyabilir ki? Chenonceau Şatosu'nu elinden alıyor ve Diane'e Chaumont Şatosu'nu veriyor.

Gidenler, gelenler derken şato bir kadının elinden başka bir kadının elinde şekilleniyor. Üstüne başka katlar ekleniyor, bahçeler düzenleniyor. Kraliyet Şatosu olduğu için Fransa krallarının odalarının olduğu bu şato gördüğümüz diğer küçük şatolardan daha farklı. Büyüklüğü, balo salonu, odaların genişliği, koridorlar, kütüphane derken içeriyi gezmek bir hayli zaman alıyor.

Bu şatoda ne ödedik diye merak ediyorsanız: Yetişkinler ........ 13.00 €
                                                                              Çocuk        ........ 10.00 €

Bu şatoyu da gezip bitirdikten sonra akşam olduğu için seviniyoruz. Biraz dinlenmek, entrikalardan ve saray yaşamından uzak kalmak iyi gelecek bize. İnsan şatosu olmasa da kendi basit hayatını daha çok seviyor. Şimdi bir kahve içeceğiz ve ohhh...
Hayat bize güzel!😀

4 Eylül 2017 Pazartesi

Fransa: Loire Vadisi Şatoları 1

Seyahatimizin dördüncü günündeyiz ve St. Malo'dayız. Yolculuğumuz uzun olmasına rağmen saat 9.00 gibi kahvaltıya iniyoruz. Uzun uzun kahvaltımızı ediyor, keyif çaylarımızı da içiyoruz. Yolculuğumuzun bugünkü varış noktası Saumur olacak. Orada bir şato otelde yer ayırttık ve ne yazık ki giriş saati kısıtlı. 17.00 ile 19.00 saatleri arasında otele girişimizi yapmak zorundayız. Deniz kenarındaki Mercure St Malo Front de Mer Hotel'den ayrılıp geldiğimiz yönün biraz tersine yol alıyoruz. St. Malo'da konaklamak istediğimiz için bu mesafeyi katetmeyi göze aldık. 

Önümüzdeki ilk şato: Chateau de Villandry (Villandry Şatosu ve Bahçeleri)


Zamanında Loire Vadisi üstündeki şato yapma yarışında Villandry Şatosu en son yapılan şato olmuş. I.François'in Maliye Bakanı olan Jean Le Breton (16.yy) 1536 yılında şatoyu kendisi için yaptırmış. Önceki yıllarda İtalya'da büyükelçilik yapan Le Breton orada gördüğü bahçe düzenlemesinden çok hoşlandığı için şatosunda bu özellikleri taşıyan bir bahçesi olsun istemiş. Şatoda çok belirgin Rönesans etkileri var. 1754 yılında bu sefer Provence Bölgesi'nin asillerinden biri Marquis de Castellane (18.yy) şatoyu alıyor ve daha konforlu bir hale getiriyor. Marki, şatonun içinde köklü değişiklikler yapıyor. Bugün ağzımız açık gezdiğimiz şato marki sayesinde böyle konforlu bir hale geliyor. Zevkle döşenmiş yatak odaları, üzerinde duran tabaklarıyla ve canlı çiçeklerle konuklarını beklermiş gibi duran yemek odaları, mutfakta akşam verilecek ziyafete hazırlanan mutfak. Marki zamanında bahçelerde değişiklik yapılıyor ve İtalyan etkisi altındaki bahçelerin yerini İngiliz stili bahçeler alıyor. 1906 yılına gelindiğinden şato tekrar el değiştiriyor. Şatonun bugünkü sahibinin büyük-büyük babası, Hainguerlot ailesi (19.yy) şatonun yeni sahibi oluyor. Meşhur bahçelerin temeli de bu zamanda atılıyor. Şimdilerde şato bir satır önce bahsettiğimiz ailenin elinde: Joachim Carvallo ve Ann Coleman çifti. (20.yy) 
Joachim Carvallo İspanyol bir hekim. Bahçeleri tekrar ilk şekline, İtalyan etkisi altındaki geometrik düzen içindeki haline dönüştürmek için tüm servetini harcıyor. Tohum rezervlerini geliştiriyor, bahçedeki yamaçlara seyir terasları açıyor. Bu arada bahçeleri gezdikten sonra çeşitli tohumların ve bahçe süs, alet edevatlarının olduğu mağazaya uğramadan geçmeyin. Çok güzel şeyler var.




(Bu kısımda ben dededen bir şato bile kalmadı diye söyleniyorum. Giriş ücretleri düşünüldüğünde eurolar havada uçuşuyor.)





Şato ve bahçe ile ilgili anlatılacak bir sürü şey var elbette. Loire Nehri kenarındaki bu şato da belki gezdiğimiz ilk şato olduğundan gözüme güzel görünüyor. Şatonun dışında insanı kavuran bir sıcak, içeride ise hoş bir serinlik var. Şatonun terasına çıkıp uzun uzun bahçeye bakıyoruz. Hatta yukarıdan bakarken şöyle düşünüyoruz: Keşke bahçeyi gezmek için bilet almasaydık da buradan seyretseydik manzarayı. Bazen bir şeyin içinde olmaktansa dışında olmak daha güzel geliyor insana. Şatonun etrafına kurulmuş taştan minik kasabayı da gezmeden gidemiyoruz buradan. Araba ile dar yollardan kasabanın tepesine kadar çıkıyor, dar yollardan zorlukla geri dönüyoruz. Günün ikinci şatosuna doğru yola düşüyoruz. 

Villandry Şatosu ve Bahçesi: Yetişkinler ............ 10.50 €
                                                  Çocuklar   .............  7.00 € 

Gişede gideceğimiz diğer şatolar için toplu bir indirim bileti alıp alamayacağımızı sorduk. Bize bir liste verdiler. O liste içinde bize uyan tek şato Azay le Rideo idi. Bu yüzden aldığımız bilette bir indirim uyguladılar ya da diğer şatoyla bu bileti kombine hale getirdiler ve biletimizi kaybetmemizi ısrarla belirttiler. 

Yolumuzun üstündeki diğer şato: Chateau D'Azay le Rideo ( Azay le Rideu Şatosu)




Öğleden sonra olduğundan mı bilmiyorum ama şatonun ana giriş kapısından girince içimi ferah bir hava kaplıyor. Ağaçlıklı hoş bir yol. İlerde Loire Nehri'nin iki kolundan biri olan Indre Nehri üzerinde konumlanmış Azay Le Rideu Şatosu. Nehrin üstünde salınan şatonun üstünde bir mütevazilik var. Abartıdan uzak, kendi halinde ve iç huzurunu yakalamış bir insanın üstündeki hal neyse tıpkı öyle. Aslına bakılacak olursa şatonun 12.yy'daki sahibi Ridel d'Azay zalimliğiyle ünlü biriymiş. Şato elbette daha sonra el değiştirmiş ve bir sürü badire atlatmış. Öyle benim anlattığım gibi masalsı şeyler değil yaşananlar. Şato bu zalim adamdan sonra Burgonya Düküne bağlanmış. Burgonya Dükleri ile Armanyak Dükleri arasında yıllar süren çarpışmalar olmuş. Sonunda 7. Charles şatoyu kuşatmış. İçindeki dört yüz askeri kılıştan geçirmiş, şatoyu yaktırmış. Bu olaydan sonra şato 18.yy'a kadar "Yanık Azay" adıyla bilinmiş. 

(Bu bilgileri gitmeden önce aldığım Zeynep Acar Lavallery'nin kitabı Loire Vadisi Şatoları'ndan öğrendim. Türkçe'de bulabileceğimiz tek kitap olması açısından nefis bir durum bence.)



Şatonun ve şatonun sahiplerinin başlarına gelenler bunlardan ibaret değil. Kısaca toparlamak gerekirse, 1500'lü yılların başında dönemin maliye ve hazine işlerine bakan Gilles Bertholet, yavaş yavaş şatonun etrafındaki araziyi ve şatoyu satın almış. Pek tabii mevkisine yakışır bir yerde oturmak istiyormuş. Şatonun yanan bazı kısımlarını yıktırmış, bazı yerlerine eklemeler yapmış ve nihayetinde şanına yarışır bir şatıya kavuşmuş. Tam da bu zamanda krallığın para işlerine elleri dokunan herkes birer birer şato yaptırıyor, minik minik saraylar inşa ediyorlarmış kendine. Krallığın etrafındaki şatolar birer yıldız gibi parıldarken krallığın hazinesi gün be gün boşalıyormuş. Bu durum I.François'nın dikkatini çekmiş. Bir sürü insan idam edilmiş. Gilles Bertholet bakmış ki pabuç pahalı, şatosunu bırakıp kaçmış.


Burası da şatonun olduğu minik yerleşim. O kadar güzel bir yer ki 😍

Son olarak şato Fransız Devrimi'nden sonra zengin bir aile tarafından alınmış, nihayetinde de devlet 1905 yılında şatoyu satın almış. Yani günümüzde bilet paralarının hepsi devletin kasasına gidiyor. 
Bence de her yerde anlatıldığı gibi binanın içinden çok dışardan görünen şato güzel. Şatonun aksi nehre yansısın diye nehrin suyunu burada durgunlaştırmışlar. Bizim gittiğimiz tarihte şatoda restorasyon çalışmaları vardı. Yine de şatonun suya düşen aksi ve etrafındaki ormanlık alan çok güzeldi. 

D'Azay le Rideu Şatosu: Yetişkinler ............. 5.50 €  (İndirim Uyguladılar)
                                           Çocuklar   ............. Ücretsiz

Etraftaki tüm şatoları gezeceğim diyen gezginlere not: Hemen bu civarda bir de Chateau D'Usse var. Ama bizim yetişmemiz gereken bir otel durumu olduğundan bu şatoyu es geçtik ve Saumur'a doğru yola düştük. Çünkü Saumur'da da beni bekleyen köpüklü şarap vardı. (Tüm seyahati bu hayalle planladım.) Eğer Saumur'a giderseniz mutlaka sparkling wine/ köpüklü şarap için. Aslında içtiğiniz şey şampanya ama bölge olarak şarap bölgesinde olduğumuz için bu içecek köpüklü şarap olarak adlandırılıyor. Değilse de ne gam! Kendisi nefis bir içecek. Birazdan yazının altına bu nefis şarabı alabilceğiniz Saumur'da nefis bir adres de yazacağım.

Çok değerli not: Saumur yakınlarındaki Gratien & Meyer adındaki şarap satım yerine mutlaka uğrayın. Buranın Cuvee Flame isimli köpüklü şarabı nefis. Özellikle pembe olanına ben bayıldım. Fiyatı da çok ucuz. Yanılmıyorsam ya 10 ya da 13 € idi. Şarap tadım turları da var burada. Eğer zamanınız varsa ve şaraba düşkünseniz mutlaka uğrayın derim. Fransızca olarak bir bardak köpüklü şarap içmek isterseniz de şöyle diyorsunuz: un verre de cremant 😀

Az değerli not: Saumur'un hemen girişinde bir restoran var. Küçük mü küçük, ara bir sokağın içinde. Hani biri size söylemese bulamayacağınız cinsten. Biz akşam yemeği için nereye gitsek diye düşünürken, şatoda çalışan Fransız hanım bize Le Pot de Lapin'e gidin dedi ve ısrarla da isterseniz rezervasyonunuzu yapayım dedi. Biz, "Aman canım Allahın Saumur'unda ne rezervasyonu?" dedik. Önce bakacak, beğenirsek girecektik içeri. Gittik ki restoran boş ama bir kişilik bile yer yok. Şık giyimli insanlar restorana doğru akın akın geliyordu. Hani bizim çok aklımızda kaldı. Sizin de kalmasın diye söylüyorum. Bir daha Saumur'a gidersek kesin orada yemek yiyeceğiz.