Kategori Arşivleri: Kategorilendirilmemiş

Kuzey!

Yazılmayı bekleyen onlarca yazı; hepsi kafamda… Ama bugün aklım Kuzey’de… Burası daha çok bir gezi günlüğü, ara ara Kuzey gelip oturuyor sayfalara… Olsun diyorum kendime. Kendine ayırdığın bir günlük burası. Ara ara başını enerjini verdiğin işinden, geceleri döktüğün günlüğünden ayırabilir, buraya da yazabilirsin. İşte öyle bir gün. Kuzey’in hayatında başka bir dönemin başladığı! Sabah sarı…

Ben ne zaman bu dünyaya geri döneceğim?

Sanırım her yeni günle beraber başka şeylere öfkelenmemden böyle içime kapanmam… Artık öfkeyi de bir kenara bıraktım ya; o da başka bir konu… Ne yazmaya değer, ne de anlatmaya… Artık umudumu kestim yaşadığım memleketin gidişinden, her gün birbirinin ardından yumurtlanan cümlelerden. Kadın denilen adem evladından sebeple konuşulacak ne kadar çok mevzu varmış meğerse; konuşulanların hepsini…

Peki ama ya Gezi Parkı?

New York’ta karşıma çıkan ilk park Bryant Park’dı. Gertrude Stein’ın büyük bedenine emanet edilmişti. Halkın nefes alması için gökdelenlerin ortasında bir vaha gibiydi. Eh, takdir etmek gerekirdi ki, öğle yemeklerini yemek için insanlar AVM’ler yerine bir ağacın gölgesini tercih ediyordu.   San Francisco- Muir Woods Ahşap çitlerle çevrili patikanın dışına çıkıp, ağaçlara dokunmak yasak. Özenle…

Ev hali!

Survivor reklam arasındayız. Reklam arası çok uzun olduğu için bizim evde reklam aralarında başka işler çevriliyor. Mesela Kuzey bu saatte hâlâ uyanık! An itibariyle hızlı hızlı banyosunu yapıyor. Zaten el kadar bebenin yapacağı banyodan ne olur ki? Tertemiz benim oğlum!  Ayağımın ağrıdığını bahane ederek, banyoda Kuzey’e eşlik etsin diye Selçuk’u görevlendirdim. Koca kişisi aldığı görevden…

Haberler!

Mutlu otuz sekiz! Son iki haftadır yerimde sabit bir şekilde oturuyorum. Yıllardır ayağımda yaşayıp, kendini her an bana hatırlatan ağrıdan sonunda kurtuldum. Artık hayatıma onsuz devam etmeyi öğreneceğim. Konuyla ilgili bir sıkıntım yok aslına bakılacak olursa. Onu özleyeceğimi pek düşünmüyorum. Hatta bir müddet sonra varlığını bile unutabilirim! Şimdilik sol ayağımda kesinin verdiği sızı ile günlerimi…

Monet’nin evine nihayet vardık!

Monet’nin evine gittim. Ben zaten karşıma çıkan her eve tereddütsüz gidiyorum. Yolun içinde, paranteze saklanmış başka bir hikâye gibi oluyor o zaman yaşadıklarım. Uzun uzun anlattım St. Lazare Garı’nı, trenlere olan sevdamı ve yolda hissettiklerimi. Sanırım trenlerle ilgili söyleyeceklerim hiç bitmeyecek benim; çocukluğumda çok tren yolculukları yaptığımdan değil, evimizin önünden geçen rayların üstünde giden trenlere…

Trenler hayatımın orta yeri: Monet’ye yolculuk!

St. Lazare Garı’ndan kalkacak tren için bir gün önceden biletimizi alıyoruz. Gelmeden internet üzerinden almayı denesem de, başarılı olamıyorum. Paris’te şehrin bana sunacaklarını kaderin ellerine teslim ediyorum. St. Lazare istasyonundan kalkıp, Vernon’a gideceğiz, oradan da kısa sürecek bir yolculuk için yolcularını bekleyecek olan otobüse binerek, Giverny’ye… Giverny, Monet’nin köyü… Monet’nin kırk üç yılını geçirdiği, meşhur…

Koca gözlü bir şarap bardağının ardından aklıma düşenler…

Picasso Müzesi’nin karşısında bir duvarda bekleyen küçük oğlan! Yazma zamanım gelmiş demek; birkaç gündür bekliyordum yaz zilinin gelip kulağımın dibinde çalmasına. Geldiğimden beri bedenimle ruhum ayrı yerlerde geziniyor. Her yurt dışı dönüşümde kafamın çokça boşalmasından olsa gerek, İstanbul’a dönünce keyifle yapacağım şeyleri listelerdim. Mesela sporu genel olarak düzenli yapmama rağmen, parklarda koşan insanları görüp, ben…