26 Eylül 2018 Çarşamba

Dublin: İrlandalı Sevgili

Hazırsanız başlayalım.

Dublin'e aşık oldum. Daha önce söylemiştim. Olsun. Sevdiklerimize sık sık sevdiğimizi söyleyelim. 

Aslında şu bir türlü kavuşulamayan aşk gibiydi aramızdaki. Ben yaklaştıkça İrlanda minik adımlarla benden uzaklaşıyor, her seferinde de arkasına dönüp aklımı başımdan alan bir gülücük atıyordu bana. Uzun bekleyişlerden, vize için fazladan ödenen paralardan, seyahatin önüne eklenen Londra gezisinden sonra James Joyce'un okumayanların dahi ismini ezbere bildiği Ulysses isimli kitabının adını taşıyan feribotla Dublin'e vardık. 
Yağmurun biz Dublin'e varmadan az önce şehrin üzerinden geçtiği ılık bir akşam üstüydü. Denizin mavisinden yüzümüzü çevirip merkeze giden otobüse attık kendimizi. Biraz trafik vardı, otobüs de çokça ışıklarda durdu. Şehre varmamız geciktikçe heyecanlanmaya başladım. Nihayet Temple Bar Bölgesi'nin olduğu yerde inip de otelimize yerleşince benden mutlusu yoktu. Pencerenin dışından odanın içine ulaşan müzik Dublin'de olduğumuzu bize anımsatıyordu.


Otelden çıkıp barların peş peşe sıralandığı Fleet Street boyunca yürüdük. İstanbul'un nemli sıcağından sonra Dublin'in yağmurdan ıslanmış arnavut kaldırımlı taş sokakları içimizi serinletti. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen barlar doluydu ve canlı müzik sesleri sokağa taşıyordu. Sokağın üstü restoranlar ve barlarla doludu. Arada birkaç mağaza, hayli pahalı fiyata çeşit çeşit şeker satan bir dükkan da vardı. Fleet Street boyunca yürüyüp ara sokaklara daldık. Nehrin kıyısına çıktık. Sonra tekrar geri dönüp cadde üzerinde yemek yiyecek bir yer bakındık. Otelin hemen karşısındaki Hard Rock Cafe tarzı bir yerde karar kıldık. Thunder Road Cafe adında bir yerdi. İçeri girince belirgin bir kızartma kokusu çarptı yüzüme. İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen de bar kısmında bir kırk dakika kadar beklettiler bizi. Aslında çoktan gitmeye hazırdık da hani daha seyahatin ilk gününden insan bir arıza çıkarmak istemez ya, o ruh haliyle beklemeye karar verdik. Sonunda oturduğumuzda açlıktan ölmek üzereydim. Bir bira söyledim kendime, bir de ortaya bir sürü atıştırmalık. Garsonun porsiyonların çok büyük olduğu konusunda bir uyarı yapmasını beklerdim ama yapmadı ne yazık ki. Gelen bir dolu kızartma yemeği (Tavuk kanadı, patates, nachos...) yemek için elimizden geleni yaptık. Neyse ki yanımızda ergen bir gencimiz var da önüne ne gelse (elbette sevdiği şeyler olmak şartıyla) silip süpürüyor. Bu seyahatimizde Kuzey yedikleriyle aklımı başımdan aldı. Büyüyor yavrum demek ki. 😀 Dublin'e gidersek bu Thunder Cafe'de yiyelim mi derseniz, siz bilirsiniz derim. Ben bir daha gitmem. 😀




Yemeğin ardından inanılmaz bir yorgunluk sardı bizi. Otele dönünce serin Dublin gecesinde yorganın altında mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalkınca da iş iş olarak şehir turuna soyunduk. 

KC PEACHES: Kahvaltı mekanımız...

Dame Street'te Papa'nın geçmesini bekleyen halk.

James Joyce'un şehrine gittik ama james Joyce okudun mu derseniz, sadece Dublinliler'i okuduğumu söyleyebilirim.

Dublin, bence görece küçük bir şehir. Bir günde gezilecek bir şehir olmamasına rağmen büyüklüğü ile insanı korkutmuyor. Tam tersine sanki şehrin kalbinde yaşıyormuşsun ve her yere kolaylıkla ulaşabilirmişsin hissi hakim. Dublin'de otelimiz de kahvaltı almadığımız için (ki çok güzel bir kahvaltı vardı sabahları) dışarıda yemeyi tercih ettik. Bunun için de hepimizin zevkine uygun bir yer aramaya dikkat ettik. Aslında daha çok sabahları yumurtası olan bir yerleri tercih ediyoruz. Yumurta her zaman insanı kurtaran bir besin. En azından  benim için.😋


Bir de nehrin diğer tarafından güzel bir kafe adı vereyim: The Woollen Mills. Çayları da kahveleri de ayrı güzel. İnsanlar yemek de yiyorlardı ve yemekler de güzel gözüküyordu. Biz denemediğimiz için bir şey diyemiyorum. 😀

11 yorum :

  1. Her seyahate bir ergen:)) Bizde de durum benzer:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hahahaa, Semi sen nasıl yemek yetiştiriyorsun ya? Sende iki tane var. Oldukça zor olmalı :)

      Sil
    2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
  2. Dublin, iskoçya, irlanda hatta ingiltere gidersek çok çok seveceğim
    yerler gibi geliyor. Doğa desen var, şehir hayatı desen var, geçmişten fırlamış
    kasabalar desen var daha ne olsun tam benlik. ama biz hala vizesiz gidebildiğimiz yerleri
    seçiyoruz. hele şimdi yılda bire düştü seyahatler. 3 kişi gidince herşeyi hesaplıyorsun doğal olarak. Gezdiğin yerleri hep anlatsan özlem, uzun uzun. ne çok
    seviyorum okumayı. sanki ben de geziyorum..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyi ki varsınız Buket.
      Senin blogunda durum ne bilmiyorum ama ben kendi blogumdaki istatistiklere bakınca gezi yazılarının pek de okunmadığını görüyorum. Yazmayı çok istiyorum ama bunca emekle yazdığım yazıların okunmadığını görünce de değer mi diye düşünüyorum. Zaten defterimde kendim için yazdıklarım duruyor. Ee, o zaman diyorum.
      Seyahatlerimi de zaten doğaya çevirdim tıpkı senin gibi. Oğlum şehir hayatından uzaklaşsın, ota böceğe baksın, ağaçlara sarılsın, yürüsün yorulsun istiyorum. Hayat çok hızlı ve stresli akıyor buralarda. Ellerinde bir telefon...:(
      Üşte o yüzden telefonun ulaşamayacağı dağlara çıkmak istiyorum. Her birimizin elinde bir telefon birbirimizle konuşmaz olduk. Hele ki seyahat masrafları. Uzun uzun düşünüyoruz biz de. Azaltmaya başladık zaten. Düşünüyoruz, tartıyoruz. Çok istediğimiz bir yerse gidiyor; eskiden kafamıza esince gittiğimiz yerleri düşünmeden eliyoruz.
      İşte böyle.
      Öpüyorum çok.

      Sil
  3. Harika bir ülke İrlanda. Kırsal kesimi de şehir merkezi kadar enfes. Ben de İrlanda' ya gitmek istiyorum. Kahve fotoğrafı beni benden aldı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İrlanda'ya aşık olarak geri döndüm. Havasından suyuna her şeyi iyi geldi ruhuma. Ben de şimdiden bir daha İrlanda'ya yolum düşer mi diye merak ediyorum.
      :)

      Sil
  4. 2010'da Unesco'nun 'Edebiyat Kenti' ünvanını alan; James Joyce'den Oscar Wilde'e, George Bernard Shaw'dan, William Butler Yeats'e, Samuel Beckett'dan Seamus Heaney'e kadar dünyaca ünlü, yazarların doğup büyüdüğü İrlanda, benim de hep gitmek istediğim ülkeler arasında oldu. Hatta, İngiltere'de öğrencilik yıllarımda, ayaklarımın azizliğine uğrarım korkusu ile son anda otobüs biletini iptal etmek durumunda kalmıştım ve oda arkadaşımın dilinden hiç düşmemiştim!. Onun yerine İskoçya maceramız olmuştu ama. Şu aralar tek başıma yabancı olduğum şehirlerin sokaklarında bir "flanöz" edası içinde dolaşabilmeyi çok istiyorum. Ruhumun buna çok ihtiyacı var. Ölümlü dünya işte! ve anlamsız hırslara değmeyecek kadar kısa...yaşadığımız her an değerli!. Bu yüzden, sadece sevdiklerimle ve sevdiğim şeylerle en çok da kendimle baş başa olmayı istedğim günlerdeyim, tuhaf karmaşa içinde yer almak, olmak istemiyorum. Kitaplar bunun için var ve bir de sevdiğim, kelimelerinde kendimi bulduğum dost kalemler. Onlarla yüreğim konuşuyor zaten...

    İçinden geldiği gibi yazmaya ve yaşamaya hep devam et Özlem'cim. Seni çok öpüyorum..Sevgilerimle...İyi pazarlar...❤

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nasıl da aynı hisleri paylaşıyoruz. Biraz kalp kırıklığı, çokça ilerleyen yaşın bilge dokunuşu, biraz da çok emek verilen şeylerin ilgi görmemesi sebebiyle olsa gerek uzakta duruyorum ben de bir şeylerden. Planlı değil ama farkında olmadan kalbimi dinleyerek. Sakince oturmak istiyorum en çok. Beynimin hırçın sesini duymamayı başararak kalbimin usul fısıldamalarına kulak vermek istiyorum. Oluyor mu dersen, "zor" diye cevap veririm. Hayat zorluyor beni. Zamanla birlikte, zamanın geçtiğini fark ederek, daha da yumuşayıp bilge olacağıma sertleşiyorum. Sorumluluk denen şeyler bitmiyor. Gönlünce yaşamak da pek kolay değil. Seni sen olmaktan alıkoyan ama çok sevdiğin şeyler var.
      Çalışmak istemiyorum, diyorum bugünlerde sıkça, çalışmam gerektiğini bilerek. İnsanlar, işin stresi yoruyor beni. Son iç sesim bana şöyle diyor: Kendini çalışmak istemiyorum diyerek gazlama Özlem. Çünkü başka şansın yok. :)
      Hak veriyorum kendisine. Vermemem mümkün mü?
      Öte yandan insanlar farkında mı bilmiyorum ama bir kriz var ülkede. İş gücünü artık iyiden iyiye azalan işle ayakta tutmak şart. Düşünmem gereken sadece ben değilim ki. Benim işimden evine ekmek götüren insanlar var. Offf diyorum. Sıkılma diyorum kendime. Hayat çok kısa. Akışına bırak. gel gör ki hayatı geldiği gibi kabul eden o bilge insan ben değilim :=)
      Sonra kitaplara sarılıyorum. Bloga yazayım diyorum ama içimden yazmak gelmiyor. Çünkü aslına bakarsan (Kendi blogum için konuşuyorum) binbir emekle yazdığım gezi yazıları pek de okunmuyor. Kolay yazıların peşinde insanlar. Haklılar. Hayata yumuşak yönünden bakmak lazım. :)
      Nihayetinde çayımı demliyorum, elime Harry Potter'ı alıyorum ve nefis bir dünyaya doğru yola çıkıyorum.
      Ne yazsam bilmiyorum. Kelimeler biraz eksik bu aralar ve demek istediklerimi anlatmıyor.
      İyisi mi susuyorum ama seni de çok özledim.
      Çok öperim.
      Patti'nin bir kitabı türkçeye çevrildi. Adanmışlık. Çok iyi gelir sana. Bir bak bakalım.

      Sil
  5. Nasıl da aynı hissettiklerimiz.Battaniye altında,bir elde çay bir elde kitap.Kendinle baş başa olmak,bundan da keyif duymak.Özlendiniz,nerelerdesiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Arzu,
      Yorumun harekete geçirdi beni. Aslına bakacak olursan kendi şahsıma bir şey yapamamakla birlikte başkaları için her şeyi yapıyorum :)
      Özellikle ev halkı. Önceliğimi ben belirliyorum. Bir dönem fedakarlık hissi iyi geliyor, sonra bunaltıyor. Yorumun kendime getirdi beni. Yorum yazana kadar bir yazı yazdım. Keşke daha çok yazabilsem ama yetemiyorum sahiden.
      Ah ahhh.
      Çok teşekkür ederim ilgine, yorumuna.

      Sil