4 Haziran 2018 Pazartesi

Karl Ove ile Haziran Buluşması

LGS sınavı bittiğine göre artık hayatımıza geri dönebiliriz.😀Değil mi dostlar?

Bu ülkede yaşayan her çocuk bir gün mutlaka adı her ne olacak olursa olsun bir sınav stresi yaşayacaktır. Benim çocukluğumdan beri değişmeyen bu geleneği bugünümüze taşıyan tüm devlet büyüklerimize teşekkürü bir borç bilirim. Geleneklerimizi yaşatmak, aynı ortak dili konuşmak kadar önemli bir şeyin olmadığını düşünüyorum. ✌
MEB, Sayısal bölümde sordukları sorularla 2004 doğumlu tüm çocuklara kendini aptal gibi hissettirdi. Okul kapısından ağlayarak çıkan ve "Mahvoldum ben!" yorumunu yapan çocukları görmek her ülke vatandaşına nasip olmaz herhalde. Şimdi ana-babaların üzerinde başka bir sorun var: Çocuğumu hangi liseye yazdıracağım? Kolaylıklar dilemekten başka bir şey gelmiyor aklıma.

Amma ve lakin güzel şeylerde oluyor ülkemizde. Fenerbahçeli olmamama rağmen Ali Koç'un Aziz Yıldırım'ı hezimete uğratarak kulübün başkanı olması büyük mutluluk yarattı ben de! Başka türlü umutlar yeşerdi içimde. "Belki," dedim. "Bu bir işarettir. Bu ayın içinde bir sabah başka bir Türkiye'ye uyanırız." Falan, filan işte....


Cumartesi gecesini arkadaşlarımızla eğlenerek geçirdikten sonra pazar sabahı Selçuk'la ikimiz soluğu Bağdat Caddesi'nde aldık. Le Pain Quaditien'de kahvaltı ettikten sonra da en sevdiğimiz kitapçıya uğradık. Remzi Kitabevi'ni çok sevdiğimizi sıklıkla anlatırım buradan bilirsiniz. Kitapçı kısmını hâlâ çok seviyorum ama kafe kısmında ne yazık ki o eski hoşluk kalmadı. Eski çalışanların hepsi birer birer ayrıldı kafeden. Sanki onların gidişiyle birlikte kafenin ruhundan da bir şeyler eksildi. Yerlerini başka insanlar doldurmaya çalıştı ama olmadı. Kitapların yerleri değişti; cd çeşitliliği azaldı. Geçen gittiğimde salata yemek istedim. "Ne yazık ki yok." dediler. Sebebini sorduğumda da malzemelerinin olmadığını söylediler. Kiş söyledim. Yumurta kokan çatal bıçaklarından dolayı yiyemedim. Remzi Kafe'nin sahiplerinin kim olduğunu ya da kimin kafeyi işlettiğini bilmiyorum. Ama bozulan bir şeyler var. Yıllardır sohbetin, sıcak atmosferin, kitap kokusunun peşinde kafenin müdavimi olan insanların ısrarla rica ettikleri birkaç şeyi bile umursamıyor. Bizim evin tuvaleti Remzi Kitabevi'nin tuvaletinden daha sık yenileniyor. Yeminle! Yıllardır bozuk olan tuvaletteki çöp kutusunun bile değiştirilmemesini anlamak mümkün değil. Bir çayın yanılmıyorsam 5.00 TL'ye satıldığı bir kafede bu kadar özensizlik bana çok çirkin geliyor. Ohh, derdimi yazdım da rahatladım. 
Yine de pazar sabahı kitapçıya uğradık. Yeni çıkanlar rafında Karl Ove Knausgaard'ın kitabını görünce çok sevindim. Bu arada John Berger'in de Portreler isimli bir kitabı çıkmış. Vitrinde duran ve Fransız kadınlarının romantizm sırlarını anlatan bir kitabı da alarak eve döndüm. Elbette bir sürü edebiyat dergisi ile birlikte. 

Pazar günüm güneşliydi anlayacağınız. Şimdi dört gözle bayram tatilini ve önümde uzanan Amsterdam seyahatini bekliyorum.

Not: Bakarsınız bir sonraki yazıda Fransız kadınların aşk ve tutku tüyolarıyla buluştururum sizi :)

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Mayıs 2018

Sizin de benim gibi aklınızın dağıldığı, düşüncelerinizin birbirinden uzak köşelere savrulduğu zamanlarınız oluyor mu?



Ben bu aralar sanki başka bir alemde geziniyorum. Elime aldığım hafif doz kitapları bile bitiremiyor, en sevdiğim şehir Paris'te geçen bir hikâyenin içine dahi dalamıyor; deyim yerindeyse oturduğum yerde kayboluyorum. Tüm sevdiklerimde bir yorgunluk hali var ve etrafımdaki herkesten bir hastalık haberi geliyor. Bölük pörçük uykularımın arasında bir dalıp bir gözümü açıyor; nihayetinde sabah dayak yemişim gibi kalkıyorum yataktan. Akşam oldu mu bir koltuğa kıvrılıyor, bir bardak çay yudumluyor, dizi izliyor ya da kitabımı okuyorum. Hayat, bu aralar sessizce akıyor yanımdan. Geç gelen bahar, beni daldığım kış uykusundan uyandırmak istemiyor olabilir. 🌸 Tüm umudumu ve yaşam enerjimi güneşin hepimizin üstünde ışıl ışıl parlayacağı günlere bağladım. 

Bu arada ne yapıyorum peki? 
Sakin kalıyorum arkadaşlar! Gazete haberlerine ve televizyona fazlaca bulaşmadan elimden geldiğince kitap okuyor ve her yeni sabahın daha güzel bir sabah olacağını kendime hatırlatarak yola devam ediyorum. Bugünü yaşayamayanların yaptığı şeyi yapıyorum bir de😎: Geleceğe dair hayaller kuruyorum. Her akşam yatmadan önce kendimi tekrar düzene sokmam gerektiğini düşünüyorum.  Aynen şöyle diyorum kendime: "Bu sen değilsin Özlem!" Kendime olan inancımı kendi kendime tazelerken kafamın içinde Louis Armstrong mırıldanıyor:

"Heaven, I am in heaven
And my heart beats so that I can hardly speak
And I seem to find the happiness I speak
When we 're out together dancing, cheek to cheek."

Ardından Ella giriyor şarkıya. Louis'nin bıraktığı yerden şarkıyı alıp benim hayallerimin yanına yanaşıyor. O an yatağın başucunda olmayan baş ucu sehpasına lanet okuyorum çünkü o sehpa orada dursa, üzerinde mutlaka bir defter olacak ve ben kalemi alıp hemen aklıma gelen düşünceleri sıralayacağım. 

Gece uykuya dalmadan önce aklıma gelen düşünceleri (ki hepsi umut dolu düşünceler oluyor) bir yere yazsam, muazzam bir kitap ortaya çıkaracağıma inanıyorum. Hiç gayretsiz hem de! Ama tembellikten yataktan kalkmıyor, küllerimden doğmamla ilgili olan tüm pozitif düşüncelerimi uykuya teslim ediyorum. Bana inanmayanlar için söyleyeyim. Mutlu olma Sanatı, Ev Düzenleme Sanatı, Beş Adımda Sade Hayat gibi kitapların hepsi gece uykuya dalmadan önce bir görünüp bir kaybolan fikirlerden oluşmuştur. "Dolabındaki beş tişörtle nasıl şık görünürsün?" isimli kitabın yazarı beş parasız biridir; düzenli bir dolabın nasıl olmasını uzun uzun anlatan kimse benim gibi bir tembeldir. Falan, filan... Benim de aklımda böyle deli düşünceler işte. Gece yatmadan önce hep sabah ilk iş olarak etrafta dağınık duran kitapları toplayacağıma, yıllardır düzenlenmeyi bekleyen fotoğrafları düzenleyeceğime, alıp da bir kenara koyduğum çerçevelerin içine konulacak fotoğrafları tab ettireceğime, dağılan dolabımı toparlayıp, kullanmadığım eşyalarımı ayıracağıma dair sözler veriyorum. İç huzuruyla uykuya dalıyorum. Ardından perdenin arasından sabah güneşi gözüme doluyor ve kalkma saatimi yine kaçırdığımı, hemen işe gitmem gerektiğini fark ediyorum. 

Oysa yapmam gereken çok şey var. Kafamda yapacaklarımın listesi yoksa ve ben liste maddelerimin üstüne birer birer çizik atamıyorsam ben değilim demektir. Mutsuz olurum. Elim koluma dolaşır, şapşallaşırım. Şimdiki durumum da aynı bu. 

Aklıma bir sürü çıkış noktası, yüzümü gülümseten çözümler geliyor ama üstüme yapışan tembellik benimle yaşamaya alıştı ve sanırım beni seviyor. Hâl böyle olunca yapmam gereken onca şey beni bekliyor. Bir türlü başlamadığım ütülenecek eşyaların gün be artarak çamaşır sepetinden taşması gibi bir durumla karşı karşıyayım. Külotları ütülemeyi bırakmalıyım. Hatta atletleri de! Ancak böyle bir yere varabilirim. Ayrıca çarşafları kim görüyor ki?

Tarihe not: Sevgili Akıp Giden Zaman
2018 yılının mayıs ayını bitirmek üzereyiz. Kuzey, cumartesi adı değişip LGS olan sınava girecek. Sonra haziran ayı sınavları var. Önümüzde kısa da olsa bir bayram tatili var. Selçuk'un bir hafta sonra Polonya'daki bir fuara gitme durumu var. Ayak bağı olmayacağıma söz vermeme rağmen bence beni götürmek istemiyor. Ama benim bu seyahate, iki gün kaçmaya çok ihtiyacım var. Umarım bir sonraki blog yazımda Polonya'ya gittiğimi tarihe not düşebilirim. İşte böyle!


15 Mayıs 2018 Salı

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?

Bu günlerde gözümü seyahat bürüdü. 😀 
Sanki etrafımdaki herkes bir yerlere gidiyor ve buna karşılık ben evde oturup gidenlerin geri dönmesini bekliyorum. En son şubat ayında Frankfurt'a, oradan da trenle Paris'e gittiğimden beri İstanbul'un bekçiliğini yapıyorum. Ben görevimi icra ederken Selçuk bir hafta sonunu Moskova'da, bir diğerini Ukrayna'da, bir başka haftasını Çin'de, en son geçen haftayı da Kosova'da geçirdi. Çin'den gelirken bana on beş tane olgun mango getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı.

Fotoğraf an itibariyle ruh halimin nasıl olduğunu yansıtmaktadır 😁

Yan komşumuz son bir ayının her hafta sonunu başka bir Avrupa kentinde geçirdi. Tek başına iki hafta boyunca Çin'de gezdi. Terracotta askerlerini (Toprak Askerler) gördü. Bol bol fotoğraf çekti. Gelirken de bana göz maskesi, yüz temizleme jeli falan getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Kahve içerken hafta sonu Prag'da Andrea Bocelli konserinde olacağını söyleyince elimdeki meyve bıçağı ile üstüne saldırdım. 
"Geçen hafta da yoktun ama!" dedim. İşi biraz daha abartıp, "Ama hep siz geziyorsunuz ben çocuklara bakmak zorunda kalıyorum." diye söylendim. Yemin ederim söylendim. Bakmak zorunda bırakıldığımı iddia ettiğim çocuk on beş yaşında ve hafta sonlarında birkaç saat bizde takılıyor. Baktığımı söylediğim diğer çocuk da kendi doğurduğum çocuk üstelik! Oysa o çocuklara seviyorum ben.

Hafta sonu için İtalya'ya gideceğini haber bir diğer arkadaşıma söylediklerimi buraya yazmak istemiyorum. Telefonda kendisine bağırmış olabilirim. Geri döndüğünde benimle görüşmek istemeyebilir. Ya da o da bana bir şeyler getirir gelirken. Acımın hafifleyeceğini düşünür ama yanılır zannımca. Bilemiyorum.

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?


Ah, açıkça ifade etmem gerekirse, hani İG'de ya da facebook'ta paylaştığınız bir tatil fotoğrafının altına, "Şekerim hayat sana güzel!", "Gez bakalım, elbet bizim de gezeceğimiz günler gelecek!", hatta işi biraz daha abartarak "Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Sizin iş yerinde altı ay tatil veriyorlar herhalde!" diyen insanlar var ya, işte tam da onlar gibi davrandım. Kocam başta olmak üzere ben evde oturup Kuzey'in fen ödevine yardım eder, cebir problemlerinin içinde yüzerken ister iş, ister tatil niyetiyle olsun seyahate çıkan herkesi lanetledim. Yaşasın kötülük 😈

Pişman değilim. Sinir krizi geçirmiş olabilir, birilerine saldırmış olabilirim ama sonunda doğru yolu buldum. En son tahlilde hayatın çok kısa olduğuna ve acilen tatile çıkmam gerektiğine karar verdim. Ben ne yapacağımı düşünürken binlerce insan uçak bileti alıyor ve uçaktaki koltuk sayısı gün be gün azalırken fiyatlar alıp başını gidiyordu. Pazartesi günü İngiltere vizesi için pasaportlarımızı İngiltere Konsolosluğu'na vereceğimiz için bir müddet yerimden kıpırdama şansım yok. Haziranın ilk hafta sonu için gözümü karartıp Atina'ya gidecektim ama TEOG (adı değişti ama yeni adı ne bilmiyorum) sınavının o hafta sonu olduğunu fark ettim. İyi ki biletleri almamışım. Bayram tatilinde de Amsterdam'a gitmeyi hayal ettiğimden şimdilik başka bir plan yapamıyorum. (Atlas Havayolları bir kazık daha atarsa ve ben o seyahate çıkamazsam artık ne yapacağımı siz düşünün.)

İçimde beni ele geçiren bir seyahat aşkıyla oturuyor, sakin kalmaya çalışıyorum. Sanırım iyileşmemin tek yolu bir uçağın koltuğunda oturup gökyüzünün bir ucundan başka bir ucuna süzülmekten geçiyor. Eninde sonunda ben bir uçağa binene kadar seyahat planı olan tüm insan evlatlarının benden uzak durmasını, bana seyahatten ya da tatilden bahsetmemesini ısrarla rica ederim. Aksi bir durumda yapacaklarımın sorumlusu  ben olmayacağım. Çünkü arkadaşlar gerçekten ama gerçekten çatlamak üzereyim. 

Tüm seyahat severler rica ediyorum benden ve evle iş arasında geçen basit hayatımdan uzak durun! Sizler gezerken ben evde oturmuş çekirdeğimi çitliyor olacağım.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Yeni yaş manifestosu

Nora Ephron'u çok seviyorum. Geçenlerde Türkçe'ye çevrilmiş tek kitabını bulup aldım: "Yaşlanıyor muyum ne?" Kısa yazılar, hayatından kesitler, hikâyeleştirilmiş yaşam parçaları var kitabın içinde. Hepsi de çok eğlenceli. İnsan okurken hem gülümsüyor, hem New York sokaklarında geziniyor; telefona uzanıp en yakın Çin lokantasından yemek tarifi vermek istiyor. Yaşamımın hiçbir ucu Nora Ephron'un yaşamından bir yere bağlanmasa da, yazdıklarını okurken birçok yerde kendime denk geldim ben. "İyi düşün, iyi ol!", "Güzellik senin içinde!", "Bak işte çiçekler, kuşlar..." tarzından ziyade düşmeler, düşene gülmeler ama yine ayağa kalkmalarla dolu bir kitaptı. Hepimizin hayatı gibiydi aslına bakılacak olursa. En çok komik olmasını sevdim. 

Kitabı okuduktan sonra da kendime bir ders çıkardım. Evet, yaşlılığın izleri en çok boynumuzdan belli oluyor. O yüzden bundan sonra boynuma da krem süreceğim. (Hiçbir şey için geç değildir.)

Amelie ve Sophie'yi ışıltılarla süslediğimi fark edin, rica edeyim. 

Geriye dönüp baktığımda neleri değiştirirdim diye sordum kendime bu sabah. Keşke şimdiye kadar çoktan Amelie kakülü kestirseydim diye düşündüm. Geçen gün Ankara yolunda Selçuk yanı başımda araba kullanırken yılların özlemini dile getirdim ama Selçuk kaküller uzayana kadar benimle görüşmemekle tehdit etti beni. Amelie dedim, Sophie Marceau dedim ama ikna edemedim kendisini. Oysa bu iki kadını da çok sever.😀 Onun dışında kahve içmeye daha erken yaşta başlamayı, anlamlandıramadığım aşk acısıyla dolu kalbini daha iyi anlayabilmek için Anna Karanina'yı daha erken yaşta okumayı, Paris'e çok daha uzun yıllar önce gitmiş olmayı ve Fransızca konuşabilmeyi dilerdim. Gerisi ince ayrıntılar... Hayat biraz da alnımıza yazılmış yazı bence. Yeni başlangıçlar, aynı yaşamın farklı versiyonları Paul Auster'ın yazdığı kitap da gerçek oluyor sanırım. O da bin küsür sayfadan sonra son buluyor. O yüzden belki de geçmişe bakıp durmak yerine önümüze bakmak gerekiyor. Yine de her yaş günümde neden gözlerimin dolduğunu çözemiyorum. 😍

Durum bundan ibaret sevgili günlük!

Yaşam avuçlarımın içinde. Huzurum yerinde. Emekliliği hayal ettiğim, günlerimi tembellikle geçirmeyi düşlediğim bir zamanın arifesindeyim. Arkasında yemek tariflerinin, o gün doğan çocuklara verilecek isimlerin yazılı olduğu Maarif Takvimleri'nin mutfak duvarında asılı olduğu yıllar çok geride kaldı. Robin Williams birkaç yıl önce beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğratarak çekti gitti bu dünyadan. Dünyaya zarar veren insanlar inatla yaşamaya devam ediyor. Onlar yaşama yakışan insanlardan daha çok seviyor bu dünyada kalmayı. En kötüsü sardunyalar, eski sardunyalar gibi kokmuyor. Zaman zaman kendimi geçmişten, çok ileriye fırlatılmış başka bir zamanın insanı gibi hissediyorum. Şaşkın şaşkın etrafıma bakıyorum. 👀 İşte bu sebepten geziyorum. 😀

Kendime yeni yaş manifestosu hazırladım bir de. Çok uzun değil ama olsun. 

🎯 Bundan sonra renkli tişörtler almayacağım. Siyah ve beyaz tişörtlerle hayatıma devam.
🎯 Rahat ayakkabılar giyip, daha çok su içeceğim. Cildimin suya ihtiyacı var. 
🎯 Daha çok mango, daha çok kiraz yiyeceğim. Neticede en sevdiğim meyveler onlar. 
🎯 Değiştiremeyeceğim şeyleri değiştirmek için uğraşmayacağım.
🎯 Aynı hataları tekrarlayan insanlara üzülmeyeceğim. 
🎯 Verdiğim değeri hak etmeyen insanların üstünü çizeceğim. 
🎯 Beni güldüren diziler seyredeceğim. 
🎯 "Önce ben!" diyeceğim. 
🎯 Lakerdaya gereken değeri verecek, sırf iyi ve ucuz lakerda yemek için Yunanistan'a gideceğim. 
🎯 Günlük yazmayı ihmal etmeyecek, Hülya Avşar'dan nefret etmeye devam edeceğim. 

İşte bu 💖
Yeni yılımın açılışını yapıyorum. Ben 43 diyorum. Yok sen 44 oldun falan diyen olurda hiç affetmem, kalbini kırarım. Haberi ola!

1 Mayıs 2018 Salı

Bir göçmenmişim de haberim yokmuş.

Bu sabah kahvaltımı yaptıktan sonra bir bardak çayımı aldım ve bilgisayarımın başına oturdum. Hedefim bloga yeni bir yazı yazmaktı. Seyahat etmekten bahsetmek (çünkü bir yerlere gitmekten başka bir şey düşünemiyorum) ve yazarken hayallerimden etkilenip gülümsemek istiyordum. Ne zamandır bloga bir şey yazmadığım için vicdan azabı çekmem de yolumun buraya düşmesinin en önemli sebeplerinden biri. Samimi olmam gerekirse içimden bir şey yazmak gelmiyor. Ne yazacağımı, nereden başlayacağımı, hatta neden bahsedeceğimi bilmiyorum. Kafam akşamdan kalmaymışım gibi ağır, düşünemeyecek kadar yorgun. ❤

Yazının içine kalp koymak iyi geliyor bu arada! Defterlerimin içinde de bir dolu kalp olur her zaman! Sanırım görsel hafıza yaratmak sadece yazı ile bir şeyi anlatmaya çalışmaktan daha kolay ve etkili. Bloglar için de aynı şey geçerli aslında. Kelimelerle anlatılandan çok fotoğraflarla verilen imaj öne çıkıyor. Düşündüğüm zaman bu durumun haklılığına olan inancım kuvvetleniyor çünkü çoğu zaman ben de internette gördüğüm bir fotoğrafın ardına düşüp fotoğraftaki yeri aramaya çıkıyorum. 

Peki, işin sürprizi nerede?

Kötü haber! Öyle bir şey kalmadı ne yazık ki. Elimizdeki akıllı telefonlarla artık yollarda kaybolma şansımızı yitirdik. Dünyanın gidilmedik bir köşesi kalmadı. Keşfedilmemiş bir restoran, hiç girilmemiş bir ara sokak, önceden kurulmamış bir hayal yok. Aradığımız, merak ettiğimiz her şey bir tık ötemizde. Sanal dünyaya bir cümle yazıp ardından hiç tanımadığımız insanlarla kavga edebiliyoruz.😀 Öyle gerçekten! Hiç tanımadıkları insanlarla karşıt görüşte olup, bunu ifade etmek için bekleyen nice insan var. İfade özgürlüğünü desteklediğim için insanların fikirlerini açıkça, yüksek sesle ve sert bir üslupla dile getirmelerini destekliyorum. Neyse konumuz bu değil! Ne peki?

X Kuşağı - Z Kuşağına Karşı

Foto: Buradan

Geçen hafta Kuzey'in okulunda bir toplantıya katıldım: Liseye geçiş toplantısı. Her ne kadar şaşkınlık içinde olsam da oğlum eylül ayında lise öğrencisi oluyor. Ona soracak olursanız, tıpkı bizim zamanımızdaki gibi, okul çok sıkıcı bir yer, ders çalışmak ve sınavlara girmek nefret edilesi ve biz okula gitmek zorunda kalmadığımız için çok şanslıyız. Elbette onun okul parası yüzünden çalışmak zorunda olduğumuzu düşünemiyor. Böyle bir şeyi hatırlatmaya çalışırsak da eminim bunun çok aptalca olduğunu düşünür. Selçuk ve ben ona baktığımızda önünde uzanan seçeneklerle dolu bir geleceği görüyoruz. Muhtemelen kendi lise yıllarımıza dönüp, tek sorumluluğun ders çalışmak olduğu o güzel yılları da biraz kederle anımsıyoruz. (Eh, lise yılları insanı az biraz melankoliye sürüklüyor.) Neyse, ben toplantıya geleyim. Bu toplantıda az biraz lisede öğrencileri bekleyen şeylerden bahsedildi, okulun ilk gününden beri söylene söylene herkesin kafasına kazınan değerler yinelendi falan filan... Benim için toplantının en ilginç cümlesi benim neslimin dijital göçmen olduğunu ama Kuzey'in neslininse dijital yerli olduğunu öğrenmem oldu. O, teknolojinin içine doğduğu için bir yerli, bense bilmem kaç yaşımdan sonra teknolojinin içine dahil olduğum için göçmenmişim. Yemin ederim aydınlandım. Elinde cep telefonu ile gezmesinden, internette film yorumu yapan you tuberlardan aya ilk ayak basan insanmış gibi bahsetmesinden, oynadığı bir video oyununu oynayan başka insanların videoya kaydettikleri oyunlarını izleyip bunu da dünya nüfusunu açlıktan kurtaracak bir ilacı yaratmışlar gibi bahsetmesinden nefret ediyorum. Ve elbette anlamlandıramıyorum. Tüm hayatı, bir telefonun ucunda, bir ekranda şekilleniyor. 

Bu durumda benim bu hayata tepki göstermem  çok normal. Ben bir göçmenim ve sıla özlemi çekiyorum.  Hâlâ spontane çıkılan seyahatlerden, uzun tren yolculuklarından, yollarda kaybolmaktan hoşlanıyorum. Kalbim yolumu bulamama heyecanıyla çarpsın istiyorum. Yürüyerek aynı sokağın etrafında üç kez tur atayım, sonra o duvar kenarına çöküp kara kara düşüneyim ve bir insan evladının insafına sığınayım istiyorum. Hayattaki en büyük korkumun telefonumun şarjının tükenmesi olmasını istemiyorum. Kitap okuyan, romantik komedi filmlerinden hoşlanan, aşka inanan, kendi hatalarıyla dalga geçebilen bir neslin kadınıyım ben. Güçlüyüm, çalışkanım ve her daim heyecanlıyım. Hedeflerim, yapmak istediklerim var. Yazdıklarımı silmeyi, tekrar yazmayı, yılmamayı biliyorum. Göçmekten, yuvamı toplamaktan, yeniden kurmaktan mutluyum. Yaşım ilerledikçe eski zamanlara olan özlemim daha da artıyor. 

Sanırım dışarıda ılık bir havanın olduğu bu 1 Mayıs sabahını elimdeki kitaba gömülerek geçireceğim. Dijital göçmenlerin hepsine usulca sarılır, alınlarından öperim. 
İmza: Uyumsuz


24 Nisan 2018 Salı

Nisan ayı hayallerine hoş geldiniz!

Bunca şeyin arasında insan yapmaktan keyif aldığı şeyleri unutuyor. 😀
Devamlı yapacak bir şeyler, yetişecek durumlar var. "Kuzey'in sınav zamanı, işler çok yoğun, havalar da pek iyi değil, biraz da evde dinlensek mi?" derken bir bakıyoruz ki günler geçmiş, aylar başka mevsimlere doğru yol almış. Ardından başka bir an geliyor; hastalıklar, gidip de dönmeyenler, saçımıza yapışan aklar... Bu sefer evde oturup da yayıldığımız anlar geliyor gözümün önüne. "Hay Allah!" diyorum kendi kendime. "Ruhum da bedenim de biraz macera hevesinde ama ben bunu görmüyorum."



İşte, ruh halim aynen bu! Kızgınlıkla ya da yapamamaktan doğan üzüntüyle değil, bu sefer anlayışla karşılıyorum hissettiklerimi. Bahar geldi sanki. Hâlâ yerkürenin başka yerlerinde ara ara kar falan yağsa da ben bahara olan inancımı kaybetmedim. O yüzden tatil planı hazırlıklarına başladım. Şu andan itibaren Amsterdam biletlerini almış olduğumuza dair olan inancımı gün be gün tazeleyeceğim ve ailece yapacağımız bu tatilin planlarını yapacağım. Londra seyahatimiz de tarih aralığı olarak belirlendiğine göre seyahatin içini doldurabilir, rezervasyonları yapabilir, bilet çıktılarını falan alıp seyahat dosyamızı hazır hale getirebilirim. Şimdilik adım atılmış tatil planlarımız bunlar ama benim başka planlarım da var. Yaşlanmadan önce yapmayı düşündüğüm şeyler için bir an önce yola düşmem şart. 2018 yılının ortalarında alınan bir kararla karşınızdayım işte! 😀

(En son okuduğum kitabın fastastik bir roman olması ve beni kısa bir süreliğine bile olsa başka bir dünyada yaşatması beni hayallerin içine sürüklemiş olabilir. Atların, kraliçenin mufafızlarının, insana saldıran şahinlerin olduğu o dünyada elbette kolay bir dünya değil. Kötüler her yerde arkadaşlar! Yine de ormanların içinden ulaşılan dağlara doğru at sürmek, yağmur altında ıslanmak, iyiye olan inancı beslemek fantastik dünyalarda bile olsa çok güzel. )


Peki aklımdan neler geçiyor? 

İçinde uzun yürüyüşler olan yolculuklar yapmak istiyorum. Mesela Norveç'e gidip, patikalar arasında yürüyebilir, dağ tepe gezebiliriz. Sırtımızda çantalar, ensemizden kulağımıza fısıldayan bir rüzgâr ve "Benim ne işim var dağda, taşta?" diye yol boyunca kafamın içinde dönüp dolaşan sesle yolculuk yapabilirmişim gibi geliyor. Sonra İtalya'ya Cinque Terre tarafına gidip her gün köyler arasındaki yolları yürüyüp, vardığımız her yerde de nefis yemekler yiyebiliriz. Norveç ile İtalya seyahatini birbirinden ayıran ve İtalya seferini olası kılan en büyük etken yemek olabilir gibi geliyor bana. 😀 Ah İtalya! Adamlar yeme-içme ve tembellik işini iyi biliyorlar. Ya da? İşte aklım burada havalanıyor. Tadı damağımda kalan İtalya'da bir deniz tatili ayarlayabilirim. Nereye bilmiyorum. Elbette aklıma gelen birkaç seçenek var. Tabii bu seçeneklerin bir çoğunun ucunda ucuz uçak bileti bulma hayali yatıyor. Her şeye rağmen hayal kurmaktan bile memnunum. Sanki etrafımda dönüp duran onca şeye sebep hayal kurmayı bile unutmuşum gibi hissediyorum. Bu sabah mutluyum ama! Hayal kuracak cesaretim var.

Mesela Norveç'te şu herkesin hayalini kurduğu Trolltunga'ya ya da Pulpit Kayası'na gidebiliriz. Uçaktan iner, kendimize bir araba kiralar, yürüyüşe geçeceğimiz kasabalara yakın bir yerleşimde kalabilir; sabah erkenden sırt çantalarımıza koyduğumuz öğle yemeğimiz, kahvemiz ve yedek çamaşırlarımızla yola düşebiliriz. Düşünürken heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. İnsandan uzak, doğaya yakın bir tatil öyle güzel geliyor ki bana şu an. Bir de şu İskandinav coğrafyası var elbette. Büyüleyici olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan İtalyan güneşi altında yumuşayacağım ve nefis yemeklet yiyeceğim bir seyahatte çok cazip geliyor gözüme. Ekip olarak en çok kim tembellik yapacak diye yarışabilir; Kuzey ve ben aklımıza gelen tüm deniz ürünlerini yiyebiliriz. Selçuk da pizza yer, mozzarella yer. Herkes mutlu olur yani. 😀

İşte bu planlar bu günlerde beni heyecanlandırıyor. Gözümü kapıyor ve kendimi dünyanın başka bir ucunda görüyorum. Geriye değil, önüme bakmak; yürümek, yol almak, iç sesimi duyabilmek istiyorum. Kelimeleri boşu boşuna israf eden onca insandan uzak birkaç gün tüm dileğim. (Burada blog yazarının kötü düşüncelerini kaleme aldığı gerçeğini görmemezlikten gelin; ama ağzı olan konuşuyor sahiden.) 

12 Nisan 2018 Perşembe

Biz adam olmayız

Atlas Global'le ilgili son durumu bildirir, yaşamıma devam ederim arkadaşlar. Bir sonraki yazımda söz güzel şeylerden bahsedeceğim.
Karanlık bulutları dağıtmak istiyorum artık


Atlas Havayollarının bilet işi yeter miktarda canımı sıktı. Budget.air'dan bilet almakla hata yaptığımı söylemiştim. Başka yerlerde yayınladığım yazının altına yazdıkları yorumlarla bunun çokça altını çizenler oldu. 
"Sen de oradan bilet almayacaktın? Ucuz bilet için bu tip sitelerden bilet alırsan böyle olur." mealinde bir sürü laf. Enterasan olan bu eleştirileri yapanların kendi sitelerinde "Nasıl ucuz bilet bulursun konulu!" onca blog yazısının bulunması. Yazının başında da zaten onlarca kez, "Ben yaptım, siz yapmayın, buradan bilet almayın." cümlesini sıkça tekrarlamıştım. 

İkinci konu da "Atlas'ın bu biletlerin bedelini ödemek zorunda olmadığı gibi bir yaklaşımla" yaklaşan arkadaşlara verecek cevabım. TamamBen bu bileti Budget.com'dan almış olabilirim. Gel gör ki bu site buradan sattığı biletten sadece bir komisyon aldı. Benim benim uçmadığım ama ödediğim biletimin parası (Şaka değil 5500.00 TL den bahsediyorum) nerede
Ben size cevap vereyim: Elbette Atlas Global'in cebinde. O yüzden Atlas global benim biletimden de paramdan da uçuşumdan da sorumlu. 

Olayları kısaca toparlamam gerekirse. 
🔴 İnsanların kendi başlarına bir şey gelirse konu çok önemli. Yok, başkalarının başına gelmişse hemen konuyu başka yöne çekiyor. Şöyle diyor: Ama sen de oradan bilet almasaydın! Bu cümlenin  farklı bir versiyonu, otobüste şort giydi diye hiç tanımadığı biri tarafından yumruklanan kıza söyleniyor. Ama o da öyle tahrik edici şekilde giyinmeseydi. Ya da kocasından dayak yiyen kadına, "Ama o da çok cevap veriyor kocasına!" Dayak atanın, adam dolandıranın hiç suçu yok yani.
Ben bu örnekleri sabahlara kadar çoğaltarak anlatabilirim.
🔴 Atlas Havayolları o biletleri vermek zorunda olmasaydı bana vermezdi. Kesin olarak söylüyorum. Biletleri alana kadar canım çıktı. İşimi, gücümü bırakıp hakkım olan biletlerin peşine düştüm. 
🔴 Bir de "Ben bugüne kadar tüm dünyayı gezdim. Her şeyden memnunumcular var." Buradaki yorumun sebebi bizim kendisine, "Ay, sen ne süper kadınsın! Demek bütün dünyayı gezdin. Keşke biz de gezebilseydik." yorumunu yapmamız. İyi de bana ne senin bütün dünyayı gezmenden? 
🔴 "Körler, sağırlar birbirini ağırlar gezi blogları" şeklinde bir grup oluşmuş. Herkesi katmıyorum bu grubun içine ama büyük grup bunun içinde. Dönüp dolaşıp aynı gruplar birbirlerini en iyi blog, en iyi gezi blogu, en iyi bilmem ne seçiyor. Jüri aynı kişilerden oluşuyor, yarışmacılar da keza öyle. Bir sürü hayayolu şirketinden de, özellikle böyle niteliksiz olanlardan, bedava bilet aldıkları için sağıra yatıp, "Aaa, sahiden mi? Hiç duymadım dediğiniz gibi bir şey!" şeklinde yaşayıp gidiyorlar. 
🔴 Son durumum: Bu tipler hiç de umurumda değil. Bloguma reklam almıyorum. Kimseden menfaat peşinde değilim. Çalışıp geziyorum. Yarışmacı arkadaşlara da kendi aralarında yapacakları bir sonraki güzellik yarışmaları için başarılar dilerim.


4 Nisan 2018 Çarşamba

Hadi size biraz içimi dökeyim.

Sesim çıkmıyorsa hiçbir şey yapmıyor değilim elbet. Öncelikle bedenimi ve ruhumu bahara hazırlıyorum. Yok, spor falan yapmıyorum. Her yerim ağrıyor, yorgunum. Vitamin alacağım. Dün eve gelip yine yorgun ve biraz da stresli hissedince bir kadeh şarap koydum kendime. Sonra telefonum çaldı. Baktım Atlas Global. Atlas Hava yollarından bahsediyorum. Son on gün içinde sık sık kendileriyle görüştüğüm için hemen tanıdım tabii telefonu. Hatta dün akşam, -elbette kadehin yarısını içmiştim-, telefondaki kıza (Seda oluyor kendisi) "Sizinle şu biletleme işini hallettikten sonra dışarıda da görüşelim, eksikliğinizi çok hissedeceğim." dedim. Vallahi dedim.



Bakın, ben size Atlas Global'in bana yaptıklarını anlatıyorum. Ben yaptım, siz yapmayın diye! Sonra, "Gider bir bilet alırsınız, başınıza aynı şeyler gelir, anlatmadın demeyin!"

Neyse hazırsanız başlıyorum. Durumu ve geçen haftamı anlatıyorum. 

Bildiğiniz üzere geçen temmuz ayı için planladığımız ve gidemediğimiz bir İngiltere seyahatimiz vardı. Bayram öncesi ani bir kararla, bir yemek masasında otururken, "Battı balık yan giderin yanı sıra, nasıl yani biz şimdi bayramı evde mi geçireceğiz telaşıyla" Londra'ya alabileceğimiz en ucuz biletleri aldık. En ucuz derken neredeyse tüm biletler tükenmişti ve kalanlar da bu aldıklarımızdan daha da pahalıydı. Yanılmıyorsam üç bilete, hem de "Atlas Global'in uçak biletlerine"😨, üç kişi 5500,00 TL civarı bir şey verdik. Açıkçası Londra için çok pahalı bir fiyat bu yukarıda yazdığım. Sebepler ve arkadaşlarımızla hep birlikte olma duygusu ağır gelince, aldık işte biletleri. (Bazen şartları zorlamamak, kadere razı gelmek gerekiyor sanırım.)

Sonra malum vizeler gecikti. Ben biletleri erteletmek zorunda kaldım. Ve sinir krizi geçirdim. Budget. air'dan aldığımız Atlas Global biletlerini iptal ettirmem için Atlas Havayolları, "budget.air'ı aramanız gerek!" dedi. Pek tabii uğraştım ama karşıma çıkan telefon Kanada numarasıydı ve karşıma çıkan bir bant kaydı yurt dışından arayanlar için Kanada'daki hattın bizimle ilgilenmediğini, bunun için Turcs and Caicos Adaları'nı aramam gerektiğini söylüyordu. 😀

Atlas Global'i aradım tabii. "Siz kafayı  mı yediniz? Türk ve Kaikos Adaları neresi? Madem ilgilenmeyeceksiniz, ne satıyorsunuz kardeşim bileti!" bağlamında süre gelen bir dizi telefon görüşmesinden sonra, bağır çağır bileti açığa aldılar. (Bu dediklerim kolay oldu zannetmeyin. Bayağı bir beyin hücresi öldürdüm.) Neyse, telefondaki arkadaş, "Bir sene içinde biletinizi tekrar tarihlendirebilirsiniz." dedi; elbette ceza ödeyerek. 
"Tamam" dedim derin bir nefes alarak.

Açıkçası hedefimiz bu kadar pahalıya aldığımız biletleri bayram döneminde kullanmaktı. Normal zamanda bizim aldığımız fiyata Londra bileti alanı döverler vallahi. Aradım Atlas Global'i. 1Ağustos'taki bayram tatili için Londra bileti alacağım," dedim. 
Telefonun diğer ucundaki çalışan, "Ama ben sizin bilet numaranıza ve PNR'nize ulaşamıyorum." dedi. Neyse, ilk aldığımız yerden (maili saklamayı akıl etmişim iyi ki) PNR'yi buldum. Kendilerine söyledim. "Haai tamam şimdi ulaştım biletlerinize ama yeni PNR'nizi size söyleyemem." dedi.
"Eee, söyleyemezseniz ben nasıl bilet alacağım?" şeklinde bir soru yönelttim ben de kendisine.
Kızın ne dediğini anlamadım ama düşününce ve yorumlamaya çalışınca şöyle bir anlam çıkardım dediklerinden: Biletleri alacaksınız da nolcak? Biz size o biletleri vermeyiz. Bok mu var o biletlerin peşine düştünüz? 
"Yahu güzel kardeşim benim PNR'mi neden bana söylemiyorsun? dedim. "Güvenlik sebebiyle," dedi. Ben sizin Özlem, Selçuk ve Kuzey olduğunuzu nereden bileyim? 
"Eee, bilemezseniz bir yer adresi verirsiniz. Bir satış ofisi falan. Nüfus cüzdanlarımızı götürürüm." dedim. "Hem bu biletleri daha önceki telefon görüşmemizde açığa alan sizin firmanız değil miydi? Şimdi neden işlemimi yapmıyorsunuz?" (Adamlar bileti satmak istemiyor işte. Bir kere keklemişler, paranı almışlar. Bileti kullandırmak istemiyor çünkü ne yazık ki ülkede bu yaptıklarının hesabını verecekleri bu kurum işlemiyor. Onlar da bunu gayet iyi biliyorlar.)

"Hık mık," dedi. "Ben sizi arayayım, biraz bekleyin" falan dedikten sonra tamam dedi. PNR'lerinizi vereceğim. Oh dedim çok şükür. Biraz ilerleme kaydettik. 

Sonra Londra tarihini söyledim. 
"Aaa!" dedi. "Siz bu biletleri alamazsınız? İlk biletleme yaptığınız tarihten ileri bir zamanda yolculuk yapamazsınız." Biraz daha aramasaymışım bizim biletler gidiyormuş. "Ama daha önce biletlerimizi açığa alan arkadaşınız böyle bir şey söylemedi." dedim. Yapacak bir şey olmadığı konusunda uzlaştık.😀 (Bu kısımda hafta sonu Selçuk'la azıcık düşündük ve Londra biletlerini bayram için THY'den aldık. Canını sevdiğimin THY'si.)

Tabii hâlâ kullanma şansı edinemediğimiz ve içimize dert olmuş kazık rakamdan üç biletimiz vardı elimizde ve bu biletleri Atlas Global firmasına yedirmemeye kararlıydık. 
Selçuk, "Özlem!" dedi. "Beyninin yarı hücresini de tüketsen, ömrünü birkaç yıl kısaltsan da al şu biletleri."😀
Ben aradım yine Atlas Global'i. Yani Seda Hanım'ı. "Bakın Seda Hanım!" dedim. "O zaman ben başka yere gideyim. Başka bir parkura bilet alacağım."
"Gidemezsiniz." dedi. "İlla ki Londra'ya gideceksiniz."
İşte burada kendini kaybettim. "Size ne be?" dedim. "Para benim değil mi? Ben size ödemiş miyim biletin parasını? Ceza ödemeyi de kabul etmiş miyim? Canım nereye isterse oraya giderim. Hem bakın bant kayıtlarınıza daha önceki arkadaşınız bana öyle dedi." (Hizmet kalitesi için kayda aldıkları konuşmalar var ya, blog yazarı burada ondan bahsediyor) 

Seda Hanımcım, "Ben size tekrar döneyim" dedi. Kapattı telefonu. 

Tekrar aradığında üstleriyle konuştuğunu, aslında Atlas Global Şirketi olarak parkur değişikliği yapmadıklarını ama bizim için yapacaklarını söylediler. Tabii, bilet sınıfından dolayı ek bir ücret çıkarsa onu da ödemek şartıyla. 
"Siz kafayı mı yediniz?" dedi. Kızcağız soruma cevap vermedi tabii ki.
Atlas'ın sitesinde bizim aldığımız biletten daha pahalı bilet yok arkadaşlar! Ne farkı onu çözemedim. 
Neyse, gel zaman git zaman biz konuşa konuşa Seda Hanım'la dostluğumuzu ilerlettik. Ben artık Atlas Global'i arayınca direk onu istiyorum. Mümkünü yok başkasıyla konuşmam. 

Kendisine bir tarih verdim. Amsterdam dedim. O da bana biletlerin tarihlendirmesini yapabilmek için genel merkezden onay alması gerektiğini söyledi. Vallahi ben böyle bir şeyi ilk defa duyuyorum. Tabii lanet olsun modunda olduğumdan tamam dedim. Sanki demesem ne olacak, değil mi?
Sonunda Seda Hanım tekrar döndüğünde, "Kişi başı 130 Dolar ceza ödeyerek biletlendirme yapabiliyorum." dedi. Tamam dedim. Lanet olsun yap!

Sizi arayacağım cümlesi ve iyi dileklerle tekrar kapattık telefonlarımızı.

En son aradığında biletlendirmeyi yaptığını, cezayı havaalanından uçacağımız gün ödememiz gerektiğini söyledi. Vallahi içime bir kurt düştü. Daha önce de THY'dan bu tarz işlemler yaptım. Telefonda halledilir bu işler. Cezayı hemen alırlar. 
"Yahu, emin misiniz?" dedim. "Nereden ödeyeceğim ben bu parayı?" diye ısrarla sordum. "Kontuardan!" dedi. 
"Peki o zaman biletlerin mailini atın da bitsin artık bu iş!" dedim. 
"Tamam." dedi. Birbirimize uzun, mutlu bir hayat diledik ve ayrıldık. 
Akşam bir baktım, mail falan gelmemiş.
Aradım pek tabii. 
"Seda Hanım mail gelmemiş." 😔
"Ben bir üstlerimle görüşeceğim, sizi arayayım." dedi. 
Pek tabii aradığında kendilerinin biletledikleri biletin mailini atamayacaklarını, bu maili istiyorsam Budget.com'u aramam gerektiğini söyledi. Sanırım beyin hücrelerimin ciddi anlamda eksildiği yer burasıydı.
"Allah belanızı versin sizin. Ne biçim bir firmasınız siz ya?" dedim. "Türk ve Kaikos Adalarını mı arayacağım ben sizden aldığım bilet için?" (Firma gerçekten global. Buradan aldığınız bilet için dünyanın öbür ucunu aramanız gerekiyor. İngilizce bilmeniz de gerekmiyor üstelik; zira Türkçe konuştuğunuz halde buradaki Atlas Global firmasıyla da anlaşamıyorsunuz.)
"Ben sizi arayayım" dedi. 

Bekliyorum. Vallahi ben bunlara güvenip, olmayan uçak biletimle nasıl otel alayım, nasıl bavul hazırlayıp havaalanına gideyim bilemiyorum.

Yazımı bitirmeden önce sizi Atlas Global'ın muhteşem jingle'ının sözleriyle baş başa bırakayım. Sahiden çok güzel. 😀
"Atlas Global var ya, hayallerin üstünde bir rüya,
Yolculuk değil, sanki bir rüya,
Hayallerin üstünde bir dünya!"
Tabii gidebilene 😀

Ben anlattım. Atlas Global'den ben bilet aldım; siz almayın. Hayatınızı karartmayın. Yürüyerek gidin gideceğiniz yere daha iyi. Samimiyim.

EDİT 1: İki gün sonra bilet maili geldi diye Atlas Havayollarını aradığımda (Bu sefer Seda Hanım'ı değil de başkasını aradım belki başka bir şey söyler diye) bilin bakalım ne oldu? Seda Hanım'ın dediği gibi biletlemenin yapılmadığını, sadece ön rezervasyon olduğunu öğrendim. Yani Seda Hanım'ın dediği gibi uçacağımızı düşündüğümüz gün Kuzey, Selçuk ve ben bavullarımızla havaalanında olsaydık, biletimizin olmadığını öğrenecektik. Kısa süreli bir sinir krizi geçirdim. Rezervasyonumuzun 23 Nisan'a kadar olduğunu öğrendim. Atataürk Havalimanına gidip oradan biletleme yapabilceğimiz cevabını aldım. (Bu sefer konuştuğum Gül hanım isminde başka bir çalışandı.)

EDİT 2: Birkaç gün sonra, 10 Nisan'da Selçuk işi, gücü bırakıp Atarürk Havalimanı'na gitti çünkü bizim bu biletlerin peşinde koşmaktan başka işimiz yok.! Beni aradı ve iç hatlar Atlas Global görevlisi Dilan Hanım'ın rezervasyonlarımızı gördüğünü ama oraya iletilmiş bir fiyatlama bilgisi olmadığı için bileti kesemeyeceğini söyledi. Bu sefer ben tekrar Atlas Global'i aradım. Karşıma Dilara Hanım çıktı. Durumu anlatıp biletlemeyi yapacaklarsa yapmalarını, yapmayacaklarda mahkemeye gideceğimi bağırarak anlattım. Yarım saat beni beklettikten ve dediğine göre konuyla şahsen ilgilendiğini söyledikten sonra Dilan Hanım'ın işten çıktığını ama Enes Beyin biletimizi keseceğini söyledi.

EDİT 3: Merak edenler için (biliyorum herkes ediyor) biletlerimizi aldık. Ama bu kadar pislik bir firmaya güvenmiyorum ben. Umarım havaalanına gidince bir terslikle karşılaşmaz ve otel paramızı falan yakmayız.