15 Mayıs 2018 Salı

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?

Bu günlerde gözümü seyahat bürüdü. 😀 
Sanki etrafımdaki herkes bir yerlere gidiyor ve buna karşılık ben evde oturup gidenlerin geri dönmesini bekliyorum. En son şubat ayında Frankfurt'a, oradan da trenle Paris'e gittiğimden beri İstanbul'un bekçiliğini yapıyorum. Ben görevimi icra ederken Selçuk bir hafta sonunu Moskova'da, bir diğerini Ukrayna'da, bir başka haftasını Çin'de, en son geçen haftayı da Kosova'da geçirdi. Çin'den gelirken bana on beş tane olgun mango getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı.

Fotoğraf an itibariyle ruh halimin nasıl olduğunu yansıtmaktadır 😁

Yan komşumuz son bir ayının her hafta sonunu başka bir Avrupa kentinde geçirdi. Tek başına iki hafta boyunca Çin'de gezdi. Terracotta askerlerini (Toprak Askerler) gördü. Bol bol fotoğraf çekti. Gelirken de bana göz maskesi, yüz temizleme jeli falan getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Kahve içerken hafta sonu Prag'da Andrea Bocelli konserinde olacağını söyleyince elimdeki meyve bıçağı ile üstüne saldırdım. 
"Geçen hafta da yoktun ama!" dedim. İşi biraz daha abartıp, "Ama hep siz geziyorsunuz ben çocuklara bakmak zorunda kalıyorum." diye söylendim. Yemin ederim söylendim. Bakmak zorunda bırakıldığımı iddia ettiğim çocuk on beş yaşında ve hafta sonlarında birkaç saat bizde takılıyor. Baktığımı söylediğim diğer çocuk da kendi doğurduğum çocuk üstelik! Oysa o çocuklara seviyorum ben.

Hafta sonu için İtalya'ya gideceğini haber bir diğer arkadaşıma söylediklerimi buraya yazmak istemiyorum. Telefonda kendisine bağırmış olabilirim. Geri döndüğünde benimle görüşmek istemeyebilir. Ya da o da bana bir şeyler getirir gelirken. Acımın hafifleyeceğini düşünür ama yanılır zannımca. Bilemiyorum.

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?


Ah, açıkça ifade etmem gerekirse, hani İG'de ya da facebook'ta paylaştığınız bir tatil fotoğrafının altına, "Şekerim hayat sana güzel!", "Gez bakalım, elbet bizim de gezeceğimiz günler gelecek!", hatta işi biraz daha abartarak "Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Sizin iş yerinde altı ay tatil veriyorlar herhalde!" diyen insanlar var ya, işte tam da onlar gibi davrandım. Kocam başta olmak üzere ben evde oturup Kuzey'in fen ödevine yardım eder, cebir problemlerinin içinde yüzerken ister iş, ister tatil niyetiyle olsun seyahate çıkan herkesi lanetledim. Yaşasın kötülük 😈

Pişman değilim. Sinir krizi geçirmiş olabilir, birilerine saldırmış olabilirim ama sonunda doğru yolu buldum. En son tahlilde hayatın çok kısa olduğuna ve acilen tatile çıkmam gerektiğine karar verdim. Ben ne yapacağımı düşünürken binlerce insan uçak bileti alıyor ve uçaktaki koltuk sayısı gün be gün azalırken fiyatlar alıp başını gidiyordu. Pazartesi günü İngiltere vizesi için pasaportlarımızı İngiltere Konsolosluğu'na vereceğimiz için bir müddet yerimden kıpırdama şansım yok. Haziranın ilk hafta sonu için gözümü karartıp Atina'ya gidecektim ama TEOG (adı değişti ama yeni adı ne bilmiyorum) sınavının o hafta sonu olduğunu fark ettim. İyi ki biletleri almamışım. Bayram tatilinde de Amsterdam'a gitmeyi hayal ettiğimden şimdilik başka bir plan yapamıyorum. (Atlas Havayolları bir kazık daha atarsa ve ben o seyahate çıkamazsam artık ne yapacağımı siz düşünün.)

İçimde beni ele geçiren bir seyahat aşkıyla oturuyor, sakin kalmaya çalışıyorum. Sanırım iyileşmemin tek yolu bir uçağın koltuğunda oturup gökyüzünün bir ucundan başka bir ucuna süzülmekten geçiyor. Eninde sonunda ben bir uçağa binene kadar seyahat planı olan tüm insan evlatlarının benden uzak durmasını, bana seyahatten ya da tatilden bahsetmemesini ısrarla rica ederim. Aksi bir durumda yapacaklarımın sorumlusu  ben olmayacağım. Çünkü arkadaşlar gerçekten ama gerçekten çatlamak üzereyim. 

Tüm seyahat severler rica ediyorum benden ve evle iş arasında geçen basit hayatımdan uzak durun! Sizler gezerken ben evde oturmuş çekirdeğimi çitliyor olacağım.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Yeni yaş manifestosu

Nora Ephron'u çok seviyorum. Geçenlerde Türkçe'ye çevrilmiş tek kitabını bulup aldım: "Yaşlanıyor muyum ne?" Kısa yazılar, hayatından kesitler, hikâyeleştirilmiş yaşam parçaları var kitabın içinde. Hepsi de çok eğlenceli. İnsan okurken hem gülümsüyor, hem New York sokaklarında geziniyor; telefona uzanıp en yakın Çin lokantasından yemek tarifi vermek istiyor. Yaşamımın hiçbir ucu Nora Ephron'un yaşamından bir yere bağlanmasa da, yazdıklarını okurken birçok yerde kendime denk geldim ben. "İyi düşün, iyi ol!", "Güzellik senin içinde!", "Bak işte çiçekler, kuşlar..." tarzından ziyade düşmeler, düşene gülmeler ama yine ayağa kalkmalarla dolu bir kitaptı. Hepimizin hayatı gibiydi aslına bakılacak olursa. En çok komik olmasını sevdim. 

Kitabı okuduktan sonra da kendime bir ders çıkardım. Evet, yaşlılığın izleri en çok boynumuzdan belli oluyor. O yüzden bundan sonra boynuma da krem süreceğim. (Hiçbir şey için geç değildir.)

Amelie ve Sophie'yi ışıltılarla süslediğimi fark edin, rica edeyim. 

Geriye dönüp baktığımda neleri değiştirirdim diye sordum kendime bu sabah. Keşke şimdiye kadar çoktan Amelie kakülü kestirseydim diye düşündüm. Geçen gün Ankara yolunda Selçuk yanı başımda araba kullanırken yılların özlemini dile getirdim ama Selçuk kaküller uzayana kadar benimle görüşmemekle tehdit etti beni. Amelie dedim, Sophie Marceau dedim ama ikna edemedim kendisini. Oysa bu iki kadını da çok sever.😀 Onun dışında kahve içmeye daha erken yaşta başlamayı, anlamlandıramadığım aşk acısıyla dolu kalbini daha iyi anlayabilmek için Anna Karanina'yı daha erken yaşta okumayı, Paris'e çok daha uzun yıllar önce gitmiş olmayı ve Fransızca konuşabilmeyi dilerdim. Gerisi ince ayrıntılar... Hayat biraz da alnımıza yazılmış yazı bence. Yeni başlangıçlar, aynı yaşamın farklı versiyonları Paul Auster'ın yazdığı kitap da gerçek oluyor sanırım. O da bin küsür sayfadan sonra son buluyor. O yüzden belki de geçmişe bakıp durmak yerine önümüze bakmak gerekiyor. Yine de her yaş günümde neden gözlerimin dolduğunu çözemiyorum. 😍

Durum bundan ibaret sevgili günlük!

Yaşam avuçlarımın içinde. Huzurum yerinde. Emekliliği hayal ettiğim, günlerimi tembellikle geçirmeyi düşlediğim bir zamanın arifesindeyim. Arkasında yemek tariflerinin, o gün doğan çocuklara verilecek isimlerin yazılı olduğu Maarif Takvimleri'nin mutfak duvarında asılı olduğu yıllar çok geride kaldı. Robin Williams birkaç yıl önce beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğratarak çekti gitti bu dünyadan. Dünyaya zarar veren insanlar inatla yaşamaya devam ediyor. Onlar yaşama yakışan insanlardan daha çok seviyor bu dünyada kalmayı. En kötüsü sardunyalar, eski sardunyalar gibi kokmuyor. Zaman zaman kendimi geçmişten, çok ileriye fırlatılmış başka bir zamanın insanı gibi hissediyorum. Şaşkın şaşkın etrafıma bakıyorum. 👀 İşte bu sebepten geziyorum. 😀

Kendime yeni yaş manifestosu hazırladım bir de. Çok uzun değil ama olsun. 

🎯 Bundan sonra renkli tişörtler almayacağım. Siyah ve beyaz tişörtlerle hayatıma devam.
🎯 Rahat ayakkabılar giyip, daha çok su içeceğim. Cildimin suya ihtiyacı var. 
🎯 Daha çok mango, daha çok kiraz yiyeceğim. Neticede en sevdiğim meyveler onlar. 
🎯 Değiştiremeyeceğim şeyleri değiştirmek için uğraşmayacağım.
🎯 Aynı hataları tekrarlayan insanlara üzülmeyeceğim. 
🎯 Verdiğim değeri hak etmeyen insanların üstünü çizeceğim. 
🎯 Beni güldüren diziler seyredeceğim. 
🎯 "Önce ben!" diyeceğim. 
🎯 Lakerdaya gereken değeri verecek, sırf iyi ve ucuz lakerda yemek için Yunanistan'a gideceğim. 
🎯 Günlük yazmayı ihmal etmeyecek, Hülya Avşar'dan nefret etmeye devam edeceğim. 

İşte bu 💖
Yeni yılımın açılışını yapıyorum. Ben 43 diyorum. Yok sen 44 oldun falan diyen olurda hiç affetmem, kalbini kırarım. Haberi ola!

1 Mayıs 2018 Salı

Bir göçmenmişim de haberim yokmuş.

Bu sabah kahvaltımı yaptıktan sonra bir bardak çayımı aldım ve bilgisayarımın başına oturdum. Hedefim bloga yeni bir yazı yazmaktı. Seyahat etmekten bahsetmek (çünkü bir yerlere gitmekten başka bir şey düşünemiyorum) ve yazarken hayallerimden etkilenip gülümsemek istiyordum. Ne zamandır bloga bir şey yazmadığım için vicdan azabı çekmem de yolumun buraya düşmesinin en önemli sebeplerinden biri. Samimi olmam gerekirse içimden bir şey yazmak gelmiyor. Ne yazacağımı, nereden başlayacağımı, hatta neden bahsedeceğimi bilmiyorum. Kafam akşamdan kalmaymışım gibi ağır, düşünemeyecek kadar yorgun. ❤

Yazının içine kalp koymak iyi geliyor bu arada! Defterlerimin içinde de bir dolu kalp olur her zaman! Sanırım görsel hafıza yaratmak sadece yazı ile bir şeyi anlatmaya çalışmaktan daha kolay ve etkili. Bloglar için de aynı şey geçerli aslında. Kelimelerle anlatılandan çok fotoğraflarla verilen imaj öne çıkıyor. Düşündüğüm zaman bu durumun haklılığına olan inancım kuvvetleniyor çünkü çoğu zaman ben de internette gördüğüm bir fotoğrafın ardına düşüp fotoğraftaki yeri aramaya çıkıyorum. 

Peki, işin sürprizi nerede?

Kötü haber! Öyle bir şey kalmadı ne yazık ki. Elimizdeki akıllı telefonlarla artık yollarda kaybolma şansımızı yitirdik. Dünyanın gidilmedik bir köşesi kalmadı. Keşfedilmemiş bir restoran, hiç girilmemiş bir ara sokak, önceden kurulmamış bir hayal yok. Aradığımız, merak ettiğimiz her şey bir tık ötemizde. Sanal dünyaya bir cümle yazıp ardından hiç tanımadığımız insanlarla kavga edebiliyoruz.😀 Öyle gerçekten! Hiç tanımadıkları insanlarla karşıt görüşte olup, bunu ifade etmek için bekleyen nice insan var. İfade özgürlüğünü desteklediğim için insanların fikirlerini açıkça, yüksek sesle ve sert bir üslupla dile getirmelerini destekliyorum. Neyse konumuz bu değil! Ne peki?

X Kuşağı - Z Kuşağına Karşı

Foto: Buradan

Geçen hafta Kuzey'in okulunda bir toplantıya katıldım: Liseye geçiş toplantısı. Her ne kadar şaşkınlık içinde olsam da oğlum eylül ayında lise öğrencisi oluyor. Ona soracak olursanız, tıpkı bizim zamanımızdaki gibi, okul çok sıkıcı bir yer, ders çalışmak ve sınavlara girmek nefret edilesi ve biz okula gitmek zorunda kalmadığımız için çok şanslıyız. Elbette onun okul parası yüzünden çalışmak zorunda olduğumuzu düşünemiyor. Böyle bir şeyi hatırlatmaya çalışırsak da eminim bunun çok aptalca olduğunu düşünür. Selçuk ve ben ona baktığımızda önünde uzanan seçeneklerle dolu bir geleceği görüyoruz. Muhtemelen kendi lise yıllarımıza dönüp, tek sorumluluğun ders çalışmak olduğu o güzel yılları da biraz kederle anımsıyoruz. (Eh, lise yılları insanı az biraz melankoliye sürüklüyor.) Neyse, ben toplantıya geleyim. Bu toplantıda az biraz lisede öğrencileri bekleyen şeylerden bahsedildi, okulun ilk gününden beri söylene söylene herkesin kafasına kazınan değerler yinelendi falan filan... Benim için toplantının en ilginç cümlesi benim neslimin dijital göçmen olduğunu ama Kuzey'in neslininse dijital yerli olduğunu öğrenmem oldu. O, teknolojinin içine doğduğu için bir yerli, bense bilmem kaç yaşımdan sonra teknolojinin içine dahil olduğum için göçmenmişim. Yemin ederim aydınlandım. Elinde cep telefonu ile gezmesinden, internette film yorumu yapan you tuberlardan aya ilk ayak basan insanmış gibi bahsetmesinden, oynadığı bir video oyununu oynayan başka insanların videoya kaydettikleri oyunlarını izleyip bunu da dünya nüfusunu açlıktan kurtaracak bir ilacı yaratmışlar gibi bahsetmesinden nefret ediyorum. Ve elbette anlamlandıramıyorum. Tüm hayatı, bir telefonun ucunda, bir ekranda şekilleniyor. 

Bu durumda benim bu hayata tepki göstermem  çok normal. Ben bir göçmenim ve sıla özlemi çekiyorum.  Hâlâ spontane çıkılan seyahatlerden, uzun tren yolculuklarından, yollarda kaybolmaktan hoşlanıyorum. Kalbim yolumu bulamama heyecanıyla çarpsın istiyorum. Yürüyerek aynı sokağın etrafında üç kez tur atayım, sonra o duvar kenarına çöküp kara kara düşüneyim ve bir insan evladının insafına sığınayım istiyorum. Hayattaki en büyük korkumun telefonumun şarjının tükenmesi olmasını istemiyorum. Kitap okuyan, romantik komedi filmlerinden hoşlanan, aşka inanan, kendi hatalarıyla dalga geçebilen bir neslin kadınıyım ben. Güçlüyüm, çalışkanım ve her daim heyecanlıyım. Hedeflerim, yapmak istediklerim var. Yazdıklarımı silmeyi, tekrar yazmayı, yılmamayı biliyorum. Göçmekten, yuvamı toplamaktan, yeniden kurmaktan mutluyum. Yaşım ilerledikçe eski zamanlara olan özlemim daha da artıyor. 

Sanırım dışarıda ılık bir havanın olduğu bu 1 Mayıs sabahını elimdeki kitaba gömülerek geçireceğim. Dijital göçmenlerin hepsine usulca sarılır, alınlarından öperim. 
İmza: Uyumsuz


24 Nisan 2018 Salı

Nisan ayı hayallerine hoş geldiniz!

Bunca şeyin arasında insan yapmaktan keyif aldığı şeyleri unutuyor. 😀
Devamlı yapacak bir şeyler, yetişecek durumlar var. "Kuzey'in sınav zamanı, işler çok yoğun, havalar da pek iyi değil, biraz da evde dinlensek mi?" derken bir bakıyoruz ki günler geçmiş, aylar başka mevsimlere doğru yol almış. Ardından başka bir an geliyor; hastalıklar, gidip de dönmeyenler, saçımıza yapışan aklar... Bu sefer evde oturup da yayıldığımız anlar geliyor gözümün önüne. "Hay Allah!" diyorum kendi kendime. "Ruhum da bedenim de biraz macera hevesinde ama ben bunu görmüyorum."



İşte, ruh halim aynen bu! Kızgınlıkla ya da yapamamaktan doğan üzüntüyle değil, bu sefer anlayışla karşılıyorum hissettiklerimi. Bahar geldi sanki. Hâlâ yerkürenin başka yerlerinde ara ara kar falan yağsa da ben bahara olan inancımı kaybetmedim. O yüzden tatil planı hazırlıklarına başladım. Şu andan itibaren Amsterdam biletlerini almış olduğumuza dair olan inancımı gün be gün tazeleyeceğim ve ailece yapacağımız bu tatilin planlarını yapacağım. Londra seyahatimiz de tarih aralığı olarak belirlendiğine göre seyahatin içini doldurabilir, rezervasyonları yapabilir, bilet çıktılarını falan alıp seyahat dosyamızı hazır hale getirebilirim. Şimdilik adım atılmış tatil planlarımız bunlar ama benim başka planlarım da var. Yaşlanmadan önce yapmayı düşündüğüm şeyler için bir an önce yola düşmem şart. 2018 yılının ortalarında alınan bir kararla karşınızdayım işte! 😀

(En son okuduğum kitabın fastastik bir roman olması ve beni kısa bir süreliğine bile olsa başka bir dünyada yaşatması beni hayallerin içine sürüklemiş olabilir. Atların, kraliçenin mufafızlarının, insana saldıran şahinlerin olduğu o dünyada elbette kolay bir dünya değil. Kötüler her yerde arkadaşlar! Yine de ormanların içinden ulaşılan dağlara doğru at sürmek, yağmur altında ıslanmak, iyiye olan inancı beslemek fantastik dünyalarda bile olsa çok güzel. )


Peki aklımdan neler geçiyor? 

İçinde uzun yürüyüşler olan yolculuklar yapmak istiyorum. Mesela Norveç'e gidip, patikalar arasında yürüyebilir, dağ tepe gezebiliriz. Sırtımızda çantalar, ensemizden kulağımıza fısıldayan bir rüzgâr ve "Benim ne işim var dağda, taşta?" diye yol boyunca kafamın içinde dönüp dolaşan sesle yolculuk yapabilirmişim gibi geliyor. Sonra İtalya'ya Cinque Terre tarafına gidip her gün köyler arasındaki yolları yürüyüp, vardığımız her yerde de nefis yemekler yiyebiliriz. Norveç ile İtalya seyahatini birbirinden ayıran ve İtalya seferini olası kılan en büyük etken yemek olabilir gibi geliyor bana. 😀 Ah İtalya! Adamlar yeme-içme ve tembellik işini iyi biliyorlar. Ya da? İşte aklım burada havalanıyor. Tadı damağımda kalan İtalya'da bir deniz tatili ayarlayabilirim. Nereye bilmiyorum. Elbette aklıma gelen birkaç seçenek var. Tabii bu seçeneklerin bir çoğunun ucunda ucuz uçak bileti bulma hayali yatıyor. Her şeye rağmen hayal kurmaktan bile memnunum. Sanki etrafımda dönüp duran onca şeye sebep hayal kurmayı bile unutmuşum gibi hissediyorum. Bu sabah mutluyum ama! Hayal kuracak cesaretim var.

Mesela Norveç'te şu herkesin hayalini kurduğu Trolltunga'ya ya da Pulpit Kayası'na gidebiliriz. Uçaktan iner, kendimize bir araba kiralar, yürüyüşe geçeceğimiz kasabalara yakın bir yerleşimde kalabilir; sabah erkenden sırt çantalarımıza koyduğumuz öğle yemeğimiz, kahvemiz ve yedek çamaşırlarımızla yola düşebiliriz. Düşünürken heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. İnsandan uzak, doğaya yakın bir tatil öyle güzel geliyor ki bana şu an. Bir de şu İskandinav coğrafyası var elbette. Büyüleyici olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan İtalyan güneşi altında yumuşayacağım ve nefis yemeklet yiyeceğim bir seyahatte çok cazip geliyor gözüme. Ekip olarak en çok kim tembellik yapacak diye yarışabilir; Kuzey ve ben aklımıza gelen tüm deniz ürünlerini yiyebiliriz. Selçuk da pizza yer, mozzarella yer. Herkes mutlu olur yani. 😀

İşte bu planlar bu günlerde beni heyecanlandırıyor. Gözümü kapıyor ve kendimi dünyanın başka bir ucunda görüyorum. Geriye değil, önüme bakmak; yürümek, yol almak, iç sesimi duyabilmek istiyorum. Kelimeleri boşu boşuna israf eden onca insandan uzak birkaç gün tüm dileğim. (Burada blog yazarının kötü düşüncelerini kaleme aldığı gerçeğini görmemezlikten gelin; ama ağzı olan konuşuyor sahiden.) 

12 Nisan 2018 Perşembe

Biz adam olmayız

Atlas Global'le ilgili son durumu bildirir, yaşamıma devam ederim arkadaşlar. Bir sonraki yazımda söz güzel şeylerden bahsedeceğim.
Karanlık bulutları dağıtmak istiyorum artık


Atlas Havayollarının bilet işi yeter miktarda canımı sıktı. Budget.air'dan bilet almakla hata yaptığımı söylemiştim. Başka yerlerde yayınladığım yazının altına yazdıkları yorumlarla bunun çokça altını çizenler oldu. 
"Sen de oradan bilet almayacaktın? Ucuz bilet için bu tip sitelerden bilet alırsan böyle olur." mealinde bir sürü laf. Enterasan olan bu eleştirileri yapanların kendi sitelerinde "Nasıl ucuz bilet bulursun konulu!" onca blog yazısının bulunması. Yazının başında da zaten onlarca kez, "Ben yaptım, siz yapmayın, buradan bilet almayın." cümlesini sıkça tekrarlamıştım. 

İkinci konu da "Atlas'ın bu biletlerin bedelini ödemek zorunda olmadığı gibi bir yaklaşımla" yaklaşan arkadaşlara verecek cevabım. TamamBen bu bileti Budget.com'dan almış olabilirim. Gel gör ki bu site buradan sattığı biletten sadece bir komisyon aldı. Benim benim uçmadığım ama ödediğim biletimin parası (Şaka değil 5500.00 TL den bahsediyorum) nerede
Ben size cevap vereyim: Elbette Atlas Global'in cebinde. O yüzden Atlas global benim biletimden de paramdan da uçuşumdan da sorumlu. 

Olayları kısaca toparlamam gerekirse. 
🔴 İnsanların kendi başlarına bir şey gelirse konu çok önemli. Yok, başkalarının başına gelmişse hemen konuyu başka yöne çekiyor. Şöyle diyor: Ama sen de oradan bilet almasaydın! Bu cümlenin  farklı bir versiyonu, otobüste şort giydi diye hiç tanımadığı biri tarafından yumruklanan kıza söyleniyor. Ama o da öyle tahrik edici şekilde giyinmeseydi. Ya da kocasından dayak yiyen kadına, "Ama o da çok cevap veriyor kocasına!" Dayak atanın, adam dolandıranın hiç suçu yok yani.
Ben bu örnekleri sabahlara kadar çoğaltarak anlatabilirim.
🔴 Atlas Havayolları o biletleri vermek zorunda olmasaydı bana vermezdi. Kesin olarak söylüyorum. Biletleri alana kadar canım çıktı. İşimi, gücümü bırakıp hakkım olan biletlerin peşine düştüm. 
🔴 Bir de "Ben bugüne kadar tüm dünyayı gezdim. Her şeyden memnunumcular var." Buradaki yorumun sebebi bizim kendisine, "Ay, sen ne süper kadınsın! Demek bütün dünyayı gezdin. Keşke biz de gezebilseydik." yorumunu yapmamız. İyi de bana ne senin bütün dünyayı gezmenden? 
🔴 "Körler, sağırlar birbirini ağırlar gezi blogları" şeklinde bir grup oluşmuş. Herkesi katmıyorum bu grubun içine ama büyük grup bunun içinde. Dönüp dolaşıp aynı gruplar birbirlerini en iyi blog, en iyi gezi blogu, en iyi bilmem ne seçiyor. Jüri aynı kişilerden oluşuyor, yarışmacılar da keza öyle. Bir sürü hayayolu şirketinden de, özellikle böyle niteliksiz olanlardan, bedava bilet aldıkları için sağıra yatıp, "Aaa, sahiden mi? Hiç duymadım dediğiniz gibi bir şey!" şeklinde yaşayıp gidiyorlar. 
🔴 Son durumum: Bu tipler hiç de umurumda değil. Bloguma reklam almıyorum. Kimseden menfaat peşinde değilim. Çalışıp geziyorum. Yarışmacı arkadaşlara da kendi aralarında yapacakları bir sonraki güzellik yarışmaları için başarılar dilerim.


4 Nisan 2018 Çarşamba

Hadi size biraz içimi dökeyim.

Sesim çıkmıyorsa hiçbir şey yapmıyor değilim elbet. Öncelikle bedenimi ve ruhumu bahara hazırlıyorum. Yok, spor falan yapmıyorum. Her yerim ağrıyor, yorgunum. Vitamin alacağım. Dün eve gelip yine yorgun ve biraz da stresli hissedince bir kadeh şarap koydum kendime. Sonra telefonum çaldı. Baktım Atlas Global. Atlas Hava yollarından bahsediyorum. Son on gün içinde sık sık kendileriyle görüştüğüm için hemen tanıdım tabii telefonu. Hatta dün akşam, -elbette kadehin yarısını içmiştim-, telefondaki kıza (Seda oluyor kendisi) "Sizinle şu biletleme işini hallettikten sonra dışarıda da görüşelim, eksikliğinizi çok hissedeceğim." dedim. Vallahi dedim.



Bakın, ben size Atlas Global'in bana yaptıklarını anlatıyorum. Ben yaptım, siz yapmayın diye! Sonra, "Gider bir bilet alırsınız, başınıza aynı şeyler gelir, anlatmadın demeyin!"

Neyse hazırsanız başlıyorum. Durumu ve geçen haftamı anlatıyorum. 

Bildiğiniz üzere geçen temmuz ayı için planladığımız ve gidemediğimiz bir İngiltere seyahatimiz vardı. Bayram öncesi ani bir kararla, bir yemek masasında otururken, "Battı balık yan giderin yanı sıra, nasıl yani biz şimdi bayramı evde mi geçireceğiz telaşıyla" Londra'ya alabileceğimiz en ucuz biletleri aldık. En ucuz derken neredeyse tüm biletler tükenmişti ve kalanlar da bu aldıklarımızdan daha da pahalıydı. Yanılmıyorsam üç bilete, hem de "Atlas Global'in uçak biletlerine"😨, üç kişi 5500,00 TL civarı bir şey verdik. Açıkçası Londra için çok pahalı bir fiyat bu yukarıda yazdığım. Sebepler ve arkadaşlarımızla hep birlikte olma duygusu ağır gelince, aldık işte biletleri. (Bazen şartları zorlamamak, kadere razı gelmek gerekiyor sanırım.)

Sonra malum vizeler gecikti. Ben biletleri erteletmek zorunda kaldım. Ve sinir krizi geçirdim. Budget. air'dan aldığımız Atlas Global biletlerini iptal ettirmem için Atlas Havayolları, "budget.air'ı aramanız gerek!" dedi. Pek tabii uğraştım ama karşıma çıkan telefon Kanada numarasıydı ve karşıma çıkan bir bant kaydı yurt dışından arayanlar için Kanada'daki hattın bizimle ilgilenmediğini, bunun için Turcs and Caicos Adaları'nı aramam gerektiğini söylüyordu. 😀

Atlas Global'i aradım tabii. "Siz kafayı  mı yediniz? Türk ve Kaikos Adaları neresi? Madem ilgilenmeyeceksiniz, ne satıyorsunuz kardeşim bileti!" bağlamında süre gelen bir dizi telefon görüşmesinden sonra, bağır çağır bileti açığa aldılar. (Bu dediklerim kolay oldu zannetmeyin. Bayağı bir beyin hücresi öldürdüm.) Neyse, telefondaki arkadaş, "Bir sene içinde biletinizi tekrar tarihlendirebilirsiniz." dedi; elbette ceza ödeyerek. 
"Tamam" dedim derin bir nefes alarak.

Açıkçası hedefimiz bu kadar pahalıya aldığımız biletleri bayram döneminde kullanmaktı. Normal zamanda bizim aldığımız fiyata Londra bileti alanı döverler vallahi. Aradım Atlas Global'i. 1Ağustos'taki bayram tatili için Londra bileti alacağım," dedim. 
Telefonun diğer ucundaki çalışan, "Ama ben sizin bilet numaranıza ve PNR'nize ulaşamıyorum." dedi. Neyse, ilk aldığımız yerden (maili saklamayı akıl etmişim iyi ki) PNR'yi buldum. Kendilerine söyledim. "Haai tamam şimdi ulaştım biletlerinize ama yeni PNR'nizi size söyleyemem." dedi.
"Eee, söyleyemezseniz ben nasıl bilet alacağım?" şeklinde bir soru yönelttim ben de kendisine.
Kızın ne dediğini anlamadım ama düşününce ve yorumlamaya çalışınca şöyle bir anlam çıkardım dediklerinden: Biletleri alacaksınız da nolcak? Biz size o biletleri vermeyiz. Bok mu var o biletlerin peşine düştünüz? 
"Yahu güzel kardeşim benim PNR'mi neden bana söylemiyorsun? dedim. "Güvenlik sebebiyle," dedi. Ben sizin Özlem, Selçuk ve Kuzey olduğunuzu nereden bileyim? 
"Eee, bilemezseniz bir yer adresi verirsiniz. Bir satış ofisi falan. Nüfus cüzdanlarımızı götürürüm." dedim. "Hem bu biletleri daha önceki telefon görüşmemizde açığa alan sizin firmanız değil miydi? Şimdi neden işlemimi yapmıyorsunuz?" (Adamlar bileti satmak istemiyor işte. Bir kere keklemişler, paranı almışlar. Bileti kullandırmak istemiyor çünkü ne yazık ki ülkede bu yaptıklarının hesabını verecekleri bu kurum işlemiyor. Onlar da bunu gayet iyi biliyorlar.)

"Hık mık," dedi. "Ben sizi arayayım, biraz bekleyin" falan dedikten sonra tamam dedi. PNR'lerinizi vereceğim. Oh dedim çok şükür. Biraz ilerleme kaydettik. 

Sonra Londra tarihini söyledim. 
"Aaa!" dedi. "Siz bu biletleri alamazsınız? İlk biletleme yaptığınız tarihten ileri bir zamanda yolculuk yapamazsınız." Biraz daha aramasaymışım bizim biletler gidiyormuş. "Ama daha önce biletlerimizi açığa alan arkadaşınız böyle bir şey söylemedi." dedim. Yapacak bir şey olmadığı konusunda uzlaştık.😀 (Bu kısımda hafta sonu Selçuk'la azıcık düşündük ve Londra biletlerini bayram için THY'den aldık. Canını sevdiğimin THY'si.)

Tabii hâlâ kullanma şansı edinemediğimiz ve içimize dert olmuş kazık rakamdan üç biletimiz vardı elimizde ve bu biletleri Atlas Global firmasına yedirmemeye kararlıydık. 
Selçuk, "Özlem!" dedi. "Beyninin yarı hücresini de tüketsen, ömrünü birkaç yıl kısaltsan da al şu biletleri."😀
Ben aradım yine Atlas Global'i. Yani Seda Hanım'ı. "Bakın Seda Hanım!" dedim. "O zaman ben başka yere gideyim. Başka bir parkura bilet alacağım."
"Gidemezsiniz." dedi. "İlla ki Londra'ya gideceksiniz."
İşte burada kendini kaybettim. "Size ne be?" dedim. "Para benim değil mi? Ben size ödemiş miyim biletin parasını? Ceza ödemeyi de kabul etmiş miyim? Canım nereye isterse oraya giderim. Hem bakın bant kayıtlarınıza daha önceki arkadaşınız bana öyle dedi." (Hizmet kalitesi için kayda aldıkları konuşmalar var ya, blog yazarı burada ondan bahsediyor) 

Seda Hanımcım, "Ben size tekrar döneyim" dedi. Kapattı telefonu. 

Tekrar aradığında üstleriyle konuştuğunu, aslında Atlas Global Şirketi olarak parkur değişikliği yapmadıklarını ama bizim için yapacaklarını söylediler. Tabii, bilet sınıfından dolayı ek bir ücret çıkarsa onu da ödemek şartıyla. 
"Siz kafayı mı yediniz?" dedi. Kızcağız soruma cevap vermedi tabii ki.
Atlas'ın sitesinde bizim aldığımız biletten daha pahalı bilet yok arkadaşlar! Ne farkı onu çözemedim. 
Neyse, gel zaman git zaman biz konuşa konuşa Seda Hanım'la dostluğumuzu ilerlettik. Ben artık Atlas Global'i arayınca direk onu istiyorum. Mümkünü yok başkasıyla konuşmam. 

Kendisine bir tarih verdim. Amsterdam dedim. O da bana biletlerin tarihlendirmesini yapabilmek için genel merkezden onay alması gerektiğini söyledi. Vallahi ben böyle bir şeyi ilk defa duyuyorum. Tabii lanet olsun modunda olduğumdan tamam dedim. Sanki demesem ne olacak, değil mi?
Sonunda Seda Hanım tekrar döndüğünde, "Kişi başı 130 Dolar ceza ödeyerek biletlendirme yapabiliyorum." dedi. Tamam dedim. Lanet olsun yap!

Sizi arayacağım cümlesi ve iyi dileklerle tekrar kapattık telefonlarımızı.

En son aradığında biletlendirmeyi yaptığını, cezayı havaalanından uçacağımız gün ödememiz gerektiğini söyledi. Vallahi içime bir kurt düştü. Daha önce de THY'dan bu tarz işlemler yaptım. Telefonda halledilir bu işler. Cezayı hemen alırlar. 
"Yahu, emin misiniz?" dedim. "Nereden ödeyeceğim ben bu parayı?" diye ısrarla sordum. "Kontuardan!" dedi. 
"Peki o zaman biletlerin mailini atın da bitsin artık bu iş!" dedim. 
"Tamam." dedi. Birbirimize uzun, mutlu bir hayat diledik ve ayrıldık. 
Akşam bir baktım, mail falan gelmemiş.
Aradım pek tabii. 
"Seda Hanım mail gelmemiş." 😔
"Ben bir üstlerimle görüşeceğim, sizi arayayım." dedi. 
Pek tabii aradığında kendilerinin biletledikleri biletin mailini atamayacaklarını, bu maili istiyorsam Budget.com'u aramam gerektiğini söyledi. Sanırım beyin hücrelerimin ciddi anlamda eksildiği yer burasıydı.
"Allah belanızı versin sizin. Ne biçim bir firmasınız siz ya?" dedim. "Türk ve Kaikos Adalarını mı arayacağım ben sizden aldığım bilet için?" (Firma gerçekten global. Buradan aldığınız bilet için dünyanın öbür ucunu aramanız gerekiyor. İngilizce bilmeniz de gerekmiyor üstelik; zira Türkçe konuştuğunuz halde buradaki Atlas Global firmasıyla da anlaşamıyorsunuz.)
"Ben sizi arayayım" dedi. 

Bekliyorum. Vallahi ben bunlara güvenip, olmayan uçak biletimle nasıl otel alayım, nasıl bavul hazırlayıp havaalanına gideyim bilemiyorum.

Yazımı bitirmeden önce sizi Atlas Global'ın muhteşem jingle'ının sözleriyle baş başa bırakayım. Sahiden çok güzel. 😀
"Atlas Global var ya, hayallerin üstünde bir rüya,
Yolculuk değil, sanki bir rüya,
Hayallerin üstünde bir dünya!"
Tabii gidebilene 😀

Ben anlattım. Atlas Global'den ben bilet aldım; siz almayın. Hayatınızı karartmayın. Yürüyerek gidin gideceğiniz yere daha iyi. Samimiyim.

EDİT 1: İki gün sonra bilet maili geldi diye Atlas Havayollarını aradığımda (Bu sefer Seda Hanım'ı değil de başkasını aradım belki başka bir şey söyler diye) bilin bakalım ne oldu? Seda Hanım'ın dediği gibi biletlemenin yapılmadığını, sadece ön rezervasyon olduğunu öğrendim. Yani Seda Hanım'ın dediği gibi uçacağımızı düşündüğümüz gün Kuzey, Selçuk ve ben bavullarımızla havaalanında olsaydık, biletimizin olmadığını öğrenecektik. Kısa süreli bir sinir krizi geçirdim. Rezervasyonumuzun 23 Nisan'a kadar olduğunu öğrendim. Atataürk Havalimanına gidip oradan biletleme yapabilceğimiz cevabını aldım. (Bu sefer konuştuğum Gül hanım isminde başka bir çalışandı.)

EDİT 2: Birkaç gün sonra, 10 Nisan'da Selçuk işi, gücü bırakıp Atarürk Havalimanı'na gitti çünkü bizim bu biletlerin peşinde koşmaktan başka işimiz yok.! Beni aradı ve iç hatlar Atlas Global görevlisi Dilan Hanım'ın rezervasyonlarımızı gördüğünü ama oraya iletilmiş bir fiyatlama bilgisi olmadığı için bileti kesemeyeceğini söyledi. Bu sefer ben tekrar Atlas Global'i aradım. Karşıma Dilara Hanım çıktı. Durumu anlatıp biletlemeyi yapacaklarsa yapmalarını, yapmayacaklarda mahkemeye gideceğimi bağırarak anlattım. Yarım saat beni beklettikten ve dediğine göre konuyla şahsen ilgilendiğini söyledikten sonra Dilan Hanım'ın işten çıktığını ama Enes Beyin biletimizi keseceğini söyledi.

EDİT 3: Merak edenler için (biliyorum herkes ediyor) biletlerimizi aldık. Ama bu kadar pislik bir firmaya güvenmiyorum ben. Umarım havaalanına gidince bir terslikle karşılaşmaz ve otel paramızı falan yakmayız.

26 Mart 2018 Pazartesi

Seni sen yapan sevdiğin şeyler neler?

Seni sen yapan sevdiğin şeyler ❤️

Sevgili Ezgi başlatmış, Şebnem'de davet etmiş.

Hadi bakalım başlıyoruz.


❤️ Bir kere en çok güzel şeyleri sevme huyumu seviyorum. Sevmeye gönlümün olmasını yani.
❤️ Sabah kahvaltısını çok seviyorum. Günün en sevdiğim öğünü kahvaltı.
❤️ Çayı çok seviyorum. Çayın her derde deva olduğunu düşünüyorum. "Derdin mi var?" Demle bir demlik çay, bak nasıl iyi gelecek sana.
❤️ Seyahat planları yapmamı seviyorum.
❤️ Her daim kafamda listeler olmasını,
❤️ Paris'i sevmemi seviyorum.
❤️ Boş muhabbetlerden uzak durmamı seviyorum.
❤️ Romantik filmleri seviyorum.
❤️ Ortancaları seviyorum.
❤️ Başkasının bana çiçek almasını beklemeden kendi çiçeğimi kendimin almasını seviyorum.
❤️ Kitapları, kitapçıları ve kitap kokusunu sevmemi seviyorum.
❤️ Makarnanın üstüne yoğurt dökmemi seviyorum.
❤️ İskandinav Polisiyelerinin içinde kaybolmayı,
❤️ Roman kahramanlarının ardından sokak sokak gezinmemi,
❤️ Hayali kahramanlarımla yan yana yürümemi seviyorum.
❤️ Kitapların kenarına el yazımla notlar düşüp, başka bir zamanda bu yazılarla karşılaştığımda şaşkınlıktan ve mutluluktan ölmemi seviyorum.
❤️ Kuzey'le ders çalışmayı seviyorum.
❤️ Yürümeyi sevmemi çok ama çok seviyorum.
❤️ Köpüklü şarap sevmemi, bir de şampanya falan içerken kendimi prenses gibi hissetmemi seviyor. Etrafımdakiler de beni bu halimden dolayı seviyorlar. Sevmeseler öyle gülmezler herhalde.
❤️ Ailemi sevmemi seviyorum.
❤️ Etrafımda kimse yoksa kendimle kavga etmemi seviyorum.
❤️ Yalnızlığımı, yalnızlığa olan düşkünlüğümü herkese karşı aslanlar gibi savunmamı seviyorum.
❤️ Mumlarımla evde romantik ortam yaratma çabamı seviyorum.
❤️ Sabah uyandım mı etrafımdaki herkesi de zorla uyandırmamı seviyorum.
❤️ Ekmek pişirmeyi çok seviyorum.
❤️ Yazı yazmayı seviyorum; bir de eski günlüklerimi okumayı...
❤️ Denizin karşısında bir şezlonga yayılıp kitabıma gömülmeyi seviyorum.
❤️ Mezarlık gezmeyi seviyorum.
❤️ Taşlara dokunmayı seviyorum.
❤️ Ekmeğin arasına roka koyup, biraz tuz ve bolca limonla yemeyi seviyorum.
❤️ Blogumu seviyorum.
❤️ Sahip olmadığım şeylerin peşinden koşmaktansa, sahip olduklarımın değerini bilmemi seviyorum.
❤️ Evimi çok seviyorum. Her köşesinde benden bir şey olmasını ve evin enerjisinin benden meydana gelmesini seviyorum.
❤️ Server'in hatırlattığı gibi tren yolculuklarını sevmemi seviyorum. Hatta trenlere, tren yolculuklarını sevenlere, trenle her daim yolculuk yapanlara da bayılıyorum.
❤️ Evet, haklı Server. Bern'in ortasından geçen, bulutların altında duran, Lizbona Gece Treni'ndeki
Kirchenfeld Köprüsünü de seviyorum. İşte ben buyum!

Oooo, daha çok şey yazarım biliyor musunuz?
Şimdilik burada bırakayım iyisi mi!


21 Mart 2018 Çarşamba

Paris'te nefis bir bistro: Le Bon Georges

Son Paris seyahatine çıkmadan üç yerde yemek yeme planı yapmıştım. Bunlardan bir tanesi Montparnasse'da bulunan La Closerie des Lilas'ydı. Burası vakti zamanında Hemingway, Picasso, Cezanne, Apollinaire, Henry Miller, Rimbau, Modigliani ve Sartre'ın sıkça gittiği bir restoranmış. Bahsettiğim zamanlarda Paris'in çok ucuz olduğunu, hatta sırf bu yüzden daha rahat yaşamak ve yazmak için Amerikalı yazarların bu ülkeye geldiklerini söylememe gerek yok sanırım. Üstünden bunca yıl geçtikten sonra Paris, yine sanatçıların, yazarların çekim merkezi olsa da eski geçmiş günlerdeki gibi ucuz bir kent değil. Hele ki biz Türklere.😀 Şimdilerde hayat çok pahalı. Bizler "hadi bir kitap yazalım." ya da "Daha ucuz bir ülkede yaşayalım." diye buradan kalkıp Paris'e yerleşemeyiz ne yazık ki. 

Bir diğeri ise St. Germain'deki, Marguerite Duras'nın oturduğu apartmanın hemen karşısında bulunan yılların esnaf lokantası Le Petit Saint-Benoit'ydı. Duras, yıllar yılı dördüncü kattaki apartman dairesinden aşağı inip yemeklerini burada yemiş. Ne zamandır aklımda olan bu restorana, hazır Selçuk'la ikimiz yalnızken uğramak, gitmeden niyetlendiğim Paris hayallerinden biriydi. Paris hayallerim hiç tükenmiyor zaten.

Sonuncu restoran ise şehrin güzel ama küçük bistrolarından biriydi. Uzun zamandır İG'den takip ettiğim, David Lebovitz'in de ara ara hesabında buradan müthiş yemekler paylaştığı bir bistrodan bahsediyorum: Le Bon Georges.

Neye niyet, neye kısmet!

Pek tabii hayal kurmak ya da plan yapmak demek her şeyin bizim istediğimiz şekilde gideceği anlamına gelmiyor.  Hayat, biz planlar yaparken önümüze başka şeyler çıkarıyor. Bizim son Paris seferimizde de böyle oldu. Ben iki gün Paris sokaklarında tek başıma takıldım ve bir akşamın dışında da yalnız değildik. Le Petit Saint-Benoit etrafında bolca vakit geçirdiysek de, bir gece Leon de Bruxelles'de nefis bir bira içip midyeye doyarak geçirdik gecemizi; bir başka akşam yemeğinde de Selçuk'un denemeyi çok istediği Güney Fransa yemekleri yapan Chez Papa'da nasiplendik.

Neyse ki tatil dönüşü olay çıkarmamam açısından yukarıda bahsi geçen restoranlardan en azından birine rezervasyon yapıp gitmeyi başarabildik.

Le Bon Georges'da akşam yemeği...

Photo: Buradan

Şanslı restoran otelimizin yakınlarındaki Le Bon Georges'du. Yemeğe yaklaşımını çok sevdiğim David Lebovitz severek takip ettiğim blogger, yazarlardan biri. İnternet sitesinde de kimi zaman, "Şimdi buradan bahsedersem herkesin buraya akın edeceğini biliyorum ama yine de kendimi tutamıyorum." diye bahsettiği kimi bistrolar da tıpkı kendisinin söylediği gibi gitmek istediğim yerler arasına hemencecik giriveriyor. Paris'te turistlerin çok yoğun olduğu yerlerin dışında yemek yemeğe çalışıyorum. Bunun ne kadar mümkün olduğu da tartışılır bir mevzu elbette ama yine de "İlla ki gidilmeli!" denilen yerlerden artık kaçtığımı da itiraf etmem gerek. Türklerin kapısında uzun kuyruklar oluşturduğu L'Entrecote kesinlikle uzak durduğum bir mekan mesela.

David Lebovitz'de şöyle diyor yazısında: Paris'te her geçen gün yeni bir restoran açılıyor ve yeni şefler bir tabağın üzerine sostan yaptıkları bir çizgiyle, tabağın ortasına bir püre yerleştirip, yanına da bir parçacık et ekliyorlar. (Lebovitz'de doymuyor olabilir mini yemeklerle 😀) Yazının tamamını okuyunca çıkan sonuç şu oluyor: Lebovitz, emek harcanmış ama iyi, doğal malzemelerle yapılmış yemekler yemek istiyor. Ne istediğini belirttikten sonra da şöyle devam ediyor: Kimi yeni restoranlardan ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Şefler, kendilerini müşterilerinin yerine koymalı ve ona göre yemekler çıkarmalılar masaya oturanların önüne.

Photo: Buradan

Lebovitz'in söylemek istediği havalı yemeklerden öte gerçek yeme tecrübesini duyumsamak. Tıpkı yıllar önce Kuzey'le sık sık seyrettiğimiz ve her seferinde hayran kaldığımız çizgi film Ratatouille'daki gibi yemekten bir lokma alıp, çocukluğumuza gitmek istiyoruz hepimiz. Domatesi ısırdığımızda derinden toprak kokusunu almak, belki de ağzımızın kenarından domatesin suyunun akmasını istiyoruz. Geleneksel yöntemlerle yetiştirilmiş meyveler, sebzeler görmek istyoruz tabağımızda. Lebovitz'in dediğine göre Le Bon Georges ve sahibi Benoit-Duval Arnould'da aynı düşünceyle çıkmış yola. Bir çiftlikte doğan Arnould, daha sonraki yıllarda bir Amerikan şirketinde çalışmış. Öyle bir an gelmiş ki köklerine dönme zamanının geldiğini hissetmiş ve çocukluğunda yediği yemeklerin lezzetini sunabileceği bir bistro açmak istemiş. Belki o da herkes gibi en güzel yemeği annesinin yaptığını düşünenlerdendir. Kim bilir? Bistronun internet sitesinde de yemeklerde kullandıkları tüm sebze, meyve ve etlerin nereden alındığı tek tek yazılmış. Elbette ben bu bilgileri bir referans olarak alamıyorum ama anlayanlar mutlaka çıkacaktır. 😀 Yine de okuduklarımdan etin mutlaka bekletildiği, belli bölgelerden alındığı, etin yanına kızartılan patetesin illa ki anne kızartması gibi yapıldığını öğrendim. Nihayet Selçuk'a, "Burada yiyelim mi bir gece?" dedim. O da, "Süper olur." deyince rezervasyonumuzu yaptırıp son gecemizde bu bistodaki yerimizi aldık. Le Bon Georges'a gitme fikri böyle doğru işte. David Lebovitz yüzünden. 😀

Yine bir telefon azizliğine uğradığımızdan yemeklerimizin fotoğrafını muhtemelen paylaşamayacağım. Ama fotoğrafları kaybetmem demek, yediğim yemeklerin tadını ya da bistronun atmosferini unuttum demek değil. Öncelikle restoranın dışı çok sevimli; tipik bir Paris bistrosu havasında. İki kişi gidilecek romantik bir akşam yemeği için de uygun; arkadaşlarla lezzetli bir yemek yemek için de. Bistro, bir sokağın köşe başında hayat bulmuş; o yüzden fazla büyük olmadığını hemen belirteyim. Önceden rezervasyon yapmak ve gitmeden önce dudağa Fransız kırmızısı bir ruj sürmek de şart.


Le Bon Georges'da ne yedik, ne içtik?


Genç garsonumuzun elimize tutuşturduğu şarap menüsünden hiçbir şey anlamadığımız için ikimiz de içeceğimiz şarap konusunda yardım aldık. Ben "dry" dedikleri bir beyaz şarap istedim, Selçuk da garsonumuzun zevkine güvenerek bir kadeh kırmızı şarap. İkimiz de şarabımızdan çok memnun kaldık. Benim için iyi şarap boğazımda çok buruk bir tat bırakmayan ve içerken yüzümü buruşturmayacağım bir şarap. O yüzden bu kısma kadarki siparişlerimizden pek memnun kaldık. Şarap seçimlerimizden sonra sıra yemek seçimlerimize geldi. Bunun için de elimize bir menü vereceklerini düşünmüştük ama öyle olmadı. Sevimli garson kız elinde ince, uzun bir kara tahtayla gelip üzerinde yazılan yemekleri bize anlattı. Ben diyette olduğumdan ve et yemek istediğimden Steak Hache istedim; Selçuk'sa beef carpacio.  Yemeklerimizin ikisi de fazla beklemeden geldi. Açlıktan ölüyordum ve çok beklemeden yemeğimizin gelmesine çok sevindim. Burger köftesine benzeyen ama söylendiğine göre üç değişik yöntemle kesilen etim çok güzeldi. Bakmayın böyle üç değişik yöntemlekesinle/kıyılan dediğime, hiç anlamam bu işlerden. Ben Lebovitz'in yalancısıyım. Ama yemekler lezzetliydi. Selçuk'un carpaccio'suna zeytin yağı ve ekmekle fazla haşır neşir olmayayım diye bulaşmamaya çalışsam da kayıtsız kalamadım. Onu da bir güzel mideye indirdim. Paris öncesinde yapılan nerdeyse üç aylık diyetimin kırılma noktası burasıydı sanırım.

Peşinden de passion fruit ve çikolata karışımı nefis bir tatlı yedik. Yazının bu kısmında ağzımın sulandığını belirtmem şart!
Kahveyle taçlanan yemeğimiz nefisti uzun lafın kısası. Hani bir gün giderseniz diye buraya bırakıyorum bu yazıyı. Bir de o güzel geceyi biz de unutmayalım diye.
💕