22 Haziran 2017 Perşembe

Ergenle yolculukta yanınıza almanız gereken şeyler

Bebeğinizle seyahat ederken yanınıza almanız gereken şeyler 😀
Sahiden okuyor muyuz bu yazıları? Bence her anne bebeği ile seyahat ederken yanına alması gerekenleri biliyordur; elbette bebeğini doğurduğu ilk beş gün içinde yolculuk yapmıyorsa.

Yanınıza mama, bol miktarda bez, ıslak mendil, hafif bir battaniye, memelerinizi ve sağ duyunuzu almayı unutmayın. Ah bir de çocuğu oyalayacak oyuncaklar, falan filan... Bu tavsiyelerim inanın ki hayatınızı kolaylaştıracak, annelik yolunda daha konforlu ilerlemenizi sağlayacak. Biliyorum da söylüyorum. Misal Kuzey hepi topu bir saat süren bir İstanbul- Dalaman uçuşunda hiç susmadan ağlamıştı. Ben de onu susturamadığım için ağlamıştım. Tecrübe başka hiçbir şeye benzemiyor. Bu seyahatten sonraki seyahatlerim için şöyle iki önlem almıştım: Ya Kuzeysiz seyahat edecektim ya da Selçuk olmadan asla. 


Bir anneyseniz aslında ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Yanına olası durumlara karşı gerektiğinden fazla bez ya da yedek kıyafet almadan yola düşen anne var mıdır Allah aşkına? Bence yoktur. Ya da birinin bizlere güneş kremi olmadan seyahat etmememizi söylemesine gerek var mı? Yok, hepimiz çeşit çeşit güneş kremleri ile büyüdük de oradan biliyorum.😀  Nihayetinde güneş kremi. İhtiyaç halinde girer bir markete ya da eczaneye alırsın. Bence küçük çocuklarla yola çıkan anneler her şeyden önce yanlarına sonsuz sabır gücü alarak yola çıkmalılar. Gerisi (sağlık olduğu sürece) hikâye. Sevgili anneler çocuğunuzla yurt dışına yolculuk yapıyorsanız öncelikle mutlaka bir sağlık sigortası yaptırın. Çok da pahalı olmayan bu sigortayla yurt dışındaki bütün hastanelere ücretsiz gitme hakkını satın alıyorsunuz. Bence bundan daha önemli bir şey yok! Hatta kendinize de sağlık sigortası yaptırın. Kafanız rahat etsin.

Elbette bu foto çekilmeden az önce kavga ettik. Günde iki kere: Uykudan hemen sonra ve açken.
Eh, benim oğlan büyüdü ya buradan ahkam kesiyorum değil mi? 
Yok yahu! Sadece rahat olun demek istiyorum. Hepimiz yolculuk sırasında yanımıza ne alacağımızı biliyoruz nihayetinde. Ben Kuzey küçükken basit ilaçlarını alırdım yanıma fazladan. Ateş düşürücü falan. Şimdilerde artık şurup taşımak istemediğimden çocuk doktoruna başvurup yetişkin ilaçlarından hangisini hangi dozlarla alabileceğini öğrendim hepsi bu. Bu bilgileri internetten öğrenmektense doktorlardan öğrenmek en doğrusu. 

Neyse konumuz bu değil.

Konumuz bir ergenle gezerken yanımıza almamız ya da almamamız gerekenler. 

💣  Mümkünse ergeni yanınıza almayın. Samimi söylüyorum. Bırakın evde sürünsün. Hatta onu evde bıraktığınız süre boyunca evin internetini de kestirin de anne-baba ne demekmiş onu öğrensin. Öyle olur olmaz her şeye atar yapmakla olmuyor. Bence ergen dediğin mahlukat evde kimin borusunun öttüğünü öğrenmeli. 


💣  Diyelim ki ergen de sizinle geliyor. Onun bavulunun ayrı olmasına özen gösterin. Kendi bavulunun olması olur olmaz her şeye atar yapan ergenin sorumluluk duygusunun gelişmesine sebep olacaktır. Bugün bavulunu taşıyan çocuk yarın sırtında kim bilir neler taşır? 

💣  Şampuanını ve duş jelini unutmayın. Çünkü bu yaştaki çocuklar banyo yapmak için deli olurlar. Temizlik onlar için çok önemlidir. Yağdan pırıl pırıl parlayan saçlar temizliklerinin ilk göstergesidir. Şampuanı unuttuysanız bile yanınıza bir miktar Bebe Pudrası alırsanız en azından saçlarına azıcık sürebilir. Böylece güneş altındaki altın parlamaları engelleyebilirsiniz.


💣  Kitap. Biz kitapsız asla yola çıkmayız. Çünkü i-padden kafasını kaldırdığı enden zamanlarda bizim oğlumuz kesinlikle kitap okumak ister. Seyahat yüzünden çocuğun günlük rutinini bozmayı istemeyiz elbette.

💣  Arkadaşları. Yanınıza ne alırsınız ne almazsınız onu bilmem ama biz arkadaşlarını kesinlikle yanımıza almıyoruz. Madem arkadaşını yanımıza alacaktık o zaman niye seyahate çıkıyoruz ki? Evde bakarlardı internete!


💣   I-pad. Artık her şey internetin ucunda. Neyse ki yanımızda her şeyi bilen, interneti yalayıp yutmuş biri var. Yolumu bulamıyorsun; google maps. Bir restorana mı gideceksin; internete yazıyorsun. Hemen çıkıyor. Bir yere mi gideceksin; Bak bakalım fotoğraflara gitmeye değer bir yer mi?

💣  Televizyonlu uçaklar. Koltukların arkasında monitör ve ekranda oynayacak filmler yoksa biz o uçağa binmiyoruz mesela. Siz de binmeyin. Avrupa uçuşlarında monitör olmuyor genellikle. O zaman siz de Amerika'ya, Japonya'ya, Vietnam'a, Çin'e gidin. 

Ya da gitmeyin yahu! Çocuğunuza harcayacağınız parayı bir kenara koyar, kocanızla hayalinizi kurduğunuz başka bir seyahate gidersiniz. O da büyüyünce sevgilisiyle gitsin arkadaş.😀

Not: Vallahi bu yazı Kuzey'in okuma ihtimaline karşı kendini imha edebilir. Yayınlıyorum ama bir taraftan da tırsıyorum!

20 Haziran 2017 Salı

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 24- İlginç davranışlarınızın listesini yapın.

Geçen haftanın listesiyle karşınızdayım. Seyahate çıkmadan önceki hafta bu yazıyı yazmayı planlamıştım. Elbette başaramadım. Yapılacak onca şeyin içinde yazı yazmam mümkün olmadı. Bir de ilginç davranışlarımın ne olduğunu tespit edemedim. Aslında belki bunu etrafımdakilere sormam gerekir ama bunca yıldan sonra tahmin ediyorum ki artık yaptığım hiçbir şey onlara da garip gelmiyordur.

Foto: Aeppol
Bu blogu mutlaka takip edin. İnsanın içini mutlulukla dolduruyor.


Aklıma gelenlerden başlayayım öyleyse. 


📌  Yürürken müziği spotify'den dinlesem de hâlâ müzik cd'si alan ve müziği buradan dinlemekten hoşlanan tiplerdenim. Diyelim ki cdlerimden birinin kapağı ortadan yok oldu. Atarım arkadaşlar o cd'yi. Ortalıkta yerli yerinde durmayan, kenarı ucu kırık, defolu şeyler görmekten hiç hoşlanmam.

📌  Başkalarının eşyalarını kullanmaktan hiç hoşlanmam ve kullanmam. Elimde ne varsa onunla mutluyumdur. Az olsun, öz olsun. Birinin bir eşyasını alırım da bozulur falan diye aklım çıkar. Kuzey'in kalemlerini bile kontrol ederim. Gözüme çarpan bir eşya varsa mutlaka iade ettiririm.

📌 Kocamın arabası dahil olmak üzere kimsenin arabasını kullanmam. Yeni bir şeyin fark edilmesinden ödüm kopar. Bu bana çok ayıpmış gibi gelir. Sosyal medyada çantalarıyla falan poz veren insanlar üzgünüm ama çok tuhaf geliyor bana.

📌 Beyaz nevresimlerden hoşlanırım. Gece uyurken pencereden falan ışık sızsın istemem. Kapkaranlık ve serin bir oda gibisi yoktur. Her gece yatmadan önce merdivenin başından salonda oturan Selçuk'a seslenirim: Gelirken bir bardak su getirsene. O da bana cevap verir: Bir dakika önce çıktın yukarı, alsaydın ya suyunu.

📌   Hayatta çaysız, kahvesiz ve sütsüz yapamam. Çoğu zaman inekler olmasaydı ne yapardık diye düşünürüm.

📌   Sağ tarafa yatık el yazısıyla yazarım. El yazısı dediysem öyle çocuklara şimdilerde okullarda öğretilen tür el yazısı değil ama yine de kıvrımlı, uzun harflerle. İnci gibidir yazdığım defterler. Hata yapmak, yanlış yazmak istemem. Şimdilerde kendime bu hakkı vermek için çabalıyorum. Düzeni bozmak için elimden geleni yapıyorum.

📌   Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alıp bir tane veririm. Ayrılmak istemediğim tek şeyse sahip olduğum kitaplarım. Bu ülkeden gitme düşüncesi ara ara beni yokladığında ilk aklıma gelen kitaplarımdan nasıl ayrılacağım sorusu. Kitapçı gezmek ve kitap almak en keyif aldığım şey. Ve kitaplığımın başına geçip de ben şu kitabı alayım denmesinden hiç hoşlanmıyorum.

📌   Çocuğunun babasından (sevgili, eş, partner...) "Babamız" diye bahsedenlere sinir olurum. Eminim bu blogu okuyan birileri söylüyordur böyle şeyler. Söylemeyin arkadaşlar. Kocanız çocuğunuzun babası, sizin değil. Komik oluyor bence.

📌   6. hissimin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Birine ısınmadıysam ısınmıyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim ki biraz daha sosyal bir tip olmak isterdim ama olamıyorum. İnanmadığım bir şeyi söyleyemiyor, sırf kibarlık olsun diye birkaç güzel cümle kuramıyorum. Bu özelliğimin böyle olmamasını dilerdim.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Pek de ilginç bir insan değilim görüldüğü üzere. Öyle bir tipim işte.😂

7 Haziran 2017 Çarşamba

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.


Listeler peşi sıra yapılıyor, günler birbirini takip ediyor. Bu sene yaz geç gelecek besbelli. Olsun. Ben bu serin havalardan, ağaçların, çiçeklerin yağmura doymasından çok memnunum. Çoğunlukla hafta sonları, -insan çalışınca evinin konforunun hafta içi yaşayamıyor ne yazık ki-, mutfağın önündeki korunaklı açıklığa yerleşip bahçeyi seyrediyorum. Klasik şeyler oluyor günümü güzelleştiren, bildiğiniz şeyler: Çay, kahve, yine çay, yine kahve, kitap okumak, bloga bir şeyler yazmak, olmadı hayal kurmak. Okullar kapanmaya yakın. Şimdilik iki hafta var Kuzey'in okulunun kapanmasına ya, sınavlar bitti. Böyle olunca ne yaptığı ile zerre kadar ilgilenmiyorum. Ne yazık ki tüm yaşıtları gibi internet ile besleniyor, olur da internet bağlantımızda bir sıkıntı olursa nefse alamıyor, telaşla yanıma koşturuyor. Umuyoruz ki bir şekilde internetsiz hayatın tadına varabilir. Bunlar bizden kısa kısa haberler. Bu yazdıklarımı okuyan nice insan gibi günlük telaşların içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Vallahi dünyada en çok anneme gülüyorum ben.

Annem çok alem bir kadındır benim. Öfleyip, pöflemeyi çok sever. Ben de her öflediğinde kızarım ona. Her telefon konuşmamız bir şekilde annemin sistemi eleştiren cümleleriyle süslenir. "Bunları oturduğumuzda çay içerken konuşuruz." derim ona. Elbette susmaz.😀  Tüm bunlara rağmen en çok onunla gülerim. Çünkü annemin espri anlayışında traji komik bir yan vardır. Hani şu düşene gülen insanlar vardır ya; annem onlardandır işte. Düşene yardım etmeye koşar; lakin elini uzatıp düşeni kaldırırken de güler. Kendi düştüğünde de düşer. Çocukluğumun tüm kış aylarında camın önüne oturup, karda yürürken düşenleri seyretmek için beklerdik. 😀  Onunla ve özellikle küçük kardeşimle bir şeylerden bahsederken krize gireriz. Ağzımızdaki çayı falan püskürtürüz. Annemin anlattığı şeyler dünyanın en komik şeyiymiş gibi gelir bana.
Rutin yaptığı şeyler vardır. Mesela düzenli olarak babamın mezarına gider. Düzenli aralıklarla gitmeyeni eleştirir, seni vicdan azabından öldürür. Onun mezarlığa gidişindeki madenci cüce halini çok severim. İçinde kazmasının ve küreğinin olduğu sırt çantası ve annem. Babama yaşadığı komik şeyleri anlatır, mezarın üstüne çıkar, otları temizler, çiçekleri yeniler, mermerleri ovar. Torunları (üç torunu var) babamın mezarını park zannediyor.
"Hadi oğlum dedeni sulayalım." der onlara. Hep beraber dedelerini sular bizim çocuklar.
Amerikan filmlerindeki kara mizahtan hallicedir annemin hali.
O ağırbaşlı görünüşünün altında kendi arkadaşları ile içine girdikleri maceraları ne zaman anlatsa tüylerim diken diken olur. "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sorarım. "Yoooo!" der anlattığı şey çok doğalmış gibi. Sanırım annemden geçme grotesk bir mizah anlayışım var benim de. Geçenlerde evinde yılan besleyen Norveçli bir kadınla ilgili çok komik bir hikâye anlattım Selçuk'la Kuzey'e. İkisinin de tüyleri diken diken oldu. Hatta Kuzey, "Bu şimdi komik mi anne?" diye çıkıştı bana. Anneannemize anlatsaydım o beni anlardı dedim bizimkilere biraz da kırılarak. Ve anneme anlattığımda gülmekten yerlere yattık.

Romantik bir kadın elbette romantik komedilere güler.

Survivor, Evlilik Programları, Yetenek Sizsiniz, BKM bilmem ne.... Bunların hiçbirine gülmüyorum öncelikle. Selçuk'la Kuzey, Recep İvedik'e gidip stres atıyorlar; ben sinir oluyorum. Yoga yaparken gaz çıkarmak, sushi yerken kusmak, şişman bir kadına ayı demek benim espri anlayışımın içinde yok. Zeki Alasya- Metin Akpınar filmlerine gülebilir, Adile Naşit'li Münir Özkul'lu filmlerde mutlu olabilirim. Sonunda aşk, naiflik olan romantik komedilerse en sevdiklerim. Yüzümde kocaman ama sahiden kocaman bir gülümseme oluyor seyrederken. Bizimkiler de ben bu filmleri seyredip gülerken, beni seyredip gülüyorlar. Meg Ryan, Tom Hanks filmleri, Meryl Streep'in canlandırdığı her rol benim gülümsemem için yeterlidir. Mutsuzsam Juliette Binoche'un Çikolata filmini açar, kırmızı pelerinli o nefis kadının peşinden rüzgârlarla birlikte savrulurum. İçinden şehir geçen filmleri severim. Yabancı dizileri izlerim. Hâlâ Friends'in gelmiş geçmiş en güzel dizilerden biri olduğunu iddia ederim. Alf aklıma gelince Kuzey'e, "Bir zamanlar Alf diye bir dizi vardı." derim. Kuzen Larry'yi kendi kuzenim kadar severim. Sarah Jessica Parker'ın yamuk bacaklarına rağmen çok güzel bir kadın olduğunu düşünürüm. Öyle işte. 😀

İçki içince gülerim.

İçince hüzünlenmem. Hüzünlüysem de içmem. (Geçen seneki 15 Temmuz bunalımımı ayrı bir kefeye koyuyorum.) Keyifliysem, dostlarım yanımdaysa, hava güzelse, hava yağmurluysa, canım isterse içerim. Yaz aylarında en sevdiğim şeylerden biri buz gibi bir bira içmektir. Ve içince gülerim. Hayat, toz pembe gelir. Otu, böceği, yanımdakileri daha çok severim. Seni tavandan sekip geri gelen kahkahalar atarım. Gezmeye, gülmeye, dostluğa, yaşama kadeh kaldırırım. Hahaha, öperim bir de ya!

5 Haziran 2017 Pazartesi

Tam Coc: Dünya masallardan ibaret

Vietnam seyahati arkadaşlarımızdan iki tanesinin yoğun emeğiyle ortaya çıktı.  Hava koşullarıyla da şekillendi. Çok kez değiştirilmiş bir seyahat planı vardı elimizde. Yine de seyahat boyunca şehirlerin gidiş sırası değişti, bazıları ise tümden iptal edildi. Hoi An fırtına dolasıyla ulaşamadığımız bir şehir oldu mesela. Bilinmeze doğru yapılan yolculuklarda her şey sürprizlerden ibaret oluyor. Bir hafta ayırdığın bir seyahatte bir ülkenin her bir yanına ulaşmak mümkün olabilir mi? Hele bir de bizim gibi bir haftalık bir seyahate hem Vietnam'ı hem de Kamboçya'yı sığdırmaya çalışıyorsan.

Source/Kaynak: Şuradan.

Bu seyahatte bazı yerler vardı ki aklıma düştükçe tekrar orada olma isteğine kapılıyorum. Dünya üstünde böyle yerlerin olduğuna inanamıyor insan. Her bir metrekaresini betonla kapladığımız, yaşadığımız medeniyet mahsulü şehirleri düşününce, yeşilin bunca renge bürünebildiğine, dağların yansımasına suyun yüzeyinde kavuşabileceğine, içinin aşktan dolup taşabileceğine inanamıyorsun elbette.

Kaynak/ Source: Şuradan

Siz de benim gibi iflah olmaz bir romantik misiniz?


Romantizmi seviyorum. Romantizmin peşindeyim. Düşündüğüm çoğu şeyi hayallerimle işliyorum, gördüğüm birçok mekanın köşesine tığ işi danteller ekliyorum. Tanrı'nın yarattığı ve el değmemiş nice yerin de böyle güzel, böyle ruhani olabileceğini görünce bazı şeyleri olduğu gibi bırakmak gerektiğini düşünüyorum.

Kaynak/Souce: Şuradan.
Tam Coc işte böyle bir yer. Asya'da insanın görüp görebileceği en romantik yerlerden biri. Hanoi'nin güneyinde yer alan bu turistik bölge Unesco Dünya Mirası Listesi'nde. Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olmasına rağmen Hanoi'nin kalabalığından uzak, sanki cennetten miras bir köşe. Hanoi'de bindiğimiz otobüsümüz bu dağlık bölge boyunca ilerliyor. Başımı dayadığım pencereden yolu izliyorum. Ağaçlar, yağmurla ıslanmış topraklar, dağların eteklerine tutuşturulmuş derme çatma evler birbirini takip ediyor. Pirinç tarlaları bu coğrafyanın tek gerçeği sanki. Yarı bellerine kadar suya girmiş Vietnamlılar kafalarını ve vücutlarının büyük bir kısmını kapatan şapkalarının altında çalışıyorlar.


Otobüsten indiğimizde yağmur usul usul yağıyor. 10.yy'da Vietnam'ın başkenti olan Hoi An'a geldiğimizi öğreniyoruz. Kinh Dinh Tapınağı önünde grupça toplaşıp rehberimiz Lily'nin anlattıklarını merakla dinliyoruz. Etrafı saran kesif bir sessizlik var. Lily'nin söylediklerinin hiçbiri aklımda kalmıyor. Bir an önce tapınağın önümüzde uzanan geniş girişinden adım atmak ve içeriyi görmek istiyorum. Taş yapı üstünde yürüdükçe avlular birbiri ardına önümüzde açılıyor. Geniş bir havuz önünde duruyoruz uzunca bir süre. Üstünde nilüferler... Yağan yağmurlar, geçen onca mevsim taşların üzerinde derin izler bırakmış. Tıpkı saçlarımıza düşen aklar gibi taşların üstüne tüneyen koyu lekeler de bulunduğumuz yerin yaşını itiraf ediyor bize. Dağların arasına konumlanmış bu tapınak belki sessizliğinden, belki burnuma ulaşan tütsü kokusundan belki de üstünde taşıdığı bilgelikten olsa gerek içimin huzurla kaplanmasına sebep oluyor. Oracıkta oturmak ve saatlerimi sessizlik içinde geçirmek istiyorum. Üşütmeden esen ve yağmurla işbirliği yapan rüzgârın da bunda etkisi büyük. 



Sonra tapınaktan ayrılıp nehir kıyısına geliyoruz. Sampan adı verilen bir sürü bot yan yana sıralanmış. Nerdeyse birçoğu aynı örnek giyinmiş Vietnamlı kadınlar sampanların yanında bekliyor. İkişerli gruplar halinde sırayla sampanlara biniyor ve nehir boyunca ilerliyoruz. Vietnamlı kadınlar teknenin küreklerini ayaklarıyla çekiyor. Tam Coc, Üç Mağara (Three Caves) anlamına geliyor. Nyo Dong Nehri (Nyu Dong River) boyunca ilerleyecek ve üç mağaranın içinden geçeceğiz. Yol boyunca öyle masalsı bir yerden geçiyorsunuz ki etkilenmemek mümkün değil. Dağların tepesinde Vietnamın antik zamanlarından kalma tapınaklar ve onların kalıntıları, suyun içinde çalışan yerel halk, pirinç tarlaları.


Elbette bu gezinin turistik bir yanı var. Sampanları çeken kadınlar kendi el işi ürünlerini gösteriyor ve bunları satmak istiyorlar. O kadar az bir parayla yaşamlarını idame ettirmeye çalışıyorlar ki, el işlerini de nehir gezintisi yapan turistlere satmak istiyorlar. Nerede olursan ol, gerçek dünya kendini gösteriyor. Kadınlar da sanki bu dünyanın yükünü daha çok çekiyorlar gibi geliyor. Yine de böyle güçlü olduğumuz için Tanrı'ya şükrediyorum. Son mağaraya geldiğimizde içinde yiyeceklerin, içeceklerin ve hediyelik eşyaların olduğu tekneler gezi teknelerinin yanına yanaşıyor. 
Her şeye rağmen burası Vietnam gezimizin içinde bende derin izler bırakıyor. 

İyi ki geldim. İyi ki burayı gördüm diye düşünüyorum. 

Bizim teknemizi çeken Vietnamlı kadının tüm teknelerin ardında kalması üzerine (zavallıcığın gücü yetmiyordu) Selçuk kürekleri çekse de ben çok keyif aldım.😀  Teknenin bir ucunda oturmak ve durgun suyun içinde ilerlemek hayatımda yaşadığım en güzel deneyimlerden biriydi. Bu nehrin ve nehir üzerinde bir gezintinin Indochina (Hindiçini) filminde de geçtiğini söyleyeyim. Belki izlemek isteyeniniz çıkabilir. İşin romantik kısmı burası. Ben romantik filmlerden hoşlanmam. Macera dolu bir film öner bana derseniz de size Kong: Skull Island filmini önereceğim. Çünkü bu film de anlattığım bu güzel mekanda geçiyor.

Not 1: Yazamadığım, içinde demlenmesini beklediğim çok yer var. Zamanı gelmiyor, doğru kelimeleri bulamıyorum. Yeni yılın başından beri her pazartesi yayınladım 52 Liste Projesi sanırım bu yazıyı yazmama sebep oldu. Tam Coc unutamadığım, büyülü destinasyonlardan biriydi. İçinde dağlar, tapınakların üstünde taşıdığı saklı bir bilgelik, yol hali ve yağmur vardı. 

Not  2: Tam Coc için Halong Bay'in karadaki hali diyorlar. Tıpkı deniz yüzeyinde sıralanmış azı dişi görünümlü tepeler gibi burada da toprak üstünde aynı oluşumlar var. Tam anlamıyla seyirlik bir manzara. 

30 Mayıs 2017 Salı

Liste 22- En beğendiğim destinasyonlar

52 Liste Projesi

Liste 22-Gezdiğiniz yerler içinde en beğendiğiniz yerlerin listesini yapın.

Bu sorunun cevabını bulmak için kendime şu soruyu sordum: Özlem, bir daha gidebilme şansın olsa nereye gitmeyi isterdin?

Ha Long Bay


İlk aklıma gelen yer Ha Long Bay. Sanırım Vietnam- Kamboçya seyahatinin en güzel ayrıntısını daha önce sizinle paylaşmadım. Bazen öyle oluyor. Yazacaklarımı bir türlü kafamda toplayamıyor, sevdiğim şeylerin hangi ucundan tutup da yazıya dökeceğimi bilemiyorum. Ha Long Bay'de benim için bu kategoriye giren yerlerden biri.


Hanoi'den dört saat süren bir otobüs yolculuğunun sonunda gezi teknelerinin yanaştığı limandaki köhne kafede oturup bizi alacak tekneyi beklememiz dün gibi aklımda. Ne yazık ki hava iyi değildi; tekneye binememe ihtimalimiz vardı.



Nihayetinde tekneye binip kamaralarımıza yerleşsek de güneşli bir Ha Long Bay göğünün altında gezemedik. Buna rağmen Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş deniz üzerindeki minik adacıkların etrafında gezinmek, suyun üstünde yol almak nefisti. Güneşin parıldadığı bir başka zamanda yine böyle bir teknenin içinde olmak, kamaramızın camından görünen karanlık sulara ve denizin içinden yükselen kayalara bakarak uykuya dalmayı yine çok ama çoook isterim.

Key West


Bazı yerler var ve üstlerinde buhar gibi dağılan bir büyü taşıyorlar. Benim için Key West öyle bir yer. Bulunduğum için şükrettiğim, sokaklarında yeniden dolaşmayı hayal ettiğim, Sloppy Joe'da sarhoş olup sallana sallana otelin yolunu bulmak istediğim bir deniz ülkesi. Sokaklarında notalar dans ediyor, güneş üstünde kırmızı bir elbiseyle batıyor ve insanda kadeh kaldırma isteği yaratıyor. Ve bana kızmayın ama biliyorsunuz ki Hemingway'de burada on yıl yaşamış. Hani defterinizi yazıp bir şeyler yazacak olsanız, inanın yazdıklarınıza inanamazsınız. Öyle ilhamı bol, öyle özgürlük kokulu bir yer Key West. Evet, biraz da sarhoş. Ama olsun. Ne olur?

Cabo da Roca


Jules Verne'in kitaplarıyla büyüdüğü için hava atan bir nesilden geliyorum ben. Geçenlerde biri hakkında şöyle söylerken yakaladım kendimi: Ay lütfen ondan bahsetmeyelim. Daha Jules Verne'nin kim olduğunu bilmiyor. (Blog yazarı burada ne kadar ön yargılı bir insan olduğunu ortaya koymuş olabilir ama pek de umurunda değil.) Demem o ki beni Avrupa kıtasının en batı ucuna götüren otobüsten indiğimde dünyanın sonundaki fenere ulaşmış gibiydim. Ruhum, seyahatlerde hafifliyor, biliyorum ama hissettiklerim başka şeylerdi. Okyanusun kıyıya çarptıkça çıkardığı sesler, beni okyanusa doğru sürükleyen rüzgâr, ayağımın altında ezilen toprak... Dünya üstünde ne küçük canlılarız. İnsana şükretme hissi veren bu toprak parçasının üstünde ruhumu sonsuz bir huzur kapladı. Keşke tanıdığım herkes Cabo da Roca'ya gitse ve göğsünü şarkı söyleyerek yanaşan rüzgâra açabilse.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Anneliğimin on iki yılı

Anneliğin de bir tarihi var elbet. Benimki dolu dolu on iki sene oldu.


Bebeklerin o süt kokusunu hiçbir şeyde bulamasam da Kuzey'in iki yaşını çok sevdim ben. Benim gözümde bembeyaz, güleç yüzlü bir çocuktu. Minik çenesinin içine dizilmiş sıra sıra dişlerle gülümser, iki yaşın o en çılgın hallerini alışveriş merkezlerinin orta yerinde sergilemekten çekinmezdi. Çeker giderdim öyle zamanlarda. Onun beni göremeyeceği ama benim gözlerimin onun üstünde olacağı bir köşeye saklanır, sinir krizinin geçmesini beklerdim. Baktı ki yerde çırpınmaları bir şeye yaramıyor, bıraktı o çılgın yerde sürünme hallerini. 
Her annenin anlatacak bir dolu hikâyesi var elbet. Ve tıpkı annemin dediği gibi, bir çocuğun annesi bile olsanız aklınızda tutmak için yemin ettiğiniz nice anı zamanla yok olup gidiyor. Düşündüğüm zaman ilk anne dediği zamanı, ilk adım attığı zamanı, ya da herhangi bir ilkini çok da akılda tutmak gerekmiyor zaten. Ben de oğluma ait saklı başka şeyler var. Bakışlarında saklı tuttuğu merhamet, ense kökünden yayılan babasından emanet koku, kendi içine çekildiğinde ortaya koyduğu o mutluluk bakışı... İlk patikleri dolabın üst rafındaki bir kutuda, eğri büğrü yazılarla doldurduğu ilk defteri çekmecede, her yıl hiç umursamadan getirdiği karneler mavi dosyanın içinde. Bizden ayrı ilk defa gittiği İzmir seyahatinden alıp da eve getirdiği kar küresini de geçenlerde kırdım. Yanlışlıkla elbet!😁 

Anne olduğum ilk yıllarda başka çocuklarla karşılaştırdım onu; kendimi de başka annelerle. Ne o başka çocuklara benziyordu, ne de ben başka annelere. Geceleri uyumaz, Selçuk'la beni sabaha kadar asker ederdi. Başa çıkamayacağım, üstesinden gelemeyeceğim bir şey gibi gelirdi anne olmak. Sanki anne olma hali başkalarının üstüne oturan bir elbiseydi de bana uymuyordu sadece. Sahil yolunda yaptığımız uzun yürüyüşler dün gibi aklımda. Onca sese, dikkatine dağıtacak onca şeye rağmen deliksiz bir uykuya dalardı. Yoldayken huzur içinde olduğu o saatleri ileriki yılların hepsine taşıdı Kuzey. 
Geriye dönüp baktığımda anneliğin ne sancılı bir hâl olduğunu görüyorum. Kendini bir türlü beğenmediğin, yaptığın her şeyin eksik olduğunu düşündüğün, onu ne kadar sevdiğini bir türlü gösteremediğin ve karın ağrılarının eksilmediği bir durum. Yıllar yılı aynı seni içinde taşısan da, anne olunca hiç bilmediğin, yapabileceğini asla düşünmediğin bir insan oluyorsun. Başkalarına her dokunduğunda acıtan köşelerin, doğurduğun çocuk sayesinde törpüleniyor. Tekrar oturup düşünmeyi, özür dilemeyi, daha iyi bir insan olmayı düşünüyorsun. Bir bakış, bir gülüş gününü güzelleştiriyor. 

Kuzey'le konuştuğumuz zamanlar ilişkimizde en sevdiğim dönemler. Karşılıklı kahve içtiğimiz, birbirimize hikâyeler anlattığımız, kitapçılarda saatler geçirdiğimiz zamanları hep gülümseyerek anımsıyorum. Arabanın arka koltuğundan bana anlattığı günlük olaylar yemekten sonra yenilen tatlı kadar lezzetli. Minicik bir bebekken büyüyüp de beraber Starbucks'a gideceğin ve onun kendisine bol köpüklü bir latte söyleyeceği günlerinin olacağı insanın hiç aklına gelmiyor Geceleri muhallebi verip de tüm gece uyuyacağını düşündüğün zamanları düşlerken, karşılıklı kahve içiyorsun.😀 Yola çıktığında bavulunu taşımaya başlıyor, bir bakıyorsun ayaklarının boyu çoktan senin ayaklarını geçmiş, artık sana tepeden bakıyor. Sen kolunu onun boynuna dolamıyorsun da gelip o sana sarılıyor. 

Zamanın bildiği bir şey var: Evrendeki her canlıyı sarmalıyor. Kuzey de büyüyor, biz de onunla birlikte başka insanlar oluyoruz. Daha çok sevmeyi öğreniyor, onun bize öğreteceklerine hazır bekliyoruz. (Örneğin dün akşam Drake adındaki bir sanatçının Adele'nin aldığı ödül sayısından bile fazla ödül aldığını öğrendim. Yaşasın Drake!)

Elbette gezmeyi çok seven bir çift olarak Kuzey'in yol hallerini seviyorum. Havaalanlarındaki tanıdık bakışlarını, beklemekten sızlanmamasını, kahvesini içerken kendiyle oyalanmasını, çantasına attığı kitabını...

Düşünüyorum da ben nasıl bir çocuk istediğimi hiç düşünmedim. Çocuğun sana ait olanı makbuldür sanırım.😀  Kokusunu, gülümsemesini, sana sarılmasını seversin. Annemin her zaman tekrarladığı gibi "Allah çocuklarımızı kötü insanlarla karşılaştırmasın."

Tüm çocukların kalbi ferah, sevgi dolu, bol kahkahalı ömürleri olsun. ❤️ 


22 Mayıs 2017 Pazartesi

Liste 21-Yapmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 21-Yapmak istediklerinizin listesini yapın.

Hayatta yapmak istediğim öylesine çok şey var ki. Eminim sizlerin de vardır. Bazen kafamın içinde dolaşıp duran bu düşüncelerden yoruluyor, bazen de aklımdan geçen yapılacaklar listesiyle coşup duruyorum. Evin içinde yapmayı hayal ettiğim şeyler bile bir liste sebebi benim için. Daha önce birçok kez her şeyi listelememin beni yormadığını, aksine kafamı dinginleştirip beni rahatlattığını söylemiştim. Kafamı kurcalayan herhangi bir şeyi bir kağıdın üstüne geçirdiğim zaman, işin yarısından çoğunu halletmiş gibi hafifliyorum. 

Türkiye içinde yapmak istediklerimin listesi üç aşağı beş yukarı aklımda. Genellikle Türkiye'de tatil yapmayı tercih etmiyorum. Nedeni ise kesinlikle hesaplı olmaması. Şu sıralar yabancı paranın Türk lirası karşısında ne kadar değer kazandığını biliyoruz. Yurtdışında seyahat de bu durumda pahalıya çıkıyor olsa da Türk turizmciler de, "Dolar çok pahalandı, işlerimiz bu sene açılır" demeyip, otel fiyatlarını arttırmaktan geri kalmıyor. Temmuz ayında üç geceliğine Datça'da olacağım. Dört kız aynı odada kalacağız. Mütevazi bir yerden bahsediyorum arkadaşlar ve odanın fiyatı ne kadar biliyor musunuz? Tam 780 TL. 
Ağzım açık vaziyette dinliyorum sadece. 

Gelelim yapmak istediklerime. Saymakla yapmak istediklerimi bitiremem ama yine de bir ucundan başlayayım değil mi? 

Ah be Kars! Nereden düştün aklıma?

Foto: Şuradan
Bir kere Kars'a gitmek istiyorum. Kışın puslu günlerinden birinde sırt çantama trende okuyacağım kitabı, içine bir şeyler karalayacağım defterimi ve mini fotoğraf makinemi alarak yola düşmek uzun zamandır demlediğim hayallerimden biri. Düşlemek de yetiyor bana. Zaman geçip de biraz daha olgunlaşınca insan sahip olduklarına şükrederek bile mutlu oluyor. O yüzden gidebilirsek ne âlâ. Ama karşıma Kuzey'i de alıp, bir trenin içinde çocukluğuma doğru yola çıkmak çok güzel olurdu. Böyle bir haftasonunu her birimizin dolu hafta sonlarının arasına sıkıştırabilirsem mutlu olacağım. Sonra da gelir blogun bu sayfasında bu notun üstünü çizerim. Söz!

Karadeniz'e gidebilmek bu kadar zor olmamalı!

Foto: Şuradan

Karadeniz turu. Yine Kuzey, yine Selçuk, yine sırt çantalarımız var bu hayalin içinde. Dağların ucunun bulutlara değdiği bu coğrafyada patikalarda yürümek, yaylalarda bulutlarla dans etmek, derme çatma evlerde akşam serinliğinde üşümek, ellerimi demli bir bardak çayın sıcaklığında ısıtmak istiyorum. İnsanın çok olmadığı, kalabalıklardan uzak olabileceğimiz Karadeniz yaylası hangisidir, istediğim bu sakinliği nerede bulabilirim bilmiyorum. Aranızda üç günlük bir Karadeniz rotası bilen varsa, hemencecik fikrini belirtsin olur mu? Kars ve Karadeniz hayalim gerçekleşmesi pek de zor olmayan hayaller. 2017 bitmeden gerçekleşse ne güzel olur. 

Köpekbalığı dalışı yapmak. 

Foto: Şuradan

Şaka yapıyorum, şaka! Ben kim köpekbalıklarıyla dalmak kim? Okyanuslarda önlem olsun diye kıyıya dik değil, paralel yüzerim ben. O kadar korkarım köpekbalığından, balinadan falan. Yani seyahat deyince olayı sonuna kadar götüren, dağların zirvesinden yamaç paraşütü yapan, balta girmemiş ormanlarda gezinen, köpek balıklarına nanik yapan gezginlerden değilim. Benimki bir kafede oturayım, elimde çayımla önümden akan hayatı seyre dalayım şeklinde bir gezi türü. Ama her ne kadar köpek balıklarıyla dalamasam da Güney Afrika'ya gitmek istiyorum. (Çok güzel kafeler varmış.) 


Yine mi Peru? Biri Peru mu dedi?

Foto: Şuradan

Kendisi bitmeyen hayalimdir. ne zaman canım sıkılsa buzdolabını açar bu hayalimi çıkarırım. Isıtıp ısıtıp önüme koyduğum bu düş hiç mi hiç sıkmaz beni. Her bir yapılacaklar listesinin üstünden geçer, kontrol ederim. İnka Yolu'nu yürüdüğümüzü, dağların zirvesinde soluklandığımızı düşünürüm. Çok sıkıcı olsa da yol boyunca sızlanacağım fikri de aklımdan geçer. Olsun. Machu Picchu bir hayal işte. Sanırım pek çok kişinin aklında bir rota. Bu sene olmasa da belki 2018'de. Kim bilir?


Tak artık şu çerçeveleri duvara!

Benim kadar gezmeyi seven birinin evini de bu kadar sevmesi normal mi? Çok seviyorum evimi. Her sabah uyandığımda bu sevde uyandığım için şükrediyorum. Taşınalı neredeyse üç sene olmasına rağmen bir sürü eksiğimiz var ama. Nice zamandır gözümde büyüyen evi boyatma işini hallettik. İlk defa çok memnun kaldığımız bir boya firması ile karşılaştık. İki günde evimizi boyayıp gittiler. Peşinden de baklava yolladılar güle güle oturun diye. Tabii, hâlâ eksiklerimiz çok fazla. Mesela kimi duvarlara kendi fotoğraflarımı asmak istiyoruz. O fotoğrafları bir türlü seçemiyor, bir türlü fotoğrafçıya gidemiyor ve topu topu on fotoğrafı bastırıp çerçeveleri duvardaki yerlerine asamıyorum. Bu sene içinde halledebilirsem kendimi başarılı sayacağım. Bu arada yatak odasını duvar kağıdı ile kaplamamız ve halı işini halletmemiz lazım. Güney Afrika'ya gitmek bu işleri yapmaktan daha kolay geliyor bana.


Kuzey 8. sınıf öğrencisi oluyor.

Seneye TEOG var. Kuzey'i kasmamak yapmak istediğim en kıymetli şey. Devamlı kendime bunu hatırlatıp duruyorum. hali hazırda çok mutlu olduğu bir okula gittiği için bunu kendime sık sık hatırlatmalı, oğlumu gereksiz streslere maruz bırakmamalıyım. (Sanki bu madde bana Afrika'ya gitmekten de, yatak odasını halı kaplatmaktan da daha zor geldi. En çok çaba gerektiren bu madde.)


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Sherlock Holmes'un evi nasıldır sizce?

Kitapları ve kitap kahramanlarını seven herkes yazar evlerini, yazarların yazım rutinlerini, yarattıkları kahramanlarının yaşadığı yerleri merak eder. Ben şahsen ediyorum. Bir de bu yazılı metinlerin ekrana taşındığı zamanlar vardır. Çıkacak filmi heyecanla bekleriz. Sonra da filmin vizyona girdiği ilk gün koşar, sinemada arka koltuklarda bir yerden bilet alırız. Ben de birçokları gibi kendi hayalimde yarattığım kahramanları ekranda görünce hayal kırıklığına uğrayanlardanım. Eeeee, herkesin hayalini bir yerlerden yakalamak pek de kolay olmasa gerek. Yeri olmasa da Yüzüklerin Efendisi serisinin beni hayal kırıklığına uğratmayan filmlerden olduğunu da belirteyim. (Yazarın nasıl biri olduğunu tanımak herkesin hakkı elbette.😀 )


Gelelim asıl anlatmak istediğim müzeye: Sherlock Holmes Müzesi.

Sherlock'u ezelden beri severim çünkü zeki erkeklerden hoşlanıyorum. Her ne kadar BBC'nin ekranlara taşıdığı Sherlock dizisinde Benedict Cumberbatch'in canlandırdığı Sherlock pek bir asosyal ve kırıcı olsa da, onu da havalı buluyorum.


Londra'daki Sherlock Holmes Müzesi ise tek kelime ile harika. Çocuğunuz ve çocuk kalmış ruhunuzla birlikte Londra'ya gittiyseniz mutlaka bu müzeyi ziyaret etmelisiniz.Tabii benim gibi, "Nasılsa bilet buluruz." diye düşünüp bilet almadan gitmeyin çünkü 221B yazan kapının önündeki kuyruğa ağzınız açık bakar, "Yarın gelsek daha iyi olur" diye ağzınızın içinde sözcükleri geveleyip durursunuz.


Baker Street şehirdeki en ünlü sokaklardan biri. Önünde Sherlock Holmes'un kocaman bir heykelinin bulunduğu Baker Street metro istasyonundan çıkıp müzeye ulaşmanızsa çok kolay. 


Hadi size 221B Baker Street'in hikayesini anlatayım.

Sherlock Holmes ve Doktor Watson, Sir Arthur Conan Doyle'un yazdıklarına göre 1881 ile 1904 yılları arasında bu evde yaşamış. Regent Park yakınlarındaki Baker Street,  1880'li yıllarda "townhouse" (en az bir duvarları bitişik kullanılan, iki üç katlı ev tipi) diye adlandırılan evlerden oluşuyormuş. Sir Arthur Conan Doyle'un romanında adres olarak verdiği 221B gerçek anlamda Baker Street üstünde bulunmuyormuş çünkü yazar ola ki 221B üzerinde oturan bir ailenin kitap kahramanlarının izini süren hayalperestler tarafından rahatsız edilmesini istemiyormuş.



1930 yılına gelindiğinde bu sokak kuzeye doğru genişleyerek büyümüş ve kendi 221 numaralı binasını yaratmış. Yapılan binada Abbey National adında bir firma ikamet etmeye başlamış. Şirket çalışma hayatına başlar başlamaz bu adrese mektuplar yağmaya başlamış. Hayran mektuplarının yanı sıra dedektifin yardımını isteyen birçok mektup da geliyormuş. Mektuplar gün geçtikçe o kadar artmış ki şirket çareyi bu mektuplara cevap vermek üzere birini almakta bulmuş. Bir anlamda ünlü dedektifin sekreterliğini yapmaya başlamışlar.😀



1990 yılında Sherlock Holmes Müzesi açılmış. Kurgu kahramanlar olsa da Sherlock Holmes ve Doktor Watson'un yaşadığı bu ev, Sir Arthur Conan Doyle'un kitaplarında tasvir ettiği şekilde dekore edilmiş. Her ne kadar Sherlock'un da Doktor Watson'un da yaşadıkları tek gerçek yer  Sir Arthur Conan Doyle'un satır aralarıysa, biz hayalperestler her iki kahramanın da bu evde yaşadığına inanıyoruz.




Şöminenin karşısındaki koltukta ünlü dedektifin oturmadığına beni kim inandırabilir? Baker Street'e bakan masanın üstünde duran, el yazısıyla karalanmış onca not sadece bir hayalin ürünü olabilir mi?


Bugün müzenin olduğu 221B numaralı binanın gerçek numarası olmadığını söylemem şart. 2002 yılında Abbey National içinde bulunduğu 221B nolu binayı terk edene kadar sokakta biri müze biri de bu bina olmak üzere iki tane 221B varmış. Müze, açıldıktan sonra hayran mektuplarını artık kendilerinin cevaplaması gerektiğini Abbey National'a bildirmiş. Bilin bakalım ne olmuş? Şirket bunu kesinlikle kabul etmemiş. "Mektupları daha önce olduğu gibi yine ben cevaplayacağım." demiş müzeye kesin bir dille. (Pek tabii 221B adresinde firma oturuyor.) Bu anlaşmazlık mahkeme kapılarına kadar uzanmış. Nihayetinde şirket 221B adresinden taşınınca sorun da çözülmüş. Royal Mail bu durumdan sonra gelen mektupları müzeye götürmeyi kabul etmiş.

Bana sorarsanız müze binasının da en az Sherlock Holmes kadar güzel bir hikâyesi var.

Gelelim müzeye... 




Birkaç sene önce Kuzey'in elinden tutarak içine girdiğimiz müze görülmeyi hak ediyor. Kapısında bekleyen bir Scotland Yard polisi var. Dilerseniz hemen oracıkta sizinle bir fotoğraf çektiriyor. Adımınızla birlikte hâlâ yaşamaya devam eden bir dünyanın içine dalıyorsunuz. Şöminenin karşısındaki koltuktan, duvarları kaplayan duvar kağıtlarına, sehpanın üstünde duran büyüteçten Sherlock'un piposuna kadar her şey incelikle düşünülmüş. El yazısı notların içindeki gizemi ararken buluyorsunuz kendinizi. Kuzey, tüm müzeyi elinde fotoğraf makinesiyle gezmişti. Detaylardan nasıl da büyülendiğini dün gibi hatırlıyorum. Müzeyi gezdikten sonra da hediyelik dükkanına girmiştik. Burası Kuzey'den çok benim kendimi kaybettiğim bir yer olmuştu. Eee, siz de kabul edersiniz ki kız çocukları erken çocuklarından daha meraklı oluyor böyle şeylere.😉

Meraklısına Not:
📌 Mümkünse önceden internetten biletinizi alın. Diyelim ki gittiniz ve biletinizi oradan alacaksınız. Müze satış kapısından içeri girin ve sıraya girmeden önce biletinizi alın.