24 Mayıs 2017 Çarşamba

Anneliğimin on iki yılı

Anneliğin de bir tarihi var elbet. Benimki dolu dolu on iki sene oldu.


Bebeklerin o süt kokusunu hiçbir şeyde bulamasam da Kuzey'in iki yaşını çok sevdim ben. Benim gözümde bembeyaz, güleç yüzlü bir çocuktu. Minik çenesinin içine dizilmiş sıra sıra dişlerle gülümser, iki yaşın o en çılgın hallerini alışveriş merkezlerinin orta yerinde sergilemekten çekinmezdi. Çeker giderdim öyle zamanlarda. Onun beni göremeyeceği ama benim gözlerimin onun üstünde olacağı bir köşeye saklanır, sinir krizinin geçmesini beklerdim. Baktı ki yerde çırpınmaları bir şeye yaramıyor, bıraktı o çılgın yerde sürünme hallerini. 
Her annenin anlatacak bir dolu hikâyesi var elbet. Ve tıpkı annemin dediği gibi, bir çocuğun annesi bile olsanız aklınızda tutmak için yemin ettiğiniz nice anı zamanla yok olup gidiyor. Düşündüğüm zaman ilk anne dediği zamanı, ilk adım attığı zamanı, ya da herhangi bir ilkini çok da akılda tutmak gerekmiyor zaten. Ben de oğluma ait saklı başka şeyler var. Bakışlarında saklı tuttuğu merhamet, ense kökünden yayılan babasından emanet koku, kendi içine çekildiğinde ortaya koyduğu o mutluluk bakışı... İlk patikleri dolabın üst rafındaki bir kutuda, eğri büğrü yazılarla doldurduğu ilk defteri çekmecede, her yıl hiç umursamadan getirdiği karneler mavi dosyanın içinde. Bizden ayrı ilk defa gittiği İzmir seyahatinden alıp da eve getirdiği kar küresini de geçenlerde kırdım. Yanlışlıkla elbet!😁 

Anne olduğum ilk yıllarda başka çocuklarla karşılaştırdım onu; kendimi de başka annelerle. Ne o başka çocuklara benziyordu, ne de ben başka annelere. Geceleri uyumaz, Selçuk'la beni sabaha kadar asker ederdi. Başa çıkamayacağım, üstesinden gelemeyeceğim bir şey gibi gelirdi anne olmak. Sanki anne olma hali başkalarının üstüne oturan bir elbiseydi de bana uymuyordu sadece. Sahil yolunda yaptığımız uzun yürüyüşler dün gibi aklımda. Onca sese, dikkatine dağıtacak onca şeye rağmen deliksiz bir uykuya dalardı. Yoldayken huzur içinde olduğu o saatleri ileriki yılların hepsine taşıdı Kuzey. 
Geriye dönüp baktığımda anneliğin ne sancılı bir hâl olduğunu görüyorum. Kendini bir türlü beğenmediğin, yaptığın her şeyin eksik olduğunu düşündüğün, onu ne kadar sevdiğini bir türlü gösteremediğin ve karın ağrılarının eksilmediği bir durum. Yıllar yılı aynı seni içinde taşısan da, anne olunca hiç bilmediğin, yapabileceğini asla düşünmediğin bir insan oluyorsun. Başkalarına her dokunduğunda acıtan köşelerin, doğurduğun çocuk sayesinde törpüleniyor. Tekrar oturup düşünmeyi, özür dilemeyi, daha iyi bir insan olmayı düşünüyorsun. Bir bakış, bir gülüş gününü güzelleştiriyor. 

Kuzey'le konuştuğumuz zamanlar ilişkimizde en sevdiğim dönemler. Karşılıklı kahve içtiğimiz, birbirimize hikâyeler anlattığımız, kitapçılarda saatler geçirdiğimiz zamanları hep gülümseyerek anımsıyorum. Arabanın arka koltuğundan bana anlattığı günlük olaylar yemekten sonra yenilen tatlı kadar lezzetli. Minicik bir bebekken büyüyüp de beraber Starbucks'a gideceğin ve onun kendisine bol köpüklü bir latte söyleyeceği günlerinin olacağı insanın hiç aklına gelmiyor Geceleri muhallebi verip de tüm gece uyuyacağını düşündüğün zamanları düşlerken, karşılıklı kahve içiyorsun.😀 Yola çıktığında bavulunu taşımaya başlıyor, bir bakıyorsun ayaklarının boyu çoktan senin ayaklarını geçmiş, artık sana tepeden bakıyor. Sen kolunu onun boynuna dolamıyorsun da gelip o sana sarılıyor. 

Zamanın bildiği bir şey var: Evrendeki her canlıyı sarmalıyor. Kuzey de büyüyor, biz de onunla birlikte başka insanlar oluyoruz. Daha çok sevmeyi öğreniyor, onun bize öğreteceklerine hazır bekliyoruz. (Örneğin dün akşam Drake adındaki bir sanatçının Adele'nin aldığı ödül sayısından bile fazla ödül aldığını öğrendim. Yaşasın Drake!)

Elbette gezmeyi çok seven bir çift olarak Kuzey'in yol hallerini seviyorum. Havaalanlarındaki tanıdık bakışlarını, beklemekten sızlanmamasını, kahvesini içerken kendiyle oyalanmasını, çantasına attığı kitabını...

Düşünüyorum da ben nasıl bir çocuk istediğimi hiç düşünmedim. Çocuğun sana ait olanı makbuldür sanırım.😀  Kokusunu, gülümsemesini, sana sarılmasını seversin. Annemin her zaman tekrarladığı gibi "Allah çocuklarımızı kötü insanlarla karşılaştırmasın."

Tüm çocukların kalbi ferah, sevgi dolu, bol kahkahalı ömürleri olsun. ❤️ 


22 Mayıs 2017 Pazartesi

Liste 21-Yapmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 21-Yapmak istediklerinizin listesini yapın.

Hayatta yapmak istediğim öylesine çok şey var ki. Eminim sizlerin de vardır. Bazen kafamın içinde dolaşıp duran bu düşüncelerden yoruluyor, bazen de aklımdan geçen yapılacaklar listesiyle coşup duruyorum. Evin içinde yapmayı hayal ettiğim şeyler bile bir liste sebebi benim için. Daha önce birçok kez her şeyi listelememin beni yormadığını, aksine kafamı dinginleştirip beni rahatlattığını söylemiştim. Kafamı kurcalayan herhangi bir şeyi bir kağıdın üstüne geçirdiğim zaman, işin yarısından çoğunu halletmiş gibi hafifliyorum. 

Türkiye içinde yapmak istediklerimin listesi üç aşağı beş yukarı aklımda. Genellikle Türkiye'de tatil yapmayı tercih etmiyorum. Nedeni ise kesinlikle hesaplı olmaması. Şu sıralar yabancı paranın Türk lirası karşısında ne kadar değer kazandığını biliyoruz. Yurtdışında seyahat de bu durumda pahalıya çıkıyor olsa da Türk turizmciler de, "Dolar çok pahalandı, işlerimiz bu sene açılır" demeyip, otel fiyatlarını arttırmaktan geri kalmıyor. Temmuz ayında üç geceliğine Datça'da olacağım. Dört kız aynı odada kalacağız. Mütevazi bir yerden bahsediyorum arkadaşlar ve odanın fiyatı ne kadar biliyor musunuz? Tam 780 TL. 
Ağzım açık vaziyette dinliyorum sadece. 

Gelelim yapmak istediklerime. Saymakla yapmak istediklerimi bitiremem ama yine de bir ucundan başlayayım değil mi? 

Ah be Kars! Nereden düştün aklıma?

Foto: Şuradan
Bir kere Kars'a gitmek istiyorum. Kışın puslu günlerinden birinde sırt çantama trende okuyacağım kitabı, içine bir şeyler karalayacağım defterimi ve mini fotoğraf makinemi alarak yola düşmek uzun zamandır demlediğim hayallerimden biri. Düşlemek de yetiyor bana. Zaman geçip de biraz daha olgunlaşınca insan sahip olduklarına şükrederek bile mutlu oluyor. O yüzden gidebilirsek ne âlâ. Ama karşıma Kuzey'i de alıp, bir trenin içinde çocukluğuma doğru yola çıkmak çok güzel olurdu. Böyle bir haftasonunu her birimizin dolu hafta sonlarının arasına sıkıştırabilirsem mutlu olacağım. Sonra da gelir blogun bu sayfasında bu notun üstünü çizerim. Söz!

Karadeniz'e gidebilmek bu kadar zor olmamalı!

Foto: Şuradan

Karadeniz turu. Yine Kuzey, yine Selçuk, yine sırt çantalarımız var bu hayalin içinde. Dağların ucunun bulutlara değdiği bu coğrafyada patikalarda yürümek, yaylalarda bulutlarla dans etmek, derme çatma evlerde akşam serinliğinde üşümek, ellerimi demli bir bardak çayın sıcaklığında ısıtmak istiyorum. İnsanın çok olmadığı, kalabalıklardan uzak olabileceğimiz Karadeniz yaylası hangisidir, istediğim bu sakinliği nerede bulabilirim bilmiyorum. Aranızda üç günlük bir Karadeniz rotası bilen varsa, hemencecik fikrini belirtsin olur mu? Kars ve Karadeniz hayalim gerçekleşmesi pek de zor olmayan hayaller. 2017 bitmeden gerçekleşse ne güzel olur. 

Köpekbalığı dalışı yapmak. 

Foto: Şuradan

Şaka yapıyorum, şaka! Ben kim köpekbalıklarıyla dalmak kim? Okyanuslarda önlem olsun diye kıyıya dik değil, paralel yüzerim ben. O kadar korkarım köpekbalığından, balinadan falan. Yani seyahat deyince olayı sonuna kadar götüren, dağların zirvesinden yamaç paraşütü yapan, balta girmemiş ormanlarda gezinen, köpek balıklarına nanik yapan gezginlerden değilim. Benimki bir kafede oturayım, elimde çayımla önümden akan hayatı seyre dalayım şeklinde bir gezi türü. Ama her ne kadar köpek balıklarıyla dalamasam da Güney Afrika'ya gitmek istiyorum. (Çok güzel kafeler varmış.) 


Yine mi Peru? Biri Peru mu dedi?

Foto: Şuradan

Kendisi bitmeyen hayalimdir. ne zaman canım sıkılsa buzdolabını açar bu hayalimi çıkarırım. Isıtıp ısıtıp önüme koyduğum bu düş hiç mi hiç sıkmaz beni. Her bir yapılacaklar listesinin üstünden geçer, kontrol ederim. İnka Yolu'nu yürüdüğümüzü, dağların zirvesinde soluklandığımızı düşünürüm. Çok sıkıcı olsa da yol boyunca sızlanacağım fikri de aklımdan geçer. Olsun. Machu Picchu bir hayal işte. Sanırım pek çok kişinin aklında bir rota. Bu sene olmasa da belki 2018'de. Kim bilir?


Tak artık şu çerçeveleri duvara!

Benim kadar gezmeyi seven birinin evini de bu kadar sevmesi normal mi? Çok seviyorum evimi. Her sabah uyandığımda bu sevde uyandığım için şükrediyorum. Taşınalı neredeyse üç sene olmasına rağmen bir sürü eksiğimiz var ama. Nice zamandır gözümde büyüyen evi boyatma işini hallettik. İlk defa çok memnun kaldığımız bir boya firması ile karşılaştık. İki günde evimizi boyayıp gittiler. Peşinden de baklava yolladılar güle güle oturun diye. Tabii, hâlâ eksiklerimiz çok fazla. Mesela kimi duvarlara kendi fotoğraflarımı asmak istiyoruz. O fotoğrafları bir türlü seçemiyor, bir türlü fotoğrafçıya gidemiyor ve topu topu on fotoğrafı bastırıp çerçeveleri duvardaki yerlerine asamıyorum. Bu sene içinde halledebilirsem kendimi başarılı sayacağım. Bu arada yatak odasını duvar kağıdı ile kaplamamız ve halı işini halletmemiz lazım. Güney Afrika'ya gitmek bu işleri yapmaktan daha kolay geliyor bana.


Kuzey 8. sınıf öğrencisi oluyor.

Seneye TEOG var. Kuzey'i kasmamak yapmak istediğim en kıymetli şey. Devamlı kendime bunu hatırlatıp duruyorum. hali hazırda çok mutlu olduğu bir okula gittiği için bunu kendime sık sık hatırlatmalı, oğlumu gereksiz streslere maruz bırakmamalıyım. (Sanki bu madde bana Afrika'ya gitmekten de, yatak odasını halı kaplatmaktan da daha zor geldi. En çok çaba gerektiren bu madde.)


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Sherlock Holmes'un evi nasıldır sizce?

Kitapları ve kitap kahramanlarını seven herkes yazar evlerini, yazarların yazım rutinlerini, yarattıkları kahramanlarının yaşadığı yerleri merak eder. Ben şahsen ediyorum. Bir de bu yazılı metinlerin ekrana taşındığı zamanlar vardır. Çıkacak filmi heyecanla bekleriz. Sonra da filmin vizyona girdiği ilk gün koşar, sinemada arka koltuklarda bir yerden bilet alırız. Ben de birçokları gibi kendi hayalimde yarattığım kahramanları ekranda görünce hayal kırıklığına uğrayanlardanım. Eeeee, herkesin hayalini bir yerlerden yakalamak pek de kolay olmasa gerek. Yeri olmasa da Yüzüklerin Efendisi serisinin beni hayal kırıklığına uğratmayan filmlerden olduğunu da belirteyim. (Yazarın nasıl biri olduğunu tanımak herkesin hakkı elbette.😀 )


Gelelim asıl anlatmak istediğim müzeye: Sherlock Holmes Müzesi.

Sherlock'u ezelden beri severim çünkü zeki erkeklerden hoşlanıyorum. Her ne kadar BBC'nin ekranlara taşıdığı Sherlock dizisinde Benedict Cumberbatch'in canlandırdığı Sherlock pek bir asosyal ve kırıcı olsa da, onu da havalı buluyorum.


Londra'daki Sherlock Holmes Müzesi ise tek kelime ile harika. Çocuğunuz ve çocuk kalmış ruhunuzla birlikte Londra'ya gittiyseniz mutlaka bu müzeyi ziyaret etmelisiniz.Tabii benim gibi, "Nasılsa bilet buluruz." diye düşünüp bilet almadan gitmeyin çünkü 221B yazan kapının önündeki kuyruğa ağzınız açık bakar, "Yarın gelsek daha iyi olur" diye ağzınızın içinde sözcükleri geveleyip durursunuz.


Baker Street şehirdeki en ünlü sokaklardan biri. Önünde Sherlock Holmes'un kocaman bir heykelinin bulunduğu Baker Street metro istasyonundan çıkıp müzeye ulaşmanızsa çok kolay. 


Hadi size 221B Baker Street'in hikayesini anlatayım.

Sherlock Holmes ve Doktor Watson, Sir Arthur Conan Doyle'un yazdıklarına göre 1881 ile 1904 yılları arasında bu evde yaşamış. Regent Park yakınlarındaki Baker Street,  1880'li yıllarda "townhouse" (en az bir duvarları bitişik kullanılan, iki üç katlı ev tipi) diye adlandırılan evlerden oluşuyormuş. Sir Arthur Conan Doyle'un romanında adres olarak verdiği 221B gerçek anlamda Baker Street üstünde bulunmuyormuş çünkü yazar ola ki 221B üzerinde oturan bir ailenin kitap kahramanlarının izini süren hayalperestler tarafından rahatsız edilmesini istemiyormuş.



1930 yılına gelindiğinde bu sokak kuzeye doğru genişleyerek büyümüş ve kendi 221 numaralı binasını yaratmış. Yapılan binada Abbey National adında bir firma ikamet etmeye başlamış. Şirket çalışma hayatına başlar başlamaz bu adrese mektuplar yağmaya başlamış. Hayran mektuplarının yanı sıra dedektifin yardımını isteyen birçok mektup da geliyormuş. Mektuplar gün geçtikçe o kadar artmış ki şirket çareyi bu mektuplara cevap vermek üzere birini almakta bulmuş. Bir anlamda ünlü dedektifin sekreterliğini yapmaya başlamışlar.😀



1990 yılında Sherlock Holmes Müzesi açılmış. Kurgu kahramanlar olsa da Sherlock Holmes ve Doktor Watson'un yaşadığı bu ev, Sir Arthur Conan Doyle'un kitaplarında tasvir ettiği şekilde dekore edilmiş. Her ne kadar Sherlock'un da Doktor Watson'un da yaşadıkları tek gerçek yer  Sir Arthur Conan Doyle'un satır aralarıysa, biz hayalperestler her iki kahramanın da bu evde yaşadığına inanıyoruz.




Şöminenin karşısındaki koltukta ünlü dedektifin oturmadığına beni kim inandırabilir? Baker Street'e bakan masanın üstünde duran, el yazısıyla karalanmış onca not sadece bir hayalin ürünü olabilir mi?


Bugün müzenin olduğu 221B numaralı binanın gerçek numarası olmadığını söylemem şart. 2002 yılında Abbey National içinde bulunduğu 221B nolu binayı terk edene kadar sokakta biri müze biri de bu bina olmak üzere iki tane 221B varmış. Müze, açıldıktan sonra hayran mektuplarını artık kendilerinin cevaplaması gerektiğini Abbey National'a bildirmiş. Bilin bakalım ne olmuş? Şirket bunu kesinlikle kabul etmemiş. "Mektupları daha önce olduğu gibi yine ben cevaplayacağım." demiş müzeye kesin bir dille. (Pek tabii 221B adresinde firma oturuyor.) Bu anlaşmazlık mahkeme kapılarına kadar uzanmış. Nihayetinde şirket 221B adresinden taşınınca sorun da çözülmüş. Royal Mail bu durumdan sonra gelen mektupları müzeye götürmeyi kabul etmiş.

Bana sorarsanız müze binasının da en az Sherlock Holmes kadar güzel bir hikâyesi var.

Gelelim müzeye... 




Birkaç sene önce Kuzey'in elinden tutarak içine girdiğimiz müze görülmeyi hak ediyor. Kapısında bekleyen bir Scotland Yard polisi var. Dilerseniz hemen oracıkta sizinle bir fotoğraf çektiriyor. Adımınızla birlikte hâlâ yaşamaya devam eden bir dünyanın içine dalıyorsunuz. Şöminenin karşısındaki koltuktan, duvarları kaplayan duvar kağıtlarına, sehpanın üstünde duran büyüteçten Sherlock'un piposuna kadar her şey incelikle düşünülmüş. El yazısı notların içindeki gizemi ararken buluyorsunuz kendinizi. Kuzey, tüm müzeyi elinde fotoğraf makinesiyle gezmişti. Detaylardan nasıl da büyülendiğini dün gibi hatırlıyorum. Müzeyi gezdikten sonra da hediyelik dükkanına girmiştik. Burası Kuzey'den çok benim kendimi kaybettiğim bir yer olmuştu. Eee, siz de kabul edersiniz ki kız çocukları erken çocuklarından daha meraklı oluyor böyle şeylere.😉

Meraklısına Not:
📌 Mümkünse önceden internetten biletinizi alın. Diyelim ki gittiniz ve biletinizi oradan alacaksınız. Müze satış kapısından içeri girin ve sıraya girmeden önce biletinizi alın.





14 Mayıs 2017 Pazar

Liste 20- Ruhunuzu özgürleştiren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 20- Ruhunuzu özgürleştiren şeylerin listesini yapın.

Bazı sorular kendini tekrarlıyormuş gibi hissetmeye başladım. Ya da ben kendimi tekrarlıyorum. 

Çok uzun zamandır çalışıyorum. Herkes kendi işinin ne kadar zor olduğunu söyleyecektir. O yüzden ben de kendi işimin çok zor olduğunu iddia edeceğim. Boyaların, tabakların, kimyasal kokularının, her daim hataya açık zorlu imalatların içinde yıllarım geçti. Bir de bunların üstüne eklenen işin ticari kısmı ve insan ilişkileri meselesi var. Belki işin sadece imalat kısmını üstlenmiş olsaydım iş hayatım bu kadar zor gelmezdi ama sırtımda yük olan bir de para kısmı var ki bu kısım canımı çok sıkıyor. Para ve insan ilişkileri son senelerde beni iyice yordu. 
Uzunca zamandır artık çalışmama fikri aklımda dolaşıp duruyor. Önüme koyduğum, bu kadar daha çalışacağım dediğim beş sene var. Muhtemelen zaman ilerleyip de beş sene geçince ben hâlâ çalışıyor olacağım. İnsanın kendi işinin olmasının güzel yanları olduğu gibi zor yanları da var. Öyle ceketini alıp gidemiyorsun. An itibariyle firmada çalışan herkesin yaşamında bir değişiklik yapma şansı var ama benim yok.😀
Önceleri hayalini kurduğum emeklilik hayali ulaşılamaz geliyordu. Bu da beni mutsuz ediyordu. Onca yatırım, kocaman makineler, yıllardır birlikte çalıştığımız ve bu firmadan emekli olmayı hayal eden arkadaşlarım... Öyle evde keyif yapayım demekle olmuyor yani. Sonuçta şunu kabul ettim ki dilediğim günde, dilediğim şekilde işi bırakamayacağım ben. Bunu kabul ettikten sonra başka bir şey yapmaya karar verdim. İşten vakit çalmamın ve yapmak istediğim şeylere küçük de olsa yer açma şansım var mı?

Cuma sabahlarımı kendime ayırdım.


Her cuma çok ciddi bir şey çıkmazsa sabah erkenden kalkıyorum. Basit bir kahvaltı yapıyorum ve arabama atladığım gibi Kadıköy'e gidiyorum. Trafik olmazsa ve umut ettiğim gibi bir saatte Kadıköy'e varmışsam benden mutlusu yok. Yürüyerek KEV Kafe'ye gidiyorum. Çayımı söylüyorum ve kitabımı okuyorum. Diğer arkadaşlarım da erkenden gelebilmişlerse, onlarla da çay içiyorum. Sonrasında Yazı Evi ve canım Duygu ile yazı alıştırmaları. Ruhuma iyi gelen şey yazı yazmak. Yazınca özgürleşiyorum. Yazdıklarımı benden başka kimse okur mu bilmiyorum. Okusa okusa ya Selçuk okur ya da Kuzey. Okudukları zaman belki onlarda kendilerine dair pek bir şey bulamayıp mutlu olmazlar.😀  Çünkü yazmak benim alanım ve kelimeleri yan yana getirmeye çalışmamın tek sebebi de benim. 

Kendimi sevmeyi başarabilecek miyim?



Yok canım, öyle kendimden nefret eder bir halim yok. Ama kendimi yargılamamaya çalışıyorum. Benim için hep bir "ileri aşaması" vardır. Önümde uzanan ve yapmayı istediğim bir şey varsa onu yapana kadar durmam. Yaptığım anda da yaptığımla mutlu olup, kendime kocaman bir aferin ısmarlamak yerine ikinci bir hedef koyarım. Hedef koymak güzel şey ama asil olan yaptığın tek bir güzel şeyle bile mutlu olmayı bilmek ve kendini tebrik edebilmek.

Diyeceksiniz ki bu anlattığının hangi kısmı seni özgürleştiriyor? 
Bu soruyu sormakta haklısınız. Kendimi özgür kılmanın tek yolunun, kendime bunun için izin vermek olduğunu anladıktan sonra daha özgür olduğumu hissediyorum. Bir de kontrol manyağı olduğumun farkına vardım. Üstünde çalışıyorum. Mesela dün Kuzey'in, "Anne, sadece on dakika yatakta bir dinleneyim, sonra banyoya gireceğim." sözüne itiraz etmeyip, bile bile uyuya kalmasına izin verdim. Bu benim için nasıl büyük bir aşama bilemezsiniz. 😀

Gezmek yahu!

Klişe olsun olmasın söyleyeceğim. 
Dünyada insanı gezmekten daha fazla özgürleştiren başka bir şey olamaz. Çok mu iddialı oldu? Peki, çark ediyorum. Şu dünyada beni seyahatten daha fazla özgürleştiren başka bir şey olamaz. Sahiden yollara düşmek istiyorum. Kuzey'i de yanımıza alıp, sırt çantalarıyla bir trenden inip diğerine binerek aylarca seyahat etsek döndüğümüzde bambaşka insanlar oluruz. Yıllar önce gittiğimiz İskandinavya seyahatinin tadı hâlâ damağımda. Yolların biri diğerine bağlanıyordu ve beni dünya döndükçe biz de onunla beraber dönüyormuşuz hissi sarıp sarmalamıştı. Bindiğimiz trenler dağların arasından ilerliyor, sonra geniş bir su birikintisinin kenarına bırakıyordu bizi. Issız kasabalar çıkıyordu karşımıza. Keşke bu sessizliğin içinde bir gece yıldızlara bakabilsek diye düşünüyor, sonra sırt çantalarımızı yüklendiğimiz gibi o durgun suyun içinde hareket eden bir tekneye biniyorduk. Ne zaman o seyahati düşünsem içim titriyor ve tekrar aynı yolu aşmak istiyorum.



10 Mayıs 2017 Çarşamba

Efsane Paris kitapçıları: Karşınızda Shakespeare and Company

Her Paris seyahatinde düşünmeden yaptığımız şeyler var: St. Germain sokaklarında gezinmek, farkında olmadan Cafe Le Rostand'a gidip Lüksemburg Bahçeleri'ne bakarak kahvemizi yudumlamak, yolumuzu Notre Dame Katedrali'ne çevirip Shakespeare and Co.'ya gidip kitapçının sıkışık kitap raflarının arasında gezinip bir kitap almak.



Paris'e gidip de bahsettiğim bu kitabevine uğramayan yoktur sanırım. Shakespeare and Co. bir hayalin ürünüdür. George Whitman adındaki Amerikalı bir gencin hayallerinin peşinden gitmesinin ve düşlerini asla terk etmemesinin kendisine armağanıdır. Öncesinde başka bir Amerikalıya (Sylvia Beach) ait olan bu kitapçı şehrin başka bir yerindeymiş. 1920'li yıllarda Paris'te yaşayan birçok Amerikalı yazara kucak açan bu kadın savaş yıllarından sonra yurduna dönmek zorunda kalmış. Seneler sonra George, Slyvia Beach'ten kitapçının ismini satın almış ve Paris'e gelerek düşlediği kitabevinin kapısını aralamış. O günden sonra yolu Paris'ten geçen, şehirde kalacak yeri ve parası olmayan tüm gezginler kitabevinin duvarları arasına serpiştirilmiş yataklarda konaklamış. Karşılığında da burada canları dilediğinde çalışmış. George Whitman kızına Sylvia ismini verecek kadar çok saygı duymuş kitapçının ilk sahibine. 

📌 Notre Dame Katedrali'nin karşısına sığınmış bu kitapçının kısa tarihini okumak isterseniz daha önce yazmış olduğum şu yazıya uğrayınız.
📌 Kuzey'le ilk Paris gezimizde onu elinden tuttuğum gibi bu kitapçıya götürmüş ama George Whitman'ın ölüm haberiyle karşılaşmıştık. O yazı da burada.

Benim de bu kitabevi ile ilgili bir takıntım var: Şehre gelip de buradan bir kitap almazsam bir daha buraya gelemeyeceğim zannediyorum. 😁


Bu sefer de kitabevinin yeşile boyalı kapısından içeri girdik. Kasanın sağ tarafı Paris'le ilgili seyahat kitaplarına, sol tarafındaki geniş duvarsa Paris'te yaşamış Amerikalı yazarların kitaplarına ayrılmıştı. Hemingway, Fitzgerald, Flanner şehrin en güzel zamanlarını yaşamış ve bugün dahi peşlerinden gittiğimiz izler bırakmıştı biz Paris sevdalıları için. Giriş holünden ilerleyip bir basamakla ulaşılan yuvarlak alandaki masanın üzerinde Marina Keegan'ın kitabı göze çarpıyordu. Üst üste konulmuş kitaplar ve kapaktan gülümseyerek bakan genç yazar. Kitabın arka kapağındaki yazıyı okuyunca bu kitabı almam gerektiğini biliyordum. Yale Üniversitesi'nden mezun olan bu genç kadın, yazar olmak istiyordu ve mezuniyetinden sadece beş gün sonra bir trafik kazasında ölmüştü. Kitabın içinde üniversitedeyken yazdığı öyküler ve denemeler vardı. Tereddüt etmeden kitabı alıp kasaya gittim. Kitabın ücretini ödedikten sonra da kitabevinin meşhur damgasını ilk sayfaya bastırdım.


Lise yıllarımdan bir arkadaşımla ayda bir kez buluşuyoruz; o yıllardan görüştüğüm tek arkadaşım. Bazen o bana bir mesaj atıyor, "Bir saat sonra Starbucks'ta!" diye, bazen de ben ona. Şüphenin, samimiyetsizliğin olmadığı nefis bir arkadaşlık. Yalan, dolan yok. Hiç hesaplamadan gerçekleştirdiğimiz o bir saatlik buluşmalarda gezdiğimiz yerlerden, okuduğumuz kitaplardan, kızgınlıklarımızdan, hatalarımızdan ya da mutluluklarımızdan bahsediyoruz. Telefonlarımıza hiç bakmıyor, yalan dünyanın dolambaçlı yollarında vakit harcamıyoruz. Son buluşmamızda ona da Marina Keegan'dan bahsettim. Yazarın trajedisi onun da ilgisini çekti. Anlattığım hikâyeyi ona bağlayan bir yan vardı çünkü. Gözleri doldu ve bana bu kitabı anlattığına inanamıyorum dedi.

Ve Yankı Odası Etkisi'nden bahsetti. İnternetten birbirimizi takip ederek hep aynı olaylardan bahsetmemiz, birinin okuduğu kitabı övmesi üzerine bu kitabı alan insanların aynı paylaşımları yapması, kapalı bir grupta konuştuğumuz ve sıklıkla dile getirdiğimiz bir olaya bu herkesin doğrusuymuşcasına inanmak, bu gruplarda aynı şeylerin popüler olması diye özetleyebiliriz durumu.

Size de çok tanıdık geldi değil mi? Çünkü hepimiz sanal ortam denilen dar alanda paslaşıp duruyoruz. Bu durumun kısmen iyi yanları olsa da değişik fikirlerin hepsine kapalıyız çünkü buluştuğumuzda bile telefonlarımızın ekranından gözümüzü alamıyoruz. Yankı Odası'nın etki alanından çıkmanın yollarından biri dostlarımızla buluşmak, sohbet etmek ve tecrübelerimizi birbirimize iletmek. Marina Keegan, Paris'te bir kitapçıda karşıma çıkan bir yazardı. O gün kitapçıdan yazarın kitabını alarak çıktım, okudum ve arkadaşıma anlattım. Benim gibi hayatın içinden anları taşıyan, başka kültürlerden izler barındıran öyküleri seviyorsanız The Opposite Of Loneliness (Yalnızlığın Tersi/Karşıtı) adını taşıyan bu kitabı sizler de beğenerek okursunuz. Ben bir üniversitenin kampüsünde geçen ilk öyküye bayıldım. O yıllarıma özlemle baktım. Keşke kıymetini daha çok bilseymişim.

Şu an bu yaptığımla bir Yankı Odası Etkisi başlatmış olabilirdim. 😀 Daha çok okunsaydım ve daha çok takipçim olsaydı. Olaya iyi tarafından bakalım o zaman. Marina Keegan'ın kitabıyla ilgili tavsiyem kalpten bir tavsiye. Ben okudum, beğendim. Sizler de okuyun istedim.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Liste 19- En çok benzemek istediğiniz kişilerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 19- En çok benzemek istediğiniz kişilerin listesini yapın.


Sizin de bazen kendinizi başka birinin yerinde düşlediğiniz zamanlar olmuş mudur? Çok tuhaftır ki ne zaman böyle bir şey aklıma gelse bu fikirden hemen vazgeçerim. Bu düşünce utanç verdiğinden falan değil ama düşününce o vücutta, o yüzde beğenmediğim bir şeyleri bulup çıkarırım. Oysa kendi vücudumda beğenmediğim, devamlı hayıflanıp durduğum bir sürü yerim var. Mesela göbeğim. Benim göbeğimin derdi yıllardır bitmedi. Dile gelme şansı olsa eminim hakkında söylediklerimden şikayetçi olur. Kendisiyle kavgam hiç bitmedi. Hiç şöyle dümdüz bir karına sahip olmadım ben.😀
Kendimde beğenmediğim tüm fiziksel özelliklerim için annemi suçluyorum. Erkenden beyazlayan saçlar, ellerimde oluşan kahverengi lekeler, midemdeki hassasiyet hep onun yüzünden. 

Sevdiğim kadınlar var bu hayatta. Çoğu tanımadığım insanlar. Muhtemelen tanısam sevmem. Geçenlerde yazdığım bir yazıda bahsetmiştim. Emma Watson mesela. Hayata bakışı, duruşu, kitaplarla olan ilişkisi çok hoşuma gidiyor. Sonra spor yapan insanları çok seviyorum. Düzenli olarak spor yapabilmeyi ve bundan da keyif alabilmeyi çok isterdim. Sosyal medyadan takip ettiğim çoğu çok izleyicili hesabı yavaş yavaş bıraktığımı fark ettim. Nedense bizlerde böyle bir durum var. Bir şeyi amatör olarak yaparken çok keyifli çok hoş insanlarız da biraz ilgi görünce popomuz kalkıyor. Bir insan her şeye yetemiyor elbette. Mesela ben boş br anımda buraya yazı mı yazayım, elimdeki kitabı mı okuyayım, yoksa internetten dizi mi izleyeyim bilemiyorum. Bunların yanında daha bir sürü şeyi de yapmak istiyorum: Yürüyüş yapmak, yogaya gitmek, arkadaşlarımla sohbet etmek... Hadi çık bakalım çıkabiliyorsan işin içinden. 

Benzemek istediğim kişilerin ötesinde, özel bir yeteneğim olsun isterdim. Zamanda yolculuk edebilseydim ya da zamanı yavaşlatabilseydim. Varsa böyle bir tip, olmak istediğim kişi o. Ama yine de bir ismin altında toplamadan genel anlamda benzemek istediğim kişilerin listesini yapabilirim. 

  • Etrafına varlıklarıyla huzur katan insanlar
  • Sabah erkenden hayıflanmadan kalkıp, sessizliğin keyfini çıkartıp zamanı arttıran insanlar
  • Ağaçlara fısıldayanlar
  • Eliyle şifa dağıtanlar
  • Sabretmeyi bilenler
  • Bir bardak çayın hakkını verenler
  • Yaşama gülümseyerek bakanlar
  • Yaptıkları yemeklere sevgisini katanlar
  • Affetmeyi bilenler
  • ve elbette kendisini sevenler 💖

7 Mayıs 2017 Pazar

Baharın geldiği hafta sonları

Bir ara otursam da ocak ayından itibaren okuduğum kitapları yazsam diye düşünüyorum. O zamandan beri çok kitap okuduğumdan falan değil de, okuduklarımı en azından ismen unutmak istemediğimden. Sene başından beri oldukça yavaş bir hızla kitap okuyorum. Akşamları geç geliyorum işten. Sonra da yemekti, sohbetti derken yatmadan önce birkaç sayfa okumayı becerip uyuya kalıyorum. Hafta sonları için beslediğim kitap okuma umudu da cumartesiler, pazarlarla birlikte arkadaşlarla yapılan sohbetler, keyifli çay saatleri, biraz yazayım derken buhar alıp uçuyor.

Yaptıklarımla mutlu olmayıp, yapamadıklarıma hayıflanmak benim en iyi yaptığım işlerden biri sevgili dostlar. Elimde bir çuvaldız, sık sık kendime batırırım uzun lafın kısası.
Kitaplardan bu kadar bahsetmek istememim sebeplerinden biri okuduğum birkaç nefis kitaptan sizleri de haberdar etmek. Çünkü bu kitapları büyük tutkuyla okudum. Sizler de okuyun istiyorum.


Neyse ki bu cumartesi sabahı yazmak için çok güzel bir sabah. Dışarıda nefis bir yağmur yapıyor. Yağmur damlacıkları gölün üstüne düştükçe, göl usul usul kıpırdıyor, mevsimi gelmiş kurbağalar da ara ara yağmurun sesine eşlik ediyor. Bu eve ilk taşındığımız yaz kurbağaların sesine ne kadar sinir olduğumu hatırlıyorum. Şimdi onlar da biz de birbirimizin varlığına alıştık. Bahçeye ektiğimiz ağaçlar toprakları sevdi. Bu sene daha bir güçlü görünüyorlar gözüme. Mutfağın tam karşısındaki akasya kuru dallarından sıyrıldı. Tüm dalları önce yapraklarla yeşillendi. Şimdi beyaz çiçekler var üstünde. Eğri büğrü dallarıyla göğe doğru uzanıyor ve ben onun çok bilge bir ağaç olduğunu hissediyorum. Böyle tuhaf bir durum var aramızda. Baharı da kışı da dallarını açarak karşılıyor akasya. Son birkaç senedir toprakla olan bağım daha da kuvvetlendi. Toprağa değdikçe daha da mutlu oluyorum. 

Geçen hafta doğum günümdü. Birkaç yıldan beri her mayıs ayında uğrayan kalp çarpıntılarımı atlattım sayılır. Dostlarla yenen yemekler, sevgi dolu doğum günü mesajları, arayan soranlar, havaya kaldırılan kadehler beni sarıp sarmaladı. Bol bol pasta üfledim. Dilim dilim pasta yedim. Mayıs- Haziran ayları bizim evde kutlamalar ayı. 
Son birkaç hafta bloga yazdıklarımdan çok bloga yazmak istediklerimi düşünerek geçti. Yazmak o kadar iyi geliyor ki bazen dışarı çıkıp hayata karışmaktansa oturup yazı yazmayı, kelimelerin arasında yolculuk yapmayı tercih ediyorum. Yakın zamandaki seyahatimizin birkaç küçük ayrıntısı kaldı halledilecek. Ondan sonra haziran başında bir hafta tatil. 
Bahar geldi ya, her şey mümkünmüş gibi geliyor. 😀

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Liste 18- Sizi motive eden şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 18- Sizi motive eden şeylerin listesini yapın.

Sağ olsun, google unutmamış beni 💋

Baştan söyleyeyim bugün biraz duygusalım. Yıllar ilerledikçe ve her sene Mayıs'ın 3.günü geldikçe bir yaş daha alıyorum diye önüne geçemediğim bir korku sarıyor içimi. Yılların hızla ilerlemesinden olsa gerek yapmak istediğim nice şey geliyor aklıma. Hayalini kurduğumuz onca şeyi yapacak zamanımız olacak mı diye düşünüyorum. Okunacak onca kitap, tutulacak onca günlük, yaşanması gereken onca şey, düşülmesi gereken onca yol varken neden zaman böyle hızla ilerliyor diye kafam karışıyor. Doğum günüm yaklaştıkça çaktırmaya çalışmasam da bocuk boncuk göz yaşları birikiyor gözlerimde. Evet, Zannımca bir ruh hastasının yazılarını okumaktasınız. 😀
Zamanın böyle koşturmasından sebep ben de peşinden koşuyorum. Çoğu zaman nefes nefese kalıyorum, yol kenarında bir taşın üstüne oturup dinleniyorum. Sevdiğim her şeyi yapmak, zamanımı yaptığımda içimi coşturan şeylerle doldurmak istiyorum. Niyetim anlamı olan, her birimizin yüzünde silinmeyecek gülüş kırıntıları bırakacak anları yaşamımızın olabildiğince çok köşesine doldurmak.

Peki motive eden nice şey var bu hayatta. Çocukluğumdan beri de imrendiğim insanlar hep olmuştur. İmrenmek diyorum çünkü kim ne derse desin örnek vereceğim nice insanı kıskanmam değil olsa olsa imrenerek izlemem mümkün. 

Kafan mı karışık? Çık bi' yürü! 

Mesela spor yapan insanlar beni inanılmaz motive ediyor. Yan komşum hafta sonları üşenmeden sıcak yatağından kalkıyor ve kimseler uyanmadan koşmaya gidiyor. Beni de yanına katıyor zaman zaman. Bir müddet sahil yolunda yürüyor, sonra belirlediğimiz saatte buluşmak üzere ayrılıyoruz birbirimizden. Her birimiz kendi hızımızla, kendi hoş yalnızlığımızla baş başa kalıyoruz. Ya da bazı pazar sabahlarını yoga ile şenlendiriyoruz. Bahçemizin açıldığı bu aydınlık kadın bu yaşımın en güzel hediyelerinden biri bana. Sakinliği bana da nüfuz ediyor.


Seyahate çıkabilmek için çalışıyorum.

Seyahatler en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri. Kimileri seyahat etmeyi sevmez. Yol hazırlıkları içine düşmek, bavul hazırlamak, birkaç günlük seyahat boyunca arkada bıraktıklarının düzenlerini korumak için gösterdikleri çaba yorucu gelir. Aslında bu gerekçelerin hepsinde bir haklılık payı da var. Ama kabul etmek gerek ki gitmenin dönmeye dair güzel bir yanı da mevcut. Sahip olduklarını, içindeyken fark edemediğin güzellikleri görmek için zaman zaman bulunduğun ortamdan uzaklaşman gerekir. Benim için de seyahat böyle bir şey. Günlük yaşantımın içindeki sorumluluklardan, bana biçilmiş görevlerden sıkıldığım çok zaman oluyor. "Yoruldum!" diyorum buradan da ara ara. Ya da "Çok yoğunum, yazamadım." Böyle anlar beni ben yapan şeylerden uzak tutan günlük uğraşmak, yaşam zorunlulukları. İçinde bulunduğum zamanın kıymetini bilemediğim günler seyahat etmek istiyorum.Yol boyunca kafamı dinlemek, iç sesimi duymak, çabalamadan yaşamanın keyfini çıkarmak. Dönüşümde hayat daha kolay geliyor. Kendimi ormanda on kaplan gücünde hissediyorum. 

Onca güzel insan! İyi ki varsınız!

Yaşamıma güzellikler, incelikler katan nice insan. 
Ah var böyle dostlar. Hep hayatımda olsunlar ve hep sevgi dolu bakışlarını, ruhuma temas eden güzel varlıkları yanımda olsun istiyorum. Bu blogdan bir yazı yazıyorum mesela ve sonrasında öyle güzel yorumlar okuyorum ki yeniden yazmak istiyorum. Yazmak için bundan güzel bir motivasyon olabilir mi? Beni benden iyi tanıyan onlarca güzel arkadaşım var. Hangi birini saysam bilemiyorum. Yıllardır gittiğim Yazı Evi'nde aynı masanın etrafından toplandığımız dostlarım mesela. Farkında olmadığım kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, hüzünlerimi onlar sayesinde keşfettim. Cuma sabahları oturduğumuz o masadan kalkarken yazma hissiyle dolu olarak kalkıyorum. Hemen bir köşeye çekilip aklımdakileri kağıda dökesim geliyor. 

Blogum, dert ortağım.

Blogum, iç döküntülerim, sayıklamalarım....
Hepsi hayata karşı silahlarım benim. Yanında kimi zaman çay oluyor, kimi zaman kahve. Kitapların arasında kayboluyorum zaman zaman, kimi zaman bahçedeki bir ağacın yaprağında. Sakinlik ruhumu huzura kavuşturuyor. Durmak, iyi geliyor bana. Telaşsız yaşamak için çaba sarf ediyorum. Oluruna bırakıyorum bazı şeyleri. Öğrenmeye çalışıyorum. Ergenliğe adım atan Kuzey'le birlikte susmayı, konuşmadan önce düşünmeyi deneyimliyorum. Parçam dediğim oğlumun bir birey olmak için nasıl da benden yavaş yavaş kopmaya çalıştığını izliyorum; biraz heyecan, biraz hüzün, çokça kalp sızısı. Yıllar önce geçtiğim yolları şimdi onun sayesinde yeniden keşfediyorum. Onun büyümesi benim yaşlanmama anlam katıyor.

Bu seneki doğum günü hediyeme gelince, dün akşam dileğimi diledim. Sesli bir şekilde evdekilere dile getirdim. Yoga Eğitmenlik kursuna gitmek istiyorum. Sabahları öğrendiklerimle birlikte kendi içimde kaybolmak bu seneki incelikli dileğim. 😍