3 Temmuz 2018 Salı

Limonata Tadında Film Maratonu

Kitap listesini iyi kötü hallettiğime göre artık başka işlere bakabilirim. Değil mi?
Mesela çok tatlı blog arkadaşlarımızın başlattığı bir film maratonu var. Şimdiye kadar hiç böyle bir işe kalkışmadım ama işin içinde liste olduğuna göre ben de bu işe burnumu sokabilirim diye düşündüm. Eh, bu işe nereden kalkıştığıma, kimden esinlendiğime gelecek olursak. 

Limonata Tadında Film Maratonu'na ben sevgili Sibelynka'nın blogunda denk geldim; ama bu iş başka blogcuların başının altından çıkmış. Merak edenler Yasemin ve Büşra'ya uğrayabilir. Ne güzel bir şey düşünmüşler. 2018 yazı için seyredilecek 30 film. 

Sibel'in blogunda bu etkinliğe katılan blogcuların listesi var. Benim gibi sizler de bu arkadaşların film listesine göz atabilir; hangi filmi seyredeceğinize dair başka listelerde de biraz ışık arayabilirsiniz. Benim listem biraz romantik bir liste oldu açıkçası ama olsun. Ruhum bunu istiyor şimdilik. 

Gelelim maratonun kurallarına:

* 2016-2017-2018 yapımı 30 film seçmek ve 9 Eylül'e kadar bu filmleri seyretmek.

Ben şimdilik 30 film seçemedim. Sevdiğim filmleri seyretmek istiyorum çünkü. Sanırım seçtiğim bazı filmler de hemencecik bulunacak filmler değil. Olsun, duruma göre değişiklik yaparım. Önemli olan zaman kaybetmeden bir yerden başlamak ve günlerimi daha anlamlı bir hale getirmek. Önceki zamanlarımdaki gibi artık kendimi çok zorlamıyor, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, en önemlisi de olduğum halimle kendimi sevmeye çalışıyorum. 

📌 Gelelim benim listeme. Belki size de ışık tutar ucundan. 💡


* 20th Century Women
* 93 Yazı
* A Quiet Passion
* Certain women
* Every Day
* Home Again
* İçimdeki Güneş
* Madame



* Wonder
* Mark Felt
* My Golden Days
* The Lovers
* The Book Shop
* The Mid-Wife
* Tully
* The Tale


* Murder on the Orient Express
* Jackie
* The Red Collar
* A Bras Ouverts
* Un Profil pour deux
* L'eole Buissonniere
* Telle Mere Telle Fille
* My Cousin Rachel

Şimdilik 24 filmden oluşan bir listem var. Umuyorum ki kısa zamanda kalan altı filmi de bulacağım.
Filmler hakkında yorumlarımı yazabilir miyim bilmiyorum. Yazsam ne güzel olur değil mi?

Listemin eksik altılısından birini buldum ve seyrettim bu arada. Okuduğum ve çok etkilendiğim Joan Didion kitabının ardından yazarın kendisi hakkında çekilmiş bir belgeseline denk gelmek çok güzeldi.

 * Joan Didion Belgeseli: The Center Will Not Hold.

29 Haziran 2018 Cuma

Başucu rafımda bu aralar ne var?

Gelenekselleşen seçim yenilgimizi de yaşadığımıza göre hayatımıza devam edebiliriz.

Ülkenin durumu ortada olunca, "Nasılsa yaşadığım ülkede bir şey değiştiremiyorum, en azından evimin içini değiştireceğim." düşüncesiyle yola koyuldum. Kurduğum cümleden öyle geniş anlamlar çıkarmayınız lütfen! Kendime terapi amacıyla ufak adımlar atıyorum. Biraz sadeleşip, derlenip toplanma niyetindeyim. Hoşlanmadığım ama bir müddet birlikte yaşamak durumunda kaldığım eşyalardan kurtulup; birkaç parça da ruhumu yansıtan eşya alacağım. İşe giriştiğimiz ilk yer yatak odası oldu. Taşındığımızdan beri bir türlü söküp atamadığımız başımızın üstünde dev gibi duran gardırobu söküp attık. İki kişi benim dolabıma sığmaya karar verdik. İşin aslı bu dolap ikimize de yeter de artar. 😉 Dolap kalkınca oda daha da genişledi. Çok sevdiğim birkaç fotoğrafı artık duvarımıza asabilirim. Elbette önce klima işini, ardından da duvar kağıdı işini hallettikten sonra. Peşinden yatak başımıza iki tane de abajur alacağım. Beni meşgul edecek, tekrar yaşama döndürecek şeylerin peşindeyim.



İngiltere seyahatinin detaylarını da toparladım. Biletler, otel, ara turlar hazır. Umut ediyorum bir mani çıkmaz da ertelene ertelene hayatımızın bir rutini haline halen, "İngiltere ve İrlanda'ya gideceğiz inşallah!" muhabbetini bir kenara bırakabiliriz.

Şimdi aklımda sağa sola yığdığım kitaplarımı toparlamak var. Kendime bir okuma listesi yaptım. Okumayı düşündüğüm kitapları baş ucu sehpama dizdim. Kuzey'in yaz okuma listesi de kafamda hazır. Dün itibariyle onun da tatili başladı. Hazırlık Atlama Sınavları bitti. Yarın sonuçlar açıklanacak. Umuyorum bu açıklamanın ardından 9.sınıf öğrencisi olmuş olacak. Genellikle tıpkı kendime yaptığım gibi ona da bir seyahate çıkmadan önce gideceğimiz ülkenin yazarlarını okutuyorum. O yüzden İrlanda'ya gideceğimiz düşüncesiyle okul kapanır kapanmaz Oscar Wilde'ın "Ciddi Olmanın Önemi" isimli kitabını okumaya başladı. "Beğenir mi beğenmez mi?" diye düşünürken yazarı çok zeki bulduğunu söyledi. "Aslına bakarsan hikâye diye bir şey yok anlatılanlarda ama buna rağmen okurken bu kadar keyif almama şaşırdım." dedi. Sanırım biraz Cem Yılmaz gösterilerini gitmek gibi bir deneyim yaşıyor. 😀

Ben de bu arada Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'ini okudum. Ardından George Orwell ve Hayvan Çiftliği geldi. Yıllar önce hayvanlar üzerinden yazılmış bir masalın günün gerçeklerini bu kadar yansıtması inanılır gibi değil. Tek kelimeyle kitaba bayıldım. Şimdilerde uzun zaman önce yeniden basılınca hemen aldığım bir Toni Morrison kitabını okuyorum: Sevilen.


Şimdi size çalışma masasında oturup yaptığım okuma listemi sunayım. 😀

* Hem Kuzey'in hem de benim okuma listemdeki ilk Kitap Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar olacak. Okuyanlar parmak kaldırsın ki birazcık utanayım. 😜

* Ardından pek çok sevdiğim, yakışıklı bir Norveçli ile devam edeceğim. Ah biliyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın: Karl Ove Knausgaard ve Bahar Yağmurları. Bu kitap serinin beşinci kitabı oluyor. 

* Konusunu okur okumak bayıldığım ve kendimi kitabın içinde bulacağıma inandığım bir diğer kitap umuyorum ki Karl'ın pabucunu dama atıp öne geçmez. Karşınızda Antoine Laurain ve Kırmızı Defterli Kadın. Belirtmeden geçmeyeyim; hikâyemiz Paris'te geçiyor. 😀

* Geçenlerde internette gezinirken Mavi Geceler diye bir kitaba denk geldim. Sanırım ilk görüşte aşktı. Hemen aldım. Dün kargodan elime ulaşan bu kitabı da okumak için sabırsızlanıyorum.

* Bir de Kuzey'in okul okumalarından bir kitabı okuyacağım. Haldun Taner'in birkaç hikâyesini daha önce okumuş ve çok sevmiştim. O yüzden bu öykü kitabını da severek okuyacağımdan eminim. Kitabın adı Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu.

Masanın başına oturup da ataletimi üstümden atmak için uzun zamandan beri yazmak istediğim ilk yazı bu olsun. Aslında anlatacak çok şeyim var ama ruh halim bir gökyüzünde, bir yerde olduğu için yazamıyorum. Amsterdam seyahati anlatmak istediğim şeylerin başında geliyor mesela. Kuzey'le birlikte Anne Frank'ın evini gezdik. Onun yetişkin olmaya dönük yüzüyle bir şeylere bakmak, onun bakış açısından karşımda duranları görmeye çalışmak, onunla konuşmak çok iyi geliyor bana. Bir ara diyorum o yüzden. Bir ara klavyenin tuşuna basıp bir cümle yazarsam eminim arkası da gelir.



4 Haziran 2018 Pazartesi

Karl Ove ile Haziran Buluşması

LGS sınavı bittiğine göre artık hayatımıza geri dönebiliriz.😀Değil mi dostlar?

Bu ülkede yaşayan her çocuk bir gün mutlaka adı her ne olacak olursa olsun bir sınav stresi yaşayacaktır. Benim çocukluğumdan beri değişmeyen bu geleneği bugünümüze taşıyan tüm devlet büyüklerimize teşekkürü bir borç bilirim. Geleneklerimizi yaşatmak, aynı ortak dili konuşmak kadar önemli bir şeyin olmadığını düşünüyorum. ✌
MEB, Sayısal bölümde sordukları sorularla 2004 doğumlu tüm çocuklara kendini aptal gibi hissettirdi. Okul kapısından ağlayarak çıkan ve "Mahvoldum ben!" yorumunu yapan çocukları görmek her ülke vatandaşına nasip olmaz herhalde. Şimdi ana-babaların üzerinde başka bir sorun var: Çocuğumu hangi liseye yazdıracağım? Kolaylıklar dilemekten başka bir şey gelmiyor aklıma.

Amma ve lakin güzel şeylerde oluyor ülkemizde. Fenerbahçeli olmamama rağmen Ali Koç'un Aziz Yıldırım'ı hezimete uğratarak kulübün başkanı olması büyük mutluluk yarattı ben de! Başka türlü umutlar yeşerdi içimde. "Belki," dedim. "Bu bir işarettir. Bu ayın içinde bir sabah başka bir Türkiye'ye uyanırız." Falan, filan işte....


Cumartesi gecesini arkadaşlarımızla eğlenerek geçirdikten sonra pazar sabahı Selçuk'la ikimiz soluğu Bağdat Caddesi'nde aldık. Le Pain Quaditien'de kahvaltı ettikten sonra da en sevdiğimiz kitapçıya uğradık. Remzi Kitabevi'ni çok sevdiğimizi sıklıkla anlatırım buradan bilirsiniz. Kitapçı kısmını hâlâ çok seviyorum ama kafe kısmında ne yazık ki o eski hoşluk kalmadı. Eski çalışanların hepsi birer birer ayrıldı kafeden. Sanki onların gidişiyle birlikte kafenin ruhundan da bir şeyler eksildi. Yerlerini başka insanlar doldurmaya çalıştı ama olmadı. Kitapların yerleri değişti; cd çeşitliliği azaldı. Geçen gittiğimde salata yemek istedim. "Ne yazık ki yok." dediler. Sebebini sorduğumda da malzemelerinin olmadığını söylediler. Kiş söyledim. Yumurta kokan çatal bıçaklarından dolayı yiyemedim. Remzi Kafe'nin sahiplerinin kim olduğunu ya da kimin kafeyi işlettiğini bilmiyorum. Ama bozulan bir şeyler var. Yıllardır sohbetin, sıcak atmosferin, kitap kokusunun peşinde kafenin müdavimi olan insanların ısrarla rica ettikleri birkaç şeyi bile umursamıyor. Bizim evin tuvaleti Remzi Kitabevi'nin tuvaletinden daha sık yenileniyor. Yeminle! Yıllardır bozuk olan tuvaletteki çöp kutusunun bile değiştirilmemesini anlamak mümkün değil. Bir çayın yanılmıyorsam 5.00 TL'ye satıldığı bir kafede bu kadar özensizlik bana çok çirkin geliyor. Ohh, derdimi yazdım da rahatladım. 
Yine de pazar sabahı kitapçıya uğradık. Yeni çıkanlar rafında Karl Ove Knausgaard'ın kitabını görünce çok sevindim. Bu arada John Berger'in de Portreler isimli bir kitabı çıkmış. Vitrinde duran ve Fransız kadınlarının romantizm sırlarını anlatan bir kitabı da alarak eve döndüm. Elbette bir sürü edebiyat dergisi ile birlikte. 

Pazar günüm güneşliydi anlayacağınız. Şimdi dört gözle bayram tatilini ve önümde uzanan Amsterdam seyahatini bekliyorum.

Not: Bakarsınız bir sonraki yazıda Fransız kadınların aşk ve tutku tüyolarıyla buluştururum sizi :)

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Mayıs 2018

Sizin de benim gibi aklınızın dağıldığı, düşüncelerinizin birbirinden uzak köşelere savrulduğu zamanlarınız oluyor mu?



Ben bu aralar sanki başka bir alemde geziniyorum. Elime aldığım hafif doz kitapları bile bitiremiyor, en sevdiğim şehir Paris'te geçen bir hikâyenin içine dahi dalamıyor; deyim yerindeyse oturduğum yerde kayboluyorum. Tüm sevdiklerimde bir yorgunluk hali var ve etrafımdaki herkesten bir hastalık haberi geliyor. Bölük pörçük uykularımın arasında bir dalıp bir gözümü açıyor; nihayetinde sabah dayak yemişim gibi kalkıyorum yataktan. Akşam oldu mu bir koltuğa kıvrılıyor, bir bardak çay yudumluyor, dizi izliyor ya da kitabımı okuyorum. Hayat, bu aralar sessizce akıyor yanımdan. Geç gelen bahar, beni daldığım kış uykusundan uyandırmak istemiyor olabilir. 🌸 Tüm umudumu ve yaşam enerjimi güneşin hepimizin üstünde ışıl ışıl parlayacağı günlere bağladım. 

Bu arada ne yapıyorum peki? 
Sakin kalıyorum arkadaşlar! Gazete haberlerine ve televizyona fazlaca bulaşmadan elimden geldiğince kitap okuyor ve her yeni sabahın daha güzel bir sabah olacağını kendime hatırlatarak yola devam ediyorum. Bugünü yaşayamayanların yaptığı şeyi yapıyorum bir de😎: Geleceğe dair hayaller kuruyorum. Her akşam yatmadan önce kendimi tekrar düzene sokmam gerektiğini düşünüyorum.  Aynen şöyle diyorum kendime: "Bu sen değilsin Özlem!" Kendime olan inancımı kendi kendime tazelerken kafamın içinde Louis Armstrong mırıldanıyor:

"Heaven, I am in heaven
And my heart beats so that I can hardly speak
And I seem to find the happiness I speak
When we 're out together dancing, cheek to cheek."

Ardından Ella giriyor şarkıya. Louis'nin bıraktığı yerden şarkıyı alıp benim hayallerimin yanına yanaşıyor. O an yatağın başucunda olmayan baş ucu sehpasına lanet okuyorum çünkü o sehpa orada dursa, üzerinde mutlaka bir defter olacak ve ben kalemi alıp hemen aklıma gelen düşünceleri sıralayacağım. 

Gece uykuya dalmadan önce aklıma gelen düşünceleri (ki hepsi umut dolu düşünceler oluyor) bir yere yazsam, muazzam bir kitap ortaya çıkaracağıma inanıyorum. Hiç gayretsiz hem de! Ama tembellikten yataktan kalkmıyor, küllerimden doğmamla ilgili olan tüm pozitif düşüncelerimi uykuya teslim ediyorum. Bana inanmayanlar için söyleyeyim. Mutlu olma Sanatı, Ev Düzenleme Sanatı, Beş Adımda Sade Hayat gibi kitapların hepsi gece uykuya dalmadan önce bir görünüp bir kaybolan fikirlerden oluşmuştur. "Dolabındaki beş tişörtle nasıl şık görünürsün?" isimli kitabın yazarı beş parasız biridir; düzenli bir dolabın nasıl olmasını uzun uzun anlatan kimse benim gibi bir tembeldir. Falan, filan... Benim de aklımda böyle deli düşünceler işte. Gece yatmadan önce hep sabah ilk iş olarak etrafta dağınık duran kitapları toplayacağıma, yıllardır düzenlenmeyi bekleyen fotoğrafları düzenleyeceğime, alıp da bir kenara koyduğum çerçevelerin içine konulacak fotoğrafları tab ettireceğime, dağılan dolabımı toparlayıp, kullanmadığım eşyalarımı ayıracağıma dair sözler veriyorum. İç huzuruyla uykuya dalıyorum. Ardından perdenin arasından sabah güneşi gözüme doluyor ve kalkma saatimi yine kaçırdığımı, hemen işe gitmem gerektiğini fark ediyorum. 

Oysa yapmam gereken çok şey var. Kafamda yapacaklarımın listesi yoksa ve ben liste maddelerimin üstüne birer birer çizik atamıyorsam ben değilim demektir. Mutsuz olurum. Elim koluma dolaşır, şapşallaşırım. Şimdiki durumum da aynı bu. 

Aklıma bir sürü çıkış noktası, yüzümü gülümseten çözümler geliyor ama üstüme yapışan tembellik benimle yaşamaya alıştı ve sanırım beni seviyor. Hâl böyle olunca yapmam gereken onca şey beni bekliyor. Bir türlü başlamadığım ütülenecek eşyaların gün be artarak çamaşır sepetinden taşması gibi bir durumla karşı karşıyayım. Külotları ütülemeyi bırakmalıyım. Hatta atletleri de! Ancak böyle bir yere varabilirim. Ayrıca çarşafları kim görüyor ki?

Tarihe not: Sevgili Akıp Giden Zaman
2018 yılının mayıs ayını bitirmek üzereyiz. Kuzey, cumartesi adı değişip LGS olan sınava girecek. Sonra haziran ayı sınavları var. Önümüzde kısa da olsa bir bayram tatili var. Selçuk'un bir hafta sonra Polonya'daki bir fuara gitme durumu var. Ayak bağı olmayacağıma söz vermeme rağmen bence beni götürmek istemiyor. Ama benim bu seyahate, iki gün kaçmaya çok ihtiyacım var. Umarım bir sonraki blog yazımda Polonya'ya gittiğimi tarihe not düşebilirim. İşte böyle!


15 Mayıs 2018 Salı

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?

Bu günlerde gözümü seyahat bürüdü. 😀 
Sanki etrafımdaki herkes bir yerlere gidiyor ve buna karşılık ben evde oturup gidenlerin geri dönmesini bekliyorum. En son şubat ayında Frankfurt'a, oradan da trenle Paris'e gittiğimden beri İstanbul'un bekçiliğini yapıyorum. Ben görevimi icra ederken Selçuk bir hafta sonunu Moskova'da, bir diğerini Ukrayna'da, bir başka haftasını Çin'de, en son geçen haftayı da Kosova'da geçirdi. Çin'den gelirken bana on beş tane olgun mango getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı.

Fotoğraf an itibariyle ruh halimin nasıl olduğunu yansıtmaktadır 😁

Yan komşumuz son bir ayının her hafta sonunu başka bir Avrupa kentinde geçirdi. Tek başına iki hafta boyunca Çin'de gezdi. Terracotta askerlerini (Toprak Askerler) gördü. Bol bol fotoğraf çekti. Gelirken de bana göz maskesi, yüz temizleme jeli falan getirdi. Acımı hafifleteceğini düşündü; yanıldı. Kahve içerken hafta sonu Prag'da Andrea Bocelli konserinde olacağını söyleyince elimdeki meyve bıçağı ile üstüne saldırdım. 
"Geçen hafta da yoktun ama!" dedim. İşi biraz daha abartıp, "Ama hep siz geziyorsunuz ben çocuklara bakmak zorunda kalıyorum." diye söylendim. Yemin ederim söylendim. Bakmak zorunda bırakıldığımı iddia ettiğim çocuk on beş yaşında ve hafta sonlarında birkaç saat bizde takılıyor. Baktığımı söylediğim diğer çocuk da kendi doğurduğum çocuk üstelik! Oysa o çocuklara seviyorum ben.

Hafta sonu için İtalya'ya gideceğini haber bir diğer arkadaşıma söylediklerimi buraya yazmak istemiyorum. Telefonda kendisine bağırmış olabilirim. Geri döndüğünde benimle görüşmek istemeyebilir. Ya da o da bana bir şeyler getirir gelirken. Acımın hafifleyeceğini düşünür ama yanılır zannımca. Bilemiyorum.

Çok gezen insanları hayatımızdan nasıl çıkarırız?


Ah, açıkça ifade etmem gerekirse, hani İG'de ya da facebook'ta paylaştığınız bir tatil fotoğrafının altına, "Şekerim hayat sana güzel!", "Gez bakalım, elbet bizim de gezeceğimiz günler gelecek!", hatta işi biraz daha abartarak "Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Sizin iş yerinde altı ay tatil veriyorlar herhalde!" diyen insanlar var ya, işte tam da onlar gibi davrandım. Kocam başta olmak üzere ben evde oturup Kuzey'in fen ödevine yardım eder, cebir problemlerinin içinde yüzerken ister iş, ister tatil niyetiyle olsun seyahate çıkan herkesi lanetledim. Yaşasın kötülük 😈

Pişman değilim. Sinir krizi geçirmiş olabilir, birilerine saldırmış olabilirim ama sonunda doğru yolu buldum. En son tahlilde hayatın çok kısa olduğuna ve acilen tatile çıkmam gerektiğine karar verdim. Ben ne yapacağımı düşünürken binlerce insan uçak bileti alıyor ve uçaktaki koltuk sayısı gün be gün azalırken fiyatlar alıp başını gidiyordu. Pazartesi günü İngiltere vizesi için pasaportlarımızı İngiltere Konsolosluğu'na vereceğimiz için bir müddet yerimden kıpırdama şansım yok. Haziranın ilk hafta sonu için gözümü karartıp Atina'ya gidecektim ama TEOG (adı değişti ama yeni adı ne bilmiyorum) sınavının o hafta sonu olduğunu fark ettim. İyi ki biletleri almamışım. Bayram tatilinde de Amsterdam'a gitmeyi hayal ettiğimden şimdilik başka bir plan yapamıyorum. (Atlas Havayolları bir kazık daha atarsa ve ben o seyahate çıkamazsam artık ne yapacağımı siz düşünün.)

İçimde beni ele geçiren bir seyahat aşkıyla oturuyor, sakin kalmaya çalışıyorum. Sanırım iyileşmemin tek yolu bir uçağın koltuğunda oturup gökyüzünün bir ucundan başka bir ucuna süzülmekten geçiyor. Eninde sonunda ben bir uçağa binene kadar seyahat planı olan tüm insan evlatlarının benden uzak durmasını, bana seyahatten ya da tatilden bahsetmemesini ısrarla rica ederim. Aksi bir durumda yapacaklarımın sorumlusu  ben olmayacağım. Çünkü arkadaşlar gerçekten ama gerçekten çatlamak üzereyim. 

Tüm seyahat severler rica ediyorum benden ve evle iş arasında geçen basit hayatımdan uzak durun! Sizler gezerken ben evde oturmuş çekirdeğimi çitliyor olacağım.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Yeni yaş manifestosu

Nora Ephron'u çok seviyorum. Geçenlerde Türkçe'ye çevrilmiş tek kitabını bulup aldım: "Yaşlanıyor muyum ne?" Kısa yazılar, hayatından kesitler, hikâyeleştirilmiş yaşam parçaları var kitabın içinde. Hepsi de çok eğlenceli. İnsan okurken hem gülümsüyor, hem New York sokaklarında geziniyor; telefona uzanıp en yakın Çin lokantasından yemek tarifi vermek istiyor. Yaşamımın hiçbir ucu Nora Ephron'un yaşamından bir yere bağlanmasa da, yazdıklarını okurken birçok yerde kendime denk geldim ben. "İyi düşün, iyi ol!", "Güzellik senin içinde!", "Bak işte çiçekler, kuşlar..." tarzından ziyade düşmeler, düşene gülmeler ama yine ayağa kalkmalarla dolu bir kitaptı. Hepimizin hayatı gibiydi aslına bakılacak olursa. En çok komik olmasını sevdim. 

Kitabı okuduktan sonra da kendime bir ders çıkardım. Evet, yaşlılığın izleri en çok boynumuzdan belli oluyor. O yüzden bundan sonra boynuma da krem süreceğim. (Hiçbir şey için geç değildir.)

Amelie ve Sophie'yi ışıltılarla süslediğimi fark edin, rica edeyim. 

Geriye dönüp baktığımda neleri değiştirirdim diye sordum kendime bu sabah. Keşke şimdiye kadar çoktan Amelie kakülü kestirseydim diye düşündüm. Geçen gün Ankara yolunda Selçuk yanı başımda araba kullanırken yılların özlemini dile getirdim ama Selçuk kaküller uzayana kadar benimle görüşmemekle tehdit etti beni. Amelie dedim, Sophie Marceau dedim ama ikna edemedim kendisini. Oysa bu iki kadını da çok sever.😀 Onun dışında kahve içmeye daha erken yaşta başlamayı, anlamlandıramadığım aşk acısıyla dolu kalbini daha iyi anlayabilmek için Anna Karanina'yı daha erken yaşta okumayı, Paris'e çok daha uzun yıllar önce gitmiş olmayı ve Fransızca konuşabilmeyi dilerdim. Gerisi ince ayrıntılar... Hayat biraz da alnımıza yazılmış yazı bence. Yeni başlangıçlar, aynı yaşamın farklı versiyonları Paul Auster'ın yazdığı kitap da gerçek oluyor sanırım. O da bin küsür sayfadan sonra son buluyor. O yüzden belki de geçmişe bakıp durmak yerine önümüze bakmak gerekiyor. Yine de her yaş günümde neden gözlerimin dolduğunu çözemiyorum. 😍

Durum bundan ibaret sevgili günlük!

Yaşam avuçlarımın içinde. Huzurum yerinde. Emekliliği hayal ettiğim, günlerimi tembellikle geçirmeyi düşlediğim bir zamanın arifesindeyim. Arkasında yemek tariflerinin, o gün doğan çocuklara verilecek isimlerin yazılı olduğu Maarif Takvimleri'nin mutfak duvarında asılı olduğu yıllar çok geride kaldı. Robin Williams birkaç yıl önce beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğratarak çekti gitti bu dünyadan. Dünyaya zarar veren insanlar inatla yaşamaya devam ediyor. Onlar yaşama yakışan insanlardan daha çok seviyor bu dünyada kalmayı. En kötüsü sardunyalar, eski sardunyalar gibi kokmuyor. Zaman zaman kendimi geçmişten, çok ileriye fırlatılmış başka bir zamanın insanı gibi hissediyorum. Şaşkın şaşkın etrafıma bakıyorum. 👀 İşte bu sebepten geziyorum. 😀

Kendime yeni yaş manifestosu hazırladım bir de. Çok uzun değil ama olsun. 

🎯 Bundan sonra renkli tişörtler almayacağım. Siyah ve beyaz tişörtlerle hayatıma devam.
🎯 Rahat ayakkabılar giyip, daha çok su içeceğim. Cildimin suya ihtiyacı var. 
🎯 Daha çok mango, daha çok kiraz yiyeceğim. Neticede en sevdiğim meyveler onlar. 
🎯 Değiştiremeyeceğim şeyleri değiştirmek için uğraşmayacağım.
🎯 Aynı hataları tekrarlayan insanlara üzülmeyeceğim. 
🎯 Verdiğim değeri hak etmeyen insanların üstünü çizeceğim. 
🎯 Beni güldüren diziler seyredeceğim. 
🎯 "Önce ben!" diyeceğim. 
🎯 Lakerdaya gereken değeri verecek, sırf iyi ve ucuz lakerda yemek için Yunanistan'a gideceğim. 
🎯 Günlük yazmayı ihmal etmeyecek, Hülya Avşar'dan nefret etmeye devam edeceğim. 

İşte bu 💖
Yeni yılımın açılışını yapıyorum. Ben 43 diyorum. Yok sen 44 oldun falan diyen olurda hiç affetmem, kalbini kırarım. Haberi ola!

1 Mayıs 2018 Salı

Bir göçmenmişim de haberim yokmuş.

Bu sabah kahvaltımı yaptıktan sonra bir bardak çayımı aldım ve bilgisayarımın başına oturdum. Hedefim bloga yeni bir yazı yazmaktı. Seyahat etmekten bahsetmek (çünkü bir yerlere gitmekten başka bir şey düşünemiyorum) ve yazarken hayallerimden etkilenip gülümsemek istiyordum. Ne zamandır bloga bir şey yazmadığım için vicdan azabı çekmem de yolumun buraya düşmesinin en önemli sebeplerinden biri. Samimi olmam gerekirse içimden bir şey yazmak gelmiyor. Ne yazacağımı, nereden başlayacağımı, hatta neden bahsedeceğimi bilmiyorum. Kafam akşamdan kalmaymışım gibi ağır, düşünemeyecek kadar yorgun. ❤

Yazının içine kalp koymak iyi geliyor bu arada! Defterlerimin içinde de bir dolu kalp olur her zaman! Sanırım görsel hafıza yaratmak sadece yazı ile bir şeyi anlatmaya çalışmaktan daha kolay ve etkili. Bloglar için de aynı şey geçerli aslında. Kelimelerle anlatılandan çok fotoğraflarla verilen imaj öne çıkıyor. Düşündüğüm zaman bu durumun haklılığına olan inancım kuvvetleniyor çünkü çoğu zaman ben de internette gördüğüm bir fotoğrafın ardına düşüp fotoğraftaki yeri aramaya çıkıyorum. 

Peki, işin sürprizi nerede?

Kötü haber! Öyle bir şey kalmadı ne yazık ki. Elimizdeki akıllı telefonlarla artık yollarda kaybolma şansımızı yitirdik. Dünyanın gidilmedik bir köşesi kalmadı. Keşfedilmemiş bir restoran, hiç girilmemiş bir ara sokak, önceden kurulmamış bir hayal yok. Aradığımız, merak ettiğimiz her şey bir tık ötemizde. Sanal dünyaya bir cümle yazıp ardından hiç tanımadığımız insanlarla kavga edebiliyoruz.😀 Öyle gerçekten! Hiç tanımadıkları insanlarla karşıt görüşte olup, bunu ifade etmek için bekleyen nice insan var. İfade özgürlüğünü desteklediğim için insanların fikirlerini açıkça, yüksek sesle ve sert bir üslupla dile getirmelerini destekliyorum. Neyse konumuz bu değil! Ne peki?

X Kuşağı - Z Kuşağına Karşı

Foto: Buradan

Geçen hafta Kuzey'in okulunda bir toplantıya katıldım: Liseye geçiş toplantısı. Her ne kadar şaşkınlık içinde olsam da oğlum eylül ayında lise öğrencisi oluyor. Ona soracak olursanız, tıpkı bizim zamanımızdaki gibi, okul çok sıkıcı bir yer, ders çalışmak ve sınavlara girmek nefret edilesi ve biz okula gitmek zorunda kalmadığımız için çok şanslıyız. Elbette onun okul parası yüzünden çalışmak zorunda olduğumuzu düşünemiyor. Böyle bir şeyi hatırlatmaya çalışırsak da eminim bunun çok aptalca olduğunu düşünür. Selçuk ve ben ona baktığımızda önünde uzanan seçeneklerle dolu bir geleceği görüyoruz. Muhtemelen kendi lise yıllarımıza dönüp, tek sorumluluğun ders çalışmak olduğu o güzel yılları da biraz kederle anımsıyoruz. (Eh, lise yılları insanı az biraz melankoliye sürüklüyor.) Neyse, ben toplantıya geleyim. Bu toplantıda az biraz lisede öğrencileri bekleyen şeylerden bahsedildi, okulun ilk gününden beri söylene söylene herkesin kafasına kazınan değerler yinelendi falan filan... Benim için toplantının en ilginç cümlesi benim neslimin dijital göçmen olduğunu ama Kuzey'in neslininse dijital yerli olduğunu öğrenmem oldu. O, teknolojinin içine doğduğu için bir yerli, bense bilmem kaç yaşımdan sonra teknolojinin içine dahil olduğum için göçmenmişim. Yemin ederim aydınlandım. Elinde cep telefonu ile gezmesinden, internette film yorumu yapan you tuberlardan aya ilk ayak basan insanmış gibi bahsetmesinden, oynadığı bir video oyununu oynayan başka insanların videoya kaydettikleri oyunlarını izleyip bunu da dünya nüfusunu açlıktan kurtaracak bir ilacı yaratmışlar gibi bahsetmesinden nefret ediyorum. Ve elbette anlamlandıramıyorum. Tüm hayatı, bir telefonun ucunda, bir ekranda şekilleniyor. 

Bu durumda benim bu hayata tepki göstermem  çok normal. Ben bir göçmenim ve sıla özlemi çekiyorum.  Hâlâ spontane çıkılan seyahatlerden, uzun tren yolculuklarından, yollarda kaybolmaktan hoşlanıyorum. Kalbim yolumu bulamama heyecanıyla çarpsın istiyorum. Yürüyerek aynı sokağın etrafında üç kez tur atayım, sonra o duvar kenarına çöküp kara kara düşüneyim ve bir insan evladının insafına sığınayım istiyorum. Hayattaki en büyük korkumun telefonumun şarjının tükenmesi olmasını istemiyorum. Kitap okuyan, romantik komedi filmlerinden hoşlanan, aşka inanan, kendi hatalarıyla dalga geçebilen bir neslin kadınıyım ben. Güçlüyüm, çalışkanım ve her daim heyecanlıyım. Hedeflerim, yapmak istediklerim var. Yazdıklarımı silmeyi, tekrar yazmayı, yılmamayı biliyorum. Göçmekten, yuvamı toplamaktan, yeniden kurmaktan mutluyum. Yaşım ilerledikçe eski zamanlara olan özlemim daha da artıyor. 

Sanırım dışarıda ılık bir havanın olduğu bu 1 Mayıs sabahını elimdeki kitaba gömülerek geçireceğim. Dijital göçmenlerin hepsine usulca sarılır, alınlarından öperim. 
İmza: Uyumsuz


24 Nisan 2018 Salı

Nisan ayı hayallerine hoş geldiniz!

Bunca şeyin arasında insan yapmaktan keyif aldığı şeyleri unutuyor. 😀
Devamlı yapacak bir şeyler, yetişecek durumlar var. "Kuzey'in sınav zamanı, işler çok yoğun, havalar da pek iyi değil, biraz da evde dinlensek mi?" derken bir bakıyoruz ki günler geçmiş, aylar başka mevsimlere doğru yol almış. Ardından başka bir an geliyor; hastalıklar, gidip de dönmeyenler, saçımıza yapışan aklar... Bu sefer evde oturup da yayıldığımız anlar geliyor gözümün önüne. "Hay Allah!" diyorum kendi kendime. "Ruhum da bedenim de biraz macera hevesinde ama ben bunu görmüyorum."



İşte, ruh halim aynen bu! Kızgınlıkla ya da yapamamaktan doğan üzüntüyle değil, bu sefer anlayışla karşılıyorum hissettiklerimi. Bahar geldi sanki. Hâlâ yerkürenin başka yerlerinde ara ara kar falan yağsa da ben bahara olan inancımı kaybetmedim. O yüzden tatil planı hazırlıklarına başladım. Şu andan itibaren Amsterdam biletlerini almış olduğumuza dair olan inancımı gün be gün tazeleyeceğim ve ailece yapacağımız bu tatilin planlarını yapacağım. Londra seyahatimiz de tarih aralığı olarak belirlendiğine göre seyahatin içini doldurabilir, rezervasyonları yapabilir, bilet çıktılarını falan alıp seyahat dosyamızı hazır hale getirebilirim. Şimdilik adım atılmış tatil planlarımız bunlar ama benim başka planlarım da var. Yaşlanmadan önce yapmayı düşündüğüm şeyler için bir an önce yola düşmem şart. 2018 yılının ortalarında alınan bir kararla karşınızdayım işte! 😀

(En son okuduğum kitabın fastastik bir roman olması ve beni kısa bir süreliğine bile olsa başka bir dünyada yaşatması beni hayallerin içine sürüklemiş olabilir. Atların, kraliçenin mufafızlarının, insana saldıran şahinlerin olduğu o dünyada elbette kolay bir dünya değil. Kötüler her yerde arkadaşlar! Yine de ormanların içinden ulaşılan dağlara doğru at sürmek, yağmur altında ıslanmak, iyiye olan inancı beslemek fantastik dünyalarda bile olsa çok güzel. )


Peki aklımdan neler geçiyor? 

İçinde uzun yürüyüşler olan yolculuklar yapmak istiyorum. Mesela Norveç'e gidip, patikalar arasında yürüyebilir, dağ tepe gezebiliriz. Sırtımızda çantalar, ensemizden kulağımıza fısıldayan bir rüzgâr ve "Benim ne işim var dağda, taşta?" diye yol boyunca kafamın içinde dönüp dolaşan sesle yolculuk yapabilirmişim gibi geliyor. Sonra İtalya'ya Cinque Terre tarafına gidip her gün köyler arasındaki yolları yürüyüp, vardığımız her yerde de nefis yemekler yiyebiliriz. Norveç ile İtalya seyahatini birbirinden ayıran ve İtalya seferini olası kılan en büyük etken yemek olabilir gibi geliyor bana. 😀 Ah İtalya! Adamlar yeme-içme ve tembellik işini iyi biliyorlar. Ya da? İşte aklım burada havalanıyor. Tadı damağımda kalan İtalya'da bir deniz tatili ayarlayabilirim. Nereye bilmiyorum. Elbette aklıma gelen birkaç seçenek var. Tabii bu seçeneklerin bir çoğunun ucunda ucuz uçak bileti bulma hayali yatıyor. Her şeye rağmen hayal kurmaktan bile memnunum. Sanki etrafımda dönüp duran onca şeye sebep hayal kurmayı bile unutmuşum gibi hissediyorum. Bu sabah mutluyum ama! Hayal kuracak cesaretim var.

Mesela Norveç'te şu herkesin hayalini kurduğu Trolltunga'ya ya da Pulpit Kayası'na gidebiliriz. Uçaktan iner, kendimize bir araba kiralar, yürüyüşe geçeceğimiz kasabalara yakın bir yerleşimde kalabilir; sabah erkenden sırt çantalarımıza koyduğumuz öğle yemeğimiz, kahvemiz ve yedek çamaşırlarımızla yola düşebiliriz. Düşünürken heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. İnsandan uzak, doğaya yakın bir tatil öyle güzel geliyor ki bana şu an. Bir de şu İskandinav coğrafyası var elbette. Büyüleyici olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan İtalyan güneşi altında yumuşayacağım ve nefis yemeklet yiyeceğim bir seyahatte çok cazip geliyor gözüme. Ekip olarak en çok kim tembellik yapacak diye yarışabilir; Kuzey ve ben aklımıza gelen tüm deniz ürünlerini yiyebiliriz. Selçuk da pizza yer, mozzarella yer. Herkes mutlu olur yani. 😀

İşte bu planlar bu günlerde beni heyecanlandırıyor. Gözümü kapıyor ve kendimi dünyanın başka bir ucunda görüyorum. Geriye değil, önüme bakmak; yürümek, yol almak, iç sesimi duyabilmek istiyorum. Kelimeleri boşu boşuna israf eden onca insandan uzak birkaç gün tüm dileğim. (Burada blog yazarının kötü düşüncelerini kaleme aldığı gerçeğini görmemezlikten gelin; ama ağzı olan konuşuyor sahiden.)