6 Aralık 2016 Salı

Aralık kapıyı araladı yine...

Üşenmesem oturup bu sene okuduğum kitapları sıralayacağım. Temmuz ayında kitap okuyamayınca sanki tüm seneyi kitap okumadan geçirmişim, 2016'yı okuma açısından kısır geçirmişim gibi hissediyorum. Oysa çalışma masasının üstü, salondaki başucu sehpam okunmuş, yerine kaldırılmayı bekleyen kitaplarla dolu. Yine de ortada beni rahatsız eden bir durum var.
Onlarca kez söylediğim gibi bu senenin hiçbir hali beni mutlu etmiyor. Ne ülkenin genel durumu ne de benim kişisel durumum. Aralık ayının sonunda yayınlanmak üzere Macera Kitabım'ın 2016 dökümünü, yine ayrı bir postta da 2016 yılında beni en çok mutlu eden on şeyi yazıyorum. Mutluluk, nihayetinde hepimizin oynayabileceği bir oyun, öyle değil mi? Oynayalım o zaman!


Ruhum nasıl dalgalanıp duruyor sevgili okuyucu bir bilsen. Sabah, öğle, akşam değişik ruh hallerine girip çıkıyorum. Bi' mutluyum, bi' her şeyden bıkkın, bi' hüzünlü, bi' karmaşık... İş hayatında bu seneye kadar bu kadar çok sıkıldığım bir dönem olduğunu hatırlamıyorum. İşimi seviyorum, yanlış anlaşılmasın. Nihayetinde bildiğim başka bir iş de yok. Ama şu insanlar yok mu? Bizler ne zaman bu kadar yalana, dolana sarılan, hayat standartlarımızı düşürmemek adına başkalarını dolandırmaya kalkışan insanlar olduk? Bilmiyorum ama ekonomik sıkıntıların yaşandığı bu dönemde insanların birbirinin gözünün içine bakarak iş çevirmeye çalışması benim insanlığa olan inancımı sarsıyor. Neticede insanı çalışmak değil de işteki sıkıntılar yoruyor. Bu dönemde geçer elbet diyerek 2017'nin iyi niyetine sığınıyorum. Umarım beni yanıltmaz. Neler yaşayacağımızı hep birlikte göreceğiz inşallah. 

Cuma günleri gittiğim Yazı Evi rutinimi devam ettiriyorum. İşimi bırakma hayalimin pek de düşündüğüm kadar kolay olmadığını kabul ettiğimden beri cuma sabahlarımı kendime ayırmaya karar verdim. Vicdanımla da oturup konuştum, işte olamadığım için beni gereksiz yere azap içinde bırakmayacak. Çünkü Yazı Evi'nde olup birkaç saatliğine yazının sağaltıcı gücüne sığındığım zamanlar bana çok iyi geliyor. Kendimi ait olduğum yerde, sevdiğim insanların yanında hissediyorum.

Gecen sene hemen hemen bu günlerde Yazı Evi'ne gitmiş ve ailecek kolaj çalışması yapmıştık. Bir de mektup yazmıştık kendimize bir sene sonra kendimizi nerede göreceğimizle ilgili. O mektubun detayları hâlâ aklımda. Birkaç gün sonra mektupların Kadıköy'den postaya verileceklerini ve yeni yıl öncesinde elimizde olacağını biliyorum. Bir sene önce kendime yazdığım mektubu heyecanla bekliyorum. 

Bu sabah çok sevdiğim bir arkadaşıma kahvaltıya gittim. Nefis bir sofraya oturduk. Kahvaltı sofraları en sevdiğim sofralar. Çayların biri gitti, biri geldi. Yine çok sevdiğim, oğlumun hayatında derin dokunuşları olan Neşe Öğretmenimiz de vardı bizimle aynı sofrada. Aslında onun İstanbul'da olması sebebiyle toplanmıştık. Neşe Hanım yine yapacağını yaptı, hepimize birer 2017 ajandası hediye etti. Her sayfasına güzel bir şeyler yazmak şartıyla. Sene içinde başımıza gelen kötü şeyleri değil de sadece iyi şeyleri yazacağız. Biraz yan çizer gibi oldum ama Neşe Hanım izin vermedi. İçtiğin çayı, keyifli bir sohbeti, okuduğun bir kitabın birkaç sayfasının sana ne kadar iyi geldiğini yazabilirsin dedi. Bizde de defterleri alıp evimize sırtımıza yüklenmiş güzel bir sorumlulukla geldik. Umarım altından kalkabiliriz. Hımm, bu arada bu görev hem Kuzey'e hem de bana verildi. Kuzey'in de yapması açısından benim bu işin takipçisi olmam gerekiyor. 

2017 başlamadan yeni başlangıçlar için heves etmeye başladık. Her sene aynı terane ama olsun. Sebebi ne olursa olsun içimin kıpırdanmasını seviyorum. 

Kim bilir belki yeni yıl gelmeden sene içinde okuduğum kitapları yerine yerleştirir, okumayı planladığım kitapların bir listesini çıkarır, yaparım deyip de yapamadıklarım içim hayıflanır, yaşım ilerledikçe kendime vermeyi kabul ettiğim affetme yönüm sebebiyle yapamadıklarım için kendimi suçlamaz ve yeni hedefler belirlerim. Hem belki böyle yapınca kendime sert davranarak elde edemediklerimi yumuşak başlılığım sayesinde kazanırım. Belki daha çok spor yapar, serin havalarda daha çok yürürüm. Belki spor yapayım diye değil de sırf kendimle kalayım diye çıktığım yürüyüşler her seferinde şifalandırır beni. 

Yapacaklarım, yapmak istediklerim, yapamadıklarım....

Bunları böyle yazdığımda bile mutlu oluyorum. Listelemek, kafamdaki bulutları dağıtıyor ve sakinleşmeme sebep oluyor. Sakinlik, telaşsızlık ve hayatın aktığı yöne kendini bırakmak yaşamı kolaylaştırıyor. Aslında yaşam, eninde sonunda seni istediği yere getiriyor. Belki de bir razı oluş artık kabul ettiğimizi ya da anladığımızı düşündüğümüz onca şey. Teslimiyet. 
Neyse ne değil mi sevgili arkadaşlar? 
Yeni yıl da eskisi gibi olacak besbelli. Aynı mevsimleri, bize ne getireceğini bildiğimiz ayları her geldiğinde kucaklayacağız. Her şeyi biz insanlar yapıyor olsak da yeni yılın biraz daha insaflı olmasını diliyorum tüm insanlık için. 2016 pek iyi bir sene olmadı. Pek de sevgiyle anmayacağım kendisini.

26 Kasım 2016 Cumartesi

Fidel Castro ve Havana Sokakları

Küba'dan döndüğümden beri bir türlü Küba yazılarını yazmaya fırsat bulamamam ve onca talihsizlikten sonra yazımı yayımladıktan iki gün sonra Castro'nun artık aramızda olmayacağını gerçeğine uyanmak insana kendini tuhaf hissettiriyor. Ya bir önceki yazımın başlığına ne demeli? "Fidel Castro ölmeden Küba'ya gitmek" 
Havana sokakları ile ilk kes burada tanışıyoruz.
İtiraf ediyorum: Klişelerden nefret ediyorum. Sırf klişe diye bir sürü şeyi yapmamışlığım var. Aşağılanan turistik atraksiyonların hepsini aslında bana ait olmayan bir ülkede olmadığım ve neticede bir turist olduğum için yaparım ve bunu da sonuna kadar savunurum. 
"Ne Eyfel'in tepesine çıkmak mı? Son derece turistik bir şey bu!"
Tamam da arkadaşım, turistim ben zaten. Ömrümde bir kez geleceksem Eyfel'e de çıkarım, Champs-Elysees'de de kahve içerim. Kime ne? 


Amma ve lakin Fidel Castro ölmeden Küba'ya gitme cümlesinin altında beni fazlasıyla geren bir şey vardı. Dünya her gün durmadan değişiyor. Kendi küçük dünyamızda değişime böylesine açıkken dünyanın başka bir köşesinde yeniliklere kendini kapatmış bir ülkenin sokaklarında gezinmeyi ve Fidel'in Küba'sında gezinmeyi hayal ediyorduk. 

Kulenin üstündeki bronz heykelin bir hikayesi var. Uzun yıllar önce deniz aşırı bir yere giden biri varmış. Kadın öldüğü güne kadar kocasının gelmesini o kulede beklemiş.
Biraz bencilceydi sanki bu düşünce. İyi niyetle bir yerlerde yazılmış bir cümleydi. Birinin sanal aleme düşmüş bir hayaliydi belki de. Bilmiyorum. Ama her birimizin ağzına yapışmıştı sanki. Bilmeden tekrar eder, sever olmuştuk bu cümleyi. Ben sevemedim. Bir ülkeye gitmemin önceliğinin ''Castro bu dünyadan göçmeden olması'' ihtimalini de sevmedim.

Castro'yu sevdim mi?
Elbette sevdim. Fidel Castro'yu sevmemek, onurlu ve başı dik duruşunun önünde saygıyla eğilmemek mümkün değil. Tüm çocuklar aynı haklara sahip olsun istemişti, hepsinin ayağında birer ayakkabısı olsun, hepsinin karnı doysun. Ne güzel dileklerdi bunlar. Uğrunda ölünecek ideallerdi. Bunun için de müthiş bir savaş verdiğini hepimiz biliyoruz. Bunları burada anlatmak çok da gerekli gelmiyor bana şimdi. 


Ayaklarımın altında uzanan tahta zeminli sokağı görüyor musunuz? Vakti zamanında hükümetin ileri gelenlerinden birinin evi bu sokaktaymış. Eşi, dışarıdan geçenlerin sesinden çok rahatsız olurmuş. Bu yüzden daha az ses olsun diye eşi, sevgili karıcığı için bu sokağı tahtayla döşetmiş. Alın size Küba'yı sevmek için bir sebep, değil mi?



Benim gördüğüm Küba sokakları ve Küba halkı başka şeyler anlatıyordu bana. Havana'ya ilk görüşte vuruldum. Okyanusun karşısına koloniyel tarzda yapılmış görkemli binalar sıralanmıştı. Okyanus'un açıktan gelen kuvvetli dalgaları sahil şeridi üstündeki duvarla üzerinde patlıyor, sönüp gidiyordu. Denizin buharı, tuzu kalıyordu geriye. O da şehrin binalarının üstüne konuyor, kuvvetli yapılar azar azar ve sabırla yiyordu.



Şehrin genelindeki tüm yapıların ciddi bir bakımdan geçirilmesinin gerekliliğini dikkatsiz bakan gözler bile görebilirdi bence. Bazı binalarsa yıkılma tehlikesi içinde olduklarından ve tehlike arz ettiklerinden dolayı boşaltılmışlardı. Tüm bu aksaklıklara rağmen görkemliydi Havana. Hani bakanı bir daha dönüp baktıracak cinsten bir güzelliği vardı. Binaların içine girdiğinizde yaralı ama görkemli merdivenler çıkıyordu karşınıza. Duvarlarda Castro'nun ya da Che'nin resimleri. 


Birbirinin peşi sıra ortaya çıkan meydanlar da Havana'da başımı döndüren şeylerden biriydi. Birini geride bırakıp başka bir sokağın içine daldığınızda yeni bir meydana çıkıyordunuz. Bu meydanların bazısı geniş bir katedrale sırtını yaslamış oluyordu.


Bu katedralin olduğu meydanın bir köşesini Chopin'e vermişlerdi mesela. Gelen geçen selam veriyordu kederli besteciye. Birinde, en sevdiklerimden biriydi üstelik bu meydan, Kübalı kadınlar kulağınıza gelecekte sizi nelerin bekleyeceğini fısıldıyordu.


 Aynı meydanda hiç tanımadığım bir adamla tanıştım. İkimizde birbirimize isimlerimizi vermedik. 


Bir diğerinde nefis bir yemek yedim. Güzel şarkılar dinledim. Sanırım bu meydanda da oturduğum zaman hayatın aslında sadece güzel anlardan ibaret olduğunu düşündüm.

Müzik, alkol ve puro... Küba'nın değişmeyen üçlüsü...


Köşedeki arabadan hindistan cevizli dondurma aldı. Bayıldım. Tatilin son günü Havana'ya tekrar dönünce aynı meydana dönüp, aynı dondurmadan tekrar aldım.


Gece çöktüğünde şehir biraz daha güzelleşiyordu. Yaraları görünmez bir merhemle kaplanıyordu. Küba insanı sıcak... Fidel Castro'nun Kübasını görmek isteyen turistlere de çoktan alışmışlar elbette. Fotoğraflarını çekerseniz genellikle para istiyorlar. Halkın fakir olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Bizimle tüm seyahat boyunca gezen lokal rehberimiz bizi çok güzel ağırladı. Çok iyi İngilizce konuşuyordu. İki yıldır bu işi yapıyormuş. Bu iş bana başka kapılar açıyor diye çok memnunum dedi. Küba'dan, Castro'yu tüm Küba halkının çok sevdiğinden, Che'nin halk kahramanları olduğundan bahsetti. Sağlık sisteminin ne kadar gelişmiş olduğunu anlata anlata bitiremedi. Kanser aşısının bulunup bulunmadığını sorduk elbette. "Daha değil ama çok yaklaştık."dedi. Ailesinden üç kişiyi kanser yüzünden kaybetmiş. Hastane diye bize gösterilen yerlerin çoğunun ciddi bakıma ihtiyacı var. Camları kırık, binaların sıvaları dökülüyor. Taksi niyetine korsan arabalar çalışıyor ve kısacık bir mesafe için 15 CUC istiyorlar, yani 15€. Ülkenin görünen yüzü komünizm diyebilir ama yolunu bulan için vahşi bir kapitalizm var. Turistler için fiyatlar Avrupa ayarında, hizmet ne yazık ki sınıfta kalıyor. Mutlu insanların ülkesi mi Küba? 
Bilemiyorum. 

Ülkeden gidenlerin birçoğu kaçak yollarla Amerika'ya giriyormuş. Genellikle de Meksika sınırından. Tehlikeli bir yolculuk ama birçok Kübalının yaşam hayali. Rehberimiz seyahatin sonunda bir gün buralardan gideceğini çünkü parasızlıktan ve bu hayatı yaşamaktan bıktığını söyledi. Trump'un seçilmiş olması belki bugünlerde hayalini yıkmış olabilir. 
Dünyanın her yerinde fakirler ve zenginler var. Sistemi lehine çevirenler ya da ellerinden bir şey gelmeyenler. Keşke dünya daha adil bir yer olsa. Keşke insanların hepsi aynı haklara sahip olabilse. 

Fidel Castro öldü bugün. Biz Fidel Castro ölmeden Küba'nın sokaklarında dolaştık. Şimdi bundan sonra olacakları Küba'ya giden birileri anlatacak elbet. 
Biz de dinleyeceğiz.

23 Kasım 2016 Çarşamba

Fidel Castro ölmeden Küba'ya gitmek

Küba'da fırtına mevsimi...
Gitmeden önce biraz söyleniyorum. Muhtemelen Küba ömrümde bir kez ayak basacağım bir ülke ve olası bir fırtınanın beni bir ofisin lobisine tıktığını düşünmek bile istemiyorum. "Yine aynı şeyi yaptık," diye söyleniyorum Selçuk'a. İnsan gideceği yerde hava nasıldır, gitmek için uygun zaman mıdır diye balıklama dalar mı gezi fikrine. Dalıyoruz işte.


Fidel Castro ölmeden Küba'yı görmekten ziyade Hemingway'in ömrünün hem en güzel günlerini hem de son demlerini yaşadığı bir ülkeyi görmek istiyorum. Aklımdaki yegane düşünce bu. Paris'te Hemingway'in yaşadığı evleri, kitaplarını yazmak için kiraladığı minik daireleri, gittiği kafeleri gezmişim. Bizimkileri de peşimden sürüklemişim. Yetmemiş Miami-Orlando seyahatini Key West'e gitme şartıyla kabul etmişim. Şimdi Havana'da Hemingway'in yediği, içtiği, yaşadığı yerlerde olmak istemez miyim?
İstiyorum elbette! Hem de öyle çok istiyorum ki seyahatin tüm yönünü de bu uğurda değiştiriyorum. (Seyahat arkadaşlarım sağ olsunlar. Hiç sorgulamadan ne değişiklik yaparsam yapayım seslerini çıkarmadılar.)

Air France'la yolculuk

Turumuz minik aksaklıklarla başlıyor. 15 kişilik grubumuzu aynı soyadlarını hiç dikkate almadan hallaç pamuğu gibi dağıtmışlar maşallah. Bilet kontuarının önünde söylensek de bağırsak da pek başarı elde edemiyoruz. Uçak dolu ve yapacakları bir şey yok. Kendi adıma ben Thy'den alışık olduğum konforu bulamıyorum. Uçağın içi buz gibi. Çantamdaki hırkamı giyip, uçakta dağıtılan  battaniyeleri de üstüme sarıyorum. Yine de yetmiyor. Havana'ya geldiğimde boğazımda bir yanma var ve kendimi pek iyi hissetmiyorum. 



Tatile gelmişiz, kim takar hastalığı?

Gecenin bir yarısı havaalanından çıkıyoruz. Havaalanlarına dikkat etmek gibi bir huyum var. Özellikle az gideceğimi ya da bir kez gideceğimi düşündüğüm bir yerse unutmamak adına biraz daha dikkat ediyorum buralara. Havaalanının bir insanın ömründe pek de kıymetli bir yeri yok biliyorum.😃  Yıllar önce gittiğim Bulgaristan'da yaşadığım o hissiyat geliyor içime. yapıldığı yılın güzelliğini taşıyan binalar sanki o senenin içinde asılı kalmışlar gibi garip bir his. Havana Havaalanı'nda uzunca bir müddet bavullarımızı bekliyoruz. Bize yardım edecek bir görevli yok etrafta. Bir saati geçkin bir beklemenin ardından nihayet valizlerimize kavuştuğumuzda derin bir nefes alıyorum. Kübaya hasarsız ulaştık. 


Gece de olmuş elbet. Havana'nın en güzel otellerinden birine gitmek için otobüsümüze doğru yürüyoruz. Şehir karanlıklar içinde. Kübayla tanışmak için  sabahı beklememiz gerekiyor. Hotel National'in geniş ve görkemli lobisine adım atıyoruz. 1920'lerde yaşıyor olsaydık burası olmak istediğim yer olurdu. Yüksek tavanlar, otelin hemen dışındaki Cabaret Parisien'in geçmişi anımsatan afişi, bir yandan bir yana uzanan ahşap bankosu ve ardındaki çalışanları ile bir film setindeyiz sanki. Lobinin ortasındaki kapı da otelin geniş bahçesine ve esintisiyle kendini belli eden okyanusa açılıyor. Otel, görkemli bir tepenin üstüne kurulmuş. Karşında göz alabildiğince okyanus.

Yemek yememiz gerekiyor tabii. Uzun bir yolculuktan geldik ve açlıktan ölüyoruz. Gecenin ilerleyen bir saatinde olduğumuz için üç seçenek koyuyorlar önümüze: Tavuk, makarna ya da peynirli sandviç. Grubumuz siparişlerini veriyor. Tavuk isteyenlerin bir kısmının siparişi mutfakta tavuk kalmadığı için iptal oluyor. Domates soslu makarna korkunç. 5 yıldızlı bir otelin mutfağı gece 11'de benim için sınıfta kalıyor. Ama ne gam! Ben Küba'yı sevmeye geldim. Ertesi gün daha güzel ve taze bir sabaha uyanacağımızı biliyorum. Yine de odaya girince şöyle düşünüyorum: Keşke 1920 yılından beri odayı biraz havalandırsalarmış. Ne güzel olurmuş.

Sabah kahvaltının ardından hemen yola düşüyoruz. Morro Kalesi'ni karşıdan gören bir tepenin üstünde otobüsümüzden iniyoruz. Tüm Havana karşımızda. Rehberimiz şehrin önemli binalarını, Fidel Castro'nun başkanlığının ilk dönemlerinde çalıştığı yeri, adı sonradan değiştirilen Hilton Oteli'ni gösteriyor bizlere. Bu tip bilgilerin çoğu dinledikten birkaç dakika sonra benim aklımdan uçuyor. Pek kıymet vermiyorum açıkçası. Bir şehrin yerlisi olmadıktan sonra birkaç günümü geçireceğim bir yerin binalarını ezberlemem çok da mühim değil. Amerika'da bir örneğinin bulunduğu Capitol Binası buradan da görülüyor.


Bir de berrak gökyüzünü siyaha boyayan bir duman var. Küba Hükümeti enerji ihtiyacını karşılamak için dizel üretiyormuş. Ne demekse!😀
Bildiğim tek şey gökyüzüne yükselen kara duman.


Hemen bulunduğumuz yerde hediyelik eşya satan minik tezgahlar var. Birkaç kolye beğeniyorum. Ahşaptan ya da tohumdan tesbih gibi kolyeleri seviyorum. Sanırım 5€ civarı bir para istiyorlar. Selçuk da pazarlık yapsana, hemen olur diyorsun diye uyarıyor beni. Kübalı kardeşlerimiz kazansın, 2€'nun hesabını mı yapayım şimdi diyorum. İki çeşit Küba para birimi var. Biri turistlerin kullandığı ve üstlerinde Küba'nın önemli yapılarının resimlerinin bulunduğu CUC, diğeri de Küba vatandaşlarının kullandığı ve üzerinde halk kahramanlarının resimlerinin olduğu CUP. Turistlerin kullandığı para halkın kullandığı paradan 25 kat daha pahalı. Ben 10 CUC'u uzatıyorum alışveriş yaptığım Kübalıya. Karşılığında bana 5 CUC vermesi gerekirken 5 CUP veriyor. Elbette Selçuk fark ediyor bu durumu. Bence sen hem pazarlık yap, hem de aldığın paraya dikkat et diyor. Tabii ki parayı değiştiriyorlar ama mesele benim için para meselesi değil. Daha ilk dakikadan kazıklanmaya çalışılmam beni üzüyor. Kübalı kardeşim yakaladığı ilk fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. 
Zor oyunu bozuyor tabii diyorum Selçuk'a. 


Küba'yı sevmeye geldim ben. Fidel Castro gönlümün sultanı değilse de Che'mi kimseye yedirmem. 

Fortaleza de San Carlos de la Cabana


Buradan 1982 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girmiş kısaca La Cabana denilen kaleye gidiyoruz. Kalenin özelliği Amerika kıtasının en büyük kalesi olmasıymış. Bir savaş durumunda 6000 asker kalenin içinde barınabiliyormuş. Vakti zamanında Havana Limanı'nı koruyabilmek için bir sürü top yerleştirilmiş. 18yy'dan itibaren her sabah ve her akşam şehrin kapılarının açılışını ve kapanışını belli etmek için top atışı yapılıyormuş. Günümüzde de aynı seremoni her sabah ve her akşam devam ediyor. 


Benim ilgimi en çok Che'nin eşyalarının sergilendiği ve yaşamının anlatıldığı müze çekti. Buranın hemen dışındaki bir seyyar arabadan millet mojitolarını aldı ve içti. Ben hindistan cevizi suyu ile açılışı yaptım.




Başlangıç olarak Morro Kalesi'ni görüp, La Cabana Kalesi'ni gezdikten sonra yönümüzü Havana'nın şehir merkezine çevirdik. Şehrin merkezi insanın gözünü korkutacak kadar büyük değil. Lokal bir rehberle geziyor olmak bizim işimizi çok kolaylaştırdı ama sanki bana bu sokaklar rehbersiz de gezilebilirmiş gibi geliyor. Elinize bir rehber kitap alıp, yönünüzü belirledikten sonra korkulacak bir şey kalmıyor. Canınızın istediği yerde oturur, istediğiniz yerde mojitonuzu içer, sonra tekrar gezmeye devam edersiniz. Mojito, mojito diyip duruyorum biliyorum ama şehrin ruhu buradan besleniyor. Herkesin elinde bir kokteyl, özellikle de turistlerin. Hemingway'i tanımlayan birkaç şeyden biri de içki. Bu durumda Hemingway burada mojito içermiş, burada daiquiri içermiş derken şehri içe içe dolaştık. Pek tabii oturduğumuz yerlerde de içildi. Küba seyahati bol bol alkol tüketilen bir seyahat oldu. 
Alkol, müzik ve Havana'nın okyanus suyuyla eriyen binaları...
Elbette yaşamaya değer.

15 Kasım 2016 Salı

Bir mevsimden bir mevsime, bir şehirden bir şehire...

Yazı başka heyecanlarla karşılıyorum. Elbette bahar habercisi oluyor birkaç aya gelecek olan yazın. Ağaçların dalları, manolyanın üstü çiçekle dolan kolları gibi ben de kollarımı açarak karşılıyorum yazı. Güneş içimi ısıtıyor, yazın gidilecek yerlerin heyecanı basıyor benliğimi. Havalar iyice güzelleşse de bahçede etsek kahvaltımızı diye geçiriyorum içimden. Yazı biraz da ben taşıyorum bizim evin içine. Ben baharlıysam herkes baharlı... Ben karlı, dumanlıysam evin içi sisli, dalgalı...
Sonbahar gelsin de bal kabaklı latte içelim diyorum. O Amerikan markası kahvecinin sonbaharı bardakların üstüne taşımasını seviyorum. Havada uçuşan yapraklar; kimi kuru, kimi sarı. Kuzey, "Halloween geliyor, bal kabağı alalım da oyalım" diyor. Selçuk, "O bal kabaklarından bir kabak tatlısı yapsan da yesek!"
Ben ağaçlar yapraklarını döktü iyiden iyiye, kış geliyor diyorum. Herkes hep bir ağızdan gelmesin diyor.  Zamanı eskitirken sarı-kızıl yaprakları bir kenara bırakıp yeni yıl ruhuna bürünüyorum. Emektar plastik çam ağacını çıkarıp üstünü süslemenin vakti gelmiş gibi. Hayatı güzelleştirmeye çalışıyoruz dört koldan. Her birimiz, aynı düşünceyle...


Yeni yıl yaklaşıyor ya sanki yeni yılda daha iyi şeyler yaşayacakmışız gibi telaşa kapılıyorum. Telaş benim göbek adım. Yazarken bile telaşa kapılırım ben. Sanki anlatacaklarım ben anlatamadan elimden kaçıp gidecekmiş gibi heyecanlanır, kafamda dolaşan cümlelerimi bir ucundan yakalamaya çalışırım. Şimdi de toparlanmak için tek zaman yeni yıl zamanıymış gibi etrafa, düşüncelerime çeki düzen vermek için uğraşıyorum.

Öncelikle söz verdim kendime. Küba notlarını oturup yazacağım. En azından defterime aldığım notları anlaşılır bir hale sokacağım ki yazmaya kalktığım zaman işin altından kalkabileyim. New York seyahatinde çok keyif aldığım yerlere gitmiştim. Aklımdaki düşünceler de Temmuz ayının bunalımına kurban gitti. Bugün ansızın o tatilden ne çok keyif aldığımı anımsadım. Trump'a rağmen sık sık aklıma New York'ta yaşadığım özgürlük duygusu geliyor. Sex and The City'den hatırlayacağınız sokağa merdivenle açılan evlerin alt katlarına konuşlanmış kurabiye satan dükkanlar, ellerinde kahveleriyle sokaklarda yürüyen insanlar, onlarca köpeği Central Park'a götürmeye çalışan görevliler, yaratıcı yazılarla para toplamaya çalışan evsizler... Bi' güzeldi New York yaa! Hâlâ aklımı kurcaladığına göre New York kalbimde güzel bir yer edinmiş.

Akşamları eve bir dolu yapılacaklar düşüncesi ile geliyorum. Bloga yazı yazacağım diyorum ya da defterime. Olmadı kitap okurum diye geçiriyorum aklımdan. Akşam yemeğimizi yedikten sonra çayımı alıp başka bir köşeye çekilmek istiyorum. Bizimkilerin yüzü düşüyor. Survivor izlerken beni yanlarında istiyorlar. O gürültünün içinde kafamdakiler bir türlü yazıya dökülemiyor. Ben de çareyi kulaklıklarımı kapıp ruhsal olarak oradan ayrılmakta buluyorum. Genellikle caz dinliyorum. Her zaman, en sevdiğim. Biri var ki sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Inger Marie Gundersen. Lütfen dinleyin. Sesi kulaklıktan yayılmaya başladığı an içimdeki tüm düğümler çözülüyor. Nereye vardığını bilmediğim ağaçlı bir yoldan yürüyormuşum gibi hissediyorum. Bu aralar bana yoldaşlık ediyor. Size de eder belki, kim bilir?

8 Kasım 2016 Salı

Barselona'da öyle yersen İstanbul'da kara kara düşünürsün!

Bazen yazmak için nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çoğu zaman bir yerden başlayıp birkaç paragraf sonra yazdığım ilk paragrafı siliyorum. O zaman yazdıklarım bir şeye benziyor. Yine aynı ruh hali içindeyim işte. Pazar gecesi Barselona'dan döndüm. Kızlarla uzun bir hafta sonu oldu. Yedik, içtik, dolaştık, birbirimize takıldık. Hepimiz ayrı tellerden çalıyor ama işin keyfini çıkarıyoruz.
Tatilin en güzel kısmı havanın güzel olmasıydı. Gitmeden önce yağmur yağacak gibi görünüyordu. Azıcık bozulmadım desem yalan olur. Neyse ki hayal kırıklığına uğramadım. Çoğu zaman dışarılarda oturup çayımızı, kahvemizi içtik. Tapaslarımızın yanına da elbette bira söyledik. Sarımsağa doydum desem yeridir. Bu sarımsağın kıymetini bir ben anlamıyorum sanırım. Azı tamam da çoğu vücudun her bir köşesine yerleşiyor arkadaş.

İnsanlar hayatlarında hiçbir sıkıntı yokmuşçasına rahattı. Her kafede oturan, içkisini yudumlayan, kahkahasını patlayan keyifli insanlar vardı. Kimsenin kimseyle kavga etmeye de gönlü yoktu. Hani birine çarpsan, senden önce o özür diliyordu. Öyle güzeldi yani Avrupa yine. Sanki Heybeli'ye bir tatlı huzur almaya giden biz değilmişiz de onlarmış gibiydi. 
Bize de bir rahatlama geldi elbette. İlk gün mutluluktan ne yapacağımızı şaşırdık. Pegasus'un her zamanki gibi bir saatlik gecikmeyle kalkmasına bile sinir olmadık. Geç olsun da güç olmasın duygusu hakimdi kanaatimce. Uçak ne de olsa, insan şartları fazla zorlamak istemiyor. 

Sonraki günlerde üstümüze azıcık, "Ay evdekiler de ne yapıyordur acaba?", "Oğlum da beni özlemiştir şimdi!" şeklinde duygular geldi. Ruhumuzda var elbet. Ben mesela kendimi evin merkezi sanıyorum. Sanki ben olmasam her şey birbirine karışırmış, bunlar açlıktan ölürlermiş, banyo yapmayı falan unuturlarmış gibi. Hepsi benim hüsnü kuruntum tabii. Ben yokken de gayet başarılı yönetmişler her şeyi. Atlamışlar arabaya doğru babaanne evine. Amcayı da almışlar yanlarına. Babaanne tüm hafta sonu boyunca bunlara patates kızartmış, kuzine sobada kestane pişirmiş. Yetmemiş karşı komşuya maç izlemeye gitmişler. Melek Abla da açmış patatesli böreği yanına da koymuş ayranı. Kuzey, "Hayatımda yediğim en güzel börekti." diyor. 
"Hadi leennn ordan" diyeceğim de biliyorum o böreğin tadını diyemiyorum. 
"Vallahi anne çok eğlendik ama seni de özledim." dedi. Ben de konuyu kapattım. 

Biz de çok eğlendik Barselona'da. 
Gaudi'nin Casa Batllo'suna yine gittim. Uzun uzun gezindim. Evin ruhunu yine içime çektim. Öyle güzel bir ev ki insan bir köşeye sinmek ve orada bir müddet kalmak istiyor. 



Şöyle yazmışım ig'de:

      "Barselona'da beni en çok etkileyen yer Casa Batllo. Başka bir şey var ruhunda. İlmek ilmek örülmüş, uzun uzun düşünülmüş, gecelerce rüyaya yatılmış olmalı. Denizin bilinen bilinmeyen tüm varlıkları Gaudi'ye bir şeyler fısıldamışlar; tavanda deniz olmuşlar, pencere pervazlarında dalga, merdivenlerde küçük çakıl taşları... Sonra ışık konmuş hepsinin üstüne. Gökyüzünden yayılan güneş çarşaf gibi dolanmış Gaudi'nin elinin dokunduğu her yere. Barselona bir şehir elbet ama sanırım tek bir adama ait. 😊 "



Her gittiğimde bir kere Casa Batllo'ya gitmek kaderimde yazılıymış gibi hissettim. Her seferinde kapısından içeri girmek için bir vesile çıkıyor karşıma. Oradan sonra bir de Park Güell'e gittik. Biletleri önceden almakta fayda var çünkü bileti aldığınızda hep ileride bir saate randevu veriyorlar. Biz de parkın halka açık yerinde gezindik. Gaudi'nin pembe boyalı evine baktık. Ağaçların arasında dolandık. Çok sevdiğim Bar El Velodromo'ya gidip enfes bir yemek yedik. Daha önce de yazmıştım burayı. Hâlâ aynı iddiamı sürdürüyorum: Burası Barselona'daki en yerel ve en güzel yer. Masaya koydukları her şey de çok lezzetli. Daha önce yazdığım methiyeyi okumak isteyenler buraya buyursunlar.

Bar El Velodromo
Bir gece de sanırım ilk gecemizdi çok önerilen bir tapas bara gittik: Ciudad Condal.

--> Elbette nefisti. Deniz mahsülleri sever biriyseniz Barselona'da mutlu olmamak mümkün değil. Resmen parmaklarımı yalayarak yemeğimi bitirdim. Yemeğin sonunda karnım yok ama gözüm hâlâ açtı.
--> Ciudad Condal
Şöyle diyebilir bu fotoğrafları görenler: "Barselona sadece yemekten ibaret bir şehir mi?'' 
Değil elbet ama yemek şehrin bütününde büyük bir yer tutuyor. İspanyollar yemeyi seviyor ve bunun da hakkını veriyorlar. Akşam yemeklerini geç yediklerini hepiniz duymuşsunuzdur. Biz Katalanlarla aynı saatte yiyemedik yemeğimizi. Yemeğimi mideye indirmek için gecenin dokuzunu ya da onunu beklemem ne yazık ki mümkün değil. Akşam yemeği saatlerimizin biraz erken olması da iyi oldu aslında. Kalabalıkların olmadığı, milletin kapı önlerinde uzun sıralar oluşturmadığı bir saatte restoranların hepsinden mutlu mesut ayrılmış olduk. 

Paella yemeden dönme!

Bir de paella restoranı vardı. Paella yemeden dönmemiz düşünülemezdi. Bunun için şehrin tarihi eski restoranlarından birini tercih ettik: 7 Portes. Kapıdan girince önce güleryüzlü, yaşlı bir garson karşıladı bizi. Restoranın duvarlarında daha önce restoranda yemek yemiş ünlülerin adlarının yazılı olduğu minik plaketler vardı. Yüksek tavandan sarkan kocaman turuncu avizeler, mekanı olduğundan da geniş gösteren aynalar...


Hepimiz deniz mahsullü paella söyledik. Yemeğimiz geldiğinde kurt gibi acıkmıştık. Faturamız geldiğinde üstünde şöyle yazıyordu: Pele'de daha önce sizinle aynı masada yemeğini yedi. 

7 Portes restoranda yediğimiz paella: Ederi 25 Euro civarı :)
Muhtemelen hesabın içinde bunun da parası vardı. Barselona'da yediğimiz yemekler içinde en kabarık hesabı bu masada ödedik. Değer miydi? Evet. Paella çok güzeldi. Yediklerimiz içtiklerimiz bizim oldu. Bunu vücudumdan hissediyorum zaten. Burada gördüklerimi anlatmak gerekiyordu ama olmadı.