19 Ekim 2017 Perşembe

Gün 21- Perşembe, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz...

Sabah kalktığımda Kuzey gitmişti. Çayı demledik, buzdolabında kahvaltı niyetine pek bir şey olmadığı için koca köy domateslerinden iki tanesini kesip tavaya dizdim. Üstüne de bolca zeytinyağı. Sonra pişmesi için ocağın altını aştım. Selçuk özellikle çok sever böyle domatesi. Biraz da kekik serptin mi üstüne ekmeğini bandıra bandıra yer. Ben de tabağıma biraz domates aldım. Roka vardı mis kokulu. Biraz da peynir. Daha ne olsun? Yine de buzdolabının kahvaltılık rafını açınca alışverişe çıkılması gerektiğini idrak ettim. Bir de Amazon'dan sipariş ettiğim döküm tencerem geldi. Kullanmak için heyecanlandığımdan ekmek mayasını çoğalttım sabah sabah. Akşam gider gitmez ekmeğimi yoğurmam şart. Bu durumda un almam gerekiyor. Neticede stres içermeyen bir iş alışveriş yapmak. Gün arasında sadece bir fırsat yaratıp markete gitmem gerek. Hepsi bu! 

Kahvaltımı edip de üçüncü bardak çayımı yudumlarken gözüm bahçeye takıldı. Kalktığımda pencereden dışarının soğuğu kendini belli ediyordu. Oysa an itibariyle güneş ışıtmıştı her yanı. Yeşiller keyifli bir hâl almışlardı üstlerine. Biraz neşeli olduklarını bile söyleyebilirdim. İşe gitmemeye niyet ettim. "Ne olur?" diye düşündüm. "Bir gün işe gitmesem dünya dönmeyi mi durdurur?" Sanki bu düşüncenin etrafında dönüp durduğumu hissetmiş gibi telefonum çalmaya başladı. Birkaç müşteri; hepsinin aslında dert olmayan dertleri. Terapi peşindeler. Bir şey olmaz, yetişir, sıkıntı yok, rahat olun denmesini bekliyor çoğu. Mecbur usulca kalktım sofradan, çantamı, telefonumu alıp arabama bindim. 

İşe geldiğimde önce kendime duble kahve yaptım. Fotoğrafını çekip internete koydum. Geçenlerde Remzi Kitabevi'nden bir de mouse pad almış ama açmaya fırsat bulamamıştım. Üstünde harita var. Gündüz hayallerine daha kolay girebileceğim bundan sonra. Pelin Pembesi'nin son yazısını da okuyunca düşlere dalmak için doğru zaman ve doğru yerde olduğumu anladım. Norveç'in Aurland kasabası. Mutlu olmak için çok güzel bir yer Norveç; Oslo, Bergen, Flam, Aurland... Yeşillikler içinde. Yapman gereken tek şey yürümek, etrafına bakmak ve şükretmek... Samimiyim. Sırt çantalarımızla yola düştüğümüzde yapacağımız seyahatin hayatımızın en güzel seyahatlerinden biri olacağını bilmiyordum. Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra bile geriye dönüp dönüp aynı seyahatten, Flam'a inen trenden, dağların içinden ilerleyen yollardan, durgun fiyortlardan bahsediyorum. Trenin içinde yol alırken en çok sırtlarında çantaları ve ellerinde yürüyüş sopaları ile yılankavi patikalarda yürüyüş yapan insanlara imrenmiştim. O seyahatte Bergen'de kalmaya niyetlenmiştik ve o yüzden Flam'de kalmamıştık. Ama aklım hep o kasabada kaldı. Aurland, Flam'den bir önceki kasabaymış. Buket çok güzel anlatmış. Gitmeden bir yerin güzelliğini hissedebilir mi insan? Hissediyorum ve orada olmak istiyorum. Karamsar, bıkkın, yorgun ruhuma iyi gelecek şeyin uzaklaşmak olduğunu biliyorum. İnsanı yavaş yavaş körelten rutinden ve sıkıntılardan uzaklaşmak. Yürümek, yeşile ve elbette soğuğa sarılmak. Düşlemesi bile güzel. Patika yollarda yürüdüğümü, soğuktan yanaklarımın kızardığını, fiyortlara uzun uzun baktığımı ve dönüş yolunda minik bir kafede sıcak bir kahve içtikten hemen sonra otelimizde sıcacık bir duş aldıktan sonra hayata bir de bulunduğum yerden baktığımı hayal edebiliyorum. Ve bu hayal çok iyi geliyor bana.

Umarım benim içine yuvarlandığım düşler size de iyi gelir. 
Benim bu aralar başka kıyılarda dolaşmaya çok ihtiyacım var çünkü.

Bu arada daha önce yazdığım İskandinavya Seyahati ile ilgili yazdığım yazıları okumak için:

📌  Sırt çantamla İskandinavya yolculuğu planım için tam olarak BURAYA
📌  Stockholm'de benimle birlikte dolaşmak için BURAYA
📌  Gamla Stan'da bir kahve içmek ve Stieg Larsson'u anmak için BURAYA
📌  Stockholm'de nerede kalsak diye düşünüyorsanız BURAYA
📌  Stockholm etrafında uzun uzun gezinmek için de BURAYA
📌  Oslo Gezi Notları BURADA
📌  Vigeland Parkı ve Oslo'nın Gezilecek yerleri BURADA
📌  Anlata anlata bitiremediğim muhteşem Flam Yolculuğu BURADA
📌  Bergen Gezi Notları BURADA
📌  Son olarak Kopenhag Gezi Notlarım da BURADA




18 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 20- Çarşamba, diyeceklerim var.

Baştan söylüyorum bir dolu sıkıntılı iç konuşma var bu yazıda. Kendimi rahatlatmak için yazdım sanırım. Niyeyse! Okumasanız da olur yani.👀

Geçen ay birden iş yerindeki internetimiz kesildi.(TTNET) Hemen telefona sarıldık tabii ki. İşin yürümesi için internet şart bizde. Adsl numaramızı girdikten sonra telefondaki mekanik ses bölgemizde bir bakım çalışması yaptıklarını ve ne zaman giderileceğini bilmedikleri bu çalışma için ortalama 20 gün hizmet veremeyeceklerini söylüyordu. Bendeki panik halini düşünün siz. İnternet yoksa iş de yok demek. Koştur, koştur TTNET'in ana binasına gittim. Onlar da bana böyle bir arızadan haberlerinin olmadığını ama sahiden de bulunduğumuz bölgede çalışma olduğu söylediler. "Bir öğrenseniz ne zaman düzelir?" dediğimde de beklemem gerektiğini işlerinden bıkkın, hayatlarından bezgin bir şekilde ifade ettiler. "Peki hizmet vermeyeceğiniz internet için para alacak mısınız müşterilerinizden?" diye sordum. Elbette alacaklardı ama hizmetini almadan ödememi yaptıktan sonra bir dilekçe ile başvurursam geri ödeme yaparlardı. Ayrıca dünyanın büyün ülkelerinde de bu böyle oluyordu.

Kontratım olduğu için (nerdeyse bitmesine bir ay vardı) TTNET'e ödememi yapmaya devam ettim. Başka şansım olmadığından derhal Superonline'a başvurdum. İki ay süreyle iki internet servis sağlayıcısına da aidatımı ödedim. Hatta geçen ay hiç borcum gözükmeyen TTNET'e bu ay kontrol amaçlı tekrar bakınca 32.00 TL faturam olduğunu gördüm. Hiç vakit kaybetmeden faturamı ödedim. Bir dahaki ay yine bakacağım. Belki tekrar fatura çıkarırlar. İki gündür Superonline'da da hizmet yok. Bakım çalışması yapıyorlarmış. Ellerinden gelen çabanın hepsini de gösteriyorlarmış ayrıca. Elbette faturamı alamadığım hizmet için ödeyecekmişim. Çok üzgün çünkü telefonun öte ucundaki çalışanlar ve bunu dile getiriyorlar. Hizmetime ne zaman kavuşacağım ise artık Allah'a kalmış. 😀

Yukarıda görüldüğü gibi ağlanacak halimize gülüyorum artık. Çünkü sinirlenme aşamasını geçtim. O aşamada insan kendinden nefret ediyor. Bağıran, öfkelenen, ağzına geleni söyleyen bir insan oluyor ki bu durum da insana zarar. Şunu kabul ettim, bu ülkede yaşayarak insan sinirden ölüme birkaç yıl erken yaklaşıyordur. Hindistan'dan falan ne farkımız var yahu? Kanunun olmadığı yerde herkes kendi kanununu uyguluyor. İnternet mi kullanmak istiyorsun en az iki yıllık kontrat yapmak zorundasınız. Yoksa internet falan yok size. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde televizyon yayını falan kullanmak için "sadakat" anlaşması imzalıyorsundur? İki yıl yaşayacağımın garantisi var mı ki iki yıl aynı yayın şirketini kullanacağıma dair anlaşma imzalıyorum? Teşekkür ederim almayayım derseniz de sizi aramaya devam ediyorlar. 
Dün BJK'den aradılar. Forma satın almak ister miyim diye? 
Eğer istersem neden telefondan almam gerektiğini anlamadım tabii. Belki oğlanın bedenini falan biliyorlardır. Ne bileyim? 

Bugün sıkıntılı bir yazı oldu. Biliyorum. Meydan okuma falan demeden sussaydım keşke. Oysa aklımda Tempo Travel'da okuduğum Delal Arya'nın nefis bir yazısından bahsetmek vardı. Olmadı. Edebi Yolculuklardan bahsediyordu. Agatha Christie'nin peşindeydi. Tüh!

17 Ekim 2017 Salı

Gün 19- Salı, lakin hava yağmurluydu...

Soğuk kış günleri yaklaşınca insan hep içini sıcak tutan tatilleri düşlüyor. Benim hayallerim genellikle gideceğim yerlerden çok, daha önce gittiğim yerlere dönük. Geçmişe bakmayı seviyorum. Dünde kalmış güzel anılarımı kucaklamak, onlara sahip çıkmak hoşuma gidiyor. Göğe uzanmaya çalışan upuzun ağaçların altında yapılmış yürüyüşler, ayaklarımın altında çıtırdayan yapraklar, çantada saklanmış bir termostan çıkarılıp paylaşılan çay, tereyağlı bisküviler hep gündüz düşlerimin baş tacı. Daha önce de birkaç kez söylemiştim zaten: Melankolik bir yapım var. Dönüp dolaşıp bir ağaç kütüğünün kenarında verilmiş kısa molaları anlatıyorum.  Güzel anıları, güzel anları yaratmak çok kolay olsa da çoğumuz bunu yapmak için pek çaba sarf etmiyoruz. İnsanoğlunun yapısı bu belki de. Kim bilir? Günlük sıkıntılar içinde olduğumuz insandan başka birine dönüşüyor, savaşıyor, sinirleniyor ve çoğu zaman da yorgun düşüyoruz. 
Sanırım unutulmayan anıları, seyahatleri, uzun yürüyüşleri ve dost sohbetlerini anlamlı kılan da bu zaten. Yollarda olmak bu sebepten güzel. Yola düşmezseniz hızla yol alan bir trenin penceresinden, zamanı yok soyarak bakma şansını kim verir insana? Her tren yolculuğumda zamana karşı durabildiğim, onu yok sayabildiğim bu ender anların keyfine varıyorum. Hızla akıp gidiyor dağlar, vadiler, akarsular penceremin önünden. Anne karnındaymış gibi güvende hissediyorum kendimi.


Bugün eve gidince bu yazdıklarımı aklıma getirerek biraz tek başıma kalacağım. Hangi kitabı okuyayım diye odanın içinde dolaşıp, alıp da etrafa serptiğim kitapları toplayacağım birer birer. Belki yarım bıraktığım nice kitabın içinden birini çeker alıp, kaybolduğum yeri bulmaya çalışırım. Belki de sadece tek sayfa bir metinin, her bir satırını renkli kalemle çizer, düşünürüm. Belki de telaşa kapıldıkça daha hızlı akıyor hayat. Yetişemiyorum dedikçe daha hızlı dönüyor dünya. Bugün, her şeye yetişmemin mümkün olmadığını kabul edeceğim öncelikle. Belki "Her şeye yetişmem mümkün değil!" cümlesini birkaç kere tekrar ederim duyabileceğim bir sesle. Bir de şu renkli yılbaşı ışıklarından birini alıp mutfaktaki mantar panomuzun üstüne asacağım. Gücüm yeterse üstüne yapıştırdığım hayallerden olanları toplar, yerine yenilerini asarım. 

Bu sabah Kuzey'i okula yolladıktan sonra koşarak yatağa geri döndüm. Oysa uyanmıştım. Dışarıda daha aydınlanmamış ama ışımaya yaklaşmış bir gün vardı. Bahçeye çıkmakla çıkmamak arasında bocaladım durdum. Sonuçta sıcak yatak daha cazip geldi ve uyudum. Şimdi, öğleden sonraya erdiğim bu saatte, yarın bu şansı kendime versem mi diye düşünüyorum. Yeni bir sabah düşüncesi çok cazip geliyor. Her sabaha aynı inançla uyanıp sonra insanlardan umudu kesmek ne tuhaf! Ben de uzun zamandır bu düşünce var. Kendimi yorgun hissediyorum. Tekrar çocuk olmak, yeniden çocukluğun inanan, seven, yargılamayan kollarında dolaşmak güzel olurdu. Keşke, değil mi?

21 gün aksatmadan yazacağız diye hem kendimize, hem de dost bloglara meydan okuduğumuz bilmem kaçıncı günde hepimize çocuk kahkahası atabileceğimiz bir gün diler, saat18.30'daki pilates dersime doğru ufak ufak yol alırım sevgili dostlar. Bedensel aktitive insanı sahiden mutlu ediyor. Benden söylemesi :)

16 Ekim 2017 Pazartesi

Gün 18- Pazartesi, yarım kalan listelerin ardından.

52 Liste Projesi

Liste 41- Sonbahara dair en sevdiğiniz şeylerin listesini yapın. 

Sonbahar en sevdiğim mevsim.

📌  Bu sonbaharın en güzel sebebi, canım Leylak Dalı'nın yeni çıkacak kitabı. Ben siparişimi çoktan verdim. Aman kaçırmayın derim.



📌   Yeni bir yolculuğa çıkmak ya da hiç bilmediğim bir yere gitmek için en uygun zamanın ne zaman olduğunu bana sorsalardı sonbahar diye cevap verirdim. Hafif serinliğin içinde yol almaktan daha güzel bir şey olamaz. ger gör ki okulların açıldığı bu dönemde bu kadar sevmeme rağmen istediğim kadar seyahat etme şansına sahip olamıyorum.


📌   Sonbahar yaprakları elbette. En sevdiğim şeylerin başında bu sarı, kızıl yapraklar geliyor. Ayrıca şaşırtıcı bir sarıya dönen ağaçları da çok seviyorum. Sonbahar, kesinlikle doğada geçirilmesi gereken bir mevsim. 



📌  Starbucks'ın sonbahar/halloween temalı bardakları ve bal kabağından yapılan tartı. Bir de süs kabakları var. Bir daldan bile başka başka meyveler veren süs kabakları. Keşke ektiğim süs kabağı daha çok meyve verseydi. O zaman daha da mutlu olurdum ama ne yapalım? Elimdeki çelimsiz süs kabağı ile mutlu olmaya çalışacağım bu sonbahar. 



📌  Tarçın kokusu, sahlep.... Var mı sevmeyen? Kitap- battaniye- pencere önü muhabbeti .
📌  Okunmak için mevsimini bekleyen kitaplar. 

Liste 42- Size huzur veren şeylerin listesini yapın. 

📌   Dostlarımla çay/kahve içmek.
📌  Kocam ve oğlum. İkisi de benim olduğum insanın tersine çok sakinler. Muhtemelen oğlum bu konuda babasına çekmiş. İkisi de hiçbir şeyi uzatmıyor, sinirli olduğum anlarda bile bana sarılıyor ve öpüyorlar. Bunun için gerçekten her seferinde şükrediyorum. Çünkü tıpkı Buket Uzuner'in en sevdiğim kitabında yazdığı ve Selçuk'un sık sık söylediği gibi: Ancak sevgi ile başa çıkılır benimle. :)
📌  Caz! Sahiden caz müziği çok seviyorum. Mutlu olduğumda, mutsuz olduğumunda, daraldığımda, yıkıldığımda hep caz müzik dinliyorum. Demek ki bana huzur veriyor. 
📌  Tartışmasız kitaplar.
📌  Yazmak.
📌  Seyahat etmek, Paris....
📌  Ağaçlar, sonbahar, yağmur...

Gelelim 21 gün aksatmadan yazmaya. Bugünkü yazımın bu listeye sayılması dileklerimle diyorum çünkü biraz çalışmam lazım 😀

15 Ekim 2017 Pazar

Gün 17- Hafta sonu blogların tatil günü

Hafta sonları blog yazıları pek okunmuyor. Siz de bunun farkındasınız değil mi? Yazılarımın okunma sayılarına bakınca bu gerçekle karşı karşıya kalıyorum. İşin gerçeği ben de hafta sonlarında pek blog yazısı okumuyorum. Evde olunca yapacak bir dolu eğlenceli şeyim oluyor. Biraz kitap okuyorum, biraz elden geçirmem/düzenlemem gereken yerlerle ilgileniyorum, Kuzey'le zamanımı harcıyorum, Selçuk'a sohbet ediyorum. Derken zaman hızla akıp geçiyor ve aklımdan geçen onlarca şeyi yapmaya fırsat bulamadan gün bitmiş oluyor. Öyle olunca da blog pek aklıma gelmiyor. İş yerinde pek böyle olmuyor. İşten, güçten sıkıldığım anlarda hep blogun sıcak kucağına sığınıyorum. Öğle araları, kahve molaları hatta "Ay ben çok sıkıldım, kısa bir ara!" dediğim anlarda blogu açıp ya izlediğim blogların yazdığı yazıları okuyorum ya da birkaç satır döktürüyorum.

Dün tüm günümü ara ara ekmeğimi yoğurmaya ayırmıştım. Bugün pişirilmesi gereken üç tane ekmek buzdolabımda bekliyordu. Sabah kalkar kalkmaz Bağdat Caddesi'ne Saray'a kahvaltıya gittik. Bizimkilerin gitmekten keyif aldıkları bir yer orası. Ne sipariş edeceklerini daha gitmeden biliyorlar. Garsonları her seferinde birbirleriyle kavga ediyor. Saray'ın hiçbir şubesinde Suadiye girişindeki bu şube kadar karışıklık görmedim. Kahvaltı işini hallettikten, börekleri mideye indirdikten sonra Remzi Kitabevi'ne yürüdük. Oraya her gidişimde sanki yıllardır kapısından adım atmamışım da ilk defa giriyormuşum hissine kapılıyorum. Bu sefer de aynı oldu. Kitapçının rafları arasında dolaştım, yeni çıkan kitaplara baktım. Ben kendime Yeraltı Demiryolu diye bir kitap, Selçuk da Galeano'nun Hikâye Avcısı kitabını aldı. İnternetten sipariş ettiğim Paul Auster'ın kitabını elime alınca dehşete düştüm. O kitabı okuyarak bitirmek mümkün değil sanırım. Bir insan oturup da onca kelimeyi nasıl bir araya getirir yahu? Başa gelen çekilir deyip gelince bir çaresine bakacağım artık. 
Kitapçının hemen yan tarafındaki kafesinde de çayımızı içtikten sonra bir Arka Kapak Dergisi, bir de Tempo Travel alarak oradan ayrıldım. Selçuk, kendine dekorasyon dergileri aldı. 😀 Evi, düzenlemekte ve güzelleştirmekte kararlı. 

Eve gelince hemen ekmeklerimi pişirdim. Nefis oldular. Sonra gün boyunca hiç içmemişim gibi çay demledim ve kitabımı alıp bir köşeye çekildim. Kasım Yağmuru nihayet gitti. Damağımda nefis bir tat bıraktı. Leylak Dalı güzel bir kitap seçmiş geçen senenin başında. Bu sene de aynı performansı bekliyorum kendisinden. Kitap boyunca İzlanda soğuğundan, kapana yollardan, karaya vuran bir balinadan, su baskınlarından başka bir şey görmesem de şimdi İzlanda'ya gitmek istiyorum. Kocam İzlanda'ya yazın gitmek istiyor ve İzlanda yazın çok pahalı. 
Zaten devamlı bir yerlere gitmek istiyorum, o gittiğim yerlerde uzun uzun kalmak istiyorum. Uzun kalırsam bir şehri kısacık bir aralıkta tanıyacağım diye çok yorulmayacağımı düşünüyorum. Diğer türlü sabah erkenden yataktan fırlıyorum ve uyuyana kadar yürüyorum. Birkaç günden sonra bu durum çok yorucu oluyor. Bir de uzun kalabildiğim yerlerde ev kiralamaktan hoşlanıyorum. O zaman yanımda bir de demlik götürüyor, akşamları çay demliyorum. 

Saat an itibariye 21.45. Belki ben bu yazıyı bitirene kadar gece daha da ilerlemiş olur. Belki yazmaya devam ederim. Acaba çalışmasam hafta sonlarının değerini bu kadar çok bilir miydim? Ya da günlerimi dolu dolu geçirir miydim? İnsanın saatleri sayılı ve o saatler içinde yapacağı çok şey varsa kendini ve işlerini programlaması gerekiyor. O yüzden dar zamana çok şey sığdırıyorum. Bu hafta sonuna gecikmiş listemi sığdıramasam da yarın her iki listeyi de yazacağım. Yoksa yazamadığım yazılar boyumu geçecek. 
Şimdilik benden iyi geceler ❤

14 Ekim 2017 Cumartesi

Gün 16- Cumartesi, Nabokov ve Mutluluk

Bugün evde tuhaf işler peşindeydim. Benim de aynısını yapmak için şansım olmasına rağmen yapmayıp, Selçuk'un internetten iki film seyretmesine imrendim. Sanırım seyretmediği pek film kalmadı. Sabah saatimizi kurup 8.40'da kalktık. Kuzey, proje seçimi yapacaktı. Sene boyunca yapacakları projeyi internet üzerinden yapıyorlar. İstediği dersi ve projeyi seçebilmesi için daha önce açıklanan saatte internet üzerinden seçimini yapması gerekiyor. Pek tabii, tüm okulun internet başında ve hazır olda olduğu o saatte site kitlendi, sayfayı onlarca kez yeniledik ama sonunda muradımıza erdik. Bu işi hallettikten sonra gönül rahatlığıyla kahvaltıya oturacaktık ki aklıma birkaç haftadır sitenin içinde kurulan organik pazar geldi. 
"Hadi," dedim Selçuk'a. "Alış verişi yapıp kahvaltımızı öyle yapalım."

Böylece eve elimde turşusu yapılacak mini minnacık salatalıklar ve şalgamla döndüm. Cumartesi gününün ekmek gün olduğunu da unutmadınız umarım. Pazara gitmeden tazelediğim mayam ben kahvaltımı yaparken kabarmakla meşguldü. İstediğim kıvama gelmesi öğleden sonra ikiyi buldu. Bu arada Kuzey'le iki defa birer saat ders çalıştık. Saçını kestirmeye gittik. 
Biz bu işleri yaparken dışarıda da muhteşem bir yağmur yağıyordu. Muhteşem yağmur mu olur demeyin sakın. Eğer evdeysem ve dışarıda yağmur yağıyorsa, benim için o yağan yağmur muhteşemdir. 


Mutfağı toparlarken turşu işini hallettim, şalgamlarımı haşladım, ekmeğimi yoğurdum. Kitabımı da okudum tabii. Çok değil, azıcık. Cuma günü, cumartesi günümün hepsini koltukta kitabımı okuyup, çayımı içerek geçireceğime söz vermiştim. Meğer çok hamarat bir günümdeymişim de haberim yokmuş. Netice itibariyle mutfakla salon arasında gidip geldim. Bu arada dün size internetten kitap siparişi verdiğimi söylemiştim. Bugün Kuzey'le ders çalışırken gözüm kitaplığa takıldı ve sipariş verdiğim kitaplardan birinin zaten evde olduğunu fark ettim. "Yok artık!" dedim. Ben kitabı kitabın yazarından dolayı almak istiyordum: Lila Azam Zanganeh. İranlı genç bir kadın kendisi. Paris'te doğmuş, orada büyümüş, üniversiteyi orada bitirmiş ve an itibariyle Harvard'da ders veriyor. Kitap Nabokov ve mutlulukla ilgili. Kitabın evimize Selçuk tarafından getirildiğine eminim. Nabokov, onun sevdiği yazar. Bense geçenlerde okuduğum Julien Green'in Paris isimli kitabının ön sözünde İranlı bu genç yazara rastlamış ve yazdıklarından çok etkilenmiştim. O yüzden bu kitabı edinmeye karar vermiştim. Geçtiğimiz haftalarda da uğradığımız her kitapçıya bu kitabı sormuş ve olmadığı cevabını almıştım. Yanı başımdaymış meğerse. 

Sonra bardak bardak çay içtim ve Lila Azam Zanganeh'in internette bulduğum söyleşilerini dinledim. Tıpkı Elif Batuman'ı sevdiğim gibi şimdiden bu kadını da sevdiğim kadınlar listeme yazacağımdan eminim. 


13 Ekim 2017 Cuma

Gün 15- Cuma, Hayaller Paris, Gerçekler Sancaktepe!

Dün blog yazmayı unuttum. Gece gözümü kapadığım an bu gerçekle yüz yüze geldim. Bir vicdan azabı içimi kapladı ama çok yorgundum. Kalkıp yazsam da sadece yazmış olmak için yazacaktım ve o da bana tat vermeyecekti. "İyisi mi," dedim "Uyu Özlem!"


Şimdi buradayım. Tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü dükkanı olduğu gibi, benim de dönüp dolaşıp geleceğim yer burası demek ki. Şimdilik iş yerindeyim. Dışarıdan kafamı şişiren bir gürültü geliyor. Bu akşam önce eve uğrayıp sonra pilatese gideceğim. Nihayetinde eve vardığım zaman kendimi rahatlamış, hafta içinde üstüme düşen tüm görevleri yerine getirmiş ve ayaklarını koltuğa uzatmaya hak kazanmış bir insan gibi hissedeceğim. Aklımda tek bir fikir var: Elimdeki kitabı okumak. Geçen postlardan birinde bahsettiğim Kasım Yağmuru isimli kitabı okuyorum. İzlanda'da geçiyor. Dilini de, hikâyesini de çok sevdim. Kahramanım an itibariyle yola çıktı. İzlanda'nın çevresinde direksiyon sallayacak. Kitabın bu denli hoşuma gittiğini fark etmemiştim ama yola düşüş kısmına gelince ben de bu yolculuğa ortak oldum. Hemen şoförün yanında, ön koltukta seyahat ediyorum. Dışarıdaki buz gibi İzlanda havasına rağmen arabanın radyatöründen yayılan sıcak havadan bunaldığım bile söylenebilir. Yol boyunca dilediğim her şeyi yapabilirim. Muhtemelen seyahat esnasında birkaç bardak sert kahve tüketirim. 

Yakın zamanda Starbucks'a uğramayı düşünüyorum. Sonbahar temalı karton bardakları çıkmıştır herhalde ortalığa. Biz yaşamasak da ya da kutlamasak da bal kabağı mevsimini (Halloween) seviyorum ben. Tarçın kokusunu, kış serinliğini, insanın kanını donduran soğuğu, battaniye kitap ilişkisini... İnsanın sevmeye gönlü olunca her şeyi seviyor. Sanıyorum sosyal medyanın ara ara hakkını teslim ettiğim özelliklerinden biri bu: Her şeyi sevecek bir sebebi durmadan önümüze sürecek birilerinin 7/24 görev başında olması. "Pozitifte kalalım." Olur mu? 😀  Ben söyleyince komik oldu bu durum. Kuzey geçenlerde, "Neşeli olunca aslında çok sempatik bir insan oluyorsun!" dedi. Ara ara beni kahreden inciler dökülüyor çocuğumun ağzından ama anneyim ne de olsa affediyorum.

Bugün malum Yazı Evi günüydü. Sabah evden geç çıkmama rağmen mucizevi bir şekilde kırk dakikada Kadıköy'de oldum. Sonra ders başladı. Yazılarımızı okuduk, eteklerimizdeki taşları döktük ve ben ders biter bitmez işe geldim. Cuma sabahları kendime ayırdığım bu yarım gün tazelenmemi sağlıyor. İstanbulda yaşamanın en güzel yanlarından biri Yazı Evi'nin kapısını dilediğim an çalabilmek. Yoksa sanki yıllardır sinemaya gitmemiş gibi hissediyorum kendimi.

Çok sevindiğim bir haberi size de vereyim. Paul Auster'ın kitabı Türkçe'ye çevrildi nihayet. Hemen siparişi verdim. Gelmesi birkaç gün sürer. Yanında da başka güzel kitaplar istedim elbette. İnternetten bile olsa kitap verişi verişi yapmak çok güzel. Kendisi benim tesadüfler, mutlu sonlar yazarım.
Bugünlük bu kadar der, yarın hem blog yazımı hem de 52 Liste yazımı yazacağıma söz veririm.


11 Ekim 2017 Çarşamba

Gün 13- Çarşamba, fırından çıkan taze ekmek...

Dün gece mesaim uzundu. Akşamın bir saati, -hangi akla hizmet bilmiyorum-, ekmek mayamı çoğaltırken "Hadi bir ekmek yapayım." diye geçirdim içimden. Aslında bu benim hafta sonu işlerimden biri. Elim hamurun içindeydi, maya da fazlaydı ve evde ekmek yoktu. Mayayı çoğalttım ve kabarsın diye bir köşeye koydum. Elbette stediğim kıvama gelmesi uzun sürdü. Hatta tam anlamıyla kabarması gerektiği kadar kabarmamasına rağmen saat 23.00'de ekmeyi yoğurmaya başladım. Sonraki aşamaları hızlı geçtim. Alelacele gece 01.00'de ekmeği buzdolabına, kendimi de yatağa attım. Uzun uzun yatakta uykumun gelmesini bekledim. Aslında vücudum yorgunluktan ölüyordu. Niyetim sabah altıda erkenden kalkıp evi yeni pişmiş ekmek kokusuyla doldurmaktı. Elbette kalkamadım. Kalktığım da Kuzey okula, Selçuk da işe gitmişti. Fırını ve dolayısıyla döküm tencereyi ısıttım, akşamdan ikiye böldüğüm altı yüz gramlık ekmeklerden birinin üstünü çizip fırına verdim. Nefis bir ekmek olduğu kanısındayım. Çok sıcak olduğu için kesmedim ama ekmekten yayılan koku da ses de çok güzeldi. Akşam eve gidince Selçuk'un eve gelmesine yakın ikinci ekmeği de fırına süreceğim. Hâlâ kocamdan alkış toplamaya çalışıyorum.


Pilatese en son geçen hafta perşembe günü gitmiştim. Bu akşam yine gideceğim. Giderken gitmekle gitmemek arasında bocalasam da işim bitip de eve doğru yürürken ayaklarım bulutların üstünde oluyor. O yüzden içimde konuşan o kötü sesi dinlemeyeceğim. Sonra eve gider, sıcacık duşumu alır ve çayımı içerim. Muhtemelen çayımı içerken Kuzey'le yine mitoz-mayoz bölünme çalışırız. Tekrar edelim, dedi. Pek tabii benim de tekrar etmem gerekiyor. En merak ettiğim konuların başında bu geliyor. 

Cuma sabahı beklenen gün. Yazı Evi'ne gideceğim. Koca bir yaz tatildeydim. Şimdi vakti geldi. Duygu çoktan ödevimizi yollamış. Orhan Pamuk'un Manzaradan Parçalar kitabından Babam öyküsü okunacakmış. Öykü müdür bilmiyorum aslında. Şimdi atmayayım burada. Kitabı çıkardım. Okumaya hazırım. Sonra da bundan yola çıkarak bir şeyler yazmam gerekiyor. Umarım yazarım. Masanın başına oturursam yazarım da, önemli olan yazmaya niyet ettiğim güzel kelimelerin beni bulması. Yazıyla ilgili yapmam gereken başka şeyler de var ama herkese dağıtmaktan bana vakit kalmıyor. Buna bir çözüm bulmam lazım ve elbette bu konuda kararlı olmam.

Bugünüm de iş yerinde biraz para hesabı yaparak, biraz müşterilerle sohbet ederek, biraz iş arkadaşlarımla "Yeni ne yapsak?" diye konuşarak geçiyor. Günümün en heyecanlı kısmını fırından çıkan ekmeğin oluşturması da komik bence. Renkli kalemlerle önümdeki deftere bir şeyler karalıyorum ara ara. İnternetten sipariş vermem gereken bir-iki şey var. Birazdan onları halledeceğim. Sonra biraz daha iş, belki araya sıkıştırırsam okumam gereken yazıyı okumak günümün geri kalanını oluşturacak. Saat 15.30 gibi işyerinde çay saati. Mis gibi yeni demlenmiş çay. Az kalmış o saate. Evdeki merdivenin altına koyduğumuz eşyaların da artık yerlerini bulma zamanı geldi. Geçenlerde tavandan kopan cam avize, parçalarıyla birlikte bir avizeciye gidecek. Bakalım umut var mı? Yoksa ne yazık ki çöpe. O zaman ileriki yıllarda bizim de böyle bir avizemiz vardı diye aklıma geldikçe anlatacağım eşe dosta. İyi olmayacak. İnşallah yaparlar avizeyi.
Böyle.
Bugün günü hızlı ve önceden yazdım biliyorum. Eve gidince aklımdaki düşünce için zaman yaratmaya çalışıyorum. Elbette zaman hırsızı Kuzey tüm vaktimi kaplamazsa.
❤️