21 Ocak 2018 Pazar

Neden seyahat ediyorum?

Bu soruya verecek havalı bir cevabımın olmasını çok isterdim.

Eğer olsaydı ilkokul yıllarından başlar, iflah olmaz bir gezgin olan babamın daha okullar tatile girmeden hazırlıklarını tamamladığı arabayla çıktığımız Avrupa turlarından bahsederdim sizlere. Edirne'ye, ardından da sınıra kadar uzanan yolda verilen molalardan, yediğimiz o yöreye özgü yemeklerden ve yol heyecanımızdan bahsetmek hiçbir zaman unutmayacağım çocukluk anılarımı oluşturur; gezmeye neden bu denli tutkun olduğumu kanıtlarıyla sererdim önünüze. Kendimi tutamaz, gümrük kapılarındaki uzun bekleyişlerimizden bahseder, gün görmüş babamın bu bekleyişlerin bile daha sonra anlatılacak bir tatil anısı olduğunu söyleşini unutmadığımı söylerdim. İşin en can alıcı kısmını gümrük kapısından çıktığımız o anla taçlandırırdım. Çünkü babam görevli memurun "İyi yolculuklar komşu!" demesinin hemen ardından gaza basar ve yolculuğumuz da resmi olarak başlamış olurdu.



Ne yazık ki evimizden batıya doğru hiç yol almadık biz. Her yaz on beş günlüğüne babamın doğduğu topraklara, doğuya doğru giderdik. Babamın her zaman steyşın bir arabası olurdu. Yolculuk hazırlığı yapılırdı günler öncesinden. Babam, doğduğu köye eli kolu dolu gitmek ister, herkesi sevindirmek için çaba sarf ederdi. Çoluk çocuk, maaile doluşurduk arabaya. Gitmeyi çok istediğim bir yer olmazdı babamın doğduğu köy; zira köyde bakkal yoktu, dondurmacı yoktu ve arkadaşım yoktu. Yol halini her daim severdim ama! Çünkü babam çok özlediği bir yere gidecek olmanın sevinciyle çok mutlu olur, teybi sonuna kadar açar, türkü söyleye söyleye devam ederdi yola. Aynı kaseti önünü arkasını çevire çevire saatlerce yol alırdık. Sonunda köye vardığımızda toz, toprak içinde kalmış olurduk hepimiz. Onca saat araba kullanmasına rağmen hiç yorgun olmazdı babam. Çeşmenin başında durur, elini yüzünü yıkar, kana kana su içerdi. Yüzündeki gülümseme tüm yüzünü kaplamış, kulaklarına kadar varmış olurdu o an.

Her yaz, aynı yere yapılan seyahatler de seyahatten sayılır elbet. Üstelik bana neşe içinde yolculuk yapmayı öğretmiş olabilirler. Ama hep aynı yere gitmek, ya da hep doğduğun yerlere seyahat etmek gezgin olmanın ön koşulu değildir. İçinde gezme tutkusu olan gitmedikleri yerlere gitmek ister, başka kültürleri tanımak isterler. Ya da başka şehirlerde gezinmek. Bizim durumumuz bu değildi. Oysa ben gezmeye dair düşler kurardım hep. Dünyanın sonu, ayın kraterli bir ucu hatta cehennemin dibi bile olabilirdi bu yer. Merak böyle bir şey işte! 

Yani, neden seyahat ettiğimin ilk resmi cevabı şudur bence: Geziyorum çünkü çocukluğumda hiç gezemedim ben.

Hadi, üzülmeyin ama. Bu benim jenerasyonumda bir sürü orta sınıf ailenin yaşam gerçeği.

Gezmelerim ne zaman başladı peki? 
Önce hayallerimde gezmeye başladım. Samimi söylüyorum. Bir yerlere gitmeye dair hayallerimi hep canlı tutuyordum. Tüm gençlik yıllarımı geçirdiğim Yalova'dan ötesini görmek istiyordum. Aslında orası yazları nefes aldığımız bir yerdi. Gece yarılarına kadar dışarıda olur, sabah geç kalkar, denize girer ve akşamı ederdik. Yazlık yerlerin tasasızlığını ve deniz kokusunu yaz mevsimi boyunca üstümüzde taşırdık. Yaz yemekleri yapılırdı evde sadece. Üstü bol domatesli kızartmalar, peynir ve karpuzla geçiştirilen öğle yemekleri, akşam yemeğinde içilen biralar olurdu sofrada. Buz gibi. Belki bir gün bir yazlığım olmasını hayal edebilirmişim gibi geliyor bu eski, tasasız yazları düşününce. Sonra evlendim. Kendi başıma gittiğim ilk yer Fethiye'deki bir tatil köyü oldu. Ardından bir bayram tatilinde Kapadokya'ya gitmeye karar verdik. Ets Turla ve otobüsle gittiğimiz bu seyahat hala aklımda. Turistik bölgenin dışında Perissia diye bir otelde kalmıştık. (Şimdiki beş yıldızlı hali yanıltmasın sizi) Oda buz gibiydi. Gece boyunca soğuktan donmuş, sabahı zor etmiştik. Resepsiyona telefon açıp odanın çok soğuk olduğunu söylemek, ya da bir battaniye istemek aklımızın ucundan bile geçmemişti. Muhtemelen azıcık paramızla gittiğimiz o seyahatimizde ne böyle bir durumda resepsiyona haber vermemiz gerektiğinden haberimiz, ne de kendimize güvenimiz var. Evli, küçük çocuklardık. Evlenerek seyahat özgürlüğümü kazanmıştım. 

Paramız ölçüsünde minik seyahatler yapıyorduk. Bir hafta sonu İğneada'ya gitmiştik, bir bayram tatilinde Safranbolu'ya, bir gün de Ağva'ya. Fazla derin sulara açılmadan, kıyı kıyı geziyorduk işte. Sonraki yaz yine Fethiye taraflarına gidip kıyıları gezdik. Sonra İzmir ve civarı... Zorlanarak aldığımız arabamıza atlıyor, köşe bucak gezmeye çalışıyorduk her yeri. Bütçemize göre, hesap yaparak. 
Yanlış anımsamıyorsam bir zamanlar pazar günleri çıkıyordu Hürriyet gazetesinin Seyahat eki. Sahile iner, oradaki derme çatma çay bahçelerinden birinde kahvaltımızı ederdik denize karşı. Kahvaltıyı evden götürmek mümkündü. Çay karşılığında adalara karşı kahvaltı ve benim hayal zamanım. Gazetedeki yazıları okur, turlara bakar ve Selçuk'u ikna etmeye çalışırdım. En çok Paris'e gitmek isterim ama turdu, pasaporttu, vizeydi derken altından kalkamayacağımız bir rakam çıkardı karşımıza. Böyle böyle ilk yurt dışı seyahatimizi Selçuk'un ablasıyla birlikte Avusturya'da yaşayan teyzelerine yaptık. Münih'e uçtuk. Bir gece orada kaldık, sonra trenle Avusturya'ya geçtik. Birkaç gün de orada kalıp, çevreyi gezdik. Günübirlik Salzburg'a gittik. Tadı damağımda kalmıştı. Dönünce işe gömüldük yine. Bizim bütçemizi, -Selçuk'un teyzesinde kalmamıza rağmen,- misliyle aşan bir seyahatti. Hayaller, hayaller... Her anında keyif aldığımız anılarla dolu yıllar...

Görüldüğü üzere, işi bırakıp konfor alanımızın falan dışına çıkamadık. Aslında konfor alanımızı bırakmak içine en uygun zamanlar o ilk gençliğimizin olduğu yıllarmış. Nihayetinde kaybedecek hiçbir şeyimizin olmadığı yıllar. İş desen daha yeni başlamışız çalışmaya, az biraz para kazanıyoruz, konfor alanını bırakmak için düşünmemize, cesaretimizi falan toplamamıza falan gerek yok çünkü konfor alanımız yok. Sabahın köründe kalkıp işe gidiyoruz, akşam olunca da evde tavada yumurta, tost falan yiyoruz. Eee, çocuk falan düşünmüyoruz zaten. 😀

Görüldüğü üzere size anlatabileceğim ne çok gezdiğim çocukluk seyahatlerim ve ne de okulla birlikte çıktığım okul gezilerim var. Sahiden o bile yok! Allahım! Yazarken ne acıklı bir çocukluğum olduğunu fark ettim şimdi. 👀  Evet, evet! Erasmus falan da yok. (Yemin ederim Kuzey'i Erasmus'la falan bir yerlere göndereceğim diyeceğim ama çocuk yedi yaşından beri geziyor zaten.)

Neyse bu acıklı yılların ardından acıklı yıllarımız devam etti elbette. Neyse ki hayallerim ve benim hayallerimi paylaşacak bir Selçuk'um vardı. Yemedik, içmedik, gezdik desem yeridir. Yine böyle elimde bir gazete pazar hayallerimi kurduğum bir sabah her zamanki gibi Paris'e gidelim diye tutturmuşken Paris için vize gerektiğine ve vizesiz bir yere gitmemiz gerektiğine ikna etti Selçuk beni. 
Sonra mı? Ver elini Tayland.

Hayallerimi Yaradan'ın gördüğüne inanıyorum. Gezmekten ziyade bir şey istemiyorum hayattan. Çünkü gezerken olduğumdan daha iyi, olduğumdan daha sakin, hep olduğumdan daha mutluyum. Sanırım seyahat etmemin tek sebebi yollardayken burada tanıdığımdan daha başka bir Özlem'le karşılaşıyor olmam. Yollar, bana bu şansı veriyor. 
Bir de böyle geçmiş günlere dönmek için fırsat veriyor seyahat etmek. Yazmak için bir sebebim oluyor. Ve son olarak pazar akşamlarım daha renkli geçiyor görüldüğü üzere.

Yarın pazartesi ve iş günü. Pazarın son dakikalarını hayal etmeye ayırmak için son veriyorum yazdıklarıma ve herkese iyi bir hafta diliyorum. 


19 Ocak 2018 Cuma

Çünkü insana hiç rahat yok kendinden!

Bazen de şöyle oluyormuş: Yeni yıl çok da motivasyonu yüksek gelmiyor ve sen dileğince bloguna yazı yazamıyormuşsun. Ocak ayının sonuna yaklaşmışız nerdeyse ama ben yazmak istediğim yazıların yanına bile yaklaşamamışım. Hayat, gerçekten biz planlar yaparken başımıza ördüğü ağlardan ibaret. Tek yapmamız gereken, -özellikle benim yapmam gereken-, hayatı olduğu gibi kabul etmek. Verdiğine şükredip, akıntının yönünü değiştirmeye kalkmamak. Şimdiye kadarki ömrümde hep bu cümleleri tekrar etsem de, ne yazık ki pek de başarılı olamadım hayat bana ne sunuyorsa kabulüm demekte. Başarısız mı oldum peki mücadele ederken? Hayır, kesinlikle hayır! İstediğim çoğu şeyi başardım, çırpınmalarımın karşılığını aldım, kafamda kurduğum nice yere de ulaştım.


Peki başarı bu mu? "Eh, kısmen!" diye cevaplayabilirim kendime sorduğum sorunun cevabını. Bana olan şu ki, kendimi içinde bulduğum ruh halinden pek de memnun değilim. Yıpranmış, örselenmiş ve yorgun hissediyorum kendimi. Türkiye'de İstanbul'da yaşamanın insanın üzerine yüklediği stresler bahsettiklerim. Etrafıma baktığımda büyük bir çoğunluğun evliliğinden, işinden, evinden, arkadaşlarından mutsuz olduğunu görüyorum. Kimse işini hakkıyla yapmıyor. Erteleme sanatında master yapmış bir milletiz vesselam. Bugün olmazsa, yarın! O da olmazsa acelesi yok. Ne de olsa acele işe şeytan karışır değil mi? 👀
Şimdi artık benim için değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme zamanı. Bundan sonra, mesela eve bloguma yazı yazma hayaliyle gittiysem ve parasını ödediğim internet hizmetini alamıyorsam üzmeyeceğim kendimi. Afrika'nın ücra bir köşesinde yaşasam internetim mi olacaktı? Olmayacaktı. Bu durumda kitabımı açıp onu okuyacağım. Olmadı müzik dinleyeceğim. O da olmadı kendim şarkı söyleyeceğim. Hayatımda ilk defa, ne yaşarsam yaşayacağım kimse ve hiçbir koşul için kendimi üzdüğüme değmeyeceğine karar verdim. Şimdi bu konuya bir nokta koyuyorum. ⚫

Grace Paley: İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden

Bahçeme en çok yakışan bitkinin kocaman yeşil dalları ve güzeller güzeli beyaz çiçekleri ile gala olduğunu karar verdim. Bu yüzden laf dinlemeyen, boyun eğmeyen sazlıkları söküp yerine gala ekmeye karar verdim. Şimdi coştukça coşan galalarımın arasından fazla kökleri söküp gözümün gördüğü en güzel yere onları ekeceğim. Böylece yaz geldi mi daha neşeli olacak bahçem. Ben de daha neşeli olacağım. Neşe demişken, Grace Paley'nin Yüz Kitap tarafından Türkçeye çevrilen öykü kitabını okuyorum. İki öyküde bir de durup nefes alıyorum. Uzun bir nefes oluyor benimki çünkü öyküleri birbirinin peşi sıra okumaya devam edersem etkisi azalıyor. Her biri doğal olarak farklı olan anlatılar karışıyor ve unutuyorum. Öykülerin arasına biraz zaman koyarak düşünmeye çalışıyorum. Kahramanları düşünüyorum, anlattıkları hayatlarını, acılarını, sevinçlerini... Sanki kulağıma dek ulaşan bir yaşam sevinci var Grace Paley'nin yazdıklarında. Kimi öyküler bizim hayatımızdan çok uzak, kimileri de tıpkı aynısı. Sanırım ben öyküde biraz mesafe arayan insanlardanım. İliğime kadar beni acıyla dolduracak öykülerden hoşlanmıyorum. Basit yaşamların, günlük hikâyelerin, sıradan olayların kelimelere döküldüğü yazılar beni içine kalan. Sabah uyanıp peşinden demli bir çay içen kadının iç kıpırdanmaların bile okuyabilirim. Ne yazık ki hayatın acılı kısmına öykülerde dayanamıyorum. O yüzden Paley'yi ve anlatısının dilini sevdim. Yaşam, daha kısık bir sesle bana eşlik etsin istiyorum.

Okuduğum kitaba dair hislerimi de buraya yazdıktan sonra bugünün okulların ara tatilinin ilk günü olduğunu da anımsatayım. Ortaokulun son yılında olan bir çocuğun annesi olarak bizde karne günleri artık pek de önemsenmiyor. Karne günlerinde gidip de oğlumuzun karne heyecanını paylaştığımız günler çok gerilerde kaldı. İlk yarının bitmiş olduğunu düşününce zaman ne çabuk geçti diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kuzey, görece iyi okullardan birine gidiyor. Buna rağmen, "Ah keşke daha çok kitap okusalardı, Ah keşke okuduklarını daha iyi anlasalardı, Ah keşke bu kadar not telaşının içinde kahrolmasalardı" diyorsam, bence sistemde aksayan çok şey var demektir. Umarım tatil tüm çocuklar için güzel geçer. Benimki için dileğim daha az internetli, daha çok kitaplı bir tatil dileği olabilir mesela. Tıpkı eski güzel yıllardaki gibi.😀

9 Ocak 2018 Salı

Bu blog yazarı Ursula K. Leguin'i anneannesi zannediyor.

Bugün kendin için ne yaptın ey blogger?

"Bütün gün başı kesik tavuk gibi etrafta dolandım durdum." diyeceğim demesine de tam da böyle olmadı. Gün içinde hep masamın başındaydım ve hep bir şeyler yapmayı planladım. Aklımda onlarca düşünce; neresinden başlasam bilmiyorum ama elimi nereye atarsam da orada kalıyorum. Bir türlü yapmak istediklerimde sonuca ulaşamıyor ve gittikçe telaşa kapılıyorum. Aklımda devamlı şu soru: Sen ne yaptın şimdi bugün? Bu düşünce kafamda dolaştığı süre boyunca da telaşım ve kendimden hoşnutsuzluğum giderek artıyor. Elbette, bu hâl beni rahatlatmaktan çok uzak bir noktaya taşıyor.  Neticeye ulaşmak için çabalarken sanki daha da derine batıyor ve içimdeki panik duygusunu büyütüyorum. İşte ben! Yeni yıl kararımın hepsi bu durumdan ibaret aslına bakılacak olursa: Sakin olmak ve telaşa kapılmamak. Neyseki durumun farkındayım ve hemen müdahale ediyorum. 😀 Sonuç: Sıfır!

Spencer Holst ve Kedilerin Dili


Yeni yılın ilk kitabını okudum. Daha önce hiç okumadığım bir yazara ait mini öykülerden oluşma bir öykü kitabı. Spencer Holst ve Kedilerin Dili. Bomba karakterler var öykülerin içinde. Zebraca konuşan bir kedi, beynini yemiş bir Siyam kedisi, kedice konuşmayı öğrenen bir adam, uyuşturucu bağımlısı bir kurbağa prens... Daha neler neler? "Offf !" diyor insan okurken, "Yazarda da ne hayal gücü varmış ama!" Kitabı Kuzey için aldım, kendim okudum. Kuzey kitabı okusa ne düşünür acaba? Aslında merak ediyorum. İki seçenek var: Ya yazarın hayal gücünden etkilenecek, ya da yazdıklarını çok saçma bulup sevmedim diyecek. Bir deneme yapmak şart. Bizim evde iki tip insan var. İlk grubu sadece ben oluşturuyorum ve hayal gücü aşmış insanlara saygı duyup, zekalarına övgü yağdırıyorum. İkinci grupta ilk başlarda sadece Selçuk vardı. Karşımda ne kadar felsefe yaparsa yapsın, dediğini hiçbir koşulda kabul etmiyor ve tartışmaya devam ediyordum. İkinci grubun daimi üyesi Selçuk da tıpkı benim gibi hayal gücü uçan insanlara saygı duyuyor ama onları normal insan statüsüne sokmuyordu. (Elbette hâlâ sokmuyor.) Ona göre elflerden, trollerden, başka dünyalardan, öte diyarlardan, hobbitlerden, büyülerden, büyücülerden bahseden insanlar insan olamaz; olsalar da başka dünyalarda vücut bulan ya da bulmayan, bizim göremediğimiz varlıklarla temas halindedirler.
Gülmeyin! Bu bizim evde ciddi bir tartışma konusu. Selçuk, hiçbir koşulda bu inancından vazgeçmiyor. "Beni kimse J.K.Rowlings'in ya da Tolkien'in oturup masasında bir fincan kahveyi yudumlarken bunları yazdığına inandıramaz." diyor. Kuzey mi? O, Selçuk'un tam olarak neden bahsettiğinden emin olmasa da küçüklüğünden beri Harry Potter'a inanıyor. Daha ne olsun? Onun sevgisi Harry Potter'a olan sevgisinden geliyor, biraz da bir insanın oturup da yazacak kadar çalışkan ve azimli olacağına inanmadığından. (Şimdi düşününce belki Selçuk bile bu sebepten diğer fikrini ısrarla savunuyordur.)
Ben de Ursula'nın bir melek olduğuna inanıyorum bu arada. (Blog yazarınız Ursula K. Leguin'i öz be öz anneannesi falan zannettiğinden böyle bahsediyor.) Geceleri yatağıma yatıp karanlıkta içimden sessizce duamı ederken, Ursula'ya da uzun ömürler diliyorum. Dünyanın bir yerinde o daha uzun yaşasın diye geceleri yatmadan önce dua eden biri var. Duysa bunun evrenler ötesi bir hikâye olduğuna inanır belki de.

Enrique Vila-Matas ve Montano Hastalığı


Sonra ayın ikinci kitabını okumaya başladım. Benim çatlak, patlak ama süper sivri zeka İspanyol yazarım Enrique Vila-Matas ve Jaguar Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilen kitabı Montano Hastalığı. Kitabı çok sevdim. Kitabın bütününe bakacak olursak üç bölüme ayrılmış kitabın her bölümü ayrı bir özen ve dikkat istiyor. Yazamama illetine tutulmuş yazarlarla ilgili son kitabını yazdıktan sonra kendi de aynı derde tutulan Montano ile onu bu dertten kurtarmak için Nantes'a giden edebiyat eleştirmeni babanın hikâyesi diye bakabiliriz bu bölüme. Ne yazık ki baba da edebiyattan başka bir şey düşünememekten yorgun çünkü edebi bir alıntı aklına gelmeden geçirebildiği tek bir an bile yok. Kitabı okuması hem çok kolay, hem de çok zor. Ben geriye döne döne, aralarda düşüne düşüne okudum. Elimde bir kalem çoğu satırın altını çizdim, bazı sayfalara post-it'ler yapıştırdım ve kimi sayfalara da sevdiğim yerler belli olsun diye işaretler koydum. Kafamı karıştığı yerler oldu. İkinci bölüm günlük yazmış yazarlar bölümüne ayrılmıştı. Tanıdığım onca yazarın ismine rastlasam da tanımadığım onca yazar da vardı adı geçen yazarların arasında. Hatta şöyle düşündüm: Allahım ben bu yazarların adını ilk kez duyuyorum. Kim bunlar?

Kitap aslında her gün binlerce kitabın basıldığı günümüzde gerçek edebiyatın ne kadar yakınında durduğumuzla ilgili. Sahi her kitap çıkaran yazar mı oluyor? Edebiyat dediğimiz şey her tür kitabı içine alıyor mu? Bugünden yarına kimler kalacak? Onlarca soru; çoğu da sorulduğu yerde, satır aralarında cevapsız, sahipsiz... Ben, "Herkes bir şey okusun da ne okursa okusun!"culardanım. Ama ben her şeyi okur muyum? Hayır, okumam. Montano Hastalığından olmasa da, bu yazının en başındaki paragrafta bahsettiğim dertten muzdaribim. Telaşlıyım. Yetmez mi? Bu yüzden vaktimi iyi edebiyatla geçirmek istiyorum. Ah, ah! Ben hayran olduğum cümlelerin içinde hayale dalmak, şaşakalmak istiyorum. Zeki yazarlar okumak, Allahım keşke ben de böyle yazabilseydim diyeceğim yazarların kitaplarını kıskanmak özel zevklerim arasında.
Yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı bu kitabı herkese tavsiye edemeyeceğim. Behçet Çelik'in Montano Hastalığı ile yazdığı çok güzel bir yazı var. Meraklısı o yazıya bir tıklarsa kitabın ne anlattığını daha iyi anlar. Bu arada kitabın Seda Ersavcı tarafından çevrildiğini ve çevirinin enfes olduğunu söylemem gerekiyor. Kendisi benim favori çevirmenlerimden biri. Patti Smith ve M Treni'de onun diliyle Türkçeye çevrildi.

İpek Ongun ve Anlat Anneanne


İpek Ongun'u benim jenerasyonuma anlatmama gerek var mı? Yok sanırım. Kitabı görür görmez aldım ve yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı ve zor okumanın hemen ardından yazarın anılarını okumaya başladım. Çok uzun zaman olmuştu İpek Ongun okumayalı. Sanırım ortaokul yıllarımın geride kalmasıyla birlikte İpek Ongun okumalarım da yerini başka okumalara bırakmıştı. İlk satırdan itibaren İpek Ongun okurken ne hissettiğimi hemen anımsadım. Tuhaf bir sıcaklık, tanıdıklık hissi. Uzun zamandır görmediğin bir arkadaşınla buluşmuşsun ve sohbet bıraktığınız yerden devam ediyormuş gibi. Sıcacık bir tat arayanlar mutlaka okusun İpek Ongun'un anılarını. Çünkü kitap uykudan önce annelerden alınan iyi geceler öpücüğü gibi.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Seyşeller mi dediniz?

Ben böyle hayalin alnından öperim!

Sonsuz gibi gelir bazen bir okyanusun kıyısı ❤

Bazen şöyle oluyor: Sen ne kadar yazmak istersen iste, yazacak kelimeler gelmiyor bir türlü aklına. Yazmak için gereken yalnızlığı, kafanın sakin olma halini bulamıyorsun ne yapsan da! Öğle arasında, kendine ayırdığın hızla ilerleyen bir yarım saatte dökülmüyor kelimeler birbiri ardına. İşin en can alıcı kısmı ise yazamamanın insanın içine dert olması, midesine ağır bir yemekmiş gibi oturması. En azından bende böyle oluyor. Sanki üstüme aldığım bir sorumluluğu yerine getirmiyormuşum gibi bir kalp ağrısı peydah oluyor bana, bir mengeneyle sıkıştırılıyormuşum gibi bedenimin içinde çaresizce çırpınıyor ruhum. Pek tabii herkesten iyi biliyorum ki ruhum yoruyor beni. Yeni yetme bir genç kız, belki de bir ilkokulu çocuğuymuş gibi her istediği olsun istiyor. "Ben şimdi bloguma bir şeyler yazmak istiyorum." dediğim zaman etrafımdaki herkes de, "Hay, hay canım! Hadi buyur." diyecekmiş gibi geliyor. Öyle olmuyor tabii. Yapılacak her şey hafta sonunun içine sıkıştırınca da zaman ne bana, ne de şu çekirdek aileme yetiyor. 😀

Nasıl düştün tongaya Mustafa?

Yurttan sesleri dinlediniz sevgili arkadaşlar! Ne de olsa bir blog burası; ara ara dert anlatmadan olmuyor. Bunca yapmak istediğim şey olmasa, bunca zamansızlık derdim de olmaz aslında. Ama ben hep böyleydim. Küçücük bir kızken de listeler yapardım defterlerimin arkasına. Doğum günüm geçer geçmez, bir sonraki senenin davetli listesini hazırlamak için kalemi elime alırdım. Taksim'deki Tüyap Kitap Fuarı'nın ardından bir sonraki fuarda alınacak kitapları bir yere not etmeye eve dönüş yolunda başlardım. Ben de buyum. Listelerimle, hep aklımda dönüp dolaşan heveslerimle dolaşıp duruyorum kendi etrafımda. Bazen başım dönüyor elbette ama değişen bir şey olmuyor. Huylu huyundan vazgeçmiyor. Bu sene seyahat açısından ocak ayına hızlı bir giriş yapmaya karar verdik. 😀 Son cümleyi yazar yazmaz kendi kendime gülmeye başladım. Elbette böyle bir karar vermedik. Aslında ocak ayında bir seyahate çıkma fikri başka türlü gelişti. Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımızın doğum günüydü. Hep beraber Big Chefs'e gitmeye ve doğum günü yemeğini burada yemeye karar verdik. Çağlar'ın hediyesini elbette merakla bekliyorduk. İşinin arasında bir hediye almayı beceremeyen Mustafa, günü hızlıca kurtarmak için D&R'a girmiş ve gezi kitaplarının arasından bir kitap almış ve hızlıca paketletmiş. O günü kurtarırken, hepimizden ederi on iki lira olan Seyşeller kitapçığından nasiplendik. O gece gülüp eğlendik. Mustafa'yı takdir ettik ve üstüne birkaç kadeh şarap içtik. Çağlar kitapçığının ona vaad ettiği uçak biletlerinin peşini bırakmadı. Nihayetinde biletler alındı ve hep beraber Seyşeller'e gitmek için hazırlanmaya başladık. Şimdi herkes birbirinin eşinin doğum günü için karısına alacağı gezi kitabının peşinde 🙈 🙉 🙊

Hayat da seyahatler de arkadaşlarla güzel; bazen de yalnız! 

Çok fenayım biliyorum ama zaman zaman da yalnızlığa ihtiyaç duyuyorum. Geçen gün yine kendimi tek başına paris sokaklarında dolaşırken düşledim. Serin bir ılık hava vardı düşümde. Kaldırımlar birkaç saat önce izini bırakıp çekip gitmiş kara bir bulutun ardında bıraktıklarından ıslaktı ve canım feci şekilde bir kahve istiyordu. Hayal değil mi bu? Karşıma çıkan ilk kafeden içeri girdim ve bir cafe au lait siparişi verdim yaşlı garsona. Bir de meyveli tart. (Diyetten gözüm dönmüş vaziyette. Tüm hayallerim bol kalorili bir tatlıyla sonlanıyor.)

Seyşellerde köpek balığı var mı?

İşte şimdilerde bu ay sonunda çıkacağımız Seyşeller seyahatini düşlüyor, kendimce ufak hazırlıklar yapıyorum. İngiltere seyahati öncesinde hazırladığım bavulun uğursuzluk getirdiğine inandığımdan ortalıkta ağzı açık bir bavul yok elbette. Kendi kendime herkesin terliği var mı, mayosu var mı diye sorular sorup duruyorum evde. Kimsenin beni umursadığı yok. Hafta sonu kendi mayo işimi hallettiğime göre, -eee, ne de olsa dört kilo verdim-, mutluyum, huzurluyum. Hint okyanusu kenarında okyanusa gireceğim anı zihnimin önüne getirip, gülümsüyorum. Kuzey'se bol bol köpek balığı videosu bulup, "Seyşeller'de köpek balığı varmış, ben denize falan girmem." diyerek limon sıkıyor hayallerime. "Köpek balığının işi yok da seninle mi uğraşacak" desem de internette dolaşan bir dolu videoda kıyıya kadar gelmiş köpek balıkları var. Bazen sahiden ağrımayan başıma dert mi açıyorum diye düşünmüyor da değilim. Köpek balıkları ile dalış yapan çok sevgili bir blogger var bu alemde. Aylak İlsu, en sevdiklerimden biri bu alemde. Çok tatlı, çok samimi. Ondaki cesaretin binde biri yok bende. Hâl böyle olunca ben de ona yetişmek için elimden geleni yapacağım elbette. Yemin ediyorum kıyıdan ayaklarımı suya sokacağım. Amme ve lakin, pek sevgili seyahat arkadaşlarımın şimdiden planlarını yaptıkları gibi şnorkelle falan açıklarda gezinmem, hele hele asla ve asla dalış falan yapmam. Kendi oğlumla birlikte yanımızdaki diğer ergeni de kati süratle açıktan denize sokmam. Kim köpek balıklarına yem olursa olsun; seyahatin sonunda alır çocuklarımı dönerim eve!

31 Aralık 2017 Pazar

Macera Kitabım'ın 2017 Dökümü ve Son Liste...

52 Liste Projesi

Liste 52- Yılın en unutulmaz anlarının listesini yapın.

Bu senenin ocak ayına da bildiğim şekilde girmişim: Hemingway'in "Paris Bir Şenliktir" kitabını okuyarak. Sanırım bu benim için bir tür totem. En sevdiğim şehirden uzak kalmamak için kendimce minik heyecanlar yaratıyorum. Yeni yılın ilk sabahında ya da o yorgun sabaha girmeden birkaç gün önce bu kitabı elime alıp Paris'i düşlüyorum. İçim ısınıyor, hâlâ hayallerimi koruyabildiğim, tutkuyla bir şeye bağlı olduğum için şükrediyorum. İtiraf etmem gerekir ki bizim için biraz zor bir yıldı bu sene. Yoruldum, incindim, sinirlendim. Sonunda, yaşayarak da olsa bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmenin en doğrusu olduğunu öğrendim. Buraya konuk olanların bildiği gibi 52 Liste Projesi isminde bir proje bulup, her hafta listelenmesi gereken şey neyse onu listeledim. Benim gibi birkaç arkadaşım da aynı sorumluluğu üstlendi. Sonlara doğru listeler hep aynı yere varıyormuş hissiyle biraz bıkkınlık verse de, hem ben hem de arkadaşlarım bu işin altından kalktık. Bence süper bir başarı bu. An itibariyle geldiğim nokta şu: Belki de liste hep aynı şeylerden bahsetmiyordu; belki de ben aynı şeyleri seviyor, tutkularımdan vazgeçmiyordum. Neden olmasın, değil mi?

Ocak: Kuzuların Sessizliği

Ocak ayında totomu kırıp evde oturmuşum. Şimdi geriye dönüp baktığımda "Ah ulan!" diyorum. "Boş geçmişsin mis gibi Ocak ayını." Yeni yılı uzun zamandan sonra ilk defa evimizin dışında (ama anne evinde) geçirmişiz. Tombala oynayıp, üstümüzdeki tüm bozuklukları Selçuk'un babaannesine teslim etmişiz. "Aşkta kazanırız öyleyse!" kazanımıyla evimize dönüp karlı ocak ayını bahçede bol bol fotoğraf çekip sahlep içerek geçirmişiz.


Şubat: Soğuksun ama Paris'e kavuşma sebebimsin

Neyse ki şubat ayı bereketiyle birlikte gelmiş. Kısa falan ama içine birkaç seyahat sıkıştırmışım. Önce arkadaşlarımla Paris'e gitmişim. Soğuk bir şubat olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Yine de Montparnasse Mezarlığında gezinmiş, canım arkadaşlarımla sevdiğimiz tüm kadın yazarların yanına uğramıştık. Buz gibi ama aydınlık bir hava vardı. Gökyüzünde maviden eser yoktu. Ağaçların yapraksız dalları beyaz gökyüzünün altında tüm çıplaklığıyla duruyordu. Mezarlıktan ayrılıp da Le Select'te oturmaya gittiğimizde yıllardır hayalini kurduğum şey gerçekleşti. Nedim Gürsel kafenin kapısından içeri girdi. Bunca yıl Paris'te Nedim Gürsel'le karşılaşmak için nice hayal kurmuştum. Bunlardan en canlısı Sorbonne'ün önünde denk geleceğimizdi. Demek ki kısmet böyleymiş. Evet, evet! Elbette yanına gittim. Kısa bir konuşmamız oldu ve benim için tarifi imkansız bir hoşluktu. Paris'te geçirilen mutlu günlerin ardından trene atlayıp Frankfurt'a doğru yola çıktık. 2017'nin tek tren yolculuğu olabilir bu seyahat. Trenleri çok seviyorum. Şaşırtıcı bir şekilde Frankfurt, Paris'ten daha sıcaktı. Selçuk'un Goethe'nin Evi'ne daha önce hiç gitmediğini fark ettik. Bu kez onunla gezdim şehrin merkezindeki bu evi. Elmalı tatlılardan yedik, birkaç gün fuar gezip yine kürkçü dükkanına döndük. Ne de olsa evde bizi bekleyen bir oğlumuz vardı.
Paris kafeleriyle güzel ❤️
Nedim Gürsel'le Le Select'te karşılaştık.

Mart: Belki de düzelir havalar

"...birdenbire tüm vücudunu kışın sardığını ve soğuğun bir kırbaç gibi vücuduna çarptığını hissetti."

Yukarıdaki cümle Acı Çikolata kitabından. Tam da böyle hissetmişim Mart ayında. Bizim için soğuk havalarla başa çıkmaya çalıştığımız bir ay olsa da, Kuzey artık yuvadan uçmaya başlamış. 2017 senesi onun için bitmeyen seyahatlerin yılı olmuş. Önce Hayale Yolculuk adındaki kulüple birlikte İzmir'e, peşinden de bir haftalığına Polonya, Wroclaw'a gitmiş. Bizse onun yolunu beklemiş ve günleri saymışız dönmesi için. Neyse ki bloga yazı yazmışım da günlerimi keyifle doldurmuşum.

Fotoğraf İzmir yolu üzerinden. Hem de Mart'tan bir kare :)

Nisan: Bahara dair ilk şarkı

Ayın sonuna doğru bahçedeki manolya baharı müjdelese de bir türlü ısınmıyor havalar. Ay boyunca her fırsat bulduğumda elime bir bardak çay alıp bahçeye süzülüyorum. Ama nafile! Avucumun içindeki sıcak çaya rağmen evin içine geri kaçmam birkaç dakikayı buluyor. Başkalarının nisanı nasıl geçiyor bilmiyorum ama benim nisanıma 2017 yılında pek güneş doğmuyor. İşe gidip geldiğim, kendimden pek de memnun olmadığım bir nisan... Manolyam tomurcuklansa da daha çok gönlüm tomurcuklansın diye bekliyorum.

Biliyorum fotoğraf pek sevgili manolyamdan değil. :)


Mayıs, doğum günüm, Kuzey'in doğum günü...

Birkaç senedir doğum günlerim ürkütücü geliyor. On sekiz yaşıma geleceğim günü iple çekmiştim oysaki. Şimdilerdeyse öyle olmaması için çaba sarf etmeme rağmen, "Eyvah!" duygusu sarıyor içimi. Zamanın hızla aktığını, hâlâ canlı tuttuğum hayallerimin yanıbaşımda öylece durduğunu düşünüyorum. Korkuyorum. Sonra duruluyorum. Hayat böyle akıp gidiyor. Ben telaşa kapılsam da kapılmasam da!


Haziran: Seyahat her derde deva

Haziran ayında okullar kapanmadan bir hafta önce yola düştük. Kuzey bayram etti bu duruma. Yaz tatili bir hafta önceden başlamış oldu. İstikamet Fransa'nın hiç gitmediğimiz Normandiya Kıyıları ile Loire Vadisi şatolarıydı. Normandiya beni büyüledi. Kesinlikle tekrar gitmek istiyorum. Sadece o tarafa, yavaş adımlarla. Şato gezmekse biraz yorucuydu.Yine de eğlenceli tarafları vardı. Kuzey, Tenten'in Şatosunu çok sevdi, ben Saumur'un köpüklü şarabını. İlk defa Paris'e uğramadığımız bir Fransa seyahati yapmış olduk.


Temmuz, aklım başıma geldi; denizi gördüm.

Temmuz, senenin yarısını devirdik. Gezi açısından ne kadar kısır bir yıl geçirdiğimiz ortada değil mi? Bu tabloyu mutlaka Selçuk'a da göstereceğim. (Gösterdiğim de gitmediğimiz seyahatlere gittiğimize inandırmaya çalıştı beni. Ben de buna inanamıyorum işte!) Bu ay Kuzey tatil rehavetine girmiş. Tüm yazı havuza girerek, bahçede top oynayarak ve pek tabii internet başında geçirmiş. Şükür ki ayın sonunda Sakız Adası'na gitmişiz de ayaklarımız deniz suyuna değmiş ve güneşe teslim etmişiz kendimizi.



Ağustos, senenin tüm hayal kırıklığı burada toplandı.

Ağustos ayı uzun uzun bayramda nereye gidelim diye düşüne düşüne geçti. Açık konuşmak gerekirse ekip olarak nereye gideceğimize bir türlü karar veremiyorduk. Bir kısmımız uzak bir yerlere gitmek istiyordu. Yine dolar-euro tavan yapmıştı. Doların ve euronun bizim uçtu diye düşündüğümüz dönemden daha fena yukarılara gideceğini bilseydim hiç düşünmez kendimi Güney Afrika'ya atardım. Ama itraz ettim. Çok pahalı, daha yakın bir yere gidelim dedim. Ne nihayet bir gece yemek yerken korkunç pahalı fiyatlara İngiltere biletlerini aldık. Hepiniz biliyorsunuz. Sonra ben oturdum ve sekiz kişilik ekibimiz için her detayı düşündüm, araştırdım. Ara uçak biletleri, turlar, gezilecek yerler, oteller her şey ayarlandı, parası ödendi. Sonra ne mi oldu? Vizeyi almamız gerektiği günde alamadık ve bütün tatil planı mahvoldu. Sonraki birkaç gün boyunca her şeyi iptal etmek, yerine tekrar rezervasyon yapmakla (tüm rezervasyonlardan bizi çıkarmam ve beş kişilik yeni rezervasyonlar yapmam gerekti) geçti. Yeminle çok acı verici bir dönemdi. Tüm sinirimi Selçuk'tan çıkardım. Çok fenaydı, çoook.

Fotoğraf gidemediğimiz yerden gelsin.

Eylül: Hadi çocuklar okula!

Eylül ayı elbette Selçuk'un başının etini yiyerek geçti. "Beni acilen bir yere götürmen lazım!" diye diye sonunda adamı canından bezdirdim. Bali diye tutturdum. İngiltere olmamıştı ya onun yerine çok daha istediğim bir yer olsun, sıcak olsun, biraz da uzak olsun istiyordum. O da bakındı durdu, booking.com'da Bali otellerini teftiş etti, seni şuraya mı götüreyim buraya mı götüreyim derken sinirimin geçmesini bekledi ve sonunda Paris biletlerini alarak gönlümü yaptı. Bali dedim, Paris'e gittim.



Ekim: Işıklar Şehrine Yolculuk

Sonra ekim geldi, yine aynı şehre Paris'e gittik. Bazıları Paris'e çok gittiğimizi düşünse de bana hep olmam gerekenden az gidiyormuşum gibi geliyor. Belki de Paris'e gittim diye başka yerlere gidemedim diye söylenmiyorum Selçuk'a. Bu sefer arkadaşlarla, cümbür cemaat. Bol bol şarap içtik, şehrin sokaklarında gezindik. Ekim ayında bloglar şenlendi, ben de şenlendim. Bir meydan okumaya katıldım, 21 gün boyunca her gün yazmaya çalıştım. Gittik, geldik derken her gün yazamasam da elimden geleni yaptım. Senenin en fazla blog yazısı yazdığım ayı oldu. Tamı tamına 19 yazı! Bu arada kayıtlara geçsin ve herkes hemen okusun: Canım Leylak Dalı'nın kitabı çıktı, Mutfağın Hatıra Defteri. Benim için 2017'nin en güzel olaylarından biriydi. Uzun zamandır bir kitap çıkarmasını bekliyordum ve voila! Okuyalım, okutalım lütfen💝



Kasım: Hayal Kapısı

Kasım ayında bol bol hayal kurdum. Genellikle seyahat düşleriydi bunlar. Bir ara çok ama çok dellendim. Alıp başımı tek başıma bir yerlere gitmek istedim. Bu başını alıp gitme olayı bana annemden yadigardır. Annem ne zaman bize kızsa alıp başını gitmekle tehdit ederdi. 😏  Biz de saf saf ağlardık. Benimki sahiden bir gitme hissiydi. İşyerinden, hep aynı döngünün içinde olmaktan, insanların hiç mi hiç değişmemesinden sıkıldım. Aynı yılgın hissiyatları tekrar tekrar yaşamak ve mutsuzlukları başkalarının üzerine yıkmak bence insanın kendisinden ve sorunlarından kaçmasının en kolay yolu. "Güzel şeyler düşün!" dedim kendime. Biraz spor yaptım, bol bol yürüdüm, bol bol su içtim ve sahiden derin nefesler aldım. Canımın çektiği dingin kitapları okudum. Karl Ove'nin çocukluğu kasım ayının takılıp kaldığım kitabıydı. Yazarın babasından nefret ettim. Karl Ove Knausgaard'ın anlattığı hikâyeleri mi yoksa yazış tarzını mı sevdim diye sordum kendime. Cevabın yazışındaki normal akış, dilindeki samimiyet olduğuna karar verdim. Norveçli olmasından dolayı biraz torpil geçmiş de olabilirim. Yine de şunu samimiyetle söylemeliyim ki onu okumak benim için bir ziyafet; hem de zarif bir sofrada sunulan.


Aralık: Kokinaların Dansı

Aralık... Çaldın mı kapımızı yeniden? Çok bomba bir sene geçmemiş değil mi? Seyahatten bahsediyorum. Bari finali iyi olsun dedim. Selçuk Çindeyken (Belki Çin'de olması bile biletleri almam için bir etken olabilir) Basel biletlerini aldım. Hedef Colmar, oradan da Strasbourgdu. Christmas Market'ler yani Noel pazarları. Soğuk olmasına rağmen ışıl ışıl yerler görmek istiyordum. Öyle güzel bir seyahat oldu ki tadı damağımızda kaldı. Yeni yıla sadece birkaç günün kaldığı şu anlarda biraz uzağa, soğuğa, ışıltılarla ve neşeyle dolu coğrafyalara doğru yol aldığımız için çok mutlu oldum. Günlük streslerden sıyrılıp, aslında birbirimizi ne çok sevdiğimizi  fark ettiğimiz güzel zamanlar tatiller. Kuzey'le sohbet edebildiğimiz ve birbirimize sarılabildiğimiz için çok ama çok mutluyum.

Senenin son gününden herkese sevgilerimi yolluyorum. Hoşçakal 2017, Hoşgeldin 2018 💖


28 Aralık 2017 Perşembe

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 51- Anılmak istediğiniz şeylerin listesini yapın.

Benim için çok hayalci sorulardan biri de bu! Ciddi söylüyorum. Nasıl anılmak istiyorum? Eh, en klasik cevap, "iyi bir insan!" olabilir. Ama bu cevap pek de umrumda değil. Ölüp gittikten sonra kim anılıyor ki? Hatta bir müddet geçtikten, çağ yenilendikten sonra kahramanlar bile kıymetlerini yitiriyor, milli değerlerimiz bile yerle bir ediliyor. Hiçbir şeyi putlaştırmadım hayatımda. İnsanları insan olarak sevdim ve hatasız insan olabileceğini de hiç düşünmedim. Hata yapmadan bir yaşamı bitirmek mümkün mü? Sabahın köründe (altıda kalkıyoruz her sabah) Kuzey'le tartıştık mesela. Gece geç yattığı için uyamadı. Uyandığında da elbette ki ayılmamıştı. Yemeğini ye, üstünü git, dişini fırçala, çantanı topla derken servis kapıya yanaştı. Onun benden beklediği çantasını toplamamdı. Elbette toplamadım. Kahvemi yudumlamaya devam ettim. Sebebinin çantasını toplamama duyduğu öfke olduğunu söylemedi elbette ama bu yüzden bana sinirlendi. Son zamanlarda vazifem olmayan şeyleri üstüme almıyorum. Sonucu ne olursa olsun, benden başka birileri de bu sonuçlara katlansın. Aslında sadece iki dakikalık iş gibi gözüken, aman yapsan ne olur denilen her şeyin ben yapmadığım zaman üstlerine nasıl yıkıldığını anlasınlar istiyorum. Çünkü ben herkesin iki dakikalık işini üstüme alarak kimseye iyilik yapmıyorum. Bir de bu işleri yapıp, için için söyleniyorum. Söylenmesem tamam da, demek ki memnun değilim bu durumdan. Çanta olayını açık açık Kuzey'e söyledim. Bundan böyle çantanı toplamayacağım. Ona göre dedim. 😀  Neticede Kuzey servise yetişti ama kapı kapanmadan bana birkaç cümle etti. "Sen kalkma bundan sonra sabahları erken, çok sinirli oluyorsun." dedi. Metnin alt mesajı şu: Çantamı hazırlamıyorsan ve benim isteklerimi yerine getirmiyorsan kalkmana gerek yok!
Ben de cevaben söylendim. Sinirime hakim olamadım ve evden çıkarken i-pad'ini çantama attım.
Fark ettiyseniz, herkes gibi bir insanım. 😔


Muhtemelen Kuzey beni büyüyünce şöyle anacak: Çok sert bir annem vardı. Kuralları vardı. Ödevlerimi yapmamama ve çalışmadan kötü not almama çok kızardı. Okul onun için çok önemliydi. Ama iyi de bir insandı. Yardım severdi. Ödevlerime yardım eder, sorunlarıma da mutlaka bir çözüm bulurdu. Gördüğünüz gibi hayatta en çok sevdiğim insan için bile muhteşem bir insan değilim. Demek ki iyi insan olmak pek de kolay bir iş değil. Üstelik günümüzde geçer akçe de değil.😀

Kısaca toparlamam gerekirse kendime fayda sağlayacağım şeylerle anımsayın beni.
"Çok gezerdi, Paris'i çok severdi, kitap okumaktan ve yazmakta hoşlanır; dostlarıyla kahve, çay içmekten sonsuz keyif alırdı." deyin.

Canım arkadaşlarım!
Listelerin nerdeyse sonuna geldik. Yarın son listemi tamamlayıp, yayımlayacağım. Ama şunu söylemem gerekir ki bu liste işini 52 hafta boyunca yaptığım için kendimle gurur duyuyorum. Yaptığım şey çok büyük bir şey değil biliyorum ama başladığım işi bitirmem böyle olsun istemesem de bana haklı bir gurur yaşatıyor. "Aferin!" diyorum kendime. Küçük şeylerle mutlu oluyor, başarının anahtarını parada, pulda değil kişisel gayretimle neticeye ulaştırabildiğim küçük mutluluklarda buluyorum.
Öyle işte! Hepinize sevgilerimi yolluyorum.

20 Aralık 2017 Çarşamba

Aralık diyet ayı!

Strasbourg'dan döndüğümüzden beri ben hâlâ tatili yaşıyorum. İş yerinde oldukça büyük çaplı bir tadilata giriştiğimizi söylemiş miydim bilmiyorum. Seyahate çıkarken tadilat başlayalı bir hafta olmuştu ve ben döndüğümde işin büyük kısmı halledilmiş olacaktı. Daha önce tadilat işine girişenler bu işlerin söylenen tarihte bitmeyeceğini bilir. Ben de kendimce bu durumu öngörmüş ve bir hafta sürecek denilen tadilat için iki haftayı gözden çıkarmıştım. Üçüncü haftaya girdiğimiz şu günlerde hâlâ ön görülenin çok ardında olduğumuzu söylememe gerek yok değil mi? Mesela ofisin bir tarafının camları takıldı, diğer tarafı cumartesi takılacak. Alüminyum profilden yapılması gereken iç bölmeler için acele etmeme gerek yokmuş. Nasılsa çoğu şeyi halletmişler, bu da hafta içinde bir gün (hazır olduğu an elbette takacaklarmış) halledilecekmiş, mutfak dolapları takıldığı için sevinmeliymişim, elbette mutfak tezgahını ve musluğu da tezgah gelir gelmez takacaklarmış. Tuvalet olayına şimdilik girmiyorum bile. Sanırım 2017'yi bu şekilde kapatıp, 2018'e yeni ve temiz bir başlangıç yapmak için uğraşıyor ekip. 😀


Bu arada bir kısım iş  arkadaşımla geçtiğimiz üç hafta boyunca bizim evden çalışmak zorunda kaldık. İlk günlerde herkes ev ortamında olmaktan mutluydu ama ne yazık ki bir türlü çalışmaya konsantre olamadık. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altında değildi. Bir sürü şey işte. Hani yeni yıl moduna bir türlü giremedik evde deyip duruyorum ya, belki de sebebi bu. 
Aralık ayı içinde doğru düzgün kitap bile okuyamadım. Aklım bir karış havada. Sanki her şey birbirine karışmış gibi hissediyorum. Böyle karışık zamanlarda, -her zaman olduğu gibi-, dolapları toplamak, kullanılmayacak eşyaları ayıklamak, azalmak hissi geçiyor içimden. Şimdilik bu hisse dur diyorum. Bir dağılırsam bir daha toplanamayacağımdan korkuyorum. Diyete devam. Perşembe günü tekrar kontrolüm var ama üç haftadır devam eden yeme şeklimden biraz sıkıldım. Mandalina vaktini kaçırmadan iki tane olsun mandalinayı ağzıma atmak, bir de pazar sabahı küçük bir tost yemek istiyorum. Çok büyük istekler değil, değil mi? Ulaşılan netice iyi: 3.2 kilo eksildi hayatımdan. Birazcık daha yolum var ama o yolu azıcık neşelendirmek şart. 😀  

Pazartesi günü Yazı Evinden çıktıktan sonra Cafe Nero'ya uğrayıp kendime bir latte aldım. Saat 16.00 latte saatim. O saati nasıl beklediğimi bilemezsiniz. Normalde hiç olmaz; bu sefer gözüm vitrindeki rulo bir pastaya takıldı. "Hindistan cevizli" yazıyordu üstünde. Pastayı ellerimle avuçlamak ve ağzıma tıkmak istedim. Demek diyet psikolojisi böyle bir şey. Tabii olay biraz da benden kaynaklanıyor. Şu kararlı ve kuralcı yanımdan. Üç haftadan beri diyetisyenin dediklerinden ne miktar ne de cins olarak ufacık bir sapma göstermedim. Bazen ben bile sıkılıyorum kendimden. Neyse kriz atlatıldı. Kahvemi alıp hızla uzaklaştım oradan. Sonra Moda'dan bir sokak ileri gidemeden tam bir saat boyunca trafikte sıkışıp kaldım. Ya o kahve olmasaydı da öyle kalsaydım trafikte. O gün Fenerbahçe'nin maçı varmış ve tüm o sıkışıklık o yüzdenmiş. Eve ulaşmam iki saat sürdü. 

İstanbul'da yaşam sürprizli değil mi? "Bir plan yapayım, sanatsal bir etkinliğe katılayım," diyorum, ödüm kopuyor. Ben de oturup evde kitabımı okuyorum. Tatile giderken yanıma Jules Verne Okuru isimli bir kitap aldım. İspanyol Edebiyatından kadın bir yazara ait: Almudena Grandes. Yüz sayfayı geçmeme rağmen bir türlü kitabın içine giremedim. Her seferinde okuduğum yerin önünden okumaya başlayıp aynı yeri tekrar okuyorum. İçimden şu his geçiyor: Sanırım ben burayı okumuştum. Aynı yazarın İnsan Coğrafyaları Atlası isimli bir kitabını daha okumuş, yine aynı hislerle başbaşa kalmıştım. Anlatının da güzel olduğunu söylemeliyim. Sorun belki de her iki kitabın da denk geldiği zaman. Olmuyorsa olmuyor bazen.

Şimdilik bizim buralardan durum bildirimini kesiyor, yarın tekrar diyetisyene uğramak üzere aranızdan ayrılıyorum. 💖

19 Aralık 2017 Salı

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

Başarı kelimesinden sıkılalı çok uzun zaman oluyor. Kuzey doğduğundan beri hayata bakışım da değişti. Nedense toplum olarak kıyaslamayı, başkalarında olanla kendinde olanı karşılaştırmayı, benim çocuğum başkasınınkinden daha mı akıllı diye ister istemez düşünmeyi pek seviyoruz. Hep bir yarış halindeyiz. "Seninki konuşmaya başladı mı?", "Aaa, hâlâ bezden kesemediniz mi?", "Vah, vah demek ki emziremiyorsun ha?"


Keyifle bir çay içebiliyor musun? İşte hayat mutluluğu bu benim için ❤

Yukarıda anlattıklarım hepimizin yaşadıklarından bir parça. Fazlası var, eksiği yok; değil mi? Biraz büyüyünce de durum değişmiyor. Anaokulundan, ilk okula bir yarıştır başlıyor. Okumayı öğrendi mi? Soranınki öğrendi de ondan! Senin çocuk aptal olmalı! Okuma yazmayı öğrenmek isteyip de öğrenemeyen var mı? Yani okula gidip de okuma yazmayı öğrenmeyen biri var mı? Yok, elbette!
Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırıyor; elbette biz velileri de. Kendi okuduğum zamanlarda eğitim sisteminin iyi olmadığını düşünürdüm. Şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Anne-babalarımız benim jenerasyonumdan daha akıllı anne-babalarmış. Öğretmenler hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Onların da sistemin karşısında elleri kolları bağlı. Onların başarısı da öğrencilerinin başarısı ile ölçülüyor. Neticede bir çocuğun neye yeteneği olduğu kimselerin umrunda değil.
Zevkle kitap okuyan çocuktansa dil bilgisinden yüksek not alan çocuk, resim yapan çocuktansa matematikte köklü sayıları yapan çocuğu istiyor sistem. Sınava giren bir çocuk yüz sorudan üç tanesini yapamazsa başarısız. Soruyorum size: Hanginiz bir sınava girip böyle bir başarı elde edebilirsiniz?

Başarının kıstası notlar, kazandığın para, bindiğin araba, yaşadığın ev olmuş. O yüzden biri bana başarılarımı sorunca kaşınmaya başlıyorum.

İlk okul öğretmenim (Nurlar içinde yatsın) bana/bize okumayı sevdiren insandır. Küçükyalı'daki minicik bir okulun her sene yenilenen ama yine de eski görünen bir sınıfında oturuşumuzu, haftanın birkaç gününü o sınıfta sadece okuyarak geçirdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Her hatırlayışımda da tüm ruhuma nüfus eden bir huzur kaplıyor içimi. İşte bence başarı dediğin şey budur. Hiç habersiz yapılan iyilikler, minik bir çocuğun kalbine dokunmak, seni sevmesini sağlamak... Çocukların gerçek sevgiyi hemen tanıdıklarını biliyorum. Ruhları asla sahteliği kabul etmiyor.

Burada birkaç kez Kuzey büyürken anneliğimi nasıl hunharca sorguladığımı anlatmıştım. Demek ki kendi gerçeğimi görmek, kendi küçük ailemi oluşturmam için benim de büyümem gerekiyormuş. Herkesin doğrusu bir diğerinden farklı oluyor. Hiçbir zaman en uçlarda gezinen biri olmadım. Olamam çünkü! Bizim evde kola da içiliyor, ice-tea de! Buz gibi bir biraya asla hayır demiyorum. 😀
Selçuk'la Kuzey Beşiktaş maçı öncesinde cips ve meyve suyu ile televizyonun karşısına oturuyorlar. Bazen lüzumsuz öfkeleniyorum; bazen evdekiler bana lüzumsuz öfkeleniyor. Yaşamın hep gülen bir yüzü olamaz. Ama özünde akşamları çay demleyip günün olaylarını konuşan, birbirleriyle atışan ama küs kalmayan, gece on ikide mutlaka tost yiyen bir aileyiz.
Düşe kalka yürüyoruz. Yılları birer birer eskitiyoruz.

Hayattaki başarılarımdan biri ne olabilir diye yazarken düşündüm ya; Kuzey'in kitap okuyor ve sıkılmadan film seyrediyor olması olabilir. Bu da bana yeter de artar bile.

Son söz de ara ara unuttuğumuz bir şeye gelsin: (Bir senedir bu listeleri yaptığıma göre bir seferlik bilgiçlik taslayabilirim) Önemli olan nasıl mutlu olduğumuz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilince bence her şey daha güzel olacak. ❤️