11 Eylül 2017 Pazartesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığım şeyler

52 Liste Projesi

Liste 36- Açık havada yapmaktan hoşlandığınız şeylerin listesini yapın.


Öyle ya da böyle bu listeler bana her hafta yazmak için bir sebep veriyor. Dizüstü bilgisayarımı tam da olması gereken yere dizimin üstüne koyuyorum ve başlıyorum yazmaya. Bundan daha güzel ne var? Bu hafta içinde İG'de de bir şekilde ağzımdan kaçırdığım gibi bloglara eskisi gibi ilgi gösterilmemesinden dolayı biraz üzgünüm. İG'de her şey öyle hızla akıyor ki sanırım bu eski dosta dönmek ve uzun uzun yazmak zor geliyor. Eh, bloga çok yazı yazmayınca da okumak için bile olsa blog dünyasına dönmüyor insan. Bunda tuhaf bir hâl yok bence. Çünkü ben de burada çok aktif olmadığım zamanlarda başka arkadaşlarımın yazdığı yazıları okumak için fırsat yaratmıyorum. İnsan kopuyorsa, bir şeyden uzak düşüyorsa her şeyden uzak düşüyor. 

Böyle güzel bahçelerin hastasıyız :)

Demem o ki, bloglarını okumaktan çok keyif aldığım insanlar var. Onlar kendilerini biliyorlar. Yazmak için uzun bir ara verdiler. Artık aramıza dönsünler lütfen! Yazmamaya, çok az yazmaya devam ederlerse buradan isimlerini ifşa edeceğim ona göre. 

Foto gidemediğim Londra seyahatinden. Biz de orada olsaydık biz de köpüklü şarabımızı yudumluyor olacaktık.
Açık havada ne güzel gider köpüklü şarap; hem de London Tower'a karşı.

Eylül'ün geldiğini hepimiz biliyorum. Bayram gününe denk gelince eylülü karşılamayı unuttuk. Oysa benim ev sevdiğim aylardan biridir eylül ayı. Eskiden de sonbaharı bu kadar sever miydim bilmiyorum ama son birkaç senedir yaprakların sararıp solduğu, ağaçların kış mevsimine hazırlandığı bu serin mevsimi çok sever oldum. Sonbahar gelip de kapıyı çaldığı zaman içim mutlulukla doluyor ve kendimi dışarıya atmak istiyorum. Dört senedir bahçeli bir evde oturuyoruz. Son yıllardaki en büyük şükür sebeplerimden biri bu. Mutfaktan çayımı alıp adımımı atarak kendimi çimlerin üzerinde buluyorum. Sitenin sınırlarını çevreleyen duvarların önünde yaşlı çam ağaçları var. (Nasıl olmuş da kesilmekten kurtulmuşlar bilmiyorum.) Biz de bu eve taşındığımızdan beri bahçedeki ağaç popülasyonunu arttırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Zeytin vermeyen bir zeytin ağacımız var. Yine de kendisini çok seviyoruz. Vişnemiz var, bir tane bilge akasyamız, ilkbahar gelmeden ilkbaharı haber veren bir manolya, çok ama çok nazlı bir oya ağacımız... Limonumuza gözümüz gibi bakıyoruz. Demek istediğim İstanbul trafiğinden kaçmak için kendi minik ormanımızı yarattık. 

Gündoğumları kadar günbatımları da nefis! Keşke hep yakalayabilsek...

Açık havayı çok seviyorum. Yürüyüş yapmayı, bir ağaç dibinde oturup çayımı yudumlamayı, kitap okumayı, hayal kurmayı... Doğaya çıktığım zamanlarda daha sakin bir insan oluyorum. Yavaşlıyorum, telaşlı halimden sıyrılıyorum. Hayat, çok kolay ve yaşanası geliyor. (Başka zamanlarda da hayata kızmıyorum. Sonuçta iş hayatı, İstanbul'da yaşamın zorlukları, trafik, eğitimsizlikten kaynaklanan ama bizim her gün katlanmak zorunda olduğumuz sorunlar hayatın suçu değil.) Ama suçu olmasa da hayata bazen zorluyor. Açık havada olup, bir de doğanın içine karışmışsam şu hâl geliyor üstüme: Evet ya! Doğa karşısında ne kadar da çaresiziz.
İşte bu durum bana iyi geliyor. Kendini bırakmak, akışta kalmak ve elinde olmayanın ötesinden gelen her şeyi kabul etmek.

Annesinin kucağına yatmaya istekli çocukları kucaklamak...

Yakalamışsam fırsatı sarılırım da!

Yarın okullar açılıyor. Sabahleyin artık çok ama çok erken kalkıp hayatın tadına varacağız. Düzene gireceğiz. Yaşasın sonbahar...
🍂 
🍂 


10 Eylül 2017 Pazar

Fransa: Loire Vadisi Şatoları 3

Ertesi sabah erkenden Villeny'ye doğru yola çıkıyoruz. Artık dönüş yolculuğumuz için yavaş yavaş Paris'e yaklaşarak ilerlememiz gerekiyor. Uzun bir yolumuz olduğundan ve bir gün önce şato kapasitemizi doldurduğumuzdan daha sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sadece bir şato gezecek, yol üstünde durarak çay kahve içecek, Loire Vadisi'nin keyfini yaşayacağız. 

Paris'in içinde bile sokak aralarında irili ufaklı bir sürü park çıkar karşınıza. Her seferinde uzun yürüyüşler yaptığımız Lüksemburg Bahçeleri bizim en sevdiğimiz. Hele bu bahçenin kapılarından birinin karşısında bir kafemiz var ki. Her Paris seyahatinin olmazsa olmazı, ayaklarımızın biz farkında olmadan bizi götürdüğü yer. Diyeceğim şu ki biz Paris'in içindeki bu parklara bile vurgunken, şehrin dışına çıktıkça gittikçe artan yeşillikli, ağaçlıklı bölgeye aklımızı başımızdan aldı. (İnanın insanın aklından sık sık bizden bir halt olmaz düşüncesi geçiyor. Kendimizi bir şey sanma halimiz böyle devam ederse, dünyanın hiç de sevmediği bir coğrafya olur çıkarız. Ağaçların içinde yol almak, hiç susmayan kuşların seslerini dünlemek inanılmaz bir keyif)

Bugünkü şatomuzun ismi: Chateau de Chaumont (Chaumont Şatosu)



Bir gün önceki gezimizi anlatırken bu şatonun aslında Kraliçe Catherine de Medicis'in olduğunu ama Diane'ı Chenonceau Şatosu'ndan atma planları dahilinde bu şatoyu Diane'e verip diğerini elinden aldığını söylemiştim. Bence bu şato diğerinden daha samimi, daha sıcak ve elbette daha küçük. Tabii Diane benim gibi düşünmemiş. Şatonun boyutlarına bakınca bunu attan inip, eşeğe binmek olarak algılamış olmalı ve bu şatoyu hiçbir zaman evi gibi benimsememiş. 



,



Şatonun bana soracak olursanız en enterasan olayı Catherine de Medicis'in burada yaşarken hemen yan odasında astrologu İtalyan Cosimo Ruggieri'nin yaşamış olması. Astrologu ve Catherine sık sık Catherine'in odasında buluşur, entrikalar yaparlarmış. Geleceğin ona ne getireceğini vaktinden önce öğrenmek Catherine için çok önemliymiş. Muhtemelen Diane'le ilgili bir sürü sormuştur astrologuna. 😀
Öyle değil mi sizce de? 
"Ömrü uzun mu, güzelliği baki mi, kocasını bu kadının elinden alabilecek mi?"
Pek tabii kralın ne zaman öleceğini de önceden haber vermiş bu astrolog kraliçeye. 

Bu şatodan çıkar çıkmaz kendi kalacağımız şatoya doğru yola koyulduk: Chateau de la Giraudiere.


Bir ormanın içinde inanılmaz güzellikte bir şato ve şatonun asil sahibesi. Bizi kapıda karşılayan bu Fransız kadınla tanışınca ve sohbet edince asil olmanın nasıl bir şey olduğunu daha iyi anladım. Günlük kıyafetiyle bile üstünden zarafet akıyordu Claudine'in. Sabah kahvaltısı, sohbeti, içtiğimiz çay her şey bir harikaydı. Üç kişilik ailemiz için en üst kattaki altı kişilik suit odayı bize vermişlerdi ki Kuzey mutluluktan uçtu. Ben sabah ormanın içinde uzun bir yürüyüş yaptım, bizimkiler tenis kortunda saatlerce tenis oynadılar. Kendi evimizdeymiş gibi keyifle konakladık. Hatta belki bir gün Paris'ten kaçar, burada kendimize bir hafta sonu kaçamağı hediye ederiz diye düşündük. (İstanbuldan kaçmak için Paris, Paris'ten kaçmak için Villeny. İşin özü şu ki sanırım Paris'ten kaçmam ben.)

Bu küçük yerleşimlerin olduğu yerlerdeki kasabalarda Michelin yıldızlı bir dolu restoran var. Gitmeden önce internetten bakıp yer ayırtmak mümkün. Bizim niyetimiz buraya gidince Michelin yıldızlı restoranlara da gitmekti fakat hep bir düzensizliğin içinde hareket edince canımız ne zaman acıkırsa o zaman yedik. Konakladığımız şatodan beş dakika uzaklıkta küçük bir pizzacı vardı. Selçuk burayı, yerel halkın yemek yiyip sahibiyle sohbet ettiği bu mekanı öyle çok sevdi ki biz iki akşam yemeğimizi de burada yedik. Bir dahaki seferimizde Michelin yıldızlı restoranlarda da yiyip Kuzey'i mutlu edeceğiz. 😀

7 Eylül 2017 Perşembe

Fransa: Loire Vadisi Şatoları 2

"Loire Vadisi biter, şatolar bitmez." mottosuyla ilerliyoruz. Sabahleyin erkenden kalkıp şato otelimizdeki kahvaltımıza indik. Şatonun sahibesi Anne İrlandalı. Belli ki yıllar önce buraya gelmiş, kendilerine orta ölçekli bir şato almış, şimdilerde de hem emekliliklerini yaşıyor, hem de geçimlerini sağlıyorlar. Şatoda bir kişi çalışıyor. Bir önceki yazımda bahsettiğim Fransız hanım. Anne, çok sıcakkanlı, sizi rahat hissettirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Fakat Kuzey her ne kadar odaları çok beğendiyse de biz odaların standartından o kadar memnun kalmadık. Fiyat-hizmet-konfor ücretini karşılaştıracak olursak ödediğimiz paranın karşılığını alamadık. Üç kişilik bir oda için para ödeyip karşılığında Kuzey için ayrılmış açılıp kapanan bir kamp yatağı ile karşılaştık. Bu arada bu yataklardan hâlâ olduğunu bilmiyorum. Gerçekten şaşırdım. Üstüne üstlük Anne'in kocası da biraz sinirli. Eh, bu şatodan pek memnun kalmadık nihayetinde. Sabahleyin geniş bir masanın etrafında diğer konuklarla birlikte kahvaltımızı yaptık, seyahat anılarımızı paylaştık ve yola düştük. 

Saumur'dan gideceğimiz yer Amboise...

Chateau D'Amboise- Amboise Şatosu


Saumur'dan Amboise'a yolumuz 110 km. İyi yol değil mi? Ama yapacak bir şey yok. Şatolar için kendimize kalacak bir merkez belirleyip sonra oradan bazen ileriye bazen de geriye doğru yol alıyoruz. Şehre vardığımızda Amboise Şatosu'nun hemen karşısındaki Patisserie Bigot'da çay ve kahve içiyoruz, çilekli bir tart yiyoruz. Herkesin "mutlaka gidin!" dediği bu pastane ben de tam anlamıyla bir hayranlık uyandırmıyor. Yine de koştur koştur geçen şato turumuzda bir yerde sakince oturmak, telaşsızca etrafa bakınmak ve hayatı bir an olsun yavaşlatmak güzel geliyor. Sıralanmış kafe, bistro ve dükkanların karşısındaki taş rampadan tırmanarak Amboise Şatosu'nun girişine geliyoruz.


Bu rampadan zamanında atların geçtiğini ve şatonun içine girdiğini hayal ediyorum. Dışardan bu denli büyük olduğunu tahmin etmediğim şato içine girdikçe büyüyor. Şatonun tarihi çok eskilere dayanıyor. Yine okuduğum kitaptan öğrendiğime göre kral 11. Louis burada derebeyleri ile toplanmış ve bu beyliklerin krallığa bağlanması için Saint Michel antlaşması imzalanmış. 
Gelelim içinde evlilik barındıran bir diğer hikayeye. 



8. Charles bu şatoda doğmuş. Tahta geçtikten sonra da burayı kraliyet ikametgahı olarak kullanmaya başlamış. Bu sırada Bröton Düklüğünü elinde bulunduran Anne de Bretagne'da elindeki düklüğü korumak için Avusturya arşidükü ile evlenme hazırlığındaymış. Hatta vekalet yoluyla kağıt üzerinde evlenmiş de. Tam her şey kontrol altında diye düşünürken kral, eski bir antlaşmaya göre Anne de Bretagne'a kendisinin onayı olmadan birisi ile evlenemeyeceğini bildirmiş. Eh, olanları tahmin etmek için Fransız olmak gerekmiyor sanırım. Kağıt üzerinde iptal edilen evlilikten sonra Anne de Bretagne 8. Charles ile evlenmiş ve Fransa kraliçesi olmuş. Düklükten kraliçeliğe giden yolun kolay olduğunu kim söyledi ki zaten?




Öyle oldu böyle oldu derken evliliklerinin üzerinden tam yedi yıl geçmiş ve bir gün kral ve kraliçe şatodaki geçitlerden birinden geçip top oynayanları izlemeye giderken 8. François kafasını bir kirişe çarpmış ve birkaç saat sonra ölmüş. Kralın hayatta kalan bir çocuğu yokmuş. Bu yüzden taht Orleans Dükü Louis d'Orleans'a geçmiş. Başka bir fırsattan yararlanan dük Anne ile evlenmiş ve 12. Louis olarak tahta geçmiş. 




Zaman içinde şato da tıpkı krallar ve kraliçeler gibi bir sürü badire atlatmış. Fransa tarihine çok da aşina olmayan bizler için özetlemem gerekirse bir kral gitmiş, başka biri gelmiş ama şato zaman içinde yıkılan, kullanılamayan, tahrip olan birçok yerine rağmen yenilenerek ayakta kalmış.
Şatonun bahçesinde bir de Leonardo da Vinci'nin büstü var.


Amboise Şatosu ile anlatacaklarımın sonuna gelmişken, şatoyla ilgili en önemli detaylardan birine de unutmadan ekleyeyim. Şatonun bahçe girişinde karşısınıza çıkan şapelde Leonardo da Vinci'nin mezarı bulunuyor.



Bu şatoda ne ödedik diye merak ediyorsanız: Yetişkinler ........ 11.50 €
                                                                              Çocuk        ........   7.70 €

Sanırım bu yazı biraz uzun olacak zira gün de uzun ve biz gezmeye devam ediyoruz. 

Chateau du Clos Luce- Clos Luce Şatosu- Leonardo da Vinci Şatosu

Leonardo da Vinci'nin hayatının son yıllarını geçirdiği şatoya Amboise Şatosu'ndan birkaç dakikalık bir yürüyüşle ulaşmak mümkün.


Bu şato, gezme planları yaparken listemizdeki en çok merak ettiğimiz şatolardan biriydi. Kuzey'in ilgisini yüksek tutmak seyahatin dikkat edilmesi gereken önemli kısımlarından biri. Seyahatin Normandiya ayağında denizden çıkan tüm kabuklularla bu işi hallettik, burada da Leonardo da Vinci'nin öldüğü şato, mezarı, Tenten'in Şatosu diye diye yolları arşınladık. Uyumlu bir çocuk olsa da güneşin altında o şato senin, bu şato benim gezmek pek de kolay değil. İtiraf ediyorum ki Şatolar Bölgesi'ni gezmeye başladığımız ikinci günün sonunda ben bile sıkıldım.


Clos Luce Şatosu'nun içinde birçok çocuk grubu vardı. Özellikle bahçede, Leonardo da Vinci'nin icatlarının sergilendiği alanda zaman çok çabuk aktı. Şato ise, insanı büyüklüğüyle küçük hissettiren bir şatonun tersine daha çok büyük bir evi anımsatıyordu.






İçindeki eşyalar, Leonardo'nun çizimlerini yaptığı masa, yatak odası, özel eşyaları, mutfak derken sanki yaşamaya devam eden bir evin içindeymişiz gibi hissettik. Hatta ara bir bölmede Leonardo bir hologram olarak karşımızda duruyor ve konuşuyordu. Keşke Fransızca ne dediğini anlasaydık daha güzel olurdu ama yine de bu şatoda üstümüze yapışan büyük şato ruhundan sıyrılıp, odalardan odaya gezindik. En alt bölümde Leonardo'nun çizimlerinin maketleri duruyordu. Bu şatodan güçlükle ayrıldığımızı söylersem ne kadar keyifle vakit geçirdiğimizi anlatmış olabilirim sanırım.



Şato, 11. Louis zamanında yapılmış. 1490 yılında 8. Charles burayı satın almış ve karısı Anne de Bretagne için bir şapel yaptırmış. Daha sonra krallığı zamanında I. François Leonardo da Vinci'yi çalışmalarına devam edebilmesi ve kalması için buraya davet etmiş. O tarihten sonra da Leonardo da Vinci ölene kadar burada kalmış. İlk kattaki yatak odası Leonardo'nun öldüğü oda.

Gelelim aynı bölge içindeki günün son şatosuna:
Ne bir şato daha mı?
Sanki bir yerden sonra hepsi birbirine benzemeye başlıyor.

Bu şatoda ne ödedik diye merak ediyorsanız: Yetişkinler ........ 15.50 €
                                                                              Çocuk        ........ 11.00 €

Chateau de Chenonceau- Kadınlar Şatosu

Öncelikle şatonun Loire Vadisi'nin kollarından biri olan "Le Cher" üstünde kurulduğunu söyleyeyim. Gerçekten büyük şato ve önünden akan suyun arkasında da çok heybetli ve güzel görünüyor. Şatoyu yine vakti zamanının Maliye Bakanı diye tanımlayabileceğimiz Thomas Briçonnet tamamlıyor. Karısı ile mutlu mesut bu şatoda yaşıyorlar ama ikisinin de ölümünden sonra şato oğullarına kalıyor. İşin bu kısmında Kral I.François olaya el atıyor ve bazı yolsuzlukları öne sürerek şatoyu zavallı oğlanın elinden alıyor. Şato, böylece kraliyet mülkü olarak kayıtlara geçiyor.

I.François bu arada Diane de Poitiers isminde güzelliği dillere destan soylu bir kadınla da ilişki halinde. Ta o zamanlardan bu zamana değişen bir şey yok. Biraz paran, biraz şanın, biraz da gücün varsa rahat durmuyorsun arkadaş. I. François öldükten sonra tahta oğlu II. Henry geçiyor. II.Henry, Catherine de Medicis ile evli ama bu durum babasının metresi güzeller güzeli Diane de Poitiers'a aşık olmasını engellemiyor. Yani Diane önce Kral I.François'nın metresi oluyor, daha sonra da oğlu II. Henry'nin. 😱 Diane, Henry'den tam  20 yaş küçük. Oğlan öyle büyük bir aşkla bağlı ki Diane'e, Chenonceau Şatosu'nu Diane'e hediye ediyor. Diane burada mutluluk içinde yaşar, egzotik meyve ve sebzeler yetiştirirken kral ölüyor. (Kralın bir oğlu var mı bu sırada bilmiyorum ama olsaydı Diane şatoda oturmaya devam ederdi sanıyorum.)

Bu saatten sonra Catherine de Medicis'in intikam zamanı başlıyor. Aslında şatoyu Diane'in elinden yasal olarak alma hakkı yok ama kim bir kraliçeye arkasına saklanacağı bir kral olmadan karşı koyabilir ki? Chenonceau Şatosu'nu elinden alıyor ve Diane'e Chaumont Şatosu'nu veriyor.

Gidenler, gelenler derken şato bir kadının elinden başka bir kadının elinde şekilleniyor. Üstüne başka katlar ekleniyor, bahçeler düzenleniyor. Kraliyet Şatosu olduğu için Fransa krallarının odalarının olduğu bu şato gördüğümüz diğer küçük şatolardan daha farklı. Büyüklüğü, balo salonu, odaların genişliği, koridorlar, kütüphane derken içeriyi gezmek bir hayli zaman alıyor.

Bu şatoda ne ödedik diye merak ediyorsanız: Yetişkinler ........ 13.00 €
                                                                              Çocuk        ........ 10.00 €

Bu şatoyu da gezip bitirdikten sonra akşam olduğu için seviniyoruz. Biraz dinlenmek, entrikalardan ve saray yaşamından uzak kalmak iyi gelecek bize. İnsan şatosu olmasa da kendi basit hayatını daha çok seviyor. Şimdi bir kahve içeceğiz ve ohhh...
Hayat bize güzel!😀

4 Eylül 2017 Pazartesi

Fransa: Loire Vadisi Şatoları 1

Seyahatimizin dördüncü günündeyiz ve St. Malo'dayız. Yolculuğumuz uzun olmasına rağmen saat 9.00 gibi kahvaltıya iniyoruz. Uzun uzun kahvaltımızı ediyor, keyif çaylarımızı da içiyoruz. Yolculuğumuzun bugünkü varış noktası Saumur olacak. Orada bir şato otelde yer ayırttık ve ne yazık ki giriş saati kısıtlı. 17.00 ile 19.00 saatleri arasında otele girişimizi yapmak zorundayız. Deniz kenarındaki Mercure St Malo Front de Mer Hotel'den ayrılıp geldiğimiz yönün biraz tersine yol alıyoruz. St. Malo'da konaklamak istediğimiz için bu mesafeyi katetmeyi göze aldık. 

Önümüzdeki ilk şato: Chateau de Villandry (Villandry Şatosu ve Bahçeleri)


Zamanında Loire Vadisi üstündeki şato yapma yarışında Villandry Şatosu en son yapılan şato olmuş. I.François'in Maliye Bakanı olan Jean Le Breton (16.yy) 1536 yılında şatoyu kendisi için yaptırmış. Önceki yıllarda İtalya'da büyükelçilik yapan Le Breton orada gördüğü bahçe düzenlemesinden çok hoşlandığı için şatosunda bu özellikleri taşıyan bir bahçesi olsun istemiş. Şatoda çok belirgin Rönesans etkileri var. 1754 yılında bu sefer Provence Bölgesi'nin asillerinden biri Marquis de Castellane (18.yy) şatoyu alıyor ve daha konforlu bir hale getiriyor. Marki, şatonun içinde köklü değişiklikler yapıyor. Bugün ağzımız açık gezdiğimiz şato marki sayesinde böyle konforlu bir hale geliyor. Zevkle döşenmiş yatak odaları, üzerinde duran tabaklarıyla ve canlı çiçeklerle konuklarını beklermiş gibi duran yemek odaları, mutfakta akşam verilecek ziyafete hazırlanan mutfak. Marki zamanında bahçelerde değişiklik yapılıyor ve İtalyan etkisi altındaki bahçelerin yerini İngiliz stili bahçeler alıyor. 1906 yılına gelindiğinden şato tekrar el değiştiriyor. Şatonun bugünkü sahibinin büyük-büyük babası, Hainguerlot ailesi (19.yy) şatonun yeni sahibi oluyor. Meşhur bahçelerin temeli de bu zamanda atılıyor. Şimdilerde şato bir satır önce bahsettiğimiz ailenin elinde: Joachim Carvallo ve Ann Coleman çifti. (20.yy) 
Joachim Carvallo İspanyol bir hekim. Bahçeleri tekrar ilk şekline, İtalyan etkisi altındaki geometrik düzen içindeki haline dönüştürmek için tüm servetini harcıyor. Tohum rezervlerini geliştiriyor, bahçedeki yamaçlara seyir terasları açıyor. Bu arada bahçeleri gezdikten sonra çeşitli tohumların ve bahçe süs, alet edevatlarının olduğu mağazaya uğramadan geçmeyin. Çok güzel şeyler var.




(Bu kısımda ben dededen bir şato bile kalmadı diye söyleniyorum. Giriş ücretleri düşünüldüğünde eurolar havada uçuşuyor.)





Şato ve bahçe ile ilgili anlatılacak bir sürü şey var elbette. Loire Nehri kenarındaki bu şato da belki gezdiğimiz ilk şato olduğundan gözüme güzel görünüyor. Şatonun dışında insanı kavuran bir sıcak, içeride ise hoş bir serinlik var. Şatonun terasına çıkıp uzun uzun bahçeye bakıyoruz. Hatta yukarıdan bakarken şöyle düşünüyoruz: Keşke bahçeyi gezmek için bilet almasaydık da buradan seyretseydik manzarayı. Bazen bir şeyin içinde olmaktansa dışında olmak daha güzel geliyor insana. Şatonun etrafına kurulmuş taştan minik kasabayı da gezmeden gidemiyoruz buradan. Araba ile dar yollardan kasabanın tepesine kadar çıkıyor, dar yollardan zorlukla geri dönüyoruz. Günün ikinci şatosuna doğru yola düşüyoruz. 

Villandry Şatosu ve Bahçesi: Yetişkinler ............ 10.50 €
                                                  Çocuklar   .............  7.00 € 

Gişede gideceğimiz diğer şatolar için toplu bir indirim bileti alıp alamayacağımızı sorduk. Bize bir liste verdiler. O liste içinde bize uyan tek şato Azay le Rideo idi. Bu yüzden aldığımız bilette bir indirim uyguladılar ya da diğer şatoyla bu bileti kombine hale getirdiler ve biletimizi kaybetmemizi ısrarla belirttiler. 

Yolumuzun üstündeki diğer şato: Chateau D'Azay le Rideo ( Azay le Rideu Şatosu)




Öğleden sonra olduğundan mı bilmiyorum ama şatonun ana giriş kapısından girince içimi ferah bir hava kaplıyor. Ağaçlıklı hoş bir yol. İlerde Loire Nehri'nin iki kolundan biri olan Indre Nehri üzerinde konumlanmış Azay Le Rideu Şatosu. Nehrin üstünde salınan şatonun üstünde bir mütevazilik var. Abartıdan uzak, kendi halinde ve iç huzurunu yakalamış bir insanın üstündeki hal neyse tıpkı öyle. Aslına bakılacak olursa şatonun 12.yy'daki sahibi Ridel d'Azay zalimliğiyle ünlü biriymiş. Şato elbette daha sonra el değiştirmiş ve bir sürü badire atlatmış. Öyle benim anlattığım gibi masalsı şeyler değil yaşananlar. Şato bu zalim adamdan sonra Burgonya Düküne bağlanmış. Burgonya Dükleri ile Armanyak Dükleri arasında yıllar süren çarpışmalar olmuş. Sonunda 7. Charles şatoyu kuşatmış. İçindeki dört yüz askeri kılıştan geçirmiş, şatoyu yaktırmış. Bu olaydan sonra şato 18.yy'a kadar "Yanık Azay" adıyla bilinmiş. 

(Bu bilgileri gitmeden önce aldığım Zeynep Acar Lavallery'nin kitabı Loire Vadisi Şatoları'ndan öğrendim. Türkçe'de bulabileceğimiz tek kitap olması açısından nefis bir durum bence.)



Şatonun ve şatonun sahiplerinin başlarına gelenler bunlardan ibaret değil. Kısaca toparlamak gerekirse, 1500'lü yılların başında dönemin maliye ve hazine işlerine bakan Gilles Bertholet, yavaş yavaş şatonun etrafındaki araziyi ve şatoyu satın almış. Pek tabii mevkisine yakışır bir yerde oturmak istiyormuş. Şatonun yanan bazı kısımlarını yıktırmış, bazı yerlerine eklemeler yapmış ve nihayetinde şanına yarışır bir şatıya kavuşmuş. Tam da bu zamanda krallığın para işlerine elleri dokunan herkes birer birer şato yaptırıyor, minik minik saraylar inşa ediyorlarmış kendine. Krallığın etrafındaki şatolar birer yıldız gibi parıldarken krallığın hazinesi gün be gün boşalıyormuş. Bu durum I.François'nın dikkatini çekmiş. Bir sürü insan idam edilmiş. Gilles Bertholet bakmış ki pabuç pahalı, şatosunu bırakıp kaçmış.


Burası da şatonun olduğu minik yerleşim. O kadar güzel bir yer ki 😍

Son olarak şato Fransız Devrimi'nden sonra zengin bir aile tarafından alınmış, nihayetinde de devlet 1905 yılında şatoyu satın almış. Yani günümüzde bilet paralarının hepsi devletin kasasına gidiyor. 
Bence de her yerde anlatıldığı gibi binanın içinden çok dışardan görünen şato güzel. Şatonun aksi nehre yansısın diye nehrin suyunu burada durgunlaştırmışlar. Bizim gittiğimiz tarihte şatoda restorasyon çalışmaları vardı. Yine de şatonun suya düşen aksi ve etrafındaki ormanlık alan çok güzeldi. 

D'Azay le Rideu Şatosu: Yetişkinler ............. 5.50 €  (İndirim Uyguladılar)
                                           Çocuklar   ............. Ücretsiz

Etraftaki tüm şatoları gezeceğim diyen gezginlere not: Hemen bu civarda bir de Chateau D'Usse var. Ama bizim yetişmemiz gereken bir otel durumu olduğundan bu şatoyu es geçtik ve Saumur'a doğru yola düştük. Çünkü Saumur'da da beni bekleyen köpüklü şarap vardı. (Tüm seyahati bu hayalle planladım.) Eğer Saumur'a giderseniz mutlaka sparkling wine/ köpüklü şarap için. Aslında içtiğiniz şey şampanya ama bölge olarak şarap bölgesinde olduğumuz için bu içecek köpüklü şarap olarak adlandırılıyor. Değilse de ne gam! Kendisi nefis bir içecek. Birazdan yazının altına bu nefis şarabı alabilceğiniz Saumur'da nefis bir adres de yazacağım.

Çok değerli not: Saumur yakınlarındaki Gratien & Meyer adındaki şarap satım yerine mutlaka uğrayın. Buranın Cuvee Flame isimli köpüklü şarabı nefis. Özellikle pembe olanına ben bayıldım. Fiyatı da çok ucuz. Yanılmıyorsam ya 10 ya da 13 € idi. Şarap tadım turları da var burada. Eğer zamanınız varsa ve şaraba düşkünseniz mutlaka uğrayın derim. Fransızca olarak bir bardak köpüklü şarap içmek isterseniz de şöyle diyorsunuz: un verre de cremant 😀

Az değerli not: Saumur'un hemen girişinde bir restoran var. Küçük mü küçük, ara bir sokağın içinde. Hani biri size söylemese bulamayacağınız cinsten. Biz akşam yemeği için nereye gitsek diye düşünürken, şatoda çalışan Fransız hanım bize Le Pot de Lapin'e gidin dedi ve ısrarla da isterseniz rezervasyonunuzu yapayım dedi. Biz, "Aman canım Allahın Saumur'unda ne rezervasyonu?" dedik. Önce bakacak, beğenirsek girecektik içeri. Gittik ki restoran boş ama bir kişilik bile yer yok. Şık giyimli insanlar restorana doğru akın akın geliyordu. Hani bizim çok aklımızda kaldı. Sizin de kalmasın diye söylüyorum. Bir daha Saumur'a gidersek kesin orada yemek yiyeceğiz. 

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Sevdiğim Filmler- Paris'te bir Geceyarısı.

Vizyona gireceği günü büyük bir heyecanla beklediğim, fragmanını defalarca internetten izlediğim, gösterime girdiği ilk günün akşamında sinema salonundaki koltuğuma gömülüp keyifle seyrettiğim bu filmin geç de olsa ben de dökümünü yapmak istedim. ''Paris'te bir Geceyarısı''ndan bahsediyorum elbet.



Woody Allen'i seviyorum ben; hem de çok! Lise yıllarımda da kitaplarını okur, gülümserdim. Selçuk,
Woody Allen'dan pek haz etmiyor, hatta nefret ediyor. Buluştuğumuz bir nokta var ama; en azından yönettiği filmlerin çok seyredilesi olduğu konusunda ortak bir fikir birliği içerisindeyiz. Ona soracak olursanız, filmlerde oynamasın yeter! 

Anlaşıldı değil mi?

Cumartesi günü arkadaşlarımla yaptığım keyifli sohbetin arkasından, evimin yolunu tuttum. Gün akşama dönmek üzereydi, bir alışveriş merkezinin çılgın havasına çoktan girmiş baba-oğul belli ki beni unutmuştu. Nasıl aç bir vaziyette girdim evden içeri inanamazsınız. Önce kendime çift kaşarlı bir tost yapacak, yanıma çayımı alacak ve bu sefer evimin beni sarmalayan sakinliğinde bu günlerde özlemiyle yanıp tutuştuğum Paris sokaklarımla buluşacaktım.


Evde tek başıma, Paris'e bir geceyarısında kavuşacaktım.
Filmin gösterime girdiği ilk gün sinema salonundaki yerimi almıştım ama içime sindirmek istiyordum işte filmi. Ayrıca çok da özledim Paris'i. Gözümün önünden bilindik bir şanson eşliğinde akıp giden Paris görüntüleri, tanıdığım şehre beni hemen taşıdı. Lüksemburg Bahçeleri'ne her gidişimde beni karşılayan Fareli Köyün Kavalcı'sı yine karşımdaydı işte. Hiç yoktan iyiydi.

Kimler yoktu ki geceyarısı Paris sokaklarında?

Picasso, Dali, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Zelda ve Scott Fitzgerald, T.S Elliot, Lautrec ve daha niceleri...


Hangimiz böyle bir hayalin içine düşmek istemeyiz ki? Paris'e yolu düşen herkes Cafe De Flore'a mutlaka uğramış, sanatçıların uğrak yeri olan bu bohem kafede mutlaka bir kahve içmiştir ve şöyle demiştir kendine, ''Bir zamanlar Sartre ve Beauvoir'in kahvesini yudumlayıp, Hemingway ile sohbet ettiği bu kafede şimdi ben de kahvemi yudumluyorum''

Ya Notre Dame Kilisesi? Paris'in tam göbeğinde tüm görkemiyle bugün milyonlarca insana kapılarını açan bu kilisenin bir zamanlar ciddi bir yıkım kararıyla karşı karşıya kaldığını bazılarımız biliyordur elbet. Tam bu sırada çıkmıştır Victor Hugo sahneye. Notre Dame Kilisesi'nin yıkım kararının alındığı günlerde "Notre Dame'in Kamburu" yazılmamıştır daha. Qasimado ile Esmeralda, Victor Hugo'nun içinde bir yerlerde saklanıp durmaktadır. Altı ay gibi kısa bir sürede yazılan Notre Dame'ın Kamburu, yayınlandığı yıllarda büyük bir yankı uyandırır ve kamuoyu vicdanı kilisenin yıkılmamasından yana çıkar.
Notre Dame Kilisesi benim için Victor Hugo'dur.

Hikayeler kendi hikayelerini içlerinde taşırlar, bir gün yazılacakları umudunu taşıyarak içlerini dökerler bize. Mesela keşke demli bir çay ile beraber nefis bir nargile tüttürebilseydik biz de Hacivat ve Karagöz'le. Geçenlerde şans eseri yolumun düştüğü Bayrampaşa'nın o kaotik karanlığında Karagöz ile Hacivat'ın evini gösterdi bir arkadaşım. Gözlerime inanmak istemedim; etrafı gelişigüzel kalaslarla kaplanmış evin alt katında bir araba tamircisi vardı. Ne güzel olurdu Karagöz ile Hacivat'ın evine konuk olup, yıllardır anlatılan hikayelerine kendi hikayemizi de katabilseydik.

Şehirler nice hikayeler barındırıyor içinde. Her birimiz başka bir yanını görüyor, hayal gücümüzle tat katıyoruz hikayelere. Benimkilerde genellikle edebi kahramanlar oluyor, yazarlar, kelimelerle oynayanlar. Woody Allen'ı bu yüzden seviyorum. Köşe başı hikâye toplayıcı gibi sanki. İnsanlık hallerimizin hepsi gözler önünde. Ben çoğu zaman kendi cümlelerimi buluyorum filmlerinde. Şaşkınlık ve hayranlıkla bir binanın yüzyıllık taşları üzerinde elimi gezdiriyorum. Paris, büyüler şehri. Yıllarca önce ölümüş yazarlar bile hâlâ yaşıyor sokaklarında. Tıpkı filmdeki gibi Montmartre Sokakları'nda yürürken Lautrec'le karşılaşıyorsunuz bir hediyelikçinin vitrininde. Şu meşhur kara kedi her yerden kafasını çıkarıp size bakıyor, bazen de sırtını dikleştirerek.

Pigalle, Lautrec'in Paris'iydi. En yakın yoldaşları ressamın hayat kadınları değil miydi?
Paris sokaklarında geceyarısından sonra ne ressamlar, ne yazarlar yürüdü geçti; ellerinde şampanya kadehleriyle Paris romantizminin tadına vardılar. Nasıldır sahi şimdi Paris?

Woody Allen tüm sevdiklerimi sığdırmıştı Paris'te bir geceyarısına. Bana soracak olursanız daha çok gündüzler ve çok geceler yaşanır ışıkların şehrinde.

29 Ağustos 2017 Salı

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

Vize, para, zaman...

Malum geçen cumadan beri İngiltere vizesinden başka bir şeyden bahsetmiyorum. Her Türk vatandaşı gibi gezmek istiyorsak ve hayallerimizi dünyanın dört bir yanına varan seyahatler süslüyorsa mutlaka vizemizin olması gerekiyor. Açık söylemem gerekirse dünyanın öbür ucunu bir tarafa bırakırsak Kapıkule sınır kapısından çıkıp komşuya Bulgaristan'a gidecek bile olsak vizemiz yoksa bir yere gidemeyiz. Elbette, Yunan adalarına da vize olmadan gidemiyoruz. 

Ne yazık ki vize sorunu seyahat özgürlüğümüzün önünde kocaman bir engel. Bürokratik engellerin, hazırlanan bir sürü belgenin (çocuğumuzun öğrenci belgesine kadar) yanında ülkemizden kaçıp başka bir ülkenin sırtına yıkılmayacağımızı göstermek için banka hesap cüzdanlarımıza kadar her şeyi açık etmek durumundayız. Bence çok onur kırıcı bir durum bu. Üstelik vize almak ve seyahat etmek istiyorsak bir çuval dolusu parayı da boş yere çöpe atmak durumundayız. 



O zaman neymiş, hayallerimin önündeki engellerden biri vize sorunuymuş. 
Çok paramız olsaydı bu da bir sorun olmazdı elbet. Ama yıllardır içimde taşıdığım, özenle saklayıp büyüttüğüm, sık sık cilaladığım hayallerimden biri de İstanbul'un dışında başka kentlerde de yaşamak. Paris'te hayatımın bir dönemimi geçirmek istediğimi herkes biliyor sanırım. Üç blog yazısından birinde bu istediğimi dile getiriyorum. Bu hayalimi gerçekleştirmek için elbette para lazım. Şehrin merkezinde en azından iki odalı bir evde konaklamak istiyorsam en az iki bin euro kirayı gözden çıkarmam lazım. (Bir ara ev satın alma hayallerim de vardı. Sonradan yaşımı, ödeyeceğim mortgage'ı ve konaklama hayalinde olduğum ayları da düşünce bu düşünceyi köşeye kaldırdım.) Peki burada bir hayali parantez daha açıp şunu belirtmek istiyorum ki Kuzey tüm baskılarıma ve onu her fırsatta kolundan tutup Paris'e götürmeme rağmen Paris'te yaşama ve üniversiteye gitme hayaline hiç sıcak bakmıyor. Eee, ben ne yapayım evi? Onca borcu? Kiralarım evi olur biter. Dağıttığım konuyu toparlamam gerekirse yurt dışında çalışmadan yaşamak istiyorsam (Bu saatten sonra kafede garsonluk falan yapamam) paramın olması şart. O yüzden çalışıyorum zaten.


Vize işini, ev kiralamak ve orada yaşamak için gereken para durumunu hallettiğimizi düşünürsek geriye tek bir engelim kalıyor. İşi bırakmak. Paris'i ne çok sevdiğimi ve orada yaşamak istediğimi onca kez belirtmeme rağmen sanırım buralarda pek fazla işimden bahsetmedim. Bahsettim mi? pek çoklarının düşündüğü gibi çok da rahat bir işim yok aslına bakılacak olursa. Canımın istediği kadar çay, kahve içebildiğim ama bunun yanında totomun pek de yer görmediği ve bir dolu sorumluluğu sırtımda taşıdığım bir işim var. "Bugün işi bırakıyorum, hadi eyvallah!" diyebileceğim bir işim yok ne yazık ki. Seramik, porselen, cam gibi pişen yüzeyler üzerine baskı yaptığım (serigrafi) bir işim var. Bu işi yapabilmek için de kocaman kocaman bir dolu makine. İşin bu durumu şu gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu makineler işlediği takdirde para kazanıyorum. Üretim yapıyorum. İşimi sürdürebilmek için de tasarım yapan, bir yemek takımının üzerindeki her deseni programlar üzerinde ince ince işleyen grafiker arkadaşlarım var. Sonra da işin tıpkı bir matbaa gibi baskı yapan kısmı başlıyor. Boyalar, kalıplar, kimyasal maddeler... Çalıştıkça çalışıyoruz.
İnsanın böyle bir işi olunca da çekip gidemiyor. Artık çalışmamaya karar verdiğim andan sonra bile yapılacak nice şey var. Demem o ki, bolca seyahat edip bir köşeden bir köşeye savrulmam için gereken boş zamana da sahip değilim. 

Başka hayalim var mı bilmiyorum. Şükür ki istediğim çoğu şeye sahip. (İngiltere vizesi de az önce geldi ama artık ona ihtiyacımız kalmadı.) Sağlığım yerinde, ailemin sağlığı yerinde, çok severek oturduğum bir evim, arada sırada birbirimizi yesek de genellikle anlaştığım bir eşim, ergenlik ataklarını savurmaya çalışan ve neyse ki hâlâ onu öpmeme izin veren bir oğlum var. Belli ki çalışmaya devam edeceğim. O yüzden dolu dolu emeklilik hayalleri kurmayı bir kenara bıraktım artık. Haftada bir günü fazladan çalabilir, onu da kendi istediğim gibi harcayabilirsem benden mutlusu yok. 

Rumuz: Üç gündür İngiltere vizesi yüzünden kahrolduğunu unutan blog yazarı.