1 Nisan 2019 Pazartesi

Avustralya Gezi Notları-4 Melbourne'da en çok neyi sevdim?

Kısa başlıklarla benim Melbourne'ümü görmeye ne dersiniz? Melbourne'de en çok neleri sevdiğimi paylaşıp sonra bir arabaya atlayıp okyanus kenarında seyahate çıkmaya hazırlanıyorum.

🌏 Kendi çapımda bir bibliyomanyak olduğumu düşünürsek Melbourne şehrinin kütüphanesini çok sevdiğimi söylemem de bir sakınca yok. İşte, State Library Victoria 📚


🌏 Açıkçası irili ufaklı başka kitapçıları var mıdır bilmiyorum ama ben içine girdiğim Dymocks Bookstore'u çok sevdim. Geniş bir alana yayılmış, içinde hem çok güzel hediyelikler var, hem de bir dolu kitap, defter. Merak edenler için adresi burada: Dymocks.



🌏Bizim Melbourne seyahatimiz iki aşamalı oldu. Birinci kısmında iki gece Melbourne'de konakladık. Ardından Great Ocean Road için yollara düştük. Okyanus kenarında iki gün boyunca yol aldık. Ardından Melbourne'e tekrar geri döndük. Avustralya Günü'nü yakaladık. Sokaklarda geçit yapan değişik ülkelerden insanları seyrettik. Ve bir gün yola çıkıp St. Kilda Bölgesine ve St.Kilda Sahiline gittik. Sanırım Melbourne'e gerçek anlamda aşık olmam bu sahili görmemle gerçekleşti.


🌏 Pazar yerlerini her zaman sevdim. Melbourne'de de özellikle gitmek istediğim bir pazar vardı: Queen Victoria Market. Fakat ne yazık ki oraya gitmeyi başaramadık. Zamanımız denk düşmedi. Eminim çok güzeldir. O yüzden Melbourne'e gideceklere, eğer benim gibi çarşı-pazar seviyorlarsa Queen Victoria Market'e gitmelerini öneririm. Biz orası yerine kaldığımız otele çok yakın ve çok güzel olan başka bir pazara gittik: South Melbourne Market.


Pazarın içinde çok güzel dükkanlar, nefis mangoların olduğu tezgahlar, insanı eve gidip arkadaşlarını yemeğe davet etmeye özendirecek sebzeler, et tezghları falan var. Biz Kuzey'le tazecik istiridyelerden  denedik. 

🌏 Brunetti: Lygon Street Carlton
Avustralya'da yemek olayı konusunda pek başarılı olamadık. Çocuklarla tatilde böyle oluyor zaman zaman. Pek meşhur yemekleri var mı bilmiyorum. Fish and Chips İngiltere etkisindeki bir deniz ülkesi için en favori yemek. Biz de burada 3-4 kez denedik. Bazılarımız (mesela Selçuk) yediği fish&chips'i pek beğendi ama bana sorarsanız, ki ben yemek konusunda daha güvenilir bir otoriteyim, yediklerimizin hepsi fazla kötüydü. Çok fazla yağ çekmişti. Oldum olası kızartmalara fazla yanaşmam ama burada yaşadığım tecrübeler haklılığımı ortaya koydu. Ben yemek yediğimiz yerler arasında en çok Brunetti'yi sevdim. Aslında burası tatlılarıyla ünlü bir yer. Envai çeşitte tatlı var. sahiden insanın aklı karışıyor ve tatlılar çok lezzetli ama en çok restoranın içindeki taş fırında pişen pizzalar güzel ve kendi salatanızı kendiniz oluşturabiliyorsunuz. Haberiniz olsun.

Fotoğraf: Buradan

🌏 Pasajlar: The Block Arcade
Burası şehir içinde gezidğimiz ilk pasaj. İnsan içine girince bir zaman tüneline girmiş gibi hissediyor. Üstü camlı tavanından ışık pasajın içine doluyor ve renkler canlanıyor sanki. Güneşli bir havada pasajın serinliğine attık kendimizi ama bana yağmurlu bir havada buraya sığınmak da çok güzeldir gibi geldi.


🌏The Block Arcade içindeki çay salonu Hopetoun Tea Rooms'u unutmamak şart. Önünde her daim uzun bir kuyruk oluyor. kuyruğu göze alırsanız, ki alın bence, vitrinden insanı cezbeden bir tatlı seçebilir ya da öğle yemeğini burada yiyebilirsiniz. Bir bardak çay da pek fena bir fikir değil çünkü kendinizi çok aristokrat bir ortamda bulacaksınız. Victoria Dönemi filmlerinden birine girip kendinizi o zamanın kadınları gibi hissetmek için bir fırsat size.



🌏 Köpüklü, insana kendini prenses gibi hissettiren içeceklerin dışında ne seviyoruz: Birayı. Ben çok seviyorum. Sizleri bilmem. Hele ki hava sıcaksa, şöyle bir patates kızartmasının yanında buz gibi bir biraya asla hayır demem. (Evet, bira varsa patetes kızartmasına evet!) Burada de pek havalı, pek kadınsı bir bira buldum. Daha doğrusu Berfu önerdi. Kalorisi az ama pek lezzetli bir bira kendisi. İsmi de pek güzel: Pure Blonde




20 Mart 2019 Çarşamba

Avustralya Gezi Notları-3 Melbourne

     Avustralya kafeleri ve kahvesi ile ünlü bir ülke. Elbette kıtanın başka güzellikleri de var. Okyanus kıyısında yol almak, dalgalarla boğuşan sörfçüleri seyretmek, buz gibi okyanus suyuna girmeye çabalamak, acaba az ileride köpek balıkları var mıdır diye düşünmek, el değmemiş ormanlarının kıyılarında adımlamak, yol kenarındaki "Zehirli yılanlar vardır." tabelalarına bakıp bunu ilk birkaç seferden sonra doğal karşılamak gibi 😀
    Hadi tutmayın beni! Birazcık daha bahsedeyim: Kanguruları var, biraz yol yaparsanız görebileceğiniz penguenleri var, koalaları var, sıcacık insanları var. Var da var. Biz çok sevdik Melbourne'ü ve dolayısıyla görebildiğimiz Avustralya topraklarını. Sizin de daha iyi anlamanız için ara ara fotoğrafları gözden geçirirken paylaştığım fotoğraflara eklemeler yapacağım. 

Şimdi gelelim kahve meselesine. Daha Avustralya'ya gitmeden Avustralyalıların sabahları güne "Flat White" içerek başladıklarını duymuştuk. Birkaç kez başka yerde flat white denememe rağmen özellkle Avustralya'da içmek istiyordum. Küçük hedefler, küçük mutluluklar 👊 Gittiğimiz her kafede kahve içerek Avustralya seyahatimi bir sürü kahve deneyimi ile renklendirdim. Bir de pek ünlü Veggemite'ları ile Timtamları var. 😋

Peki neymiş Flat White? 


South Melbourne Market'te bir kafe.

Sanki adını duyunca içindeki white kelimesinden olsa gerek, insanda latteden daha yumuşak içimli bir kahveymiş izlenimi veriyor. Ben ilk içtiğimde bunun tam tersini düşünmüştüm. Latteden daha sert bir tadı vardı. Bunun sebebi latteden daha fazla espresso ile yapılmasından kaynaklanıyormuş. Genellikle "iki shot espresso" ile yapılırmış. Sahiden de ilk yudumu aldığınızda süt tadından çok kahve tadı ile karşılaşıyorsunuz. İşin süt kısmına gelince durum birazcık değişiyor çünkü süt koymak yerine sütün köpüğünü koyuyorlar kahvenin içine. Daha çok süt ile sütün köpüğünün nefis bir karışımı gibi. Zaten Flat White'a bakınca kadife gibi bir süt görüyorsunuz. Sevdin mi derseniz evet diye cevap veririm. 

Bence latte, cappuchino ve flat white arasında çok minik farklılıklar var. Kendim için şunu tercih ederdim: Bir shot espresso ile yapılan flat white.

Ben de daha önce dediğim gibi birçok yerde kahve içtim. Kafeler dışarıdan bakıldığında pek havalı gözükmüyor. Bence Avustralya'da hiçbir şey çok havalı değil zaten. (Sydney Opera Binası hariç) Binalardan, kafelerinden, pastanelerinden, insanlarından hep bir mütevazilik akıyor. İnsan en çok da buna vuruluyor. Şekilden çok içerik kıymetli. Daha basit ve daha lezzetli bir yaşam.

Yarra Nehri Kıyısında Gezinti




Nehrin etrafı son derece canlı. İnsanlar nefes almak, öğlenleri ya da akşamları bir kadeh bir şey içmek, dinlenmek, tazalenmek ya da gece oldu mu eğlenmek için buraya geliyor. Melbourne sokaklarına akşam olunca sessizlik çöküyor demiştim. Bu dediğim Yarra Nehri kıyısı için geçerli değil. Sabaha kadar süren bir hayat var burada. Özellikle Crown Casino nerdeyse Las Vegas kumarhanelerinden biri kadar eğlenceli. Bu kompleksin için yemek-yeme yerlerinden, alışveriş yapılacak dükkanlara, eğlenmek için girilcek birçok şova kadar bir sürü şey vardı. Sadece Melbourne sabahlarını değil, aynı zamanda Melbourne gecelerini de yaşamak isteyenler için Crown Casino doğru adres. 😈


Melbourne parkları, bahçeleri, müzeleri

Şeherin tümü insana hizmet ediyor bu ülkede. Her yer yeşillik. Ağaçların kaç yıllık olduğunu hesaplayamıyor insan. Biz Royal Botanic Gardens'da gezindik. Soutbank üstünde National Gallery'ye uğradık. Müzenin duvarlarından dökülen suları izleyip biraz serinledik. İlk gittiğimiz gün müzeye giremedik çünkü gittiğimizde kapalıydı. Biz de içeriye bir göz atıp müze mağazasından alacak bir şey var mı diye gezindik. Daha sonra bir kez daha şansımızı denedik. Melbourne'e kadar gitmişken müzeyi de gezmeden dönmedik. En çok parkları sevdik. Birer kahve alıp çantalarımızdaki atıştırmalıklardan atıştırdık.




Çok anlattım, değil mi?
Fazla uzatmadan bu yazıyı burada kesip, belki bir yazıcık da kısa kısa Melbourne'de neyi çok sevdiğimi yazar ve Grand Ocean Road'a doğru yola çıkarım. 😀

14 Mart 2019 Perşembe

Avustralya Gezi Notları- 2 Melbourne

     1920'lerin Fransasında benim adını şimdilerde Alain de Botton'ın bir kitabından duyduğum bir gazete varmış: L'Intransigeant. Bu gazete ön sayfasından sansasyonel yazılar yayınlar, okuyucuların ilgisini çeken sorular sorarmış. Sordukları sorulara mutlaka zamanın ünlülerinden, yazarlarından cevaplar gelirmiş. 
     Mesela, "Ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalsanız hayatta olduğunuz son dakikalarda ne yapardınız?" sorusuna birçok ünlünün yanında Proust da gazeteye bir mektup yollayarak cevap vermiş.


     "Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşünün, -o kendi yaşamımız- bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor.


     Ama bunların hiçbirini bir daha yapamayacak olsak, her şey ne kadar güzel olurdu. Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvre'un yeni galerisini görmek, Bayan X'in ayaklarına kapanmak, Hindistan'a bir yolculuk yapmak olacak."

     Yazının devamı var elbet. Biraz "Ah! Keşke her gün bunu bilerek yaşasak!" kıvamında bir yazı. Okurken sayfadan başımı kaldırıp biraz düşündüm. "İyi ki!" dedim. "Gitmişiz Avustralya'ya. Ertelemeyerek, Avustralya'ya ve kendimize bir şans vererek ne güzel yapmışız."






Melbourne benim için güzel anılar şehri!



     Melbourne'de havaalanından çıktığımızda bizi arkadaşlarımız karşıladı. Daha doğrusu şu bizim meşhur yan komşunun kız kardeşi ile eşi. Ayaklarında parmak arası terlikler, yüzlerinde kocaman gülümsemeler vardı. Zannediyorum Avustralya'ya çok fazla giden olmuyor. Memleket havası bu ülkede çok fazla rağbet görüyor.  😀




     Şaka bir yana, Berfuların evine uğrayıp birkaç demlik çayı içince kendimize geldik. Akşam üzeri olduğundan uyumamak ve buranın uyku düzenine ayak uydurmak istiyorduk. Uzun bir sohbetin ardından arkadaşlarımızı kardeşlerinin evinde bıraktık. Hakan bizi Melbourne'deki otelimize kadar götürdü. Melbourne'e dair çok şey göremedik ilk akşam için. Yol boyunca arabanın camından baktım durdum. İlk kez geldiğim ve bir daha gelemeyeceğimi düşündüğüm yerlerde bunu sıklıkla yapıyorum. Havalaanından Berfuların evine gittiğimiz ilk dakikada bile yol kenarında kanguru görmüştük. Gitmeden fotoğraflarda gördüğüm Melbourne'de koca koca gökdelenlerin olduğunu biliyordum ama yine de sokak aralarındaki parklarda kanguru görecekmişim gibi bir yargıyla da donatmıştım kendimi. 


Grifton Sokağı İstasyonu- Melbourne'de ikinci nefis akşamımız💖

(Melbourne'deki otelimizi merek edenler BURAYA tıklayıversin.)

Melbourne'de her sabah Cafe Bella'da kahvaltıyla başlar.

     Her tatilin başlangıcı ayrı güzel, hele ki hayallerinin ötesinde bir yere varmışsan daha da farklı bakıyorsun her şeye. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltı etmek için dışarı çıktık. Şehrin dibindeydik. Merkeze doğru biraz yürüyüp gözümüze kestirdiğimiz bir kafeye girdik: Cafe Bella, Southbank.



     Kahvaltı ettiğimiz bu mekanı ve hepimizin zevkine uyan yumurta çeşitlerini öyle beğendik ki Melbourne'de kaldığımız günler boyunca kahvaltımızı burada yaptık. Bu arada "poached egg" denilen yumurta var ya, hani suya kırılan sanırım bizim çılbır dediğimiz, bu yumurta çeşidini Avustralya'dan daha güzel yapan bir ülke görmedim ben. Yediğimiz her yerde yumurtanın kıvamı harikaydı. Yine kahvaltı ettiğimiz yerlerden birinde yumurtayı nasıl böyle kıvamında yaptıklarını ve parçalamadıklarını sorduk. İşin sırrı kaynar suyun içine atılan birkaç damla sirkede yatıyormuş. 




     Melbourne son yıllarda üst üste 7 kez dünyanın en yaşanılır şehirleri arasında birinci seçildi. Artık nasıl bir şehir olduğunu siz düşünün. Benim ilk görüşte kanım ısındı bu şehre. Sydney ile karşılaştırıldığında daha sakin, daha mütevazi ama insanın aradığı her şeyi içinde barındıran bir kompaktlığı ve sevimliliği var. Akşam oldu mu sokakları yavaş yavaş tenhalaşıyor, gökyüzünü pamuk şekeri kıvamında bir pembelik ele geçiriyor. Bizim gibi kalabalık bir şehirden kalkıp gidince bu sakinlik insanın hoşuna gidiyor. Sokakların en güzel halini footoğraf makinesinin vizörünün içine sığdırabileceğini düşünüyor insan. Elbette her şehrin olduğu gibi bu şehrin de daha kalabalık, daha turistik caddeleri var. Oraların da hoşluğu ayrı. 



   Dünyanın birçok yerinde katedral, kilise gezdiğimizden olsa gerek Melbourne'de arkadaşlarımızla kendimize ilk gün için buluşma yeri olarak belirlememize rağmen, 1800'lü yılların ortalarında yapılmış olan St. Paul Katedralinin önünden geçip içine girmedik. Onun yerine biraz daha yürüyerek Graffiti Caddesi olarak bilinen Fitzroy Street ile Hoiser Lane arasındaki bölgede binaların duvarlarını süsleyen graffitileri seyrettik. Bu bölgedeki sokak aralarında dolaşıp şehri biraz tanımaya çalıştık. Yine St. Paul Katedrali'nin hemen çaprazındaki Flinders Sokağı İstasyonu (Flinders Street Station) da gezilecek görülecek listemizin başında yer alıyordu. Trenleri ve garları seviyoruz. Burası New York Merkez İstasyonu gibi görkemli, şatafatlı değil. Üstelik istasyondan içeri girince de bilet almadan gişelerden geçemiyorsunuz. Bu yüzden içeride ne olduğunu bilmiyorum. Şöyle bir göz gezdirip  istasyon önünde birkaç fotoğraf çektirip Avustralya sıcağında adımlamaya devam ettik. 



Sanırım akşam 20.00 civarı :) Şehrin nasıl sessiz olduğunu artık bir de siz düşünün.

     Şehir içinde ulaşım çok kolay. Sizin de aklınızda bulunsun. City Circle Tram diye bir sistem kurmuşlar. Melbourne'un merkezinde bulunan birçok görülmesi gereken ve turistik yerleri bu tramvaya ücretsiz olarak binip gezebiliyorsunuz. Şehir Müzesi, Parlamento Binası, Federasyon Meydanı, Dockland, Melbourne Akvaryumu, Prenses Tiyatrosu bu tramvayla ücretsiz olarak ulaşabileceğiniz yerlerden bazıları. 35 Numaralı Rota sizi dilediğiniz her yere götürüyor. Ne güzel bir hizmet değil mi?

Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için buraya bir TIK lütfen.



Beni biz ne yaptık Melbourne'de?



   Birazcık başımıza buyruk gezindik. Berfu'nun yanımızda olmasından dolayı sırtımızı ona yasladık. Yapmak istediğimiz şeyleri söyleyip, onun "Hadi bunu yapalım!" dediği yerlerde gezindik. 

     St. Paul Katedrali, Graffiti ile dolu olan sokaklar derken yönümüzü şehrin merkezindeki birkaç alışveriş caddesine çevirdik. Bourke Caddesi ile Collins Caddelerinde gezindik. Bu iki caddeyi de çok sevdim. 



     Swanston Caddesi üstündeki Eyalet Kütüphanesi (State Library Victoria) çok sevdiğim kütüphanelerden biri oldu. İçerisi inanılmaz şekilde doluydu. Her biri birer masa lambası ile aydınlatılmış masaların çoğu çalıştıkları ya da okudukları şey neyse onunla ilgilenen insanlarla doluydu. 😀Üst katlara doğru merdivenlerden yavaş yavaş tırmanarak çıktık. Yukarı çıktıkça aşağıdaki salonların görüntüsü daha da güzelleşti. Yine o sizin benden sıklıkla duyduğumuz cümle geçti içimden, "Bu şehirde yaşasam devamlı buraya gelirim." Kütüphaneyi gezdiğimiz günün akşamında konakladığımız otele gidince odada Melbourne'ü tanıtan bir dergiyi elime aldım. Avustralya'nın çok okunan yazarlarından biriyle yapılmış bir söyleşi vardı dergide. Yazar Jane Harper'a başarı kazanan ilk kitabı The Dry'ı soruyorlardı ve yazar da bu kitabı Melbourne'deki State Library'e giderek orada yazdığını anlatıyordu. (Bu arada kitap filme çevriliyormuş ve başrolünde Eric Bana olacakmış.) Hem yazarın hikâyesi hoşuma gittiğinden hem de kütüphaneyi çok güzel bulduğumdan, yine Berfu'nun bizi götürdüğü Dymocks isimli kitapçıdan bu kitabı alarak çıktım. Anı kitabı 📖


Evet evet! Melbourne'de özellikle iki yeri çok sevdim: Kütüphane ve kitapçı.


P.S.1: Devamı elbette gelecek. Kafelerden bahsedip Melbourne'ü ve dolayısıyla Avustralya'yı övmeye devam edeceğim. 😎


P.S.2: Kütüphanenin fotoğraflarını Kuzey bana yollar yollamaz onları da ekleyeceğim buraya.

28 Şubat 2019 Perşembe

Avustralya Gezi Notları-1

Avustralya seyahatini unutmamak için geriye dönüp sık sık bakıyorum. Rüya gibi; hep güzel anlarıyla aklımda. Anılarımdan silinmesin, izleri zamana yenik düşmeden derinleşsin diye bir an önce yazıya dökmek istiyorum. Üstünden yıllar geçse de kafamı geriye her çevirdiğimde, "Ah güzel Avustralya!" diye anımsayacağım yeşilin, mavinin içindeki bu cenneti. Gün geçtikçe, bildik hayatın işi gücü içinde yoğruldukça Avustralya seyahati bir serap gibi ben yaklaştıkça uzaklaşıyor. Neyse ki bu seyahatin tatilin ardından bile peşimizi bırakmayan yüklü bir kredi kartı faturası var da dünyanın bir ucundaki başka bir kıtaya gittiğime inanıyorum. 😀😀

Avustralya Kıtasına Gitmenin Ucuz Yolları 😂


"Avustralya'ya nasıl az para ödeyerek gidersiniz? Avustralya'da ucuz tatilin yolları..." konulu bir blog yazısı olmayacak bu. Olmasını çok isterdim ama mümkün değil. Aktarmalı iki uçuşun toplam uçuş saatinin 19 saat olduğunu düşünürseniz, ve bu uçusun 14 saatlik uzun kısmının 8 saatini okyanus üzerinde tamamladığınızı aklınızdan şöyle bir geçirirseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sırf bu uzun uçuş bile Avustralya seyahatinin neden bir seferlik bir seyahat olacağını açıklar zannımca. 😀
(Aklıma, "Ne yani Yeni Zelanda'yı görmeyecek miyiz?" diyen arkadaşlarım girmeye çalışsa da ben hâlâ durup durup bir türlü bitmeyen uzun uçak yolculuğunu düşünüyorum. ) 

"Avustralya hayaldi, gerçek oldu" diyerek başlıyorum eteğimdeki incileri dökmeye. 

Avustralya'ya gitme hayalini kuranlar neleri bilmek isterler? 


Uçak bileti meselesi. Biz aylarca uçak bileti baktık. Avustralya güney kutbunda olduğundan (biz kış yaşarken onlar yazı yaşıyor) ve çocukların sömestir tatili de bizim için en müsait zaman olduğundan gitmek için ara tatil zamanını tercih ettik. Uçak bileti konusunu yan komşumuza emanet ettik. Ondan daha iyi fiyata herhangi bir uçak bileti bulacak birini düşünemiyorum. O yüzden emin ellerdeydik. Aktarma yapacağımız kesindi zaten. Yine de tatilimizin süresi belliydi. Bu yüzden az aktarma yaparak hem zamandan hem de enerjimizden tasarruf etmek istedik. En uygun uçak biletini Etihad Havayolları'ndan  Abu Dabi aktarmalı olarak aldık.  Daha önce de bir kez Etihad Havayolları ile yolculuk yapmış ve çok memnun kalmıştık. Havayolları artık her şeyi parayla satıyor. Koltuğunuzu önceden kendiniz seçmek isterseniz para ödemek zorundasınız. Artık tüm havayolları Pegasus olmuş. Buna rağmen koltuk aralıklarını dar bulmadık ve uçak içi eğlence sistemi vardı. Yemeklere gelince, uçak yemeklerinden hiç hoşlanmadığım için burada da yemedim. Bu yüzden pek bir fikir beyan edemeyeceğim.

Avustralya'ya buradan götürdüğümüz abur cuburlar falan sokuluyor mu?


Hayır, sokulmuyor. Uçakta size bir kağıt dağıtıyorlar. Yanınızda ilaç, tohum, kuruyemiş falan var mı tipinde sorular var içinde. Hasta mısınız, ateşiniz var mı? Başka bir kıtaya gittiğiniz için sizin bu bakir coğrafyaya bir şey taşımanızı istemiyorlar. İlaç derken elbette zararlı ilaçlardan bahsediyorlar. Uyuşturucu madde içeren falan. Amma ve lakin, Avustralya'ya yaklaşmadan önce tv ekranınızda şöyle bir ibare beliriyor. Türkçe'ye matrak bir şekilde çevirmek gerekirse şu tarz bir şey: 
  "Beyanınızı doğru verdiniz mi? Yanınızda yasak bir şey yok, değil mi? Varsa, bildiriniz! Biz bulursak, Yok çantamı annem hazırlamıştı, ay ben bunu unutmuşum falan anlamayız. Ona göre!" 
Orada yaşayan arkadaşlarımız da çantamızda fazladan gofret, çikolata gibi şeyler bırakmamamızı söylemişlerdi. Yolun sonuna doğru hostesler ellerinde bir torbayla gezip tüm abur cuburu yolculardan topladılar. Benim atlamadığım ve beyan ettiğim tek şey ilaçlarımızdı. Hafif ağrı kesiciler ve ne olur ne olmaz diye yanımıza aldığımız antibiyotik benzeri ilaçlar.... Ülkeye girişte sordular, beyanımızı ciddiyetle gözden geçirdiler ve çantamızı kontrol ettiler. Çok kibardılar ama bu durum insanda biraz stres yaratıyor. İlaçların ne için olduğunu sorup sonra da ülkelerine buyur ettiler. Ben yine Avustralya'ya gidecek olsam yine adamların isteklerine saygı gösterir, yine istemedikleri bir şeyi ülkelerine sokmam. Bunun dışında her şey çok kolaydı. 


Avustralya'da telefon hattı meselesi...

Turkcell ve Vodafone'un bizi öpmesini istemediğimiz için daha hava alanından çıkmadan pre-paid diye tanımlanan bir ay geçerli hazır karttan aldım. Aldığımız yer BURASI. Çok akıllıca bir şey yapmışım. Doğru hatırlıyorsam 35 Avustralya Doları ödedim. Kaldığımız iki hafta boyunca da interneti bol bol kullandım ve etrafımdaki gençlere kullandırttım. 😀

Avustralya'ya vize var mı?

Olmaz olur mu? Türklere her yerde vize var. Yeşil pasaport durumunu bilmiyorum ama bizim gibi bordo pasaportlular vizeye başvurmaktan ve para ödemekten kurtulamıyor. Gitmeden bir sürü evrak hazırlayıp bir vizeci aracılığıyla Şişli'deki vize merkezine başvurduk. Ailecek birkaç saatimizi kaybettik. "Bir terslik çıkmaz inşallah!" diye düşünürken ertesi gün online vizelerimiz mail adresimize ulaştık. Avustralya yolunda her şey çok güzel ilerledi.

Otel, araba işi, Avustralya doları, okyanusta deniz keyfi...

Minicik bilgiler vereyim. Didaktik olmuyor değil mi yazdıklarım? Anı kısmına da geçeceğim yavaş yavaş. Şu bilgi kısmından daha çok o kısmı güzel aslında. Sizler de onları okumak istiyorsunuz biliyorum ama olsun. Belki birilerinin işine yarar bu yazdıklarım. 

Biz bilindiği üzere bu seyahatimizi Kuzey'le yaptık. İyi ki de öyle yapmışız. Seyahatin her aşamasından büyük keyif aldık. Kuzey'le seyahat edince bu tatilimizde otellerde kalmak yerine genellikle apart otellerde kalmayı tercih ettik. Melbourne otel işini Selçuk halletti. Grand Ocean Road üzerinde üç aile birlikte aynı evde konakladık. Evler muhteşem ötesiydi. Sydney ve Tazmanya'da da Selçuk ve Kerem otel işini üstlendi. Çok doğru seçimler yapmışlar. 

Gelelim nerelerde kaldığımıza.

İmagine Marco Otelinden görülen Melbourne manzarası. Görsel: Buradan

Melbourne'de şehrin merkezinde bir gökdelende kaldık: IMAGINE MARCO. Gece olup da odamıza döndüğümüzde ışıklar içindeki Melbourne penceremizin hemen dışındaydı. İki oda olmasına en çok Kuzey sevindi. Gece kaçta yattığını kontrol edemeyen bir anne malum annelerin en güzelidir. Değil mi?
İki gece bu otelde kaldıktan sonra valizlerimizi lobide bırakıp üç günlük Grand Ocean Road (Büyük Okyanus Yolu) gezimize çıktık. Bu otelin en güzel yanlarından biri de kiraladığımız arabayı ücretsiz olarak otelin otoparkına bırakabilmemiz oldu. Bir de çok güzel bir havuzu vardı ama yorgunluktan bakamadık bile.😀

Grand Ocean Road gezimizi uzun uzadıya anlatacağım çünkü Avustralya'ya giden herkesin bu geziyi yapmasını isterim. Anlattığımda durduğumuz her yeri de bir bir sıralayacağım. Şimdilik yol üzerinde iki evde kaldığımızı söyleyeyim. 

Yola çıktığımız ilk gün Apollo Bay'de kaldık: The Sandcastle.

Apollo Bay'deki evimiz: The Sandcastle
Bu ev 6 yatak odalı bir evdi. Viktorya tarzı evler gibi bir balkonu vardı. Bahçede oturup barbekü yaptık. Şarap içtik. Bir hayli de çekirdek çitledik. Başımızın üstünde milyonlarca yıldız vardı. Köftemi afiyetle yer, biramı içerken güney yarımkürede bir kuzey yıldızının olmadığını öğrendim. Coğrafya dersinde bunlar anlatılmış mıydı bilmiyorum. 😀 Sanırım hiç dersi dinlememişim. Hatta burada bizim bildiğimiz takım yıldızlar da yok. Büyük Ayı yok, Küçük ayı yok. 😢 Hala bu bilgiyi içselleştiremiyorum. Bu evle ilgili en belirgin hissim orada o gökyüzünün altında kendimi çok mutlu hissettiğim. 

Sonra sabah kalktık, yola devam ettik. Bir sürü yol hikayesi edindikten sonra o gece de Port Campbell'da kaldık. Burada kaldığımız ev güzel diye tanımlamam mümkün değil. Sanırım rüya ev falan diyebilirim. Öyle muhteşemdi. Karşınızda: ANCHORS BEACH HOUSE

Foto: BURADAN
Ev o kadar güzel döşenmişti ki ertesi sabah bizi uğurlayan evin sahibi hanımı nerdeyse İstanbul'a davet edip müsait bir zamanında bizim evi de dekore etmesini rica edecektim. Kiralamak için dekore edilmiş bir evin bu kadar ince bir zevkle döşenmiş olması beni çok şaşırttı.

Grand Ocean Road'u bitirdikten sonra gecenin bir yarısı yine kürkçü dükkanına yani İmagine Marco Oteline gri döndük. Üç gece daha konakladık Melbourne'de. 

Sonra ver elini Tazmanya, yani Hobart. 
Burada eski tarz bir otelde kaldık. Yine her şey çok güzeldi. Tamam, sevmeye gönlüm var biliyorum ama sahiden her şey çok güzeldi. Çok güzel planlanmıştı. Yolculukta emeği geçen herkes görevlerini aşkla yapmıştı sanırım. Burada HADLEY'S ORİENT HOTEL'de konakladık. Otelin ismi de otelin yaşatmaya çalıştığı zaman dilimi de bana Hemingway'in ilk karısı Hadley'yi anımsattı. Romantizm benim işim!

FOTO: ŞURADAN

FOTO: BURADAN

Bu oteli o kısma kadar gelebilirsem uzun uzun anlatacağım. Mesela fotoğrafta uyumak için yastık yok ya, onlar yatağın ayak ucundaki sandığın içinde paketlenmiş vaziyette. Akşam üzeri gelip yastıkları değişip yatağı hazır hale getiriyorlar. Ben hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm. Çay, kahve, sıcak çikolata... Birkaç gün tatlı hayat yaşadık biz buralarda. 

Neyse lafı uzatmadan son otelimize geleyim. Sydney'ye geldik bile. Tatil bitti sayılır. Sadece beş güncük kaldı. 😀 Sydney'de paraları bitirdiğimizden olsa gerek daha standart bir otelde kaldık: MERCURE SYDNEY  😀

Açık söylüyorum bu otelin en güzel yanı muhteşem açık büfe kahvaltısıydı. Her sabah iki yumurta ya da çırpılmış yumurtaya adam başı 12-16 Avustralya doları arası bir para ödediğimiz düşünülürse seyahatin son günlerinde kahvaltıdan son derece mutlu kalktığımızı düşünebilirsiniz. Resmen sabahları daha mutlu uyandım. Çayımı, kahvemi bol bol içtim. Sonra da şehri gezmeye çıktım. 

Elektrik prizi işi

Önemli konu. Seçeneğiniz yok. Ya bu priz işini çözeceksiniz ya da çözeceksiniz. Bizim buradan götürdüğümüz multi adaptör işe yaramadı. Mecbur bir yerden aldık.



Adaptör elimizde kaldığına göre mecburen bir kez daha gideceğiz Avustralya'ya. 

Araba kiralama işi bombaydı elbette. Bize göre ters bir trafikte araba kullanmak zorunda kalan ve şükür ki bunu başarıyla tamamlayan Selçuk seyahat boyunca yola konsantre olmaktan benimle tek kelime bile etmedi. 😉 "Yahu araba kullanırken konuşamıyor musun sen?" deyince bana çemkirdi. Takdir edilmeyi bekledi. Şaka bir yana, zor bir işti yaptığı. Beyin o kadar sağ taraftan araba kullanmaya alışmış ki soldan akan bir trafiğe adapte olmak hiç de kolay değil. Neyse ki yola düştüğümüz Grand Ocean Road boyunca önümüzden seyreden arkadaşımız vardı. Dibinden ayrılmadan onu takip ettik. Trafik de o kadar düzenli ve insanlar birbirine o kadar saygılı ki hiçbir sorunla karşılaşmadık. 

Okyanus hikâyeleri pek daha sonra gelecek. 
Anlatacak çok şey var. Nereden başlasam, nasıl anlatsam?

21 Şubat 2019 Perşembe

Blog maceramı okumak ister misiniz?

Gün #17- Takıntılarım ve ben 😀


Bazı objelere takıntılı olma durumum var ne yazık ki. Uzun zamandan beri benimle olan eşyalarıma gözüm gibi bakıyorum. Mesela lise yıllarından beri kullandığım mavi renkli bir 0.5 kalemim var. Kimselere vermek istemiyorum, kimsenin kullanmasını da istemiyorum. Uğurlu kalemim o benim. Dili olmasa da bana anımsattığı çok şey var. Ben şu malına sahip çıkan insanlardanım. Hediye vermeyi çok severim. Bir hediye alacaksam uzun uzun gezinir, hediye vereceğim kişinin ruhuna uyan bir şey almaya çalışırım. Bunun yanında eşyalarıma da sahip çıkarım. Kuzey çok dağınık. Selçuk, ona çektiğini kabul ediyor. Çantasına bir gün koyduğu kalem ikinci gün asla olmuyor. 😀 Sorunca, falancaya verdim diyor. Alt tarafı bir kalem diyor. İşin kötü yanı, kendisi de başkasından bir kalem ödünç alırsa aynı muamaleyi yapıyor. Ya bir yerde bırakıyor aldığı kalemi, ya çantasına atıp eve getirip ertesi gün kaybediyor. Oğlum, başkasından ödünç aldığın şeye kıymet ver lütfen, iade et deyince de, "ne olacak alt tarafı bir kalem!" deyiveriyor. 

Geçenlerde benim bu mavi kalemi kalemkutusuna atıp okula götürmüş. Elbette ki kalem kutusunu unutmuş. İlk defa bunda bir telaş! "Söz veriyorum getireceğim kalemini. Kalem kutusunun içinde." dedi. Ben de, "Gelmezse, sen de eve gelme." dedim. Neyse ki hem oğlan hem de kalem geldi eve. 

Demem o ki, mavi kalemim, seyahatlerden severek aldığım kalem kutularım, anne evimden getirdiğim artık yıkana yıkana çizilen cam salata kasem çok şey ifade ediyor bana. 

Gün #18- Not defterim: Aklıma takılanlar, geçen günler, gülen yüzler...

Aklımda nice soru. Gün içinde bir fırsat yaratırsam kendime dönüyorum hep. İç sesime yani. En çok onunla konuşuyor, onu dinliyor, ona anlatıyorum kendimi. Ara ara üzüyor beni. Başkalarından daha çok dokunuyor söyledikleri. Yine de dönüp dolaşıp ona sığınıyorum. Günlerim akşam oldu mu salonun köşesindeki koltuğa kıvrılıp okuyarak geçiyor. Bana iyi gelen şeyleri yapmaya çalıyorum. Kitap okumanın dışındaki şeyleri pek başaramıyorum. Öğlen iş arası kaçıp yogaya gidemiyorum ya da sabah erkenden kapıdan adımımı atıp yürüyemiyorum. Yıllardır istikrarla yaptığım yegane şey çay içmek ve kitap okumak. Hayat, bir kitabın sayfalarının arasındaysam ve bir bardak çayı yudumluyorsam nefis geliyor. Uzun zamandır eve aldığım dergileri okuyamıyorum. Sehpanın üzerinde öylece beni bekliyorlar. Onları okumak, hayalini kimseyle paylaşmayacağım bir gezi planı yapmak aklımda. Şöyle araba sırtında bir seyahat. Köy, köy gezmeli, durduğun her köyde bir dondurma yemeli. Yeni bir seyahatten dönmeme rağmen başka bir seyahati hayal ediyorum. 

Söylemezsem duramam. Harry Potter okuyorum yine. Melez Prens'i. Harry'yi, Ron'u bir kenara koyarsak en çok Hermione'yi seviyorum. Bir de şu Luna var. Tuhaf kız. Keşke Rowlings bu karakteri daha çok işleseymiş diye düşünüyorum. Böyle bir şey geçiyor aklımdan. Selçuk yine ailemizi diziden diziye sürüklüyor. Hep beraber Umbrella Academy'ye başladık. Şimdilik sadece iki bölüm. Aramızda süre gelen kitap okuma yarışı devam ediyor. Hâlâ yarışı bırakmamış olması şaşırtıyor beni. Acaba bu hırsı daha ne kadar devam eder diye merak ediyorum.😀 Olmadı, iş seyahatine çıksın diye destekleyeceğim onu. Bu meydan okuma işinde sınıfta kaldım. Tam yakalayacakmış gibi oluyorum. Tekrar gerilere düşüyorum. Şubat ayını aksayarak da olsa tamamlarsam Avustralya'yı yazmak istiyorum. Avustralya'yı yazmak istememin tek sebebi benim. Muhtemelen bir daha gitme şansımız olmayacağı bu muhteşem ülkeyi, kıtayı sırf kendim için bile olsa yazmak istiyorum. Orayı düşününce kalbim heyecanla çarpıyor.

Gün #19- Blog maceram...

Şimdi bakın. Hayatta iyi ki yaptım diye çok mutlu olduğum, kendi kendime övündüğüm birkaç şey var. Bunlardan biri ömür boyu en iyi arkadaşım olan kocamla evlenmiş olmam, Kuzey'ciğimi doğurmuş olmam, doğru dostlar edinmem ve bu blogu yazmak. 

Blogumu açtığım, elimden geldiğinde yazabildiğim ve bu yaptığımdan bunca (dünyalar kadar) keyif aldığım için çok mutluyum. Geriye dönüp bakacak olursam ilk blog yazımı 1 Şubat 2010 yılında  basit bir merhaba diyerek yazmışım. Üstünden kocaman bir 9 sene geçmiş. Şimdi yazarken şok geçiriyorum. (Bu gerçek olabilir mi? 😳)
İşin tuhaf yanı, blog yazmaya karar verdiğimde blog dünyasından bi' haberdim. Takip ettiğim hiçbir blog yoktu. Bu fikir nasıl oldu da aklıma geldi hiçbir fikrim yok. Sadece etrafımda olan bitenden çok sıkıldığım bir dönem olduğunu anımsıyorum. Hayatın "Hadi içelim, güzelleşelim." formatında döndüğü, aynı günlerin ardı sıra birbirini takip ettiği günler. Etrafımdaki herkesten sıkılmış, aynı muhabbetleri tekrar tekrar yapmaktan bunalmıştım. Yazmak, ruhuma iyi gelecek bir şeyler yapmak istiyordum. Kitaplardan, dergilerden, keyif aldığım şeylerden, hayallerimden bahsetmek istiyordum. ilk yazımı, yorum gelsin diye beklediğim onca zamanı çok iyi hatırlıyorum. İçimin umutla dolduğu, bir şeyi yapmaktan çok ama çok keyif aldığım zamanlardı. Şimdilerde hayat o günlerdeki kadar heyecanlı gelmiyor bana. Tüm duygular zamanla eskiyor sanırım. Bloga yazmanın verdiği keyfi hep ayrı yerde tutmaya çalışsam da, keşke Türkiye'de blogların değeri yeteri kadar bilinse, ig'de iki fotoğraf paylaşan blogger diye kendini adlandırmasa diye düşünüyorum. Çünkü yazmak emek istiyor ve emek verenlerin kıymeti bilinsin istiyorum.

Diyeceklerim bu kadar hakim bey! 😀


17 Şubat 2019 Pazar

28 Gün Meydan Okuması #Gün15-16

Gün 15- En çok merak ettiğin bir şeyi araştır, millete de bir faydan dokunsun.


Bugün biraz daha bilgisayar başında vakit geçirirsem sanırım meydan okumada olmam gereken günün paçasından yakalayabileceğim. Gel gör ki, bu soru beni biraz zorladı. Belki araştırmacı-gazeteci modunda olmadığımdan olabilir, belki de yorgun olduğumdan. Genelde kitaplarla, şehirlerle ilgili şeyleri merak ederim ben. Mesela yan komşunun evine gece yarısı gelen adamı, kimin kiminle görüştüğünü, insanların hayatlarındaki mahrem yanları merak etmem. Selçuk, benden meraklıdır. Bazen insanlara sorduğu sorular karşısında hayrete düşerim. O da, yakın bir arkadaşıma merak edip de sormadığım sorular karşısında dehşete düşer. 

"Nasıl yani? Sormadın mı bunu?" der gözlerini gözlerime dikerek. 
"Yoooo!" derim sakince. "Hiç aklıma gelmedi."

O yüzden bu soru böyle birden bire gelince son günlerde neyi merak edip de öğrenemediğimi düşündüm. Sanırım ev ahalisinin hali beni dış dünyaya kapadı. 
Mesela birileri gerçek bir konuya cevap vermek istiyorsa an itibariyle Kuzey'i anlama kılavuzunu çözüp onu elime vermesini rica edebilirdim. Gerçekten bir ergen beyninin nasıl çalıştığını merak ediyorum. Nasıl bu halden çıkılır? Bir ergenle nasıl konuşulur? Bir ergenle başa çıkmaya çalışırken hangi yatıştırıcıları kullanmak gerekir?

Şu aralar takıldığım konular bunlar. Onun dışında hâlâ okuduğum kitabın etkisindeyim. Sekizinci Hayat'ın yazarı Nino Haratischwilli'yi merak ediyorum. Kimdir, nasıl yazar, bir insanın içinden nasıl böyle bir öykü ve bunca kelime çıkar?

Maruzatım budur. 😀

Gün #16- 10 maddelik liste....

Yazmakta bu kadar geç kalınca tıkandım tabii. Yaz, yaz biymiyor gibi geliyor. Bir de bir konudan başka bir konuya atlarken kafam iyice karışıyor.
Evin halinden bahsedeyim azıcık. Selçuk'la kitpa okumak konusunda çarpışıyoruz. Bir senenin sonunda benden daha çok kitap okuyacağını iddia etti. Ben de, "Zor o iş!" dedim. Şaka yapmıyordum. Hırslı değildir Selçuk. Ama adamcağız hayatının ilk hırsını bana karşı yaptı sanırım. Nereye gitse elinde bir kitap. İşe kitapla gidiyor, akşamları harıl harıl kitap okuyor. Kafasını kitaptan kaldırmıyor, konuşmuyor. Eee, benim ne kadar hırslı olduğum malum zaten. Bu sene nasıl geçer bilemedim. 😀

O yüzden benim liste okuduğum kitapların listesi olacak. Selçuk da ensemde ayrılmadan ilerliyor. Vallahi nefesini hissediyorum. O kadar diyeyim.

1- Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu- Şermin Yaşar
2- Temiz Aile Çocuğu- Caner Alper
3- Filamingolar Pembedir- Aslı Perker
4- Okul Sıkıntısı- Daniel Pennac
5- Aylaklar- Melih Cevdet Anday
6- Esir Şehrin İnsanları- Kemal Tahir
7- Sekizinci Hayat- Nino Haratischwilli
8- Zamanı Durdurmanın Yolları- Matt Haig
9- Harry Potter- Melez Prens- J.K.Rowlings


Şimdilik okuduklarım bu kadar. Harry'yi okumaya devam. 😉


16 Şubat 2019 Cumartesi

28 Gün Meydan Okuması #Gün 14

#Gün 14- Nasıl hissediyorsun kendini?


Köşeli harfler gibi ruhum. Çıkıntılar yapıyorum dışa doğru. Bir arada durmaya çalışırken dışa doğru dallanıyor, huysuzlanıyorum. El ayak çekildi evden. Herkesin bir işi varmış. Dış kapının sert sesi kulağıma gelince içim boşaldı birden. Derin bir sessizlik oradan mutfağa, oturduğum yere uzandı. Evin bildik melodisi çalmakta yine, ocakta demlenen çayın sesi. Bana en çok huzur veren ses. Gitmem gerek benimde. Yapacak çok işim var. Tam gitmeye hazırlandığım o anda kaldım yerimde. Ortada duran kahvaltı masası, bardağımda yarım içilmeyi bekleyen çay, tek başıma olmak iyi geldi. Kuzey’in kitabı masada. Unutmuş. Akşam kızacak bana. “Olmuyor anne böyle! Görevlerini aksatıyorsun.” diyecek.
Şakayla söyleyecek bunu. Kızdırmamaya çalışacak beni çünkü aslında biliyor ki onun çantasını toplamak benim görevim değil. O yüzden arada koymayı atladığım birkaç kitabı affedecek, susacak. Ben her zamanki gibi bana kalmayan vakit için söylenip dursam da evin her bir bireyin önceliği benden önce gelecek. Bunu artık kalben kabullendiğimden kendimi böyle sevmeye çalışacağım. Çok bunaldığım zamanlarda, “Kaç yıl daha bu evdeki Kuzey?” diyecek devam edeceğim yola. Zaman zaman Selçuk’un hayatımda olmama ihtimalini aklıma getirip yorulduğum yerde yine huzurun tatlı köşelerinden birine sığınacağım.

8. Hayat’ı okuyorum şu günlerde. İçinde anlatılan hayatlar gibi hemen bitmeyecek bir kitap. Kitabın uzunluğu bir yana öyle küçük puntolarla yazılmış ki okurken de yanında taşırken de yoruyor insanı. Hikâye böyle güzel olmasa, insanı böyle sarmasa bir kenarda bırakılabilir belki. Olmuyor. Sürükleniyor insan. İnsanlık acıları tüm insanları bir yerde birbirine kavuşturuyor. Günlük sıkıntıların aslında pek de bir şey olmadığını düşünüyorsun kısacık bir anlığına. Sonra yapmak istediklerin, yapamadıkların, canının çektiği ama muktedir olmadığın onca şey geliyor aklına. Huysuz bir ihtiyar olmadan önce huysuz bir ihtiyar gibi davranmaya başlıyorsun. Keşke’leri bıraksan da bir yere, başka bir kelime  çıkıyor içinden. Daha önce hiç tatmadığın bir kelime. İsmini bilmiyorsun o kelimenin. Sızısını duyuyorsun sadece. Hayatın bir şeylere sığınarak geçiyor.

Ketil Bjornstad çalıyor şimdi. The Grave. Hayat bir şaka olmalı.
Başka bir şey olamaz zira.

-->
14 Şubat Perşembe