23 Şubat 2017 Perşembe

Bir tatlının aşkına Almanya: Apple Strudel

Seyahatten bahsetmeyince bu blogda bir şeyler eksiliyormuş gibi geliyor. Zaman zaman da eski günlere dönmek, anılar denizinde kaybolmak ve geçmiş güzel çocukluktan konuşmak, anlatmak istiyorum. Canım ne istiyorsa, vakit neyi elveriyorsa öyle yani😀
Kalbim her daim "Seyahat, seyahat!" diye atıp duruyor ama. 

Mesela iş yerinde çalışıyorken aklıma geçen haftaki yolculuğumuz geliyor. Önce Paris, ardından dört saatlik bir tren yoluculuğuyla Frankfurt ve Goethe'nin evi. Aklıma yer edenler elbette zihnime hemencecik üşüşenler.


Paris'te son iki gün öylesine soğuktu ki Frankfurt'taki hava bana bahar gibi geldi. Ambiente Fuarı için nerdeyse her sene ve çoğunlukla Selçuk'suz gittiğim bu şehir bana sadece soğuğu anımsatır. Şubat ayı Frankfurt'ta karlı geçer. Buz gibi bir hava insana "Burada ne işim var benim?" sorusunu sordurur. Eski şehrin gözünüzü dokunduğu "Römer" turist olarak gelenlerin ilk uğradığı bölge olsa da mevsim şartlarından olsa gerek genellikle sessiz ve sakindir. Bu sene de öyleydi. Fuardan erken ayrıldığım son gün eski evleri ve geniş meydanıyla bu bölgeye gittim. Daha önceki gidişlerim gibi soğuk bir hava değil de insana yaşama sevinci veren, baharın kapıda olduğunu müjdeleyen bir hava ılık ılık başımın üstünde esiyordu.

Meydanın fotoğraflarını çektim. Gökyüzüne baktım. Seyahatin insanın içini yumuşatan yol haliyle şükrettim. Açık söylemek gerekirse bir gün sonra evimde olacağım için de sessizce "Ohhh!" dedim. Oğlumu özlemiştim. Onunla seyahatin de ayrı güzel yanları oluyor. Bir haftayı geçen ayrılıklar her iki tarafa da zor geliyor. Eve döner dönmez kavga ve dövüşe devam etsek de kapıdan içeri girip de oğulcuğuma kavuşmak dünyanın en güzel şeyi. 
(Yazar burada seyahat konseptinden uzaklaşıp, anne rolüne  bürünmüştür. Affola😀 )
Sevimli garsonumuz. Elbette önden bir fotoğrafını çekmem düşünülemezdi. 😊
Römer'deki sırt sırta vermiş eski binalardan birindeki bir kafeyi gözümüze kestirdik. Apple Strudel yiyecektim ve bunu güzel bir yerde yemem gerekiyordu. Seçtiğim yer muhtemelen turistik bir yerdi. Ama benim pek umrumda değildi. Sonuçta meydandaydı, eski binalardan birindeydi ve içerisi çok romantikti. Orası mı burası mı diye düşünürken garson kadın kapıyı açtı, bizi içeri buyur etti. Turist avında olan işletmelerin klasik sorusunu yöneltti hemen: Yiyecek misiniz, içecek misiniz?
İçeceğiz ama yanında da bir apple strudel yiyeceğiz dedim.

"Kahvenin yanında bir şey yiyecekseniz olur." dedi. (Kapitalizm insanlığı elbette öldürüyor.)



İki coffee latte bir de elmalı tatlı söyledik. İçerisinin havası Avusturya dağ köylerindeki bu tip mekanların sıcaklığını taşıyordu. Buzlu pencere camları hem ışığı içeri taşıyor, hem de ortamı loşlaştırıyordu. İçimde yazma hissi uyandıracak kadar güzel bir mekandı burası. Biz otururken kalabalık bir Çinli grup kaldı. Garson kadın pencere kenarlarında boş masalar olmasına rağmen, o masaların rezerve olduğunu söyleyerek grubu yukarı kata aldı. Kadın hesabı ödemek isteyen bir masa olursa da daha insanlar oturdukları yerden kalkmadan masayı toplamaya başlıyordu. Hani misafir daha gitmeden ortalığı toplamaya çalışan tipler vardır ya işte öyle.😀  Koltukların arkasındaki yastıkları düzeltip, sonra çekilip yaptığı işi kontrol ediyordu.


Gelen elmalı tatlı nefisti. Ben elmanın yaratılış sebebinin bu tatlı olduğunu düşünüyorum. Almanlar da bu işi iyi yapıyorlar. Her gittiğimde kahvemin yanına bu tatlıdan istiyorum. Bir de dondurma. 😋
Tatlımızı yiyip kahvelerimizi içtikten sonra garsona akşama yemek için rezervasyon yapıp yapamayacağımızı sordum. "Mümkün değil!" dedi. "Çok doluyuz."
"Tüh!" dedim. "Arkadaşlarım burada yemek yemeyi çok isterdi." 
Konuşmamızın içinde gölgesi dolaşan kalabalık bizim garsonu çok heyecanlandırdı. Bir koşu mekanın adının yazılı olduğu bir kart getirdi ve ne zaman istersek bizi ağırlamaktan mutlu olacağını belirtti. Bir telefon etmemiz yeterliydi. Gitseydik eminim bizi Çinli turistler gibi üst kata yerleştirirdi.😂
Apple Strudel aşkına 💖

Buradan çıkıp Goethe'nin evine gittik. Benim Frankfurt seferlerimin vazgeçilmez adresi burası. Şehre gelip fuar gezmekten başka bir şey yapmayınca psikolojik olarak buraya gidip kendimi rahatlattığımı düşünüyorum. Bir yazar, bir ev, bir kültürel etkinlik... 
Selçuk, "Bir şey yok ki Goethe'nin Evinde. Niye gezeceğiz orayı?" dedi.
"Nasıl yani?" diye cevap verdim. Çünkü Goethe'nin Evi gördüğüm müze evler içindeki en güzel evlerden biriydi.
Bir sıraya koymam gerekirse Charles Dickens'ın evi ilk sırada, Victor Hugo'nun evi ikinci sırada yer alır. Kurgu karakterlerden Sherlock Holmes'un evi de süperdir. Goethe'nin Evi'de yaşayan bir ev intibası veriyor insana. Elbette evin içinde hayatın olduğu günleri bire bir veremez ama yine de gezilmesi gereken yerlerden biri. Küçük ayrıntıların büyük mutluluklar yarattığı insanlar içinse şunu söylemem şart: Goethe'nin yazı masası üstündeki mürekkep lekeleri ile birlikte bu evin içinde.

Peki Goethe'nin evinin fotoları nerede? Elbette bir sonraki postta.
Uzun blog yazıları okunmuyormuş, öyle diyorlar. 😂  Müze Evi yarına anlatacağım yani. Okuyun, olur mu?

20 Şubat 2017 Pazartesi

Liste 8- En sevdiğiniz özlü sözlerin listesini yapın

52 Liste Projesi

#Liste 8- En sevdiğiniz özlü sözlerin listesini yapın 😂 😂 😂

Benim liste beni bu hafta çok şaşırttı. Deyimler hadi neyse de atasözleri ile aram muhteşemdir. Yani hiç akıl almaz bir şekilde yıllardır süre gelmiş, milletin diline pelesenk olmuş atasözlerini bile kullanırken öyle bir hale getiririm ki yıllardır kullandığınız atasözünü tanımaz olursunuz. Ama elbette benim de sevdiğim sözler vardır. Özlü müdür orasını bilemem.



👉 "Paris her zaman iyi fikirdir." Audrey Hepburn

En sevdiğim özlü söz tam anlamıyla yukarıdaki cümleden ibarettir. Evde sık sık tekrarlarım. Duymayanlar olursa paraya kıyar mesaj olarak atarım. Çalışma odasındaki koltuğun üzerinde bu cümlenin yazdığı bir yastık da öylece durur. Kirlenince yıkar, akşam olmadan eski yerine koyarım. Canım Paris'e gitmek istediğinde elimde bu yastıkla evin içinde gezinir dururum. Öyle severim hem yastığımı, hem Paris'i, hem de söyleyeni.

👉  "Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir." John Lennon 

Benim hep planlarım vardır. Bana yapılacak bir doğum günü sürprizinin dışında sürprizlerden de pek hoşlanmam. Bir yere gideceksem önceden bilmek isterim mesela. Devamlı listeler yaparım: Marketten alınacak listesi, okunacak kitaplar listesi, evde yapılması gerekenler listesi, hafta içinde yapılacak listesi, yapmak istediğim  şeylerin listesi.... Ama bu liste kadını da aslında hayatın kendi istediğini yapacağını bilir. Sık sık kendine akıntıya kürek çekmektense, akıntıyla birlikte akması gerektiğini hatırlatır durur. Hayat, ben hep planlar yaparken de ummadığım şeyleri karşıma çıkarır. Önüme sunduğu her güzel şey için de bana sunulan hayata minnettarım.

👉  "Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın demektir." Anton Çehov

Dünya üzerindeki mini minnacık yaratıklar olduğumuzu kabul ettiğimden beri hayat daha eğlenceli geliyor bana. Hep kendime şunu soruyorum: Kendimizi bu kadar önemli zannetmemizin sebebi ne acaba? Kitleler halinde bir ormanın kenarına yerleşip ağaçları yok ediyoruz mesela. Sonra yerleştiğimiz, yıktığımız bu yerde yaşayan hayvanların neden bizim yerleşim yerlerinde olduğunu soruyoruz. Dahası kendimizden başka hiçbir canlıyı istemiyoruz. Oysa hayat kendimizi bu kadar önemli hissedeceğimiz kadar uzun değil. Son zamanlarda bu teorimi daha da geliştirdim. Kendime şöyle sorular sorarken kendi sesimi duyuyorum: Hayat sabah kalkıp işe gidecek, akşamdan çocuğundan sonra gelecek kadar uzun mu sahiden?
Kendi sesimi duyduktan sonra ne yaptığımı merak eden varsa: Hemen sarsılıp kendime geliyorum. Gülüyorum. Espriyi anladım ya hani 😀 İşe de gitmek zorundayız tabii. Hayat böyle bir şey. Biraz mutlu olmak, biraz mızıldanmak, çocuğundan ayrı seyahatteyken özleminden ölürken geldiğinin ertesi akşamında kavga etmek demek. Biraz karışık yani, çokça da basit. Yuvarlanıp gideceğiz. Başka çare yok.

👉  "Kendin ol. Diğer herkes çoktan kapıldı." Oscar Wilde

Kendin ol. Canımı ye! Oscar Wilde ne güzel demiş değil mi? Birilerine benzemeye çalışmasak, kendimizi kendimiz olarak sevsek ne fıstık olur. Özgün oluruz, tek oluruz.  😀

Bu haftanın listesi bu kadar. Bir de seyahat yazılarına geçebilsem ayna karşısına geçip kendimi öpeceğim. O kadar yani 😍


19 Şubat 2017 Pazar

Apartman Sohbetleri #2

Çocukluk Eğlenceleri

Dayanamayıp meydan okumanın ikinci sorusunu da cevaplayacağım. Bu arada 52 Liste Projesi için de yarına hazırlamam gereken bir yazı var. Tüm gün gezdikten sonra hangi birini yetiştireceğim bilinmez ama olsun. Paşa gönlüm böyle istiyorsa böyle yapacağım. 

Ben Küçükyalı'da büyüdüm. Bana göre nefis bir yerdi büyüdüğüm yer. Bir kere sevgi dolu bir yerdi. Komşuluk vardı. Herkes birbirini tanırdı. Çocukluğumla ilgili ilk anılarım yine oturduğum apartmana gelip dayanıyor. Apartman sakinlerinin kız çocukları apartmanın merdivenlerinde evcilik oynardık. Biz üçüncü katta oturuyorduk. Tam dördüncü kat merdivenlerinin başında. Dördüncü kat yani apartmanın çatısı camla kaplıydı. Gökyüzü olabildiğince gözükürdü o boşluktan. Bu yüzden apartmanın üst iki katı da aydınlık olurdu. Biz de bu katın merdivenlerinin başına bir kilim serer, minyatür çay setimizi, mini minnacık mobilya takımlarımızı alır oyun oynamaya dalardık. Gelen geçen de bir şey demezdi bize. Aşağı inenlere, yukarı çıkanlara sorardık: Ne içmek istersiniz?

Mahalle hayatımız var tabii bir de!
Bizim mahallenin aşağı mahalle ile yaptığı maçlar. Büyükler biz çocukları alır, tren yolunun arka tarafındaki boş araziye giderlerdi. Bizim mahallenin gençleri, aşağı mahallenin gençleriyle maç yaparlardı. Allahım nasıl eğlenceli olurdu o maçlar? Şimdi tam da bu maçları anlatırken aklıma Milliyet Gazetesi'nin düzenlediği müzik yarışması geldi. Okulca toplanır, yarışan arkadaşlarımızı ve okulumuzu desteklemek için büyük spor salonlarında yapılan yarışmalara giderdik. Ah eski günler ahhh!

Gelelim kişisel eğlencelerime. Bir kere benim kendimden bir buçuk yaş küçük bir kız kardeşim vardı. Daha ne olsun değil mi? Onunla oynardım. Büyüme çağımızda babamla olan tartışmalarımızın öncülüğünü hep ben yapmışımdır. O tartışacak pozisyona gelene kadar onun önündeki kapıları açmış olurdum. Ama eğlence anlayışımız farklılık gösterirdi. Ben okulu da oturup saatlerde ders çalışmayı da çok severdim. O ise eski Türk filmlerine bayılırdı. Hâlâ da öyledir. Filiz Akın'lı, Gülşen Bubikoğlu'lu, Kadir İnanır'lı filmler ne zaman televizyonda milyonuncu kez gösterilse bizimki ekranın başındadır. 


Küçük bir odamız vardı onunla. Karşılıklı iki yatak, bir gardrop, iki başucu dolabı, bir de çalışma masası. Kuytu bir odaydı ve apartmanın boşluğuna bakardı. O odayı ve loşluğunu ne zaman hatırlasam içim sevinçle dolar. Başucu lambasını açar ve kitap okumaya dalardım. Hatırlar mısınız bilmem Serhat Yayınları vardı. Bu yayınevinin kitaplarına bayılırdım. Heidi, Polyanna, Sevimli İkizler...

Sonraları Altın Yayınları'nın ciltli kitapları çıktı. Kadınların mücevhere duyduğu aşk gibi bir aşktı benim bu kitaplar için hissettiklerim. kabul etmek gerekirdi çok havalıydı bu ciltli kitaplar. Sert cildin üzerindeki parlak kuşe kağıda basılmış kabı çıkartır, buruşup yıpranmayacağı bir yere kaldırır, kitabı bitirdikten sonra da bu kabı tekrar cildin üzerine geçirirdim. Ne mesut saatler geçirdim bu kitaplarla. Yeri gelmişken Enid Blyton'u, Afacan Beşler'i, Yediler'i anmazsam olmaz. Yıllar sonra Enid Blyton'un kadın olduğunu öğrenince şok geçirmiştim. Bir de huysuz bir kadınmış, biliyor musunuz?
Sonraları annemin Kerime Nadir'lerine ve Agatha Christie'lerine dadandım. 
Çocukluğum geçtiği loş odada ne çok kitapla dostluk kurduğumu anlatamam. 

Çocukluk eğlencelerim de büyümüş halimin eğlencesinden pek farklı değilmiş aslında. 😀

Şimdi artık bu yazıyı sonlandırıp, ders çalışmak istemeyen Kuzey'e gaz vermem ve 52 Liste Projesi için yarınki yazıyı yazmam gerekiyor. 
Öperim efenim 💓

18 Şubat 2017 Cumartesi

Apartman Sohbetleri #1

Döndüğümden beri koşturuyorum. Öyle tatlı tatlı gezersem, dönünce de yığılmış bir sürü şeyi halletmek gerekiyor. Ama kimin umurunda değil mi?



Gelir gelmez elbette neler kaçırmışım diye merak ettim. Elime çayımı aldım, bilgisayarın karşısına oturdum. Amaç bloglarda neler dönüyor onu öğrenmek. Biliyorsunuz bloglar eğlenme yollarımdan biri. Akşam Sefası bir meydan okumadan bahsediyor, Leylak Dalı'da. Bir baktım ki Fermina da "Yazın hadi ama!" diyor. Kalabalık olunca çok eğlenceli oluyormuş. Bu meydan okuma da İlham Kedisi'nin başının altından çıkmış. Listeyi, soruları merak edenler BURAYA başvuracak yani😀

Nasıl bir apartmanda büyüdün?

52 Liste Projesi'ni her hafta düzenli olarak yapmaya niyet ettiğimden yeni bir meydan okumayla başa çıkabilir miyim bilmiyorum ama "Nasıl bir apartmanda yaşadığımla" ilgili bir soruya ilgisiz kalmam mümkün değil.😀  Geçmiş zamanların ve geçmiş insanların güzelliği midir bilmiyorum ama büyüdüğüm apartman hayatımın en güzel dönemine de tanıklık ediyor.
İster istemez şimdiki komşuluk ilişkilerini, sabahın köründe çıkıp gece yarılarında girip otel gibi kullandığımız evlerimizi düşününce, "Biz büyüdük ve kirlendi dünya!" demeden duramıyorum. Yazının başlığını dilersek, "Geçmişe Ağıt" şeklinde de değiştirebiliriz. 

Zemin katı saymazsak dört katlı bir apartmanın üçüncü katında büyüdüm ben. Küçükyalı'da sahile yakın, dört bloktan oluşan bir sitedeydi oturduğumuz ev. Apartmanın arka çıkışından çıkıp Hasan Amca'nın tarlasını geçince denizle burun buruna gelirdin. Sahil yolu falan yapılmamıştı o zamanlar. Bildiğin sahil vardı, kumuyla deniziyle. Yaz geldiği gibi yaşamın akışı da değişirdi. Akşam yapılacak salatanın domateslerini almak için Hasan Amca'nın bahçesine giderdik. Hasan Amca sabahtan toplanmış domatesleri biberleri tartar, annemin eline tutuşturur, kenardaki muslukta yıkadığı olgun bir domatesi de elime verirdi. Sulu sulu olurdu Hasan Amca'nın domatesleri. Ağzımın suyu aka aka yer, toprak kokusunu içime çekerdim. Bu meydan okuma münasebetiyle de Hasan Amca'nın ruhu şad olsun.

Oturduğumuz apartmana daha gelemediğimi biliyorum. Nasıl geleyim?

Evimizin önünden tren yolu geçerdi. Onun hemen berisinde de minibüs yolu dedikleri yol. Annem yıllardır aynı mahallede yaşıyor. Ben büyüdüğüm o mahalleden çoktan kanat çırpmış olsam da anneme her yakınlarıma mı taşınsan dediğimde, "Yok kızım ben yapamam öyle minibüsten, trenden uzak!" diyor. Onun hayatı marketlerin yan yana dizildiği, sahilde yürüyüşler yaptığı, komşularında sabah kahvaltısı ve beş çayı keyfi sürdüğü bir yerde geçiyor. Çok haklı diye düşünüyorum. 

    Dört paragraf sonunda ancak konuya girebildiğim, büyüdüğüm apartmanda yaşayan herkesin üstümde emeği vardır diyebilirim. Sanki çok uzun zaman önceymiş gibi geliyor ama öyle değil aslında. Herkesin evinde telefon olmadığı bir zamandan bahsediyorum. Bizim apartmanda tam da evimizin üstündeki dairede telefon verdi. Şaziye Ciciannem ile Veli Dede yaşardı orada. Yetişmiş çocukları vardı ama hepsi Almanya'da yaşıyordu. O yüzden ne zaman üst katımızdaki evin tabanından bizim evin tavanı tekmelense hemen yukarı koşardık. Bu iki anlama gelirdi. Ya telefona çağrılıyorduk ya da ciciannemin bize ihtiyacı vardı. Hayatımda tanıdığım en iyi insandan bahsediyorum. Nur yüzlü ciciannem. Dudaklarından hiç dua eksik olmazdı. Büyüdüğüm zamanlarda bile ne zaman canım sıkılsa, " Cicianne beni bir okusana!" diye kapısında dikilir, ayakkabılarımı çıkardığım gibi masanın etrafındaki sandalyelerden birine otururdum. Ciciannem de mutfaktan aldığı bir bardak suyla karşıma. Başörtüsünü düzeltir, pamuk saçlarını elleriyle başörtüsünün altına sokuştururdu. Duaları birbirinin peşi sıra okur, ağzı yırtılacakmışçasına esner, eliyle bir yandan ağzını kapatırken gözlerinden akan yaşları silerdi. En son baş parmağını dudağına götürür ve tükürüklerdi. Tuhaftır ki en sevdiğim kısım burası olurdu. Tükürüğünü iki kaşımın arasında alnıma kadar sürerdi. Sonra da suyu uzatırdı içeyim diye.
O an ferahlardım. 
"Prensesim!" derdi. "Nazarlara gelmişsin sen."
Elbette cicianneme göre çok güzeldim. Ortalama bir güzellikten bahsetmiyorum burada, bir prensesin olması gerektiği kadar güzeldim. Elbette tebaamın nazarına geliyordum.😂 
Evimizin üst katında oturan bu yaşlı kadın her zaman kapısını bana ve kardeşlerime açtı. Okuldan koşa koşa eve gelip, annemi evde bulamadığım çoğu zaman yumruklayarak kapısını çaldığım ve "Cicianne tuvaleti kullanabilir miyim? Altıma yapmak üzereyim." dediğim çok zaman olmuştur. 
Tüm apartmanın kıymetlisiydi ciciannem. 

Liseyi bitirmeme yakın zamanlarda bir gün babama çocuklarının çok uzakta olduğunu ve eğer ölürse onu mezara onun indirmesini istediğini söylemişti. Duyunca buz kesmiştim. Babam ciciannemin bu isteğini yerine getiremeyecek kadar erken gitti bu dünyadan. Her sabah babamın arabasıyla işe giderken arabaya binmeden önce apartmana bir kez daha bakardım. İki kadın olurdu camda. Biri annem, diğeri de bir üst kattaki ciciannem. Canım ciciannem de bir gün gidince sanki apartmanın suyu çekilmiş gibi oldu. Her gece dualarımın gitmesini dilediğim ruhlardan biri de onun ruhudur. 🙏

Anlattığım şeyler acı gibi gelebilir. Çünkü böyle hem sevgiyle hem de hüzünle anacağım çok kişi yaşadı o apartmanda. Sanırım sevginin çok olduğu yerlerde hüzün de çok oluyor. İki kat aşağımızda oturan İlker en yakın arkadaşımdı. Hâlâ da öyledir. Rakı arkadaşımdır benim. Canım rakı içmek isteyince onu ararım. Eski günlerden konuşur, birbirimizle alay ederiz. Şimdi geriye baktığımda iki oda bir salondan ibaret o minicik evde üç kızkardeş nasıl büyüdüğümüze şaşıyorum. Annem zaman zaman evde bir şeyi koyacak yer bulamayıp da söylendiğimde, "İki odalı evde büyüttüm ben sizi!" diye azarlıyor beni. 😀  Haklı tabii. 
Banyodaki gazlı şofbeni, gaz kaçağı olması ihtimaline karşı kapıyı aralık bırakma zorunluluğumuzu, kaygılı babacığımın her beş dakikada bir kapıyı tıklatıp, "Kızım bir ses ver." diye seslenişini dün gibi hatırlıyorum. Salondaki kaloriferin üstündeki mermerin üzerine tüner, caddeden 29 Ekim'lerde yapılan geçit törenlerini izlerdim. 
Trenler geçerdi, geçerdi, geçerdi.
Babam yaşadığı zamandan daha büyük kahkahalar atardı. 
Pazar sabahları kovboy filmleri oynardı bizim evde!
Biz kızılderilileri tutardık.

15 Şubat 2017 Çarşamba

Liste 7- Gününüzü aydınlatan kişilerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

#Liste 7- Gününüzü aydınlatan kişilerin listesini yapın.

Devamlı çoluğundan çocuğundan bahseden ve ne süper anne olduğunu sık sık dile getiren tiplerden pek haz etmiyorum. Gözüne soka soka annelik, süper kadınlık, her şeyi ben bilirimcilik beni gıcık ediyor. Olan var, olmayan var neticede 😂 Bir de her şeyin en mükemmeli olmaya çalışmak ve bunun için takdir beklemek niye?


Bu sinir girişi niye yaptım peki ben?
Şu sebepten: Günümü en aydınlatan kişi Kuzey çünkü. Vallahi öyle. Eve sinir harbi bir şekilde gelsem bile onu görünce tüm derdim tasam bitiyor. Aman sağlığı yerinde yaa, gerisinden bana ne diyorum. Öyle hızlı etki ediyor bünyeme. İyileştirme etkisi süper hızlı ve hemen kana karışıyor. 
Ekibin diğer üyesine gelecek olursak yuvarlanıp gidiyoruz işte 😀

Sonra kardeşim geliyor. Her türlü salaklığı yapma kapasitesi mevcut onda. Bize geliyor, ortalığı birbirine katıyor ve sonra çekip gidiyor. Geldiğinde mutlaka eksik bir şeyleri oluyor. Benden lazım olan şeyi alıyor ve asla geri getirmiyor. Mesela evde bir şeyim eksikse ve bulamıyorsam Selçuk, Yağmur'dadır diyor. Zavallının adı çıkmış bir kere. Umarım tüm hayatımız boyunca yaptığı saçmalıklar çoğalarak bizi güldürmeye devam eder. 

Gelelim blog dostlarına. Yazdıklarını merak ettiklerim ve bilgisayar başında gevrek gevrek güldüğüm nice blogger var. Bayılıyorum onlara. Bazılarının yazılarını bekletip, bir koşu gidip kahve yapıp öyle oturuyorum masa başına. Yüreklendirici, sevgi dolu mesajlarını eksik etmeyen  takipçilere ne demeli? İnsan güzel yorumlar okuyunca ve yüzünde kocaman bir gülümseme oluşunca iyiliğin gücüne inanıyor. Sırası gelmişken beni okuyan herkese çok teşekkür etmek istiyorum. Tanımadığım nice dost edindim burada. Hayatımı güzelleştiren en güzel şeylerden biri de blog. İyi ki varsınız. 

....ve arkadaşlarım!
Çok komikler. Çok içtenler. Çok iyi kalpliler. Artık kalben bağ kuramadığım insanları hayatımın içine almıyorum. Yoruluyorum çünkü. Hemen hemen haftada bir kez birer kadeh şarapla aynı masaya oturduğum dostlarımı, Yazı Evi'nin odalarını dolduran kalemdaşlarımı ve canım Duygu'yu çok seviyorum. 

Daha ne isterim hayattan diye düşünüyorum çoğu zaman? 

Sağlığımız olsun da gerisi halledilir, değil mi arkadaşlar?

5 Şubat 2017 Pazar

Liste 6- Nasıl eğlendiğimle ilgili acı gerçekler

52 Liste Projesi

#Liste 6- Eğlence yollarınızın listesini yapın. 

Kendimle ilgili tuhaf gerçekler  💣

Bu liste beni birazcık korkuttu çünkü yazacaklarımdan sonra aslında ne kadar asosyal bir tip olduğum iyice ortaya dökülecek. Klasik anlamda bir eğlence anlayışım yok sanırım. Zaman ilerledikçe de daha çok içime kapandığım, kabuğumun içinde genişledikçe genişlediğim bir evreye geçiyorum. Mesela diyelim ki tatildeyim ve bilmediğim bir şehrin keyfini çıkarmaktayım. Bana, "Gece eğlenmek için bir diskoya, gece kulübüne ya da bara gidelim?" dediğinizde yüzüne ışık tutulmuş tilki gibi kalıveriyorum. Çünkü bu çok gürültülü, milletin alkol sınırını aşıp da saçmaladığı mekanlardan hiç hoşlanmıyorum. Bir şehrin gece eğlencesini sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğim ve popüler mekanlar hakkından konuşamayacağım. 

Gece, benim için sessizlik demek.  Ya ev sıcağında ya bir kafenin geceyi bitirme telaşında sütlü bir kahveyi içmekten daha güzel bir şey bilmiyorum şu hayatta.

Macera Kitabım nasıl eğleniyor? 


💣  Öncelikle hayal kurarak...


Hakkını teslim etmem gerekir ki bizim evde bu işin kompetanı Selçuk. Kendisi hayal kurmayı yıllar içinde geliştirmiş ve bu mirası nesilden nesile taşıyarak bugünlere kadar gelmiş bir ailenin ferdi. Yemin ederim oturup patlamış mısır yerken bu ailenin hep birlikte hayal kurduğuna tanık oldum ben. Benim gibi duygularından çok mantığıyla yaşayan bir insan için bu duruma alışmak hiç de kolay olmadı. Sonra Kuzey doğdu. Babasının onun için her gece uydurarak anlattığı bir masalın kahramanı oldu: Kaku (Kahraman Kuzey'in kısaltılmışı) Bu çocuk annesinden aldığı genlerle, babasına uyum sağlamak için çok uğraştı. Bu arada anne de yaşamının bir evresinde daha dingin, daha spiritüel olabilmek için o yoga salonu senin, bu meditasyon kursu benim geziniyordu. Baktı ki inanmadan bir şey olmuyor, yaşamın kısa olduğuna ve anın sadece yaşadığımız an olduğuna inandı. Gezmeyi seven bu kadını hayallerin parçası olmaya en çok Kuzey'e okuduğu masallar inandırdı. Şimdi ailecek hayal kuruyoruz. Elbette patlamış mısır eşliğinde. 

💣 Yollarda...


Yoldaysam mutluyum, yoldaysam suratımda kocaman bir gülümseme var, yoldaysam dünya daha yavaş dönüyor. Yaşadığım her an içime siniyor, Selçuk ve Kuzey ruhuma temas ediyor. Yollar sohbet etmek, konuşmak, yaşamın günlük sıkıntılarından kurtulmak için en güzel yerler. Her köşesinde bir maceranın saklı beklediği, öğrenilecek, tecrübe edecek onlarca şeyin olduğu bir patikada insan nasıl olur da mutlu olmaz, eğlenmez? 
Evet, yollar benim için eğlenmenin bir diğer şekli. İçimdeki beni duyabildiğim, kendi sesimi susturmak zorunda olmadığım büyülü bir deneyim. Yaşadığım hayatın dışında verdiğimiz her ara benim mutlu olmamı sağlıyor. 

💣 Kitapların büyülü dünyasında...


Ben kitap okumayarak kendisini böyle bir zevkten mahrum bırakan insanlara acıyorum. Bu düşüncem kulağa biraz küstahça gelebilir ama öyle hissediyorum! İnsanın bilmediği ya da hiçbir zaman ulaşamayacağı dünyalara girmesinin tek yolu kitaplardan geçiyor. Ursula K. LeGuin'in yarattığı dünyalara adım atmadan bir ömrü tüketmek bence bir şeyleri eksik kılıyor. Sadece var olmayan dünyalar da değil tabii. Kürk Mantolu Madonna'yla hiç tanışmamak, Kumral Ada Mavi Tuna'da insanı derinden etkileyen Ada ve Tuna ile konuşamamak, Afacan Beşler'in macera dolu yolculuklarında ekibin görünmez altıncısı olamamak... Ben bu dünyanın parçası olamasaydım hayatım boyunca eğlenemezdim.

💣 Filmler neler anlatıyor bana bir bilseniz!


İşte övünerek söyleyeceğim bir şey: Televizyonun karşısında hiç vakit harcamıyorum.
Film seyretmeyi evde herkes çok seviyor. Sinemada her filme gidemiyoruz ne yazık ki. Bunun için yeterli vaktimiz olmuyor. Kuzey'in okulu, spor aktiviteleri, benim işim, Selçuk'un işi, seyahatler, arkadaşlarla görüşmeler derken sinemaya istediğimiz kadar vakit ayıramıyoruz. O yüzden filmleri genellikle DVD'lerden ya da internetten seyrediyoruz. Reklamsız, fazla zaman kaybetmeden. Hımm, aklıma gelmişken romantik komedilere de bayılıyorum. Evdekiler filmin sonundaki öpüşme sahnesi için bu filmleri seyrettiğimi iddia ediyorlar çünkü dediklerine göre tam da öpüşme sahnesinde yüzüm sessiz kahkahalar atıyormuş.

💣 Arkadaşlarla yenilen yemekler, birer kadeh şarap gibisi var mı?

Uzun zamandır sadece sevdiğim insanlara vakit ayırıyorum. Hayata bakış açılarımızın uyuşmadığı, pozitif olmak yerine negatif şeylere odaklanan insanlardan uzak duruyorum. Bir kere ben yapı gereği karanlık yanımın kenarlarında gezinen bir insanım ama kendimi tanıyorum ve şu hayatta kendi adıma seçtiğim şey mutlu olmak. Kuzey zaman zaman beni uyarıyor: Hadi olaylara biraz daha pozitif bakalım anne! İşte bu yüzden sevdiğim insanlarla birlikte yemek yiyor, onlarla şarap içiyor, kendimizde dalga geçiyoruz. Kendiyle dalga geçebilen insandan zarar gelmez arkadaşlar...

💣 Yazmak benim için eğlenmenin bir diğer adı...


Ne sıkıcıyım değil mi? Ama yazmak beni çok eğlendiriyor. Gerçek anlamda bir eğlenceden bahsetmiyorum elbet; lakin yazının başına oturduysam ve birkaç saat sonra o masadan yazmak istediğim şeyi yapmış olarak kalkmışsam değmeyin keyfime. Yüzümde nasıl bir gülümseme. Sanki bir şişe şarabı kendi başıma bitirmişim de hayat çok ama çok komik geliyormuş gibi. Öyle bir tatmin ve huzur duygusu. 

💣 Kulaklarımda kulaklık ve yürüyorum...

Geçen sene Kuzey'i servise bindirdikten sonra onun peşinden sitenin içinde yürürdüm. Kendime ayırdığım sessiz saatlerdi bu saatler. Bazen hafif bir müzik eşlik ederdi bana. Bazen de kulaklığı çıkarır sadece kuşların ya da adımlarımın sesini dinleyerek yürürdüm. Evin dışına doğru ilk adımı atmak bana da her zaman zor gelmiştir. Ama o ilk adımdan sonra her şey kolaylaşıyor. Yüzünüze vuran hava, hiç fark etmeyeceğiniz kuş cıvıltıları, çam ağaçlarının kokusu, hafif hafif açılan sis... Bu sene hava bir türlü aymadığı için sabah yürüyüşlerimi yapamadım. Yine de kendime ayırmayı başarabildiğim bu sessizlik saatlerinin mutluluğum kaynağı olduğunu biliyorum.

İşte ben kendimi böyle eğlendiriyorum. Hayatımızdan iyi insanlar ve atılan samimi kahkahalar eksik olmasın.
Sizi neler eğlendiriyor peki?

4 Şubat 2017 Cumartesi

Sevdiğim Filmler: Before Sunrise

Viyana'da Geçen Filmler 💖

Geçen gece evde kimse yokken en sevdiğim filmlerden birini açıp ekranın başına kuruldum. Romantik filmleri seviyorum. Hele ki içinde şehirler varsa ve yol macerası barındırıyorsa.
Before Sunrise'da böyle başlıyor. Dido ve Aeneas Operası çalarken tıpkı operanın coşkuyla ilerleyen notaları gibi tren de rayların üzerinde hızla ilerliyor. Arkasında kilometrelerce demir yol, yeşillikler içinde küçük kasabalar, bir uçtan bir uca bağlanan köprüler ve yol boyunca geçilen her yere bırakılmış minik an parçaları bırakarak.

Foto: Buradan
Bu filmi ve üçlemenin diğer filmlerini de onlarca kez izledim. En sevdiğim filmin Paris'te geçen ikinci film olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. İnsan bunca kez her hayata inanmak istediğinde ya da her keyif anında bu filmlere dönüyorsa demek ki filmlerle arasında kurduğu bir bağlantı da vardır diye düşünüyorum. Bunca kez bu filmleri seyretmenin sonunda da şöyle bir yere varıyorum: Her şeyin ötesinde, varılan yoldan çok yol boyunca yaşananların hayatımızda iz bırakacağının altı çift çizgili mesajı. Elbette bu mesaj görmek isteyenlere.😀  Son zamanlarda hayatımın bana kattıklarını düşünür oldum. Geride bıraktıklarıma üzülmekten ziyade, yaşamın bana sunduğu kıymetli anların değerini bilmek için yapıyorum bunu. Büyük kayıpların bıraktığı derin üzüntülerin haricinde yaşamın üzülmek için çok da uzun olmadığının farkındayım artık. Elimizdeki olanaklar dahilinde hayatımızı güzel kılmak da sadece bizim elimizde. 

Foto: Buradan
Filmin kahramanları gibi ilk filmi seyrettiğimiz günden üçlemenin son filmine gelene dek tıpkı onlar gibi bizler de yaşlandık. Tazelik fışkıran gençlik yüzlerimiz giderek minik kırışıklıklarla kaplandı. Toz pembe hayaller daha gerçekçi isteklere bıraktı yerini. Gülmenin, yaşamı tatlandırmanın değerini anladık. Ve istemediğimiz şeyleri ifade etmeyi ve "Hayır!" demeyi öğrendik. (Konuşurken değil de yazarken kendimle birlikte tüm evreni de yazdıklarıma katıyorum görüldüğü üzere.😉 )

Foto: Buradan
Julie Delpy ile Ethan Hawke'un o ilk gençlik hallerini, trenin içindeki tanışma anlarını, yemekli kompartımandaki masada konuşurken ki utangaç ama hevesli bakışlarını ve bir çılgınlık yaparak trenden birlikte inişlerini hatırlıyoruz değil mi? Hayatım boyunca hiç böyle bir şey yapmadım. Çoğunuz da yapmadı biliyorum. Belki de bu yüzden kayıp gençlik heyecanlarını izlemek çok keyifli geliyor. Film boyunca susmayan iki gence bayılıyorum çünkü konulmaları çok içten, çok gerçek. 
Filmin sadece bir sinema filminden öte unutmayacağım bir şiirmiş gibi düşünüyorum. Bence tüm o sahneler, tüm o insani konuşmalar ve ötesindeki her şey çok şiirsi çünkü. 

Richard Linklater- Foto: Buradan
Richard Linklater, içinde uzun ama nefis diyaloglar olan filmlerin harika yönetmeni. Filmlerini seyretmeye devam😀

Salı sabahı uzun zamandır hasretini çektiğim, sevdiğim şehre gidiyorum. Gitmeden önce muhtemelen Before Sunset'i seyredip, dönüşümde Paris aşkımı da kelimelerin arasına sıkıştırıp filmin en sevdiğim yerlerini anlatırım size. Olur mu?

30 Ocak 2017 Pazartesi

Macera Kitabım ocak ayında ne okudu?

Macera Kitabım derken kendimden bahsediyorum. 😀  

Macera Kitabım sadece bir web günlüğü; oturup da blog yazacak, kitap okuyacak hali yok ya? Bana sanki geçen senelerde daha fazla kitap okuyormuşum gibi geliyor ama bu sene itibariyle yaptığım başka şeyleri de göz önüne alırsam kendimi fazla hırpalamayacağım. Sonuçta iyi ya da kötü günlüğüme düştüğüm notlardan, bloga yazdığım yazılardan, sadece dört kez olsa da yoga yapmak için totomu oturduğum yerden kaldırmamdan memnunum. Doların ve Euro'nun hızla yükselişine psikolojik olarak uyum sağlayamadığım için şimdilik plan yapamıyorum. Ocak ayı seyahat edilmeden ama keyifli geçti. Pek fazla sinirlenmedim. Öfkelenmeye yakın olduğum zamanlarda da kendime "hiçbir şeyin buna değmeyeceğini" hatırlattım. 
Bu hafta yüksek başarı gösterdiğim şeylerden bir tanesi de seyrettiğim filmlerdi. Neticede sağlığımız yerinde olduğuna göre güzel bir ay olmuş bu yahu :) 
     ...ve bir de Kuzey sömestr tatilinin 2. haftasında futbol kampına gitti. Çocuğun benden utanmayacağını bilsem kalkar peşinden Antalya'ya giderdim vallahi. Leylak Dalı'm diyorum ki bir gitsen de baksan benim oğlana; ne yer ne içer? 😁



Senenin ilk kitabı her sene olduğu üzere bu sene de Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabı oldu. Bu kitabı okumanın bana Paris yolunu açtığını düşündüğümden olsa gerek, eski yılı bitirmeden kitabı ortalarda bir yerlere bırakıyorum. Yeni yıl ağacı, tazelenen dilekler ve elbette yeşersin diye oda sıcaklığında dinlendirilmiş suyla hayallerimi büyütmek gibi bir şey benimkisi. Evdeki herkese dileklerini soruyorum, benim hissettiğim yeni başlangıç heyecanını onlar da hissetsin diye çabalıyorum. Sanırım bu çabalarım da işe yarıyor arkadaşlar. Şubat ayının ik haftasının sonunda Paris'teyim. Yuppi!


Hayat biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerden ibaretmiş. Ben demedim, ünlü bir İngiliz büyüğümüz John Lennon söylemiş. Ben de okumak için başka kitapları düşünürken yakın bir arkadaşım Meltem Gürle'nin Kırmızı Kazak isimli kitabını hediye etti. Nasıl severim Meltem Gürle'yi. Ama bir kitap çıkardığından bihaberdim. Bir Gün Gazetesi'ndeki köşe yazılarını derlemiş ve bir kitap olarak yayımlamışlar. Nasıl samimi, nasıl insanın içine dokunan yazılar. Bir de edebiyatla ilgili nice şey, onca inceleme, kitapları ve yazarları ile ilgili yazının içine yedirilerek harmanlanmış keyifli bilgiler. Ocak ayının ikinci kitabı bu kitap oldu. Uzunca zaman da başucu kitaplarımdan biri olacağına şüphe yok. Kitabı ortasından açıp şansınıza ne çıkarsa onu okuyabilir ve düşünmek için kendinize uzun bir keyif arası verebilirsiniz. Ben şahsen öyle yapacağım.


Bir sonraki kitabım için fantastik bir diyara yolculuk yapmayı uygun gördüm. Hayatı yaşadığımız haliyle kabul etmek zor geliyor bana. Ve zaman hiç durmadan hızla ilerlerken de büyülü bir yerlerin varlığına inanmak içimi ferahlatıyor. Ben, samimiyetle bilmediğimiz başka diyarların olduğuna inananlardanım. İşte bu sebepten alalı bayağı bir zaman olan bir kitabı çektim raftan. Yeteri kadar beklemişti zaten. Vahşi Orman birkaç satırdır anlattığım gibi fantastik bir roman. Portland'ın hemen kıyısında konumlanmış, kimselerin girmediği büyülü bir ormanda geçiyor. Okurken tıpkı Alice Harikalar Diyarı'ndaymış gibi hissettim. Konuşan çakallar, kuşlar, kötü kalpli bir kraliçe ve daha niceleri. Yaşadığımız sorunların birçoğu orada da vardı; ama mutlu sonlara olan inancın varlığı kitabın her sayfasında kalbe dokunuyordu. Spoiler olur mu bilmiyorum ama söylemeden geçemeyeceğim. Kitabın sonrasında Mistik'lerin yaşadığı diyarda bir Şura Ağacı vardı ki onun için bile tüm kitap okunurdu. Şimdi aklımda hep o ağaç. Gölgesine sığınmak ve hayallere dalmak istiyorum.


Sonra bu fantastik dünyayı bir kenara bırakıp Bilge Karasu'nun Kılavuz isimli kitabını aldım elime. İncecik bir kitap. Kitabın ilk sayfalarında yazarın dili şaşırttı beni. Okuduğumdan şüphe ettim, ara ara geri dönüp tekrar okuduklarımı kontrol etme gereği hissettim. Biraz ileri biraz geri giderek üç bölümden oluşan kitabı bitirdim. İnce kitapların zorluğu bir kez daha önüme bir duvar gibi dikildi. Okuduğumdan keyif aldım da ama şimdi bana anlat bakalım şu kitabı deseniz, bir yazar, bir adam bir şoför der öyle kalırım.
Sahi tüm Bilge Karasu kitapları böyle midir? Bilen varsa azıcık aydınlatsa beni ne güzel olur. 


Yukarıdaki kitabın gel-gitleri içindeyken kitap kargom geldi. Benden önce Kuzey açmış kargoyu. Onun da okuması gereken kitaplar vardı içinde. Ben de ona seveceğini düşündüğüm bir kitap var, oku istersen diyerek Özge Samancı'nın Bırak Üzülsünler kitabını tavsiye ettim. Bu kitap bir grafik-roman. 1975 doğumlu Özge Samancı şu an Amerika'da yaşıyor ve Türkiye'de büyümenin nasıl bir şey olduğunu anlatmış; elbette çizerek. Kuzey başladığı gibi bitirmiş kitabı. Akşam eve geldiğimde kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okumam gerektiğini söyledi. Ben de elime aldığım gibi bitirdim kitabı. Ne çok geçmiş var o karikatürlerin içinde bir bilseniz. Kesinlikle tavsiyedir.


Ayın son kitabı hem Kuzey hem de kendim için aldığım Genç Sherlock Holmes kitabı oldu. Kuzey'e onunla eş zamanlı okumalar yapacağımın sözünü verdim. Aynı şeyleri okuyup, kitaplar hakkında konuşmak istiyoruz. Andrew Lane'in serinin ilk kitabı olan Ölüm Bulutu kitabını severek okudum. Kuzey elindeki birkaç kitabı bitirdikten sonra bu kitabı okuyacak. Bakalım o ne düşünecek? Beğenirse serinin devamını da okuyacağız. 

Gelelim son okumama.
Kitabın tümünü okumadım. Çok yıllar önce okuduğum ama bana ne hissettirdiğini bir türlü anlamlandıramadığım bir kitaptı Kürşat Başar'ın Kış İkindisinin Evinde kitabı. İlk öyküyü Yazı Evi'nde tekrar okuduk. Altını çizerek, uzun uzun düşünerek, yazılmayanların altındaki anlamı çözmeye çalışarak. okurken de, cümlelerin altını çizerken de ve kitabın kenarına notlar düşerken de okuduğumdan bu denli etkilendiğimi fark etmemiştim. Fakat öyküyü düşünmeyi bıraktığım andan beri Dışarda Kötülük Vardı isimli hikâye içimde yaşıyor.  
Demem o ki bu da ayın en kıymetli okuması olsun. Buralarda bir yerlerde dursun.