26 Eylül 2018 Çarşamba

Dublin: İrlandalı Sevgili

Hazırsanız başlayalım.

Dublin'e aşık oldum. Daha önce söylemiştim. Olsun. Sevdiklerimize sık sık sevdiğimizi söyleyelim. 

Aslında şu bir türlü kavuşulamayan aşk gibiydi aramızdaki. Ben yaklaştıkça İrlanda minik adımlarla benden uzaklaşıyor, her seferinde de arkasına dönüp aklımı başımdan alan bir gülücük atıyordu bana. Uzun bekleyişlerden, vize için fazladan ödenen paralardan, seyahatin önüne eklenen Londra gezisinden sonra James Joyce'un okumayanların dahi ismini ezbere bildiği Ulysses isimli kitabının adını taşıyan feribotla Dublin'e vardık. 
Yağmurun biz Dublin'e varmadan az önce şehrin üzerinden geçtiği ılık bir akşam üstüydü. Denizin mavisinden yüzümüzü çevirip merkeze giden otobüse attık kendimizi. Biraz trafik vardı, otobüs de çokça ışıklarda durdu. Şehre varmamız geciktikçe heyecanlanmaya başladım. Nihayet Temple Bar Bölgesi'nin olduğu yerde inip de otelimize yerleşince benden mutlusu yoktu. Pencerenin dışından odanın içine ulaşan müzik Dublin'de olduğumuzu bize anımsatıyordu.


Otelden çıkıp barların peş peşe sıralandığı Fleet Street boyunca yürüdük. İstanbul'un nemli sıcağından sonra Dublin'in yağmurdan ıslanmış arnavut kaldırımlı taş sokakları içimizi serinletti. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen barlar doluydu ve canlı müzik sesleri sokağa taşıyordu. Sokağın üstü restoranlar ve barlarla doludu. Arada birkaç mağaza, hayli pahalı fiyata çeşit çeşit şeker satan bir dükkan da vardı. Fleet Street boyunca yürüyüp ara sokaklara daldık. Nehrin kıyısına çıktık. Sonra tekrar geri dönüp cadde üzerinde yemek yiyecek bir yer bakındık. Otelin hemen karşısındaki Hard Rock Cafe tarzı bir yerde karar kıldık. Thunder Road Cafe adında bir yerdi. İçeri girince belirgin bir kızartma kokusu çarptı yüzüme. İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen de bar kısmında bir kırk dakika kadar beklettiler bizi. Aslında çoktan gitmeye hazırdık da hani daha seyahatin ilk gününden insan bir arıza çıkarmak istemez ya, o ruh haliyle beklemeye karar verdik. Sonunda oturduğumuzda açlıktan ölmek üzereydim. Bir bira söyledim kendime, bir de ortaya bir sürü atıştırmalık. Garsonun porsiyonların çok büyük olduğu konusunda bir uyarı yapmasını beklerdim ama yapmadı ne yazık ki. Gelen bir dolu kızartma yemeği (Tavuk kanadı, patates, nachos...) yemek için elimizden geleni yaptık. Neyse ki yanımızda ergen bir gencimiz var da önüne ne gelse (elbette sevdiği şeyler olmak şartıyla) silip süpürüyor. Bu seyahatimizde Kuzey yedikleriyle aklımı başımdan aldı. Büyüyor yavrum demek ki. 😀 Dublin'e gidersek bu Thunder Cafe'de yiyelim mi derseniz, siz bilirsiniz derim. Ben bir daha gitmem. 😀




Yemeğin ardından inanılmaz bir yorgunluk sardı bizi. Otele dönünce serin Dublin gecesinde yorganın altında mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalkınca da iş iş olarak şehir turuna soyunduk. 

KC PEACHES: Kahvaltı mekanımız...

Dame Street'te Papa'nın geçmesini bekleyen halk.

James Joyce'un şehrine gittik ama james Joyce okudun mu derseniz, sadece Dublinliler'i okuduğumu söyleyebilirim.

Dublin, bence görece küçük bir şehir. Bir günde gezilecek bir şehir olmamasına rağmen büyüklüğü ile insanı korkutmuyor. Tam tersine sanki şehrin kalbinde yaşıyormuşsun ve her yere kolaylıkla ulaşabilirmişsin hissi hakim. Dublin'de otelimiz de kahvaltı almadığımız için (ki çok güzel bir kahvaltı vardı sabahları) dışarıda yemeyi tercih ettik. Bunun için de hepimizin zevkine uygun bir yer aramaya dikkat ettik. Aslında daha çok sabahları yumurtası olan bir yerleri tercih ediyoruz. Yumurta her zaman insanı kurtaran bir besin. En azından  benim için.😋


Bir de nehrin diğer tarafından güzel bir kafe adı vereyim: The Woollen Mills. Çayları da kahveleri de ayrı güzel. İnsanlar yemek de yiyorlardı ve yemekler de güzel gözüküyordu. Biz denemediğimiz için bir şey diyemiyorum. 😀

25 Eylül 2018 Salı

İngiltere'den İrlanda'ya nasıl giderim?

Londra'yı tüm güzellikleriyle bir kenara bırakırsam seyahatimizin diğer kısmını oluşturan İrlanda'ya vurulduğumu hemen belirteyim. Gitmeden önce kafamda nasıl bir İrlanda yarattığımı bilmiyorum; lakin vardığımda karşıma çıkan Dublin'e ilk görüşte aşık oldum. En sevdiğim üç metropol var: Paris, New York ve Londra. Bu üç şehir de bir şehri yaşam merkezi yapan her şeye sahip. Kültürel olayların yanında, yürüme mesafesinde olan (ya da bir metroyla ulaşılabilen) parklarıyla da konuklarına ev sahipliği yapıyor. Dublin, sınırlarını biraz genişletirsek İrlanda ise bence bambaşka bir coğrafya.


Londra'dan Dublin'e gidiş yolculuğumuz  🚢


Son zamanlarda kendimi doğanın kollarına teslim etmek arzusundayım. Yaş aldıkça daha çok yürümek, mevsimlerin daha çok tadına varmak, yağmur altında ıslanmak, bir ağacın altına yerleşmiş ahşap bir bankta sessizce oturmak, susmak ve dinlemek istiyorum. İnsan sesinden ziyade dalların rüzgâra eşlik ederken çıkardığı sesleri, ayağımın altında ezilen kuru yaprakların hışırtısını, taşların şarkısını, ağaçların fısıltısını, yağmurun ninnisini duymak dileğim. Yazı, denizi, güneşi çok sevmeme rağmen kuzeyden esen hafif rüzgârlara teslim etmek istiyorum kendimi. Güneşin altında yürümek zor elbette; malum güneş insanı hep uzanmaya, miskinliğe davet ediyor.


Saymaya çalıştığım onca sebep yaz mevsiminde konuk olduğumuz serin İrlanda'yı sevmemin sebepleri olabilir. Üstelik genellikle ilk kez gittiğim şehirler/ülkeler de çok iyi karşılar beni. Dublin'de anılarımda yer edecek bir yolculuğun ardından ulaştığım bir şehir oldu.

(Eminim Londra'dan Dublin'e geçme niyetinde olan herkes buraya nasıl gideceğini düşünüyordum; zira ben karar verme aşamasında bayağı bir araştırdım.)

 Londra Euston İstasyonu'ndan trene atlayıp, keyifli bir tren yolculuğunun ardından Holyhead istasyonuna vardık. Burası Dublin'e ulaşmak için bineceğimiz feribotun olduğu limandı. Hayatımda belki de ilk ve son kez üstünden geçeceğimiz bir kıyı kentiydi Holyhead. Feribota binmeden  hemen önce görevlilerin önünde kuyruğa girip pasaportlarımızı uzattık, bavullarımızı teslim ettik.
(Londra'dan trenle Holyhead'e gilip, buradan da feribota binecek herkesten tren biletlerini göstermeleri isteniyor. O sebeple tren biletlerinize sahip olunuz.)

Avrupa Birliği'ne üye olmayan ya da diğer gelişmiş ülke pasaportlarından birine sahip olmayan her dünya vatandaşının başından geçen bürokratik işlemler. 😞 Feribota binmeden önce İngiltere'de kaç gün kaldığımızı sordular. İrlanda'ya gelmeden önce İngiltere'ye uğramamızın sebebi buydu çünkü aldığımız İngiltere vizesi sayesinde İrlanda'ya geçiş yapabiliyorduk. Bu vize ile önce İngiltere'ye girmemiz, ardından İrlanda topraklarına geçiş yapmamız gerekiyordu. Feribottan inerken de yine görevlilerin önündeki sırada yerimizi aldık, pasaportlarımızı uzattık, İrlanda'da kaç gün kalacağımıza dair sorulara cevaplarımızı verdik. Dünya globalleşirken, sınırlar birbiri peşi sıra kalkarken, biz Türkler için yola çıkmak daha da güçleşiyor gibi geliyor bana. Üstelik bu işler için bir dolu parayı da gözden çıkarmamız gerekiyor. 

Eh, bunca para harcanmasından sonra her seyahatten sonuna kadar zevk almayı kendime bir görev edinmiş de olabilirim.😀


Londra'dan Dublin'e nasıl giderim? 

İki yol var aslında. 
  • Ya ucuz havayolu şirketlerinden birinin uçağına atlayıp soluğu Dublin'e alacaksınız. (Ryan Air)
  • Ya da kombine bir bilet alarak önce bir tren yolculuğu yapıp, ardından da çok konforlu bir feribot yolculuğu ile deniz yoluyla Dublin'e varacaksınız. 
     Bu ikinci yolculuk seçeneği nerdeyse bir günü alsa da, tren yolculuğu boyunca tren penceresinden akan manzaralar; ardından son derece konforlu bir feribotta çayınızı, kahvenizi içip sandviçinizi yerken ilerleyen bir feribotun içinde yol almak seyahati unutulmaz kılıyor. Üstelik gezinin ilk kısmını oluşturan Londra kısmında öylesine yorulmuştum ki, tren ve feribot yolculuğu dinlenmeme yaradı. Yol boyunca bir masaya kurulup gezi notlarımı yazdım.
Feribottan indikten sonra Dublin şehir merkezine giden bir otobüse bindik. Feribot iskelesi ile şehir merkezi birbirine yakın olmasına rağmen, ağır ilerleyen trafik ve bitmeyen trafik ışıkları sayesinde şehre ulaşmamız bir hayli vakit aldı. Sonunda otobüsten inip de meşhur barların olduğu sokağa adım atıp nemli kaldırımlar ve barlardan yayılan müzik sesleriyle karşılaşınca Dublin'e sonunda geldiğimizin farkına vardım.

Dublin'de nerede konaklayalım? Temple Bar Oteli'ne ne dersiniz?

Biz konaklamak için Temple Bar Bölgesini, otel olarak Temple Bar Oteli'ni seçtik. Ucuz değildi ama otel son derece güzeldi. Küçük bir ayrıntı ama daha reseptiyonda her birimizin eline birer dondurma sıkıştırdılar. Odamız otelin en üst katındaydı. Kuzey için istediğimiz yatak, odaya ekstradan yerleştirilmiş açılır kapanır bir yatak değil, tek kişilik konforlu bir yataktı. (Londra'da airbnb'den kiraladığımız evdeki yatak öyle rahatsız bir kanapeydi ki çocuk altı gün boyunca rahatsız bir şekilde yattı.) Yatağımızın üstüne çikolatalardan, cipslerden oluşen bir hoşgeldin sepeti bırakılmıştı. Her gün her birimiz için bir şişe su bırakıldı odaya. Diyebilirsiniz ki, "Eee Özlem, sen de kabul ediyorsun zaten otelin çok bütçe dostu olmadığını. Birer şişe su da mı bırakmasınlar?"
Bırakmıyorlar vallahi. Bu otelden daha pahalı otellerde de kaldım ama adamların günahlarını bile bırakmıyorlar. O yüzden Temple Bar Oteli'ni çok sevdim. Verdikleri birer şişe suyla, iki çikolata ile en önemlisi de konforlu yataklarıyla benim kalbimi çaldılar. Dublin'e gitmeyi düşünürseniz, otelin fiyatını bir kontrol edin. Önceden rezervasyon yaparsanız uygun bir fiyat yakalayabilirsiniz. Bu arada, otelde konaklarken hemen yanındaki spor salonundan ve oranın havuzundan da yararlanabiliyorsunuz. Ben mayo götürmemiştim. Ama önceden bilirseniz akşamları gidip yarım saat olsun keyif yapabilirsiniz.

Fotoğraf: Temple Bar Oteli'nin internet sitesinden.

Temple Bar Bölgesi, İrlanda'da özellikte Dublin merkezli filmlerde gördüğünüz gibi. Barların hepsinde canlı müzik var, gitar tınıları sokaklara kadar yayılıyor, gece yarıları hatta gecenin sabaha dönük yüzünde bile dışarıdan canlı müzik sesleri ve kahkahalar geliyor. Odaya girdiğimizde başucu sehpalarına bırakılmış kulak tıkaçlarından gecelerin nasıl geçeceğini insan bir çırpıda anlıyor.

Dublin, kesinlikle gidilmesi gereken şehirlerden biri. Sabahları erken kalkıp dağlara doğru yol almayı da göze alıyorsanız daha da güzel bir ülke haline geliyor. 

21 Eylül 2018 Cuma

Joan Didion: Mavi Geceler

Siz hiç mavi bir geceye eşlik ettiniz mi?

Kitap öylece duruyor; masanın üstünde. Okunacağı bir zaman var. Üstündeki kız çocuğu ona en çok ihtiyacım olduğu zamanı bekliyor. Ne zaman bilinmez? Ben de bilemem bu zamanı. Günü gelince elim gidecek, kitabı alacak ve okumaya başlayacağım. Gecenin renginden bahseden bu kitabı okumam için zamanın benim zamanımla bir olmasını beklemem gerekiyor. Elbette bu yazdığım şeylerin benim dışında geliştiğini bilmiyorum. Sonradan dile gelen büyülü cümleler gibi, bir zaman sonra, hayat bana bir yitiş daha verdikten sonra fark ediyorum. Acıyı bu kitapla parçalara ayırdığımı; ölümün de yaşamın yanında yaşadığını anlıyorum. 
Ölüm, yaşayan bir şey ve yaşamaya hep devam edecek.



Mavi Geceler
'le ve Joan Didion'la böyle tanışıyorum ben. Kitap onu okumam gerektiği zamanı biliyor, bekliyor. Haftasonları İstanbul-Akyazı arasında yaşadığımız, gittiğimiz ve döndüğümüz koca bir yaz; 2018 yazı. Bu yazın nemli bir dönemine Joan Didion'un kızını kaybedişinin kitabı eşlik ediyor. Kitap bir nevi ölüme yakılan bir ağıt ama ninni gibi. Ölümden bahsetmeyi sevmiyorum. Ölümleri içimde yaşıyor, hislerimi bir defterin sayfalarının arasına sıkıştırıyorum. Bazen de kendi kelimelerimin dışında başka kelimelere ihtiyaç duyuyorum. Joan Didion o kelimelerin sahibi oluyor benim için. Kızını kaybetmenin acısını kızının en mutlu olduğu zamanlardan başlayarak anlatıyor. Ona kavuştukları ilk andan yola çıkıyor, gelin olduğu gün saçını süsleyen çiçeklerden bahsediyor. Beyaz gelinlikle bir kilisenin merdivenlerinden yukarı çıkan kızının saçlarının arasına karışan çiçekler acının içinde bahar gibi tomurcuklanıyor. Mekanlar değişiyor ama kızına duyduğu sevgi hep aynı kalıyor. Bütün anne babaların bildiği bir sevgi bu. Anlatması güç. Çok güçlü, yangın gibi.

Acıyı sevgiyle süsleyerek kelimelere döküyor Joan Didion. Sevdiğim başka bir kadının, Patti Smith'in kelimelerinin izi gibi Joan Didion'un kelimeleri. Hâl böyle olunca kelimeler dört bir yanımı sarmalıyor. Tıpkı Patti gibi gün gelip yine Joan'ın kelimelerine sığınacağımı, üşüdüğümde bu kelimelerle üstümü örteceğimi biliyorum. Sevdiğim kadınların büyülü cümleleri hayatımı süslüyor ve arada tökezlediğimde sırtımı okşuyor.

Bazı kitaplar nedensiz değiyor insanın eline. Sıkı sıkı tutuyor. Güç veriyor. Sizin farkında olmadığınız bir hikâyenin köşesinden hayatınıza sızıyor, sizinle birlikte akıyor. Mavi Geceler benim için öyle bir kitap. Umarım, eğer bir gün okursanız, sizin için de böyle bir kitap olur çok sevdiğim bu kitap.

11 Eylül 2018 Salı

Sonbaharın dayanılmaz güzelliği, yeni okul yılı...

     Cuma akşamı eve gittim. Aklımda yapılacak işler; daha doğrusu ortalıktan toparlanacak nesneler meselesi. Bu nesnelerin genelini alıp alıp etrafa saçtığım kitaplar oluşturuyor. Önce mutfağa giriştim. Mutfağımız geniş. Burası için yaşam alanımız desem abartmamış olurum. Yemek kokusu falan vız geliyor bize. Balık kızartmadıktan sonra pek sorun yok. Burada yiyor, burada içiyor, hatta misafirlerimizi bile burada ağırlıyoruz. Sandalyeler yıllardır üstlerinde yaşadığımızdan çöktü. Salondan aldığımız yastıkları altımıza koyup burada yaşamaya devam ediyoruz. Tüm aile hallerimizin mutfaktan eve yayılmasından çok keyif alıyorum. Oturuyoruz, kalkıyoruz, sohbet ediyoruz, çayımızı tazeliyoruz. Duvara asılmış kocaman bir panomuz; panonun üzerine yapıştırılmış hayatımızdan izler var. Ben en çok Simone de Beauvoir ve Oscar Wilde ile göz göze gelmeyi seviyorum. Mümkün mertebe her sabah selamlaşıyoruz. Duvara asılı kitaplığın üst rafında kitaplar var; hani şu alıp alıp okumadığım kitaplar. Alt raflarda Kuzey'in kitapları, kalemlerle dolu kutular, kırtasiye malzemeleri falan. Okul açılmadan, köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan eski defterleri, işi bitmiş kitapları ayırdım. Kalemleri bir kutuya doldurdum. Elime gelen tüm ıvır zıvırı, kullanılmış kağıtları falan da geri dönüşüm kutusuna yolladım. Bizim evde "kalabalığından kurtulması gereken eşyalar" kategorisini kırtasiye malzemeleri ve kitaplar oluşturuyor. Rafları dizip yeni geleceklere yer açınca sanki üstümden bir yük kaldı.
"Rafları düzenledim, içim açıldı." falan diyorum ya, o rafları öyle iki hafta kalması bile mümkün değil. Daha rahatlama döneminin keyfini çıkaramadan karışık içine gömüleceğimizden zerre kuşkum yok. Ama hayat da bu işte! Öyle böyle akıyor.


    İngiltere-İrlanda seyahatinden geldiğimizden beri bloga bir şey yazamadım. Yazacak çok şeyim var; lakin canım yazmak istemiyor. Sonbahar geldi, diye seviniyorum ama parmağımı oynatacak enerjim yok. Akşam eve gidince etrafa bakınıp vaktimi boşa harcıyorum. Bir şeyler yapmaya niyet ediyorum. Bir film seyredeyim diyorum. Ruhum kaldırmıyor. Elimi hangi kitaba atsam çok sıkıcı geliyor. İki sayfadan öteye gidemiyorum. Sanki hayatı uzaktan bir yerlere asmışım da ona erişemiyormuşum gibi. Okulların açılacak olması ve sabah erken mesailerinin başlayacak olması an itibariyle heyecan duyduğum tek şey. 😀 İnsan sabah erken kalkacak diye sevinir mi? Anlayın işte, o kadar renksiz bu aralar yaşamım. Düğünden düğüne, arkadaş toplantılarından başka arkadaş toplantılarına gidip duruyorum. Çok da eğleniyorum. Amma ve lakin, sanki tüm enerjimi yaşadığım o anlarda tüketip eve geldiğimde posamla baş başa kalmışım gibi hissediyorum.


    Yukarıda anlattıklarım yakınmadan ziyade sayıklamalarım. Tıpkı paragraf aralarımda bıraktığım boşluklar gibi hep nefes alacağım boşluklara ihtiyacım oluyor. Bazen kafamdakinin dışında gelişmeler olunca kontrol elimden gidiyormuş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki yaşam derin alınan nefeslerden ibaret. En büyük sıkıntım boş boş oturduğum zamanlarda bile kafamın durmuyor olması. Çalışmaya, hiç düşünmediğimi zannetsemse aklımdan geçen düşünceleri sıralamakla, tasniflemekle meşgul oluyorum. Şaşkın ördek gibi oluyorum. 😀

     Okuduğum kitaplardaki keyif hallerine bile müdahale ediyorum. Bu kadar sıkıcı kitabı nasıl aldığımı soruyorum kendime. Sahiden bunca kitap sıkıcı olamaz değil mi? Ya da bunca film bu kadar dramatik? Neyse ki güzel şeyler de oluyor. Tüm sessiz sayıklamalarımı duyuyor ve duymamazlıktan geliyorum. Tanıdık, güven veren sıcak şeylere sığınıyorum. Woody Allen, Nora Ephron filmlerini seyrediyorum. Bu akşam spor salonundaki nefes dersine katılacağım mesela. Akşam eve gidince de kitaplığıma bu sefer daha dikkatli bakıp bildik limanlardan birine sığınacağım. Isabel Allende kitaplarından birini çekeceğim raftan ve yüreğim hafifleyecek. Biliyorum. Hissediyorum.💋

Kendime Not: Ah blog, bu aralar seni çok ihmal etsem de seni çok seviyorum. Kuzey dün 9.sınıfa başladı. Evin kapısında servise binmeden az önce zorla bir fotoğraf çekebildim. Elbette yayınlamak yasak. 😀 Bu kadar büyüdüğüne, artık liseli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ama işte karşımda duruyor, kendi dertleriyle uğraşıyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Anne olmak ne güzel şeymiş yazayım istedim. Nokta.

7 Ağustos 2018 Salı

Komşuda balık: Atina'dan bildiriyorum

Son zamanlarda seyahatlerimin seyri değişti: Daha sakin, daha dingin seyahatleri tercih ediyorum.  Yine bir seyahate çıkarken çok heyecanlanıyor, yine gitmeden aklım bir karış havada dolaşıyorum.  Fakat gittiğim yerde telaşa kapılmıyorum. Zevk alacağım şekilde düzenliyorum seyahatlerimi. Yola düşmek kadar beni mutlu eden pek az şey var. Yoldayken kendimle olma halimi seviyorum. Yolumu şaşırmamı, yanlış yöne giden trene binmeyi, ayaklarım ağrıyana kadar dolaşmayı, bazen aptallıklarıma sinirlenip bazen deli gibi gülmelerimi seviyorum. Bir yere gitmeden önce elbette internette şöyle bir geziniyorum; tercihim gideceğim şehrin edebi yanını anlatan bloglar.

Filanca yazarın evi, dünyanın en büyük kütüphanesi, şehrin dört bir köşesine dağılmış kitapçılar gezip de görmek istediğim yerlerin başında geliyor. Diğer yandan milletin yediği yemekler, en hip restoranlar zerre kadar umurumda değil. Senenin birbirini takip eden her bir gününü sırf dünyanın bir köşesinde en havalı yemeli yiyeceğim diye çalışarak geçirmiyorum açıkçası. Üstelik bunu yazan tipler de pek sevimli gelmiyor bana.

Daha samimi mekanlarda yemek yemeye ne dersiniz?


Bu yeme-içme işini çok iyi beceren insanlar var zaten. Üstelik her seferinde yerel halkın gittiği en ucuz restoranları bulmayı da her birimizden daha iyi yapıyorlar. Darılmaca, gücenmece yok. İnternet başında yarım saat oturup 3-5 pek bilinen blog sayfasını okursanız her birinin birbirini taklit ettiğini birkaç dakika içinde fark edersiniz. Kaldı ki sırf birileri şiddetle tavsiye ediyor diye aynı mekanları beğenmek zorunda değiliz. Mesela ben karanlık mekanlarda yemek yemekten hiç hoşlanmam. Çok havalı yerlerde kendimi iyi hissetmem. Bir de hayatımda hiçbir zaman çok önemli bir yer tutmamış yemek olayı için cüzdanımı aşırı derecede hafifletmekten hiç mi hiç keyif almam. 

Peki seyahat ederken ben kimlerin tavsiyesine kulak veriyorum? 


Kişiden kişiye değişiyor elbette. Bir de gittiğim yere göre. 😀

Bizden Vedat Milor'a, uzaklardan Antony Bourdain'e ne dersiniz? (Ahh Antony ahhh!)


Geçtiğimiz hafta dört günlüğüne Atina'ya gittim. Biraz gezdim, biraz denize girdim, biraz da yedim. Tatil dediğin başka ne ki zaten? Plajda kitap okumak kalbimin ritmini biraz yavaşlattı. Şezlonga uzanmış yatarken blogda nelerden bahsedeceğimi düşündüm. Atina'nın tarihi yerlerinden başlamayı düşünüp sonra vazgeçtim. İçimden hangi sokağı takip ederek nereye çıkılacağını yazmanın gelmediğini fark ettim. Bunu birçok blog yazmıştı zaten. Akropolis şehrin tepesinde yüzyıllardır durduğu yerde duruyordu işte. İlk günkü ihtişamından çok şey kaybetmişti üstelik. Uzun yıllar içinde hırpalanmış, örselenmiş, sıcak Atina güneşinin altında durmaktaydı. Parthenon'dan da, aklımın almadığı çok uzak zamanlara tanıklık yapmış diğer onca yapıdan da etkilenmemek mümkün değil açıkçası. Uygarlığın beşiğine sırtını dönmek, "Yok, ben bunu beğenmedim." demek olsa olsa ukalalık olur. Tarihe tanıklık etmek için ben de 20€'mu verdim ve kendimi bunca blog izleyicisinin gözü önünde aklamış oldum. Üstelik an itibariyle Akropolis'e gitmek isteyen seyahat severler için de giriş ücretini buradan müjdelemiş oldum. 😀 Ben sağıma, soluma bakmadan bilet aldığım için önce Agora'yı (6€ vererek) gezdim. "Diğer yerleri de gezmek ister misiniz?" diye soran bilet kesen görevliye aldırmadığım için Akropolis'in de içinde olduğu kombine bileti de almadım. Olsun. Ne yapalım? Anlatacak bir hikâyem olsun, değil mi? Ben Atina'ya Akropolis'i ve Antik Agora'yı gezmek  için gidiyorum diyen arkadaşlar, siz o kombine bileti alın bence.
Günün en sıcak saatinde gezmeye kalkmayın ama! Beyniniz pişer, şimdiden söyleyeyim.


Yunanistan benim için deniz ve yemek demek. Bu seyahatten sonra bunu daha iyi anlamış oldum. Gitmeden önce, "Zaten en fazla üç gün denize gideceğiz, onda da güzel plajlara gidelim." diyerek internette gezindim. Bir de orada evi olan ve Atina'yı çok seven bir arkadaşımdan öneriler aldım. Plaja gideceğimiz 2. gün otelin önündeki gazete bayisinden su alırken bayiyi işleten bey gayet güzel bir Türkçeyle bizimle konuşunca kendisine de sordum: Atina'daki en iyi plaj hangisi? 

O da şöyle dedi: En iyi plaj diye bir şey yok. Hepsi aynı. Havanın ve rüzgârın durumuna göre deniz bazen dalgalı, bazen bulanık, bazen de cam gibi. Düşününce ne kadar haklı olduğunu daha iyi anladım. Sonuçta Atina'nın merkezinde bir otelde kalıyorsanız şehrin ortasında olduğunuz anlamına geliyor bu. Ataşehir'de oturuyorsunuz ve denize gitmek için Caddebostan'a gitmek zorundasınız.😀 Plajların hepsi aynı kıyı şeri içinde. (İstisnayı az sonra söyleyeceğim.) Ya da kıyı şeridinden ayrılıp başka bir plaja ulaşmak istiyorsan uzun bir yolculuğu göze almak zorundasın. 

Biz ne yaptık peki?

İlk gün Alimos Bölgesindeki Akanthus plajına gittik. Birçok yerde karşınıza çıkacak Bolivar Beach Club falan da hep aynı yer. Yani yan yana sıralanmış işletmeler. Otobüsle ulaşmamız bir saati buldu ve patlamak üzereydim. Girişte kişi başı 5€, içeri girdikten sonra da şezlong için kişi başı 4.5€verdik. Alkolsüz bir içki fiyata dahildi. Deniz güzeldi, hafta içi olduğundan ortalık sakindi. Atina'daki en kötü yemeğimi burada yedim. 😢Thassos'da önünden plaja girdiğimiz lokantalar gibi nefis yemekler yiyeceğimizi hayal etmiştim. Nerdeee? 

Ama ikinci gün nefis ötesi bir yere gittik. Amacımız Vouliagmeni tarafındaki plajlara gitmekti. Bir taksiye atladık. (Battı balık yan gider moduna geçiş.- 20 Euro civarı) Taksici bizi Vouliagmeni plajı yerine Voulagmeni Gölü'ne götürdü. Allahım ne büyük bir iyilik yapmış meğer bize. Atina'da görebileceğimiz en güzel yere gidip, en güzel denize girdik sanki. Elbette deniz aynı deniz efendim fakat gittiğimiz yerde deniz, denize dik uzanan bir dağ ile ayrılmış ve yolun karşı tarafında bir göl oluşturmuş. Burayı görünce gözlerime inanamadım. Giriş biraz pahalıydı. Kişi başı 15€ fakat tesis de yemekler de nefisti. Verdiğimiz her kuruşu helal ediyorum. 😀 Vouliagmeni Lake için buraya tıklayınız da gözünüz gönlünüz açılsın. Buranın şehrin gizli bir köşesi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


Sonraki gün hava bozmasına rağmen yine yola düştük. Aynı yere fakat bu sefer plaj kısmına. Günlerden pazardı ve plajlar çoktan dolmuştu. Ne boş bir şezlong ne de altına sığınacak bir şemsiye vardı açıkta. Mütevazi plajların girişi görece daha ucuzdu (5€) ama yer olmayınca uzaktaki lüks plajda şansımızı denemeye karar verdik. Orada da şezlong ve şemsiye yoktu, üstelik giriş kişi başı 30€ idi. "Buraya girmek için önce cesedimi çiğnemeniz gerek." dedim bizimkilere. Allahtan biraz hukukumuz var da şehre geri dönmeye karar verdiler. Merkeze geri dönünce yemek yiyip kahvelerimizi içmek için bir kafeye girdik. Doğru karar vermişiz çünkü peşinden 1.5 saat durmadan yağan bir sağanak başladı.

Peki Atina'yı beğendim mi? 

Aslına bakacak olursak ilk bakışta sevmedim. Bildik Avrupa şehirlerinin süsü yok üstünde. Yeni binalar yapılmasına rağmen eski binalarda zamanın izi çok belirgin. Şehrin tozunu alan bir el yok sanki. Fakat bir zaman sonra şehrin bir yanı usul usul sokuluyor yanınıza. İnsanların sevimliliği, konuşkanlığı şehri sevmek için bir etken elbette. Yemeklere gelince, doğru yere giderseniz ağzınızdan geçen her müthiş lokma kalbinize doğru ilerliyor. "Denizden babam çıksa yerim" ruh halindeki bir Özlem ve Kuzey için bunun ne anlam ifade ettiğini anlamanızı isterim. Her akşam deniz ürünleri yiyerek gözümüzü değilse de karnımızı doyurduk.

Atina'dan asıl bahsetme amacım size yemek tavsiyesi vereceğim iki yerden bahsetmekti. Çünkü hem lezzetleri hem de fiyatları müthiş. Hatta müthiş ötesi.

💣 Öncelikle Vedat Milor'un tavsiyesi ile başlayayım. Yıllar önce yazdığı bir yazıda iki mekandan bahsetmiş Vedat Milor. İki restoran da hemen hemen aynı bölgede, Kallithea Bölgesinde, yani Alimos'a yakın. Ne yazık ki çok övdüğü Argoura kapalıydı. Gidip de restoranı kapalı görünce başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Ama enseyi hemen karartmadık ve tavsiye ettiği ikinci restorana gittik. Sonuçta kendisi gibi gurme değiliz. Burası onun en beğendiği restoran olmasa da memnun kaldığını yazısında belirtmiş.

Biz de hemen adrese doğru yola çıktık: Antonia Fish Restaurant


Sardalya ve karidese heyecana kapılıp gelir gelmez daldığımız için fotoğrafını çekememişim. Bir de koca balık vardı😀

Açık söylemek gerekirse kapıda büyük bir mutlulukla karşılanmadık. Hatta bir ara bizi bir yere oturtmayacaklarından bile şüphe ettik. Neyse ki bir müddet acıklı yüz ifademize baktıktan sonra bizi bir masaya aldılar. Masanın üzerine kağıtları serdikten sonra da menüyü elimize tutuşturdular. Menünün sadece Yunanca olması elbette bizim için sürpriz oldu. Dilimiz döndüğünce yemeklerimizi sipariş ettik. Caciki, kalamari, Greek salad, yan masada görüp de aklımızı başımızdan alan kabak kızartması, adını bilmediğimiz bir balık, düşündükçe ağzımın sularının aktığı sardalya...
Hepsi nefisti ve çok ucuzdu desem.
Garsonun son dakikada restorandaki tek turist olmamızdan ve biraz da bizim kaşınmamızdan kaynaklanan balığı itelemesini saymazsak (22 € idi balık), tüm bu yemeklere, iki bira, bir kola ve tatlıya sadece 24 €verdik desem inanır mısınız?
Ben yemeğimizin her lokmasından müthiş bir keyif aldım. Atina'ya gidecek olanlara şiddetle tavsiye ederim.
Adres: Isminis 36, Kallithea

💣 İkinci gecemizde Antony Bourdain tavsiyesine kulak verdik.


Atina'nın merkezinde, arasak asla bulamayacağız bir esnaf lokantasına gittik. Yine masanın üzerine serilen kağıtlar üzerinde yemeğimizi yedik. Biramızı, kolamızı sipariş ettik. Her zamanki gibi masamızı klasik Greek Salata süsledi. Karides kızartması, kalamar kızartması, midye, biber kızartması ve mekanın tek tatlısını sipariş ettik. Portakallı revani kıvamında bir tatlıydı ve yanında vanilyalı dondurma vardı. Salaş bir mekanda lezzetli yemek yemek isteyenlere tavsiyemdir. Restoranın ismi mi? Atlantikos 😀 (Buraya yemeklerin ve mekanın fotoğraflarını barındıran bir blogun linkini bırakıyorum.)
Adres: Avliton 7, Psirri, Atina

💣Son tavsiyeyi verip buralardan ayrılıyorum sevgili arkadaşlar. Balık, karides, kalamar derken ağzımın suyu aktı.


Bir akşam Vouliagmeni Gölü'nden çıktıktan sonra arkadaş tavsiyesi dinleyerek Sardelaki Restoran'a gittik. Deniz kenarında, açık havada çok güzel bir restoran. Aynız bizim balıkçılarımızda olduğu üzere bir garson tepsi içinde mezeleri getiriyor. Biz lakerda ve cacık aldık. Kuzey cacık ve lakerdaya bayılıyor. Ortaya yine sardalya, ızgara karides, salata ve kalamar söyledik. Evet, hep aynı şeyleri söylüyoruz. Böylece tüm yediklerimizi karşılaştırma şansımız oluyor. 😀
Yemekler burada da çok iyiydi. Sanırım en pahalı yemeğimizi burada yedik. İçeceklerimiz dahil 54€.
Adres: Fivis 15, Glyfada

Yok, ben turist işi bir şey isterim ya da havalı bir mekanda yemek yemek isterim diyenler merkez herhangi bir restoranın kapısından içeri girebilirler. Güzel mekanlar keşfedenler, siz de bana söyleyin. Olur mu?

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Seyahat Notları: Dublin ve gizli bir hikâye

Dün gece yine uyuyamadım.  Sabah şiş gözlerle kalkıp bilgisayarı açtım. Bir bardak çayı bile çekmedi canım. İçimden Meltem Gürle okumak geldi. Eskiden nefis bir blogu vardı. Ne zaman içim çekilse oraya kaçtığımı hatırlıyorum. Sonra sanırım kitap çıkardığından ve oradaki yazılarını da kitapta derlediğinden olsa gerek, benim gibi okuyucularına blogunun kapılarını kapattı. Şimdilerde güncel yazılarını okumak istersek BirGün'de yazdığı yazılarına konuk olmak gerekiyor. Meltem Gürle bir süredir Dublin'de yaşıyor. Yazdıklarından oraya bir burs sebebiyle gittiğini, gitme sebebi her ne ise orada onu yaparken de İrlanda'nın havasına, suyuna, yazarına, şairine değindiğini görüyoruz. Sanırım Meltem Gürle gözü neye değse güzelleştiren insanlardan. Bir yazısında her gün gittiği bir kafeden bahsetmiş; adını vermemiş kafenin. Bir yazısında da her perşembe 17.30'da uğradığı Dublin'in Güzel Sanatlar Müzesi National Gallery'nin 20 numaraları salonuna gidip seyrettiği bir tablodan bahsetmiş. Tahta bir dolabın içinde saklanan bu tablo İrlandalı ressam Frederic William Burton'a aitmiş ve her hafta sadece birkaç saatliğine görücü karşısına çıkıyormuş. Tablonun hikâyesi de ismi de Meltem Hoca'nın yazısının içinde saklı.

National Gallery of Ireland, Hellelil and Hildebrand

Rutine aşık biri olarak her perşembe peşine takılacağım bir şeyim olsun isterdim. Bir tablonun önüne geçip beklemek, üzerine nice anlamlar yüklemek ve yanından ayrılırken bir sonraki hafta orada olacağımı bilerek sessiz adımlarla uzaklaşmak. 

Geç gelen ve bana kendini bir türlü sevdiremeyen bu yaza dair güzel bir şeyler bulmak istiyorum; ince ruhlu şeyler... Naif cümlelerle dolu kitaplar okumak, beni bulutların ötesine taşıyacak şarkılar dinlemek gibi; dingin, sakin, rehavet dolu... Yaz sabahlarının bildiğimiz yaz sabahları gibi olmaması şaşırtıyor beni. Tıpkı kar yağışının haberini veren kış gecelerinin sabahı gibi uyanıyorum bu yaz her sabaha. Pencereyi açıp dışarıda aydınlık bir gün var mı diye merakla bakıyorum. Bazen umulmadık bir rüzgâr çıkıyor karşıma, bazen de geceden beri fikrini değiştirmeyen nemli bir bir loşluk. Her birimiz bu yaza başka bir köşeden bakıyor bizim evde. Hayat olması gerektiği gibi akarken biz hayatımıza giren boşlukları sevgi ile doldurmaya çalışıyoruz.

Kısa bir tatilden yeni döndük. Hiç aklımızda yokken sıcak bir köşeye Atina'ya kaçtık. Selçuk'la benim için kısa bir ara oldu bu gidiş, Kuzey'e yetmedi. "Dört gün, üstelik bunun sadece iki günü denizin içinde geçmişse deniz tatili sayılmaz bu." dedi. Haklıydı aslında ama bu sefer böyle oldu. Hayal kurmaktan vazgeçmeyen birer anne ve babası var bu çocuğun. Denizin olduğu başka bir yere gideriz belki yine aklımıza eserse bir sabah. Ben aklımı biraz dolduran,  biraz da boşaltan bu birkaç günlük Atina seyahatine müteşekkirim çünkü. Şimdi bayrama kadar çalışma vakti. 😍

3 Temmuz 2018 Salı

Limonata Tadında Film Maratonu

Kitap listesini iyi kötü hallettiğime göre artık başka işlere bakabilirim. Değil mi?
Mesela çok tatlı blog arkadaşlarımızın başlattığı bir film maratonu var. Şimdiye kadar hiç böyle bir işe kalkışmadım ama işin içinde liste olduğuna göre ben de bu işe burnumu sokabilirim diye düşündüm. Eh, bu işe nereden kalkıştığıma, kimden esinlendiğime gelecek olursak. 

Limonata Tadında Film Maratonu'na ben sevgili Sibelynka'nın blogunda denk geldim; ama bu iş başka blogcuların başının altından çıkmış. Merak edenler Yasemin ve Büşra'ya uğrayabilir. Ne güzel bir şey düşünmüşler. 2018 yazı için seyredilecek 30 film. 

Sibel'in blogunda bu etkinliğe katılan blogcuların listesi var. Benim gibi sizler de bu arkadaşların film listesine göz atabilir; hangi filmi seyredeceğinize dair başka listelerde de biraz ışık arayabilirsiniz. Benim listem biraz romantik bir liste oldu açıkçası ama olsun. Ruhum bunu istiyor şimdilik. 

Gelelim maratonun kurallarına:

* 2016-2017-2018 yapımı 30 film seçmek ve 9 Eylül'e kadar bu filmleri seyretmek.

Ben şimdilik 30 film seçemedim. Sevdiğim filmleri seyretmek istiyorum çünkü. Sanırım seçtiğim bazı filmler de hemencecik bulunacak filmler değil. Olsun, duruma göre değişiklik yaparım. Önemli olan zaman kaybetmeden bir yerden başlamak ve günlerimi daha anlamlı bir hale getirmek. Önceki zamanlarımdaki gibi artık kendimi çok zorlamıyor, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, en önemlisi de olduğum halimle kendimi sevmeye çalışıyorum. 

📌 Gelelim benim listeme. Belki size de ışık tutar ucundan. 💡


* 20th Century Women
* 93 Yazı
* A Quiet Passion
* Certain women
* Every Day
* Home Again
* İçimdeki Güneş
* Madame



* Wonder
* Mark Felt
* My Golden Days
* The Lovers
* The Book Shop
* The Mid-Wife
* Tully
* The Tale


* Murder on the Orient Express
* Jackie
* The Red Collar
* A Bras Ouverts
* Un Profil pour deux
* L'eole Buissonniere
* Telle Mere Telle Fille
* My Cousin Rachel

Şimdilik 24 filmden oluşan bir listem var. Umuyorum ki kısa zamanda kalan altı filmi de bulacağım.
Filmler hakkında yorumlarımı yazabilir miyim bilmiyorum. Yazsam ne güzel olur değil mi?

Listemin eksik altılısından birini buldum ve seyrettim bu arada. Okuduğum ve çok etkilendiğim Joan Didion kitabının ardından yazarın kendisi hakkında çekilmiş bir belgeseline denk gelmek çok güzeldi.

 * Joan Didion Belgeseli: The Center Will Not Hold.
*Mary Shelley
*like Father
* The Sweetest Heart



29 Haziran 2018 Cuma

Başucu rafımda bu aralar ne var?

Gelenekselleşen seçim yenilgimizi de yaşadığımıza göre hayatımıza devam edebiliriz.

Ülkenin durumu ortada olunca, "Nasılsa yaşadığım ülkede bir şey değiştiremiyorum, en azından evimin içini değiştireceğim." düşüncesiyle yola koyuldum. Kurduğum cümleden öyle geniş anlamlar çıkarmayınız lütfen! Kendime terapi amacıyla ufak adımlar atıyorum. Biraz sadeleşip, derlenip toplanma niyetindeyim. Hoşlanmadığım ama bir müddet birlikte yaşamak durumunda kaldığım eşyalardan kurtulup; birkaç parça da ruhumu yansıtan eşya alacağım. İşe giriştiğimiz ilk yer yatak odası oldu. Taşındığımızdan beri bir türlü söküp atamadığımız başımızın üstünde dev gibi duran gardırobu söküp attık. İki kişi benim dolabıma sığmaya karar verdik. İşin aslı bu dolap ikimize de yeter de artar. 😉 Dolap kalkınca oda daha da genişledi. Çok sevdiğim birkaç fotoğrafı artık duvarımıza asabilirim. Elbette önce klima işini, ardından da duvar kağıdı işini hallettikten sonra. Peşinden yatak başımıza iki tane de abajur alacağım. Beni meşgul edecek, tekrar yaşama döndürecek şeylerin peşindeyim.



İngiltere seyahatinin detaylarını da toparladım. Biletler, otel, ara turlar hazır. Umut ediyorum bir mani çıkmaz da ertelene ertelene hayatımızın bir rutini haline halen, "İngiltere ve İrlanda'ya gideceğiz inşallah!" muhabbetini bir kenara bırakabiliriz.

Şimdi aklımda sağa sola yığdığım kitaplarımı toparlamak var. Kendime bir okuma listesi yaptım. Okumayı düşündüğüm kitapları baş ucu sehpama dizdim. Kuzey'in yaz okuma listesi de kafamda hazır. Dün itibariyle onun da tatili başladı. Hazırlık Atlama Sınavları bitti. Yarın sonuçlar açıklanacak. Umuyorum bu açıklamanın ardından 9.sınıf öğrencisi olmuş olacak. Genellikle tıpkı kendime yaptığım gibi ona da bir seyahate çıkmadan önce gideceğimiz ülkenin yazarlarını okutuyorum. O yüzden İrlanda'ya gideceğimiz düşüncesiyle okul kapanır kapanmaz Oscar Wilde'ın "Ciddi Olmanın Önemi" isimli kitabını okumaya başladı. "Beğenir mi beğenmez mi?" diye düşünürken yazarı çok zeki bulduğunu söyledi. "Aslına bakarsan hikâye diye bir şey yok anlatılanlarda ama buna rağmen okurken bu kadar keyif almama şaşırdım." dedi. Sanırım biraz Cem Yılmaz gösterilerini gitmek gibi bir deneyim yaşıyor. 😀

Ben de bu arada Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'ini okudum. Ardından George Orwell ve Hayvan Çiftliği geldi. Yıllar önce hayvanlar üzerinden yazılmış bir masalın günün gerçeklerini bu kadar yansıtması inanılır gibi değil. Tek kelimeyle kitaba bayıldım. Şimdilerde uzun zaman önce yeniden basılınca hemen aldığım bir Toni Morrison kitabını okuyorum: Sevilen.


Şimdi size çalışma masasında oturup yaptığım okuma listemi sunayım. 😀

* Hem Kuzey'in hem de benim okuma listemdeki ilk Kitap Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar olacak. Okuyanlar parmak kaldırsın ki birazcık utanayım. 😜

* Ardından pek çok sevdiğim, yakışıklı bir Norveçli ile devam edeceğim. Ah biliyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın: Karl Ove Knausgaard ve Bahar Yağmurları. Bu kitap serinin beşinci kitabı oluyor. 

* Konusunu okur okumak bayıldığım ve kendimi kitabın içinde bulacağıma inandığım bir diğer kitap umuyorum ki Karl'ın pabucunu dama atıp öne geçmez. Karşınızda Antoine Laurain ve Kırmızı Defterli Kadın. Belirtmeden geçmeyeyim; hikâyemiz Paris'te geçiyor. 😀

* Geçenlerde internette gezinirken Mavi Geceler diye bir kitaba denk geldim. Sanırım ilk görüşte aşktı. Hemen aldım. Dün kargodan elime ulaşan bu kitabı da okumak için sabırsızlanıyorum.

* Bir de Kuzey'in okul okumalarından bir kitabı okuyacağım. Haldun Taner'in birkaç hikâyesini daha önce okumuş ve çok sevmiştim. O yüzden bu öykü kitabını da severek okuyacağımdan eminim. Kitabın adı Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu.

Masanın başına oturup da ataletimi üstümden atmak için uzun zamandan beri yazmak istediğim ilk yazı bu olsun. Aslında anlatacak çok şeyim var ama ruh halim bir gökyüzünde, bir yerde olduğu için yazamıyorum. Amsterdam seyahati anlatmak istediğim şeylerin başında geliyor mesela. Kuzey'le birlikte Anne Frank'ın evini gezdik. Onun yetişkin olmaya dönük yüzüyle bir şeylere bakmak, onun bakış açısından karşımda duranları görmeye çalışmak, onunla konuşmak çok iyi geliyor bana. Bir ara diyorum o yüzden. Bir ara klavyenin tuşuna basıp bir cümle yazarsam eminim arkası da gelir.