7 Ocak 2019 Pazartesi

2018 yılında okuduğum kitaplar

2018 kitap bilançosunu mecburen yapmak zorundayım çünkü fotoğraflarını çekerim diye ortalıkta bıraktığım kitapları toplama, yerlerine koyma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Yeni okunacak kitaplara, daha doğrusu yeni dağınıklığa yer açmak için bir an önce okunanları ortalıktan kaldırmam şart. Her sene olduğu gibi geçen sene 2018'in ilk sabahına Ernest Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabını elime alarak başladım. Benim için yeni bir seneye bu kitapla girmek, bir de her Paris'e gittiğimde Shakespeare and Co. kitapçısından bir kitap almak bir sonraki sefer için Paris'e yeniden gidişin söze dökülmemiş totemi. 😎




1* Paris Bir Şenliktir- Ernest Hemingway
2* Montana Hastalığı- Enrique Vila-Matas
3* Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas

Enrique Vila-Matas, Dublinesk kitabıyla keşfettiğim ve karışık yazım tarzına karşın çok sevdiğim bir yazar oldu. Herkes sever mi bilmiyorum ama bizim enerjimiz birbirini tuttu. Hem Montana Hastalığı'nı hem de Never Any End to Paris'i çok severek okudum. Hatta Paris'te geçen kitabını dönüp dönüp ele alıyorum çünkü Paris'ten bahseden her kitapta çok sevdiğim Paris'ten bir iz arıyorum. Sanıyorum bu sene de Paris'i anlatan kitapları tekrar tekrar elime alacağım. 



4* The Lost Boy- Camilla Lackberg
5* The Bat- Jo Nesbo
6* A Year in the Merde- Stephen Clarke

İskandinav ülkelerinden çıkma yazarları ve kitapları çok sevdiğimi sık sık tekrarlıyorum. Polisiye de çok sevdiğim bir edebiyat türü. Hem İskandinav bir yazarın elinden çıkıp hem de polisiye olan kitaplarsa benim için tadından yenmiyor. Edebi olarak daha rahat okuyabileceğim kitapları da İngilice okumayı tercih ediyorum. Joe Nesbo, çok sevdiğim yazarlardan biri. Camila Lackberg'in ise daha farklı bir tadı var. Yazar, suç mahalline girip bir kanıt buluyor ama kitabın sonuna kadar onun ne olduğunu öğrenemiyorsunuz. Okuyucuya azıcık yuvardan bakan bu tarzını seviyorum. Saklı Çocuk ismiyle Türkçeye çevrilen bu kitabı sene başının en keyifli okumalarından biriydi. Geceleri uykuya dalmadan önce usul usul okudum bu kitabı. Yenileri bu seneye inşallah diyorum.

A Year in Merde, canım Çilek Suyu Sibel'in hediyesi. İstanbul'a geldiğinde buluşup beraber kahvaltı etmiş, saatlerce konuşmuştuk. Paris'te geçen bu kitabı görünce hiç düşünmeden benim için almış. Kitap en sevdiğim şehirde geçince hemencecik okundu. 
Fark edildiği üzere, geçen sene yine Paris özlemi ile yanan bir Özlem varmış.😍


7* 4321- Paul Auster
8* Bir Yeniyetmenin Günlüğü- Sue Townsend
9* Oswald Amcam- Roald Dahl
10* Denizin Altındaki Ada- Isabel Allende

Paul Auster ve 4321 tereddütsüz 2018'in en şahane, en güzel okumasıydı. Bu kitabın Paul Auster'ın başyapıtı olduğunu söyleyebilirim. Okurken bitmesin diye dua ettim. Bir de sıklıkla şu düşünce geçti aklımdan: "Kuzey ne zaman bu kitabı okuyabilir?" Öyle mutlu bir okumaydı uzun lafın kısası.

Bir yeniyetmenin Günlüğü ise D&R'da Can Yayınları'nın indirimde satılan kitaplarından denk geldiğim bir kitap. İngilizcesinden okumayı tercih ederdim. Sue Townsend, birazdan buraya adresini bırakacağım blog yazısında da okuyacağınız gibi Türkiyede pek hak ettiği değeri bulamamış bir yazar. Evde bir ergenl yaşamaya başlamasaydık belki benim de ilgimi çekmeyecek bir kitaptı. Çok keyif aldım ben bu kitabı okurken. Yazar hakkında blog yazısı için BURAYA bir tık lütfen!
Gelelim Roald Dahl ve Oswald Amcam'a. Şimdiye kadar çocuk kitaplarını okuduğum Roald Dahl'ın bu sefer büyükler için yazmış olduğu bir kitabını okudum. Okurken yer yer yüzümün kızardığını itiraf etmem gerek.  Isabel Allende, malum canımız ciğerimiz. Denizin Atındaki Ada'yı büyük bir keyifle elime aldım fakat itiraf etmem gerekir ki kitap okudukça lastik gibi uzadı. Bitmek bilmedi. Bir ara sıkıntıdan patlayacağım, orta yerimden yarılacağım zannettim. Yazar neden konuyu bu kadar uzatmış, okuyucuyu bunaltmış bilemedim. İtiraf etmem gerekirse bu kitap Allende kitapları içinde sevmediğim tek kitep oldu. Okumasam da olurmuş. Fikrim budur.😡


11* Güzel bir Hayat- J.K. Rowling
12* Mezbaha 5- Kurt Vonnegut
13* Yaşlanıyor Muyum Ne?- Nora Ephron
14* Kafka'nın Kedileri- Gabor T. Szanto
15* Picasso ve Aşçısı- Camilla Aubrey

2018 senesinde sonun hiç beğenmesem de çok güzel bir dizi seyrettim: Gilmore Girls. Rory Gilmore ve annesinin üzerine kurulmuş bir Amerikan dizisiydi. Bekar bir annenin ve kitap okumayı çok seven Rory'in uzun sezonlar boyunca devam eden hikâyesiydi izlediğim dizi. Rory'nin çocukluğundan başlayan yolculuğu, liseye gitmesi, oradan hayalini kurduğu Yale Üniversite'sine devam etmesi, sevgilileri, hataları üzerine kurulu bu diziyi hiç sıkılmadan izledim desem yalan olmaz. Genç anne ara ara canımı sıktı ama yine de Rory öyle akıllı bir kızdı ki kendimi diziden bir türlü koparamadım. Okuduğu kitapları takip ettim, dertlerini içimde yaşadım. Ne yazık ki her güzel şey gibi yerinde bitirilmemişti. Dizinin yıllar sonra çekilen dört bölümünde tüm o sezonlar boyunca izlediğim Rory'nin yerinde yeller esiyordu. Başarısızdı, hayal ettiği hayata kavuşamamıştı, bir erkek arkadaşı varken hayatının en büyük aşkıyla da gizli bir ilişki yaşıyordu. Üstelik hamile kalmıştı. Bu bölümleri izleyince hayal kırıklığı yaşadım ama Rory'nin Yale Üniversite'sindeki yaşamı hep aklımda kaldı. 

Niye anlattın sen şimdi bize bunları diyebilirsiniz. 😀 Vallahi içimden geldi.  Ne zamandır anlatmak istiyordum. Bir de J. K. Rowling'in kitabının içeriğinin Harvard Mezunları'na yaptığı konuşmayı içerdiğini söylemek için. Kuzey için aldım kitabı. Okusun, gaza gelsin, bir de hayatta her şeyin ders notları ile alakalı olmadığını öğrensin diye. Kafka'nın Kedileri ve Picasso ve Aşçısı, yaz kitaplarıydı benim için. Mezbaha 5, KurtVonnegut'un okuduğum ilk kitabı ama sanırım kendisini anlamak için biraz daha çaba sarf etmem gerekecek. Çünkü bu kitaptan da geriye bir şey kalmadı ben de.

Gelelim bu kitapların içinde belki de en sabun köpüğü görünebilecek olanına: Yaşlanıyor muyum ne? Baştan söyleyeyim; evet, yaşlanmak ile ilgili korkularım var ve evet, Norah Ephron'u çok ama çok seviyorum. Onun hakkında daha önce blogda yazı yazdığımı anımsıyorum.  BURADA

Romantik komedi filmleri deyince benim aklıma hemen Norah Ephron, Meg Ryan ve Tom Hanks gelir. Kısa kısa yazılarından oluşan bu kitapsa benim için çok kıymetli bir hazine gibiydi. Yaşam hakkında gerçek ve samimi notlar. Bir yerde kitaba denk gelirseniz alın, okuyun derim. Keşke daha çok kitabı Türkçeye çevrilse ama sanırım biz de bu tarz kitaplar pek satmıyor.


16* Genç Yazarlar için Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu- Celil Oker
17* Bir Kuştan Öbürüne- Anne Lamott
18* Bir Çift Yürek- Marlo Morgan
19* Mavi Çiçek- Penelope Fitzgerald
20* Sevilen- Toni Morrison
21* Anna Karenina- Tolstoy

Eyvah! Ben böyle uzun uzun yazarsam kimse bu yazıyı okumayacak ve sanırım bu yazı bitmeyecek. O yüzden hemen toparlayayım. İlk iki kitap isimlerinden de anlaşılacağı üzere yazmak üzerine. Hâlâ bir şey yazamamama rağmen, yazmak ile ilgili ne var ne yoksa okuyorum. 
Bir Çift Yürek bana Avustralya kapısını açan kitap. Ocak ortalarından sonra hayatımın en uzun yolculuğunu yapacağım. O yüzden heyecanlıyım. Penelope Fitzgerald, pek çoğumuzun çok beğenerek izlediği The Bookshop filminin uyarlandığı kitabın yazarı. Ben bu kitabından pek keyif almadım ne yazık ki. Toni Morrison, elbette güzeldi ama keşke anılarını kaleme alsa diye düşündüm. Anna ise herkesin Annası işte.😀


22*- Öğlen Paris'te Sekizde Chicago'da- Douglas Cowe
23*- Bülbül Korusunun Gizemi- Lucy Strange
24*- Şansa Bak- Cammi McGovern
25*- Naif.Süper- Erlend Loe
26*- İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden- Grace Paley
27*- Kırmızı Defterli Kadın- Antoine Laurain

Çocuk kitapları okuduğum zamanlar genellikle kendimi sarmalama hissinde olduğum zamanlar oluyor. Biraz umut, biraz iyi düşünce, biraz gülümseme ihtiyacında oluyorum ve bana iyi geliyor. Douglas Cowe'ın kitabı bir kurgu ve Simone de Beauvoir ile Nelson Algren'in aşklarını anlatıyor. Simone de Beauvoir'i çok sevdiğim için kitabı merakla okudum. Beklediğim Beauvoir'dan biraz farklı bir kadın çıktı karşıma. Naif.Süper, adı gibi bir kitaptı. Hem süperdi, hem de çok naifti. Grace Paley öyküleri ise tadından yenmez güzellikteydi.


28*- Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam ve Başka Küçük Keşifler- Kazuo Ishiguro
29*- Bay Jules ile Bir Gün- Diane Broekhoven
30*- Kedilerin Dili-Spencer Holst
31*- Anlam Arama- Hazal Yılmaz
32*- Hayvan Çiftliği- George Orwell
33*- Fahrenheit 451- Ray Bradbury
34*- Şişhane'ye yağmur Yağıyordu- Haldun Taner
35*- Thomas Mann'ın Oğlu Olmak- Rinder Kromhout
36*- Angele'nın Külleri- Frank McCourt

Angela'nın Külleri'nin hayatım boyunca unutmayacağım kitaplardan biri olduğunu söyleyeyim öncelikle. Hayvan Çiftliği'nden çok etkilendiğimi de belirteyim. Onun dışında bu okumalar içinde kafamı karıştıran bir şey olduğunu söyleyeyim. Haldun Taner öykülerinin birkaç tanesini okumuştum. Bu öykü kitabı ise onun öykülerini peş peşe okuduğum ilk öykü kitabı oldu. Hepsi çok güzel yazılmış hikâyeler. İçinde ironik bir dil barındırıyor. Türkiyenin karışık etnik kimlikleri öykülerin içinden kendilerini belli ediyor. Elbette öykülerin hepsi kurmaca ama yine de öykü kişilerinde kötü kişilerin hep azınlıklara ya da etnik kimliklere verilmiş olması biraz canımı sıktı. Haldun Taner, böyle bir şeyi bilerek yapmış olabilir mi diye de evde uzun uzun konuştuk. Elbette bir sonuç yok. Bilen varsa beni bir aydınlatsın lütfen.


37*- Adanmışlık- Patti Smith
38*- Mavi Geceler- Joan Didion

Patti'nin fotoğraftaki diğer kitaplarını bu senenin okuma listesine almasam da onları da tekrar okuduğumu belirteyim çünkü Patti benim ilacım, yaralarıma sürdüğüm merhemim, en yumuşak anne ninnim. Bu kitaplar gerçek anlamıyla benim başucu kitaplarım. Yatağımın başucunda duruyorlar. Adanmışlık'ı baştan sona kaç kez okuduğumu bilmiyorum. 
Joan Didion ve Mavi Geceler ise benim için başka bir Patti. Okuyun, okutun! Ve lütfen kendilerini sevin. ❤️


39*- Anlat Anneanne- İpek Ongun
40*-Tearling Kraliçesi- Erika Johansen
41*-My Salinger Year- Joanna Rakoff
42*- Genç Kızlar- Nihal Yeğinovalı

My Salinger Year'ı Dublin'de bir kitapçıdan aldım. Üniversiteden yeni mezun olmuş bir kadının Salinger'ın ajanslığını yapan bir ajansta bir yıl süreyle çalışmasını ve Salinger'la arada sırada yaptığı telefon görüşmeleriyle kurulan bir kurguyla ilerliyor. 
Genç Kızlar'ı anımsamayan yoktur herhalde?😀 Kitabın adını ve çok eskilerde kalan kitap kapağını anımsasam da içeriği pek de aklımda değildi. Bu kitabı tekrar okuyunca kitabı okuduğum gençlik günlerime geri gittim. Bir kitabın yaprakları arasında unuttuğunu düşündüğün bir zamana gitmek gençlik aşısı yaptırmak gibiydi. Anlat Anneanne'ye gelecek olursam, keyifle okudum ama bir şey eksikti. Ne bilmiyorum. Yavan bir okuam oldu. 
Bir diğer kitabın, Tearling Kraliçesininse Emma Watson'un başrolünde oynadığı bir film olarak yakınlarda sinemelarda olacağının haberini vereyim. Benim gibi bir Emma Watson severseniz, müjde olsun bu haber benden size.


43*- Harry Potter ve Felsefe Taşı
44*- Harry Potter ve Sırlar Odası
45*-Harry Potter ve Azkaban Tutsağı
46*-Harry Potter ve Ateş Kadehi
47*-Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı

Bu sene Kuzey'e verdiğim sözü kısmen tuttuğum bir sene oldu. Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim ve ilk beş kitabı okuyup bitirdim. Yuppi!


48*- Karanlıkta Dans- Karl Ove Knaussgard
49*- Buda'yla Kahvaltı- Roland Merullo
50*- Sonbahar- Karl Ove Knaussgard
51*- Müzik Uğruna- Ketil Bjornstad

Son kitapları da toparlayıp 2018 kitaplarını bloga not düşümüş oluyorum. Müzik Uğruna kitabına bayıldığımı not düşeyim. Harikaydı. Bu senenin değerlendirmesini yapacak olursam, elli kitabı geçtiğim için mutluyum ama yine de düşlediğim rakamın yanına pek yaklaşamamışım. 

2019 umarım hep keyifli okumalarla geçer.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Hayat akıp giderken-1

#1

Yeni yıla alışamadım daha. Çam ağacını geç kurmuştum. Evdekileri keyiflendirmekten çok kendimi gaza getirmek için yaptığım bir şeydi. Kutudaki süsleri çıkarıp üzerini ışıklarla süslemiştim. Yarım saatimi almıştı tüm bu hazırlıklar. Oysa aralık ayının başından beri erteleyip duruyordum. Keşke daha önce yapsaymışım. Nasıl ağacı yerinden çıkarıp süslemeye üşendiysem şimdi de süsleri yerinden çıkarıp kutuya kaldırmaya üşeniyorum. Bir de akşam oldu mu ağaca sarılı ışığın fişini elektriğe takıp bir yanıp bir sönen ışıkları seyretmek hoşuma gidiyor. Yatağa yatmadan önce Adile Teyze'den masal dinlemek gibi bir his bu. 


2019'a çok şey yüklemedim bu sene. Benim gibi listesiz yaşayamayan bir insan için büyük bir olay. Listesizlik bünyemde sıkıntı yaratabilir, yer yer kaşıntı ve döküntüler olabilir diye endişeleniyorum. Birkaç gün öncesinin şimdiden bir senelik tbt olması komik değil mi sizce de? 😀 Aralık ayının son günlerini Budapeşte'de geçirdik. Noel pazarlarını gezmekti niyetimiz. Noel pazarlarını gezmek isteyenler Almanya, Avusturya, Fransa üçgeninden ayrılmasınlar. Benden tavsiye. Avrupa'nın en iyi pazarları listesindeki yüksek bir tepeden çekilmiş gibi görüntüler illüzyondan ibaret. Doğu Bloğu Ülkelerinde de pek bir Noel ruhu yok üstelik. Üzülerek söylüyorum ki insanları, özellikle de kadınları kaba😞Yemek tezgahlarından birinde somon balığının yanına pirinç alıp alamayacağını soran yaşlı bir adama, tezgahta çalışan genç kadın, "Burası Macaristan! Balığının yanına ya patates alırsın ya da lahana" diye çıkıştı. Yumuşak bir tonda söylese sevimli olabilecek bu cümle aralık ayında tezgahın üstünde buz gibi asılı kaldı. Kuzey, ben ve adamcağız ağzımız açık kalakaldık. Üstelik önceden pişmiş balığı ısıtmak için bir kez daha yağa atıp çevirmek de pek gastronomik gelmedi bana. Balık için istenen 13 Euro da cabası. Almanya'da ve Fransa'da yediğim yemeklerle karşılaştırıldığında yemek kalitesi çok düşüktü.  Fazlaca beklentiyle gelen turistler çaresizlikle kendi Noel ruhlarını yaratmaya çalışıyorlardı. (Biz de bu gruba dahildik elbette) 😀 Olmayınca olmuyor tabii.


Yine de kaldığımız otel şehrin merkezine biraz yürüme mesafesinde olmasına rağmen çok güzeldi. Kahvaltısı dillere destandı. Kahvaltı sofrasında şampanya falan vardı, o derece! Sırf havalı görüneyim diye bir bardağın dibine azıcık şampanya doldurup eşe dosta fotoğrafını attım. Yoksa sabah kahvaltısında şampanya içmek kim, ben kim? Demleme çaydan asla vazgeçmem. Eee, çayın peşinden şampanya da olmuyor pek. Noel ruhunu yakalayamadım Budapeşte'yi yerden yere vurduktan sonra şunu da söylemeliyim elbette. Yemekleri ve insanları kaba olsa da Budapeşte çok ama çok güzel bir şehir. Keyif almak için bahar aylarında gitmek şart. Kaplıca keyfimi ayrı bir güzellik olarak anılarıma ekledim. Açık bir alanda kaplıca keyfi yaşamak ancak ve ancak soğuk bir kış akşamına yakışırmış. Bunu yaşadığımız için çok mutluyum.


2018 yılında aldığım dersi bir kere daha yüksek sesle tekrar ediyorum o zaman: Noel Pazarları için bir daha abuk sabuk yerlere gidilmeyecek. 


Dün akşam bu senenin ilk filmini seyrettik hep beraber: Sherlock Holmes, Belgravia'da bir Skandal.  Hepimize iyi geldi. Evde esen ders-sınav rüzgarlarından dolayı ailece bir şey yapmayı unutmuşuz. Gaza gelince Netflix'in dizilerinden birine başlayalım dedik. Black Mirror'ı seçtik kendimize. İki bölüm seyrettik. Teknolojinin, internet kullanımının hayatımıza etkilerini ayrı ayrı bölümlerde sorgulayan bu diziyi beğenmedim. Sanal dünyanın fazlaca kullanımından ve bunun insanı yanlarımızı öldürdüğünden zaten şikayetçi bir insan olarak, güzel noktalara parmak basılmış olsa da, içim karardı. Bildiğim şeylerin abartılmış yanlarını bir kez daha görmek istemedim. Sanırım, ev ahalisinden seyredelim diye ısrar gelmezse tabii, Black Mirror'ı bir köşeye kaldırdım ben.


İlk haftanın içini dışına çıkardığım bu yazıda Şermin Yaşar'ın yeni yılın ilk kitabı olduğunu da belirteyim de bu sayfadaki yerini alsın. Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu'nu çok severek okudum. Sizlere de tavsiye ederim. İnsan olmayı tekrar tekrar hatırlatan nice öykü var içinde. Aslında düşündüğümüz kadar da umutsuz olmadığımızı düşündüm birçok satırda. Kendimizi sarıp sarmalasak keşke her sabah en azından bir kez, keşke...
Şimdilerde Caner Alper'in Temiz Aile Çocuğu elimde.

Ne dinliyorsun derseniz, Norveçli Piyanist Ketil Bjornstadt'ın çaldığı Anneli Drecker'in seslendirdiği A Suite of Poems albümü favorim. Benden haberler bu haftalık bu kadar....

31 Aralık 2018 Pazartesi

Macera Kitabım'ın 2018 Dökümü

Hadi 2018'in değerlendirmesini yapalım!

Günlerdir çantasını koluna takmış, bavulu kapının önünde bekleyen 2018'i düşünüyorum. Kendisi için hislerim Barış Manço'nun meşhur şarkısı, "Halamın Kızı Zehra" gibi. Sanki misafirliği fazla uzun sürmüş gibi. "Gitse de kapıyı ardından bir önce kapasak!" diyorum. Öyle yorgunum kendisinden.
Bu seneyle ilgili samimi hislerim bunlar. Umarım gelen gideni aratmaz. Seneler böyle hızla akıp giderken, geriye dönüp baktığımda "Ah, 2018! Sen ne güzel yılmışsın." demem.😊

Samimi olayım derken üzmüyorum değil mi sizleri?



Bu sene benim için inişleri ve çıkışları ile zor bir yıl oldu. Çok sevindiğim zamanlarım da oldu, yerine koyamayacağım kayıplarım da. Kendimi tanıyamadığım, ruh halimi yukarılara taşımak için devamlı Polyannacılık oynadığım, yolculuklarımdan bile coşkun zevkler alamadığım, yol yorgunu, kalp dargını bir insandım bu koca yıl boyunca. Kırk üç yaşın baharına başka şeyler de ekledim elbet: Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul ettim. Üstüme vazife olmayan şeylere karışmadım. Son yirmi yıldır kafamı kurcalayan sorunun gerçek bir cevabının olmadığını öğrendim en önemlisi. Olanı olduğu gibi kabul ettim. Hayatımda ilk defa bir şeyi kalbimi sonuna kadar açarak beni bir yerden gözetlediğine inandığım o Yüce varlığa emanet ettim. Şükrettim halime. Yirmi yıldır beni kendi çocuklarından ayrı tutmayan baba parçamı sonsuzluğa uğurladım. Gözümden yaşlar süzülse de kalben çok mutluydum. Hayattaki en önemli şanslarımdan birinin içine doğmadığım ama sonradan dahil olduğum aile olduğuna bu sene yürekten inandım. Belki de 2018'in adını koyamadığım yorgunluğu buradan geliyor. Bilemiyorum. Ama hislerim bunlar.

Okuduğum kitaplar eksik geldi, içtiğim çaylar lezzetsiz, ettiğim sohbetler yarım, gezdiğim yerler puslu. Tuhaf bir şekilde tüm sevdiklerimin ölümlerle, büyük hastalıklarla, çıkmaz sokaklarla sınandığı bir yıl oldu bu yıl. O yüzden bu seneyi kalbini kırmadan uğurlamak ve ilk defa yapılacaklar listem olmadan yeni yılı selamlamak istiyorum. Umuyorum ki (Bir yıl daha yaşlanacak olsak da) yeni yıl neşesiyle, huzuruyla, ağız tadıyla gelir. Sağlık her şeyin başı. Kimsenin evinden eksik olmasın. Gerisi boş.

Yine de 2018'de ne yaptım diye geriye dönüp baktım. Blogum da olmasa hayatım bir sis bulutunun ardında kaybolup gidecek. İşte acısıyla, tatlısıyla 2018.

🎉Ocak: Yeni yıl demek bizim evde toplanmak demek!

2018'e ailecek bizim evde girdik. Eş, dost biraradaydık. Sofrada kocaman bir hindimiz, bardaklarımızda şarabımız ve en önemlisi birlikte olmanın huzuru vardı. Sabah uzun bir kahvaltı sofrasında toplandık yine. Ardından 2018'i yaşamak için evlerimize dağıldık. Senenin en tuhaf sabahına elime Hemingway'in Paris Bir Şenliktir'ini alarak başladım. Bu kitabın beni Paris'e taşıyan bir tılsım olduğuna inanıyorum zira.😍 Sonra günler ilerledi. Kuzey okula, bizler işe gittik. Uzak bir yere, okyanus kıyısında bir köşeye uçak biletleri aldık. 


🎉Şubat: Seyşeller de neresi?


Seyşeller seyahati piyango gibiydi. Ne olduğunu anlamadan biletlerimizi aldık, bavullarımızı topladık. Güneş gözlüğü, güneş kremi ve mayo bavula konulacaklar listesinde ön sıradaydı. Sonradan fark ettik ki Seyşeller'e gitmek için en uygun zaman sömestir tatili değildi. Yine de çok eğlendik, çoook! Çünkü insanın insanı mutlu edecek arkadaşları olmalı şu hayatta! Ara ara kavga edebileceği ama asla küsmeyeceği, ardından her neresi olursa olsun sürüklenebileceği. 😍 (Bol bol kalpli bir yazı olacak bu) Köpekbalığı var mıdır, ne yaparız oralarda derken sömestir tatilinin bir haftasını yağmurda denize girerek, lezzetli yemekler yiyip gülüp eğlenerek, bisiklet sürerek geçirdik. Oteli falan beğenmeyip mırın kırın etsem de şimdilerde her şey nefis birer anı olarak kişisel tarihime eklendi. İnsanın kendini yoldan çıkaracak arkadaşları olması hayatta başına gelen en güzel şeylerden biri!

Şubat ayı fuar ayıydı bir de elbette. Seyşellerden döner dönmez bavulu boşaltıp bu sefer kışlık elbiselerle doldurduk valizimizi. Buradan bir uçakla acı vatan Almanya'ya, oradan da trenle Paris'e geçtik. Yıllardır istemeye istemeye gittiğim Frankfurt son zamanlarda çekiyor beni. Soğuğuna, fuar zamanlarında insanı çileden çıkaran otel fiyatlarına rağmen beni mutlu eden bir şeyler var. Şimdi Selçuk olsa yanımda, "Oradan bir trene binerek Paris'e geçmek olmasın o!" der ama olay sadece bundan ibaret değil. Biliyorum. İçimde hissediyorum. Neyse, fazla duygusallaşmadan şubat ayında Frankfurt'a, ardından da Paris'e gittiğimin altını çizeyim. Paris nefisti yine. Soğuğuna rağmen kalbimdeki haliyle buldum Paris'i. Sokaklarında dolaştım. Tek kişilik geziler yaptım. Ruhumu avuttum. 2019 yılında da kendime Paris'i bol bir sene diliyorum.
Paris ❤️ Ben

🎉Mart

Mart ayında yapacak bir şey olmamasından olsa gerek etkinliklere katılmaya çaba sarf etmişim. Kuzey'le birlikte tiyatroya gitmişiz, ben Yazı Evi'nde birkaç etkinliğe katılmışım. Kendime yönelik bir şeyler yapmaya çalıştığım zamanlar kısaca, "Geçiyor hayatın kızım! Başını kaldır da hayatına bak!" duygusuna kapıldığım zamanlar. Ah, ahh! Çokça geliyor bu anlar artık aklıma. "Başka ne yaptın pek sevmediğin mart ayında?" diye soracak olursanız, cevap olarak bol bol ekmek yaptığımı ve Paul Auster'ın tuğla kitabı 4321'i okuduğumu söylerim hemencecik. Mart ayını güzelleştiren yegane şey de Paul'la aramızdaki aşktı sanırım.💖 Daha upuzun bir ömrü olsun da bol bol yazsın inşallah. Bu arada 4321'in bir başyapıt olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Anna Karenina mı 4321 mi derseniz, tereddütsüz 4321 derim.

🎉Nisan

Nisan ayı benim için kabus gibi geçti. İş yerinde, sokakta, kafede, evde Atlas Havayolları ile yaptığım telefon konuşmaları geliyor aklıma. İleriye ötelediğim biletlerimi almak için (meşhur Londra biletleri) ne çok kavga ettim bu sinir havayolu şirketiyle. Milyonlarca beyin hücremi öldürmüş olmalıyım. Ne yazık ki kanunlarımızdaki açıklar bu tip şirketlerin müşterilerini üzmeleri/suistimal etmeleri için müsait. Vatandaş olarak pek bir hukuki hakkımız olmayınca hakkımız olan bir şeyi almak için günlerce kavga edebiliyoruz. Bu olayın sonucunda bir daha Atlas Havayollarının yanına yaklaşmama kararı aldım. Allah sahibine bağışlasın kendisini.

🎉Mayıs, kutlamaların ayı bizim evde!


Bu mayıs kutlamalar yalan dolanla geçti, daha doğrusu doğum günümü kutlamak için bir yerlere gitmek hayal oldu. Şimdi unuttuğumu fark ettiğim bir sınav yaşadık mayıs ayında. Tüm sene boyunca pek de çalışmamasına rağmen adı durmadan değişen TEOG sınavı vardı. (Sonradan adının LGS olduğunu öğrendim.) Kuzey için bu sınavdan da önemlisi okuduğu okulun lise kısmı için yapılan sınavdı. Hazırlık okuyup okumayacağını belirleyen bu sınav İngilizce ve Türkçe derslerindendi. Sene içinde notları gayet güzel olmasına rağmen evde epey bir stres vardı. Hem Kuzey'in hem de benim doğum günüm sade bir şekilde kutlandı. Selçuk iş için bol bol Ukrayna, Moskova, Kosova ve Çin'e gitti. Biz Kuzey'le evi bekledik, ders çalıştık. Selçuk'un yokluğunda ben mutluluğu Karl Ove kitaplarında aradım. (Anlayan anladı. 😍)


Yakınmalarını duyan Leylak Dalı'm İstanbul'da bir imza günü düzenledi. "Özlem gelemiyorsa, ben gelirim." diye programlanmış nefis bir gündü. Lale Abla denizin dibinde bir yer ayarladı. Şekerler şekeri Funda geldi. Ohhh, nefisti. Mayıs ayının doğum günü hediyesi Nurşen Ablanın İstanbul'a gelmesiydi.

🎉Haziran: Okulun bir türlü bitmediği yaz ayı. 


Yeminle hislerim buydu tüm ay boyunca. Mayıs ayında LGS, Haziran başlarında Liseye Geçiş Sınavı, ardından mezuniyet töreni falan derken haziran ayının sonu geldi. Okul da ancak bu ayda bitti. Lastik gibi uzadıkça uzayan bir aydı. Selçuk iş için gittiği yerlerden geri dönüp kasıla kasıla oğlanın mezuniyet törenine katıldı. (Blogcu yazının bu kısmında kocasından intikamını alır.) Müthiş bir törendi. Gözlerim dolu dolu oldu. Tüm çocukları ayakta ağlaya ağlaya alkışladım. Artık mutlu olayların hepsinde ağlıyorum. Nikah, doğum günü, okuma bayramı, mezuniyet falan fark etmez. Beni çağırın direkt ağlayayım. Allah, herkese böyle güzel anları nasip etsin. Gerçekten kalpten duamdır bu.


Seyahat açısından bakacak olursak, küçücük bir atraksiyon gerçekleştirdiğimizi söyleyebilirim. Kavga dövüş Atlas Havayolları'ndan aldığım biletlerimizle Amsterdam'a uçtuk. Uçağa binene kadar bu seyahatin gerçekleşeceğine zerre kadar inanmıyordum. O kadar yorulmuşuz ki bu seyahat ailenin her üyesine ilaç gibi geldi. Dünya Futbol Kupası olduğu için tüm Amsterdam barlarında maç yayını yapılıyordu. Kuzey pub pub gezip maçları seyretti. Evden uzaklaşmak çok ama çok iyiydi.

🎉Temmuz: Hoşçakal baba!


Babamızı sonsuzluğa uğurladığımız aydı Temmuz ayı. Bu kaybın ardından hepimiz değiştik. Evin iki torunu, Kuzey ve Nehir büyüdüler ansızın. Dedelerini yolcu ettiler. Birbirimize dokunduğumuz, bazen uzak durduğumuz, yaralarımızı sardığımız, çok konuşup çok sustuğumuz bir aydı. Birlikteydik, sanırım hepsi bu. 2018 senesi bizim hastalıkla çevrelendiğimiz ama birbirimize kenetlendiğimiz bir yıl oldu. Ayın sonlarında üç günlüğüne Atina'ya gittik Kuzey'i de alarak. İki gün yaz mevsimini yaşadık, bir gün de yağmurlu bir sonbaharı. Nihayetinde eve döndüğümüzde Kuzey bir ay sonra okul açılacağı için söylenmeye başlamıştı bile. 😏

🎉Ağustos: Yaz bitti biter nerdeyse.


Evet, evet. Söyleniyorum devamlı. Senenin ne ucunu tutabildim, ne de sonunu. Bende mi telaş vardı bu sene yoksa 2018 senesinde mi bilmiyorum.  Kuyruğunu yakalamaya çalışan yavru bir kedi gibi kendi eksenimizde dönüp durduk yorulmadan, usanmadan. Ağustos ayı bir önceki sene gidemediğimiz İngiltere-İrlanda tatilinin planlandığı aydı. Londra'da birkaç gün kaldık. Çilek Suyu ile buluştuk, kahve içtik, yemek yedik, gezdik. Ardından bir feribotla Dublin'e geçtik. Yazmaya niyet edip edip yazamadığım İrlanda tatili işte bu zamanda gerçekleşti. Hayatımızın en güzel seyahatlerinden biriydi. Dingindi, sessizdi, farklıydı, serindi. İhtiyacım olan tüm güzel duygular bu tatilin köşesine bucağına sinmişti. Öyle mesuttum sevgili dostlar.

🎉Eylül: Bu blogger için Paris zamanı.


Eylül, Paris zamanı. Biliyorsunuz. 
Okulun ne zaman açılacağını bilmeden üç bilet almıştım Paris'e. Kuzey'le Paris'te olmak istiyordum. "Nasılsa okulun ilk günleri, hayatımda bir defa azıcık sorumsuzluk yapsam, üç gün geç başlasa okula ne olur?" diyordum ki, seyahatin okulun üç gününden fazlasını yiyeceğini anladık. "Yine de gidelim."  dedim ben. Kuzey, "Olmaz. Liseye yeni başlıyorum ve hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorum." deyince onun biletini açığa aldık ve Selçuk'la ben yola düştük. Sanırım benim ihtiyacım olan her şey Pariste. Bir şehri insan benim sevdiğim kadar sever mi? Bu sorunun cevabı sanırım herkeste başka ama ben yine çok mutluydum Pariste. Gönlüm pır pır atıyordu. Tüm şehir bana aitti ve ben de ona aittim.


Üstelik bir güzellik daha vardı şehrin ve güzel arkadaşıma hediyesi. İstanbul'da bir türlü buluşamadığımız sevgili Natali ile Paris'te buluştuk.  Gezdik, sohbet ettik, şarap içtik. İçtik, değil mi Natali? Eylül'de Paris'te olmak çok güzeldi. Yeni yıl için ilk dileğim sağlık elbette ama sonrasında bol bol Paris ❤️

🎉Ekim: Gönlüm avare!

Ekim ayında bol bol hayal kurdum. Daha saymadım ama sanırım bu sene biraz az kitap okudum, az yazı yazdım. Ocak ayında okuyup da sağa sola attığım kitapları toplayacak, az koyun kara koyunu göreceğim. Sözeli bunca seven bir insanın sayılara bu denli itimat etmesi de bir tuhaf değil mi? Listeler, yapılacaklar, okunanan toplam kitap sayısı :) Nicelik değil, nitelik önemli arkadaşlar 😁 Ekim ayında pencereden dışarı baktım vaktim oldukça. Sonbaharı, dökülen yaprakları seyrettim. Bu sene Netflix'in dizilerine boğdum kendimi. Yılbaşı arifesinde bir yerlere gitmek istedim. Bol Bol Christmas düşledim. Nihayetinde gönlüm Almanya ve Fransa Noel pazarları için çarparken yüksek uçak fiyatlarına göğüs geremeyip Budapeşte'ye ailecek bilet aldım. Ekim atraksiyonu olarak sakladim o biletleri, daha önce gittiğim Budapeşte'nin üzerine çok fazla şey yükledim. 

🎉Kasım: Ay sene bitiyor ya?

Ekim ortaları, Kasım başlarında Kuzey'e verdiğim sözü tutmak için harıl harıl Harry Potter kitaplarını okudum. 😍 Allahım, ne güzel bir yolculuktu. Altıncı kitaba kadar geldim. Büyü dünyasında dolaştım, Hermione'yi daha çok sevdim. Bir önceki yılın dileklerinden olan, "Daha çok İngilizce kitap okuma" dileğini elimden geldiğince yerine getirdim. Niyetlerimin ben farkında olmadan benimle yan yana yürümesinden çok keyif aldım. Dostlarla yemek yerken bu sene kızlarla tatile gitmediğimi fark edince, "Hadi bir yere gidelim" diyerek Dubai biletlerini aldım. Ağır başlayan seneye biraz hız kattım.

🎉Aralık: Senenin son ayını gezerek kurtarma çabaları


Kızlarla Dubai'ye gittim. Sıcak ve keyifli bir geziydi. Deniz kenarında yatıp kafamı dinledim. Elbette birkaç kadeh köpüklü şarap da içtim. Bol bol sohbet ettim. Dönüşümde hasta oldum. Günler öyle hızlı dönüyordu ki etrafımda uzun zamandır üstümde bir kırgınlık hissediyordum zaten. Tatil dönüşü iki gün işe gidemedim. Tam kendime geliyorum ki Noel Pazarları'nı gezmek için Budapeşte'ye doğru yol aldık. Kar yoktu ama soğuktu şehir. Lezzeti eksik ama pahalı sokak yemeklerinden yedik, Christmas ruhunun ne yazık ki uğramadığı Noel Pazarları'nda yeni yıl ruhunu aradık. Nihayetinde Budapeşte'nin Christmas zamanındaki ışığı, ihtişamı ve neşeli atmosferi yaşamak için doğru şehir olmadığıı anladık. Elbette, ara ara evden uzaklaşmak, günlük sıkıntılardan uzaklaşarak aile ile olmak çok güzel. Konuşmak, sarılmak için uygun fırsatlar. ❤



Bugün nihayet bu yılın son günündeyiz. Gece saat 12.00'yi vurduğunda yeni bir senenin kapısını aralamış olacağız. Bu blog benim kişisel günlüğüm. Bu sebepten içimden geçenleri olduğu gibi yazmak, doğru şeyleri kayda geçirmek istiyorum. 2018 benim için bir sınama senesiydi. En sevdiğim insanlar tarafından sınandım, kırıldım. Susmayı, yaralarımı sarmayı öğrendim. Sık sık kendime sukunet teskin ettim. Olanı olduğu gibi kabul etme gücü için Tanrı'ya yalvardım. Kendime sorular sordum, cevaplar alamadım. Yine de girdiğim sınavlardan geçip kalbimi her şeye rağmen sevgiyle bağladım. Hepimiz için aydınlık ve kalp dileklerimizin gerçek olduğu bir yıl diliyorum. Sağlıklı olalım, huzurlu olalım, mutlu olalım. 

Mutlu Yıllar Dostlar ❤️



20 Kasım 2018 Salı

İrlanda'ya geldik, ne yapalım? Gezin, güzel kardeşim!

Hayaller, pembe düşler, filmler, kitaplar, hayatımı sıcak tutan romantik anlar... Bu satırlar benim yola düşmeden önce bir seyahate yüklediğim anlamlar. Gittiğim yerde de sıkı sıkıya tutunduğum, yokluklarında kendimi yalnız hissettiğim bu somut ve soyut kavramların yanına; çay, kahve, çoğunlukla elmalı bir tatlı ve hoş bir sohbet ekliyorum. Tek başına seyahat etme deneyimim yok. Bu sebepten yol arkadaşım da benim için keyifli bir seyahatin olmazsa olmazı.


Genellikle yol planlarının hepsini ben yapıyorum. Otel işini Selçuk hallediyor çünkü saatlerce otellerin web sitelerinde gezinmekten, sanki satın alacakmışız gibi şehirdeki tüm otelleri incelemekten son derece keyif alıyor. İstediği oteli dilediği fiyata bulamazsa başka bir otele "iptal edilebilir rezervasyon" yapıp, sonra da beğendiği otelin fiyatını nerdeyse her gün takip ediyor. Kader, ara ara yüzüne gülüyor ve kalmayı düşündüğü otelin fiyatı düşüyor. Böyle anlarda bir önceki rezervasyonu iptal edip hemen bu otele geçiş yapıyor.👊

Dublin'e giderken de kafamda yarattığım Dublin imajının yanına bir yapılacaklar listesi ekledim. Dublin'de mutlaka ama mutlaka yapmamız gerekenler şöyleydi.

  • Temple Bar Bölgesi illa ki gezilecek. Canlı müzik yapan bir barda bir bira içilecek ve tepinilecekti. Biz de o bölgede bir otelde kaldık: Temple Bar Hotel. Otel nefisti, çok memnun kaldık. Müzik, her daim odamızın içindeydi. Gece yarılarına kadar biri bitip biri başlıyor, sesler birbirine karışıyor ve çılgın kahkahalar yatağımızın baş ucuna kadar bize eşlik ediyordu. Bir daha gitsem yine bu otelde kalacağımı söyleyeyim de, pişmanlık olarak algılanmasın bu yazdıklarım. Çünkü Dublin'de hayatımızın en unutulmaz seyahatlerinden birini yaşadım. İrlanda demek, Dublin demek içkiye karışan şarkı tınıları demek. Dublin'de bir bara gitmeden, bağıra bağıra şarkı söylemeden asla dönmeyin Dublin'den. 🍺

  • Trinity College'i görmeden Dublin'den dönülmez. Liseye yeni başlamış bir oğlum var ama Trinity College'a ondan çok kendim için gittim. Şehrin merkezinde yer alan, 1592 yılında kurulmuş bir üniversiteden bahsediyoruz. Kurulduğu günden bu yana dört yüz yılı çoktan geride bırakmış. Nice politikacı ile edebiyatçının yolu buradan geçmiş; ünlü mezunları var. Politikacı kısmı pek ilgimi çekmediği için isimlerini buraya yazmayacağım çünkü tanımıyorum hiçbirini.  Nobel ödüllü edebiyatçı, oyun yazarı ve şair Samuel Beckett, 1923-1927 yılları arasında Trinity Koleji'nde üç ayrı dilde eğitim almış. Oxford Üniversitesi'nde öğrenimine başlamadan önce, 1874 yılında Oscar Wilde bir müddet Trinity Koleji'ne devam etmiş. Guliver'in Gezileri'nin yazarı Jonathan Swift de 1686 yılında buradan mezun olmuş. Dublin'de çok güzel bir uygulama başlatmışlar. Talking Statues (Konuşan Heykeller) adında bir uygulama ile şehrin dört bir yanına konulmuş heykellerin altında olan bir karekodu okutursanız heykelimiz telefonumuzun mikrofonundan bize kendisini anlatıyor. Pek tabii, öncelikle uygulamayı telefona indirmek gerekiyor. Çok güzel bir uygulama olduğunu söyleyeyim.                                                                                                                                       
                                  
  • Trinity Collge Kütüphanesi ve Book of Kells: Dünyanın en meşhur kütüphanesini görüp görmemek elbette size kalmış. Ben, "Görmeden dönmem." diye tutturdum. Önünde uzun bir kuyruk vardı. Hemen oracıkta bir saat sonrasına internetten bilet alıp Trinity College bahçesinde gezinirken vaktin gelmesini bekledik. Kütüphane sanki geçmişe açılan bir kapı gibi. Book of Kells, aslında uzun yıllar önce yazılmış bir İncil. İçeri girince hem kütüphanenin heybetiyle hem de dokunulmazlığıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Baş başa kalıyorsunuz demek isterdim ama içerinin kalabalığı ne yazık ki yalnızlık hissinin yakınından bile geçememenin tek sebebi. 


  • National Gallery of Ireland: Dublin bana göre küçük bir şehir. Her küçük şehir gibi tüm sanatsal etkinlikler elinizin altında. Genellikle her gittiğim şehirde şehrin merkezinde oturduğumu hayal ediyorum. Bu hayalin en güzel yanı, yürüyerek gidebileceğim ve ücretsiz girebileceğim müzelerin varlığını bilmek. Ulusal Galeri'de böyle müzelerden biri. Trinity Koleji'nin duvarlarının ardından temiz Dublin havasını soluyarak yürüyünce National Galeri'ye varıyorsunuz. İçeride bir mutluluk havası hakim. Hafta sonuna açılan günlerde giriş katında canlı müzik oluyor. Klasik müziğin insana kendini iyi hissettiren tınıları müzenin alt katından yayılıyor. Önceki yazılardan birinde bahsettiğim Meşhur Tablo da bu müzede. Ama zaten siz bunu biliyorsunuz ki! (Linke tıklarsanız romantik bir hikâyenin içine düşeceksiniz.)

  • Dublin Kitapçıları: Herkesin tatil anlayışı kendine.😎  Benim için önceliği olan şeyler var. Hastalıklı bir kitapçı gezme hali mesela. Bir şehre gitmeden önce kitapçılarını listeliyorum. "Kitapçılara gidince kendimi evimde hissediyorum." falan diyorum ya sık sık, geçenlerde aklıma belki de bir şehri kitapçıları üstünden tanımaya çalıştığım geldi. Olabilir diye düşündüm. Neden olmasın? Elbette bir kitapçı listem var. Dileyenler olursa listemi ve hislerimi seve seve paylaşırım. Ama madem ki kendi listemin kitapçılar kısmına geldim, o zaman en sevdiğim kitapçının adını buraya bırakalım: The Winding Stair  Bu kitapçı bana Paristeki Shakespeare and Co.'yu anımsattı. Minicik bir yer ama ruhu var. Dilerseniz bu kitapçıya ait (Hemen binanın yanından girilen bir kapı) restorana gidebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. Ya da bizim gibi hemen yanındaki (köşebaşı) kafeye gidip daha basit bir şeylerle karnınızı doyurup, nefis bir kahve ya da çay içebilirsiniz. Tercih sizin. ➜ The Woolen Mills

  • Oscar Wilde'ın bir parkı süsleyen heykeli- (Oscar Wilde Memorial Sculpture): Oscar'ı ailecek severiz. Her seyahat öncesinde gidişimizi fırsat bilip Kuzey'e o şehrin ya da ülkenin bir yazarını okutmaya çalışıyorum. Bu seferki yazarımız Oscar Wilde'dı. Ciddi Olmanın Önemi'ni okudu ve çok sevdi. Şöyle dedi bana, "Bir kitapta bir konu olmadan nasıl bu kadar güzel bir şey yazılabilir?" Kitabı ben okumadım. O yüzden neyi kastettiğini pek bilmiyorum ama kendisi Oscar Wilde'ın çok zeki bir yazar olduğuna karar vermiş. Merrion Square'daki heykel de Oscar Wilde'ın tüm ruhunu yansıtıyor bence. Ilık bir Dublin gününde Oscar Wilde heykelinin önünde olmak bizi çok mutlu etti. 

  • James Joyce'un kenti- (The James Joyce Center): Hâlâ Ulysses'i okuyacak cesareti toplayamadım. James Joyce'dan okuduğum tek kitap Dublinliler. Öykülerin toplandığı bu kitaptan bana kalansa fazlasıyla yozlaşmış olduğunu düşündüğüm bir dindarlık, nemden nasibini almış bir şehir ve bu kitaptan edinip edinmediğimden emin olamadığım bir alkol kokusu... 😀 James Joyce benim yazarım değil. Yazarın Paris günlerine ve yaşadığı hayata duyduğum ilgiye rağmen onu benden uzak tutan bir his var. Yakın zamanda okuduğum Annabel Abbs'ın yazdığı Impress Size ödülünü almış Joyce'un Kızı romanı da huzursuzluğumun bir diğer sebebi. Kurgu bir romandan bahsediyor olsak da kitapta yazanların James Joyce'un kızının hayatının büyük bir bölümünü yansıttığını inkar edemeyiz. Anlatılanlarda da çok büyük acı var. James Joyce'un hastalıklı sevgisi ne yazık ki kızının mutsuzluğunun en temel sebebi. Kızının hastalığını görmesine rağmen de Joyce kızını kendi yazın hayatının anahtarı/ esin perisi olarak görmekten asla vazgeçmiyor. Belki gözlüklerinin ardına sakladığı gözlerine ulaşamamamdan, belki de Dublinliler'in hiçbir satırının beni kalbimden vurmamasından Joyce'u sevemiyorum. Dublin onun şehir olsa da ve yazdığı kitaptan esinlenerek yaratılan "Blooming Day" her sene eğlencelerle kutlanıyor olsa da ondan bana geçmeyen bir şeyler var. Yine de sevenleri için James Joyce Kültür Merkezi'ne gitmek kaçırılmaması gereken bir etkinlik gibi geliyor bana.

  • Ulyssess'te adı geçen eczane: Sweny's turistleri kendisine çekmeye devam ediyor. Orhan Pamuk kitaplarından fırlayıp karşıma çıkan bir mekanı anımsatıyor bana bu dükkan. İnternette gezinirken okuduklarıma göre Ulysses'te burası bir eczane olarak geçiyor. Kitabın kahramanı Leopold Bloom da bu eczaneye gitmekte ve buradan kendisine limonlu sabun almaktadır. Dublin'in bana İstanbulla karşılaştırdığımda gelen sakinliğinden olsa gerek, bu dükkan da sakin bir sokaktaymış hissini uyandırıyor. Sokakların hepsi bir yağıp bir duran yağmurun izleriyle parıl parıl. Cam vitrinin ardındaki dükkanın kapısından içeri girip, James Joyce'un her dile çevrilmiş kitaplarının satıldığı, okuma günlerinin yapıldığı dükkanda etrafımıza bakınıyoruz. İçeride çalışan gözlüklü bey bence kitabın kahramanından da, yazarından da daha ilginç bir karakter. Meraklı gözlerle kapıdan giren herkesle sohbet edip yolumuzun hangi ülkeden buraya düştüğünü soruyor. Bir kitabın, bir yazarın etrafında dönen bir hayat, romantik hikâyeleri çok sevsem de bana bile biraz fazla geliyor. 😀





1 Kasım 2018 Perşembe

İnsanları sıkmadan bir gezi yazısını nasıl yazarsın?

Gezi yazısı yazmak zor iş! Vallahi kendim de yazıyorum diye demiyorum. İşin aslı bu! Ya da ben çok takılıyorum, çok inceliyorum, yanlış bir şey yazmayayım diye çabalıyorum da o sebepten. Böyle düşünüyorum! Son zamanlarda garip bir hâl geldi üstüme. Bir şey yazarken uzun uzun düşünüyorum; yazıyorum, beğenmezsem siliyorum. Blog yazısının da kendi içinde bir güzelliğinin olmasını istiyorum. İş, gittiğin bir yeri yazmaya gelince de işin rengi benim için iyiden iyiye değişiyor. 

"Ben sıkıcı gezi yazıları okumaktan hoşlanmıyorum. Didaktik bir dille yazılmış yazılardan da hoşlanmıyorum. Üstüne üstlük Lonely Travel rehberi gibi yazılmış yazılardan da hiç hoşlanmıyorum. Peş peşe üç cümlenin sonuna da "hoşlanmıyorum" yazdım farkındaysanız. Daha önce de demiştim, yine söylüyorum: Birbirinin aynısını tekrar blog yazılarından da hiç mi hiç hoşlanmıyorum."

Eee, burada kendime şu soruyu soruyorum: İnsanları sıkmadan bir gezi yazısını nasıl yazarsın? 

Cevabı bilmediğim için sadece teoriler üretiyorum. Blog yazılarımın içinde okunma oranları en düşük olanların seyahat yazıları olduğunu düşünürsek, insanların sırf eğlenmek için gezi yazılarını okumadığını varsayabiliriz. Ben gezi yazıları okumaktan hoşlanıyorum ama hiç ilgimi çekmeyen bir blog yazısı varsa okumayayı tercih ediyorum. (Ne okumuyorsun derseniz, kozmetikle ilgili yazıları hiç okumuyorum.) Peki, bir seyahate çıkmadan önce ben hangi soruların cevabını arıyorum? Genellikle seyahatin gününe gezi yazılarına bakarak karar vermeye çalışıyorum, ara bağlantı yollarını araştırıyorum, araba kiralamaya uygun bir yer mi ona bakıyorum. Çevrede gidilecek nereleri var, Unesco Dünya Mirası Listesi'nden bir yer görebilir miyim? İşte bu yüzden, kendim bir seyahate çıkmadan önce hangi soruların cevabını arıyorsam bloga da o soruların cevabını yazmak istiyorum. 

Sıkıcı olmamak için de aklıma şöyle bir şey geliyor: Acaba lazım olan hangi tura katılsak, ne yapsak sorularının cevabını bir pdf dosyası olarak blogun bir köşesine yerleştirsem nasıl olur? (Deneyimli bir blogger buraya bir anket yapıştırıverirdi hemen ama ben o işi bilmiyorum. Neyse, geçelim.)

Kafamda uçuşan bir diğer pis düşünce de şöyle: Nasıl sanat sanat için yapılıyorsa (blog yazarı öyle düşünüyor); seyahat de insanın kendi için yaptığı bir şey. Bu durumda gezen adam ne isterse onu yapsın, ne kadar anlatmak istiyorsa o kadarını anlatsın, ya da hiç anlatmasın. Bu düşüncemi de açıklayayım size sırası gelmişken. Efendim, ben yaşım ilerledikçe bencil bir insan olmaya başladım. Çayı kendi keyfim için içiyorum (beş bardak çayın birinde fotoğraf çekmek aklıma geliyor), seyahatlerde hoş görüneceğim diye afili bir elbise giymeyip kot pantolonunu sadece ve sadece kendi rahatım için giyiyorum, spor ayakkabıyı günde yirmi kilometre yürüyeyim diye yanımda taşıyorum, bavulum hafif olsun diye iki günde bir kıyafet değiştiriyorum. Yani bu şekil bencillikler peşinde geziniyorum. Sırf bununla kalsa iyi, son zamanlarda garip garip haller de edindim. Seyahatlerimden eve ekmek yapmak için un falan taşıyorum. Misal Selçuk bu akşam Çin'e uçacak hayırlısıyla (görüldüğü üzere hâlâ uzun yol seyahatlerinden korkuyorum.), gelirken en az on tane mango almayı unutma diyerek meyve siparişi veriyorum. Durumum böyle seyahat hallerinden market hallerine evrilmişken nasıl gezi yazılarını yazayım bilmiyorum.

Amma velakin, yazmaktan da vazgeçmiyorum. Onu yazma, bunu yazma; ne yazacaksın sonra? 
O yüzden ben size yazı başlıklarımı verip, İrlanda'ya giderseniz mutlaka gitmeniz gereken yerleri anlatacağım. Ee, insan bilmek ister ne de olsa. Dublin'e gittik, orada mı kalalım, dağlara mı çıkalım, hangi barlarda takılalım diye. Bir de benim gibi romantik takılanlar var. Bu tipler genellikle kitaplarda ve filmlerde yaşıyor. Sokaklarda, filmlerde seyrettiği yakışıklı müzisyenleri arıyor, tıpkı P.S. I love You filmindeki gibi gittiği yerlerin parklarında Gerald Butler gibi bir İrlandalıya denk gelmeyi hayal ediyor, kimi de barlarda içip içip sisli bir seyahatin ardından son birkaç gününü anımsamaya çalışıyor. Her hâlükârda İrlanda insana iyi geliyor. Bizim ekibe çok iyi geldi. O yüzden yazmazsam unuturum diye korkuyorum. İşte bu unutma korkusu sıkıcı da olsa beni yazma konusuna geri getiriyor. "Ah nasıl yazsam? Nerden başlasam bu seyahati anlatmaya?" düşünceleri arasında gezinirken sonbahar bana hep İrlanda'yı anımsatıyor. Yağmurları beklemem o yüzdendi sanırım. Dışarıda yağmur yağmaya başladığına göre benim İrlanda gezi notları da başlasın o zaman. 😀

Sonuç: 
  • Gezi yazıları gezmeyi sevenlere eğlenceli, sevmeyenlere sıkıcı geliyor olabilir. Yapacak bir şey yok. 
  • PDF dosysı olarak gezi notlarını eklemek güzel fikir olabilir. Maddeler halinde bir şehirde gezilecek yerleri toparlamak ve onları bloga eklemek, isteyenleri de çıktı alması gezmek isteyenlerin işini kolaylaştırabilir. Umarım yapabilirim.
  • Duygular, hisler, romantik düşler bir seyahat yazısını keyifli kılabilir. Hayal kurmaya ve yazmaya devam.💝
  • Biz bize birbirimizi burada ağırlayabiliriz gibi geliyor çünkü ben burada olmayı seviyorum. Siz de seviyorsunuz öyle hissediyorum. 
  • Selçuk evde yokken yapacak bir şey yok. Kendi kendime konuşamam sonuçta. Evdeki ergen iletişimi kesti. Yani yazmak zorundayım. 
  • Yaşasın yeni tip gezi yazıları devrimi! 👊

29 Ekim 2018 Pazartesi

Düşler Ülkesinde Bir Gün

Blogdan bu kadar kopmak istemediğim için yazıyorum. İrlanda notlarına başlamıştım ama bir türlü toparlayamıyorum. Yaşadıklarımı alıp bir masanın önüne oturmam lazım ama ne yazık ki bu günlerde blog yazısı yazmak için masanın başına oturma fırsatı yaratamıyorum. Gezi yazısı toparlamaya çalışmanın çok zaman ve çok çaba isteyen bir yanı var. Yazıyı yazmak yetmiyor, bir de fotoğrafları düzenlemem gerekiyor. Benimse bu işin altından kalkacak derin bir nefesim ve aldığım nefesi yavaş yavaş vermeme yetecek zamanım yok. Ah bu zaman! Hep söylenip duruyorum hakkında değil mi? 

Tuhaftır ki internette de gezinmiyorum. Yıllar oldu bilgisayar başından da olsa haber okumuyorum. hepsi birbirinin aynı gazetelere bakmanın bir anlamı yok gibi geliyor. Sevdiğim yazarların yazılarına uğruyorum aklıma geldikçe. Evden işe, işten eve gidip geliyorum. Ülkede süregelen kriz havası elbette bizim işte de var. En çok duygusal yıpranmadan şikayetçiyim. Stresle başa çıkamıyorum. Üzerime yapışmış bir umutsuzluk hali var eteklerimin, elbiselerimin kıvrımlarında. Emekliliği yavaş yavaş çağırıyorum kendime.😀Gelmiyor. Evde olma halini hayal ediyorum. Sonra da bir korku kaplıyor içimi. İşimi çıkarırsam kendimden benden geriye ne kalır diye merak ediyorum.


Rothemberg ob der Tauber
Foto: Şuradan

Yukarıdaki fotoğraf bir hayalden ibaret. Dün bir ara Kuzey ders çalışmaktan bunalınca ve kendi köşesine çekilince, ben de apar topar mutfaktaki köşeme gittim. Buzdolabında bir poşetin içine sıkıştırılmış, biraz daha beklerse bozulacağını avaz avaz bağıran kesilmiş bal kabakları vardı. Annem güzel yapar bal kabağını. Acelecilikten ve (söylemekten artık sıkıldığım) zamansızlıktan olsa gerek annemin yaptığı gibi üzerine bir miktar şeker ekleyip kabakları kendi haline bırakmadım. Küçük bir tencereye yerleştirdiğim bal kabaklarının üstüne biraz da su ekleyip kısık ateşe teslim ettim kendilerini. Ardından da çay demledim. Çay demlenene kadar bir şeyler atıştırdım. Tatlı da akabinde oldu zaten. Hemen soğusunlar diye cam bir kaba yerleştirdim anne tatlımı. Bir bardak çayımı alıp bilgisayarın başına yerleştim. Oturmaktan artık çöken sandalyelerimizden birine yerleşince bana da bir mutluluk hissi peydah oldu. Dışarıda aydınlık bir pazar günü yaşanıyordu, evimdeydim, çayın fokurtusu kulağıma kadar geliyordu. Her şey geçiciydi ve biz ev ahalisi hayatın günlük meşguliyetlerinin peşinden koşarken bir sürü şeyden geri kalıyorduk. Güzel şeylerden bahsediyorum elbet. Bir film için sinemaya gitmek, İstanbul'un hayhuyu içinde deniz kenarında dolaşmayı unutmak, bir çay bahçesine uğramak, sonbaharın keyfini çıkarmak gibi... 

Eh, okul açılınca böyle oluyor bizim evde. Başka evlerde ne yaşanıyor bilmiyorum ama biz de böyle! Sınav haftası geldi mesela ve Kuzey ders çalışmak istiyor haliyle. Başka türlüsü de mümkün değil zaten. O çalışınca biz de yakınlarında oluyoruz. Benim etrafında olmamı istiyor. Ben buralarda kalsam da Selçuk iş için bir yerlere uçup duruyor. Ve hayatımıza sabah altıda başlayıp, gece on bir, on iki gibi uykuya yenik düşüyoruz. 

Dün bir bardak çay ve kabak tatlımla masaya oturunca, "Hadi kaçalım." dedim Selçuk'a. Noel pazarlarını gezmekten çok hoşlanıyorum çünkü insanların bir vesileyle de olsa mutlu olma hallerini çok seviyorum. Işıklarla donatılmış çam ağaçları, hediyelik eşyaların satıldığı küçük kulübeler, sıcak şarabın kokusu ve hatta karlı bir kent görüntüsü beni mutlu ediyor. Fotoğraf, elbette bir fotoğraftan ibaret. Gidilen hiçbir yerde bir fotoğraf karesinin aynısını bulamayacağımızı çok iyi biliyorum. İstenmeyen her şey fotoğrafçının vizörünün dışında bir yerde kalıyor. Yine de yeni yıl ruhunda umut barındırıyor; çokça da mutluluk... 😍 Bana öyle geliyor. Etrafımdaki insanlardan öte, bu vesileyle kendime tekrar dokunabilirmişim gibi hissediyorum. Gülümsemek için bir fırsat yaratabilir, ilerde iyi ki gitmişim diyebilmek için bir anı oluşturabilirmişim gibi...

Öyle! Hayal kuruyorum işte. Oturduğum yerden, mutfaktan dışarı bakarken ve elimde bir bardak çay varken. Bana hayat eğer demli bir bardak çayım varsa hep daha kolay geliyor. 
Siz ne düşünüyorsunuz yukardaki fotoğraf için? Gitmeye değmez mi?

PS 1: Sevgili arkadaşlar hâlâ bakınmaya devam ediyorum. Bu arada durmadan Harry Potter okuyorum. Geçen sene Kuzey'e 2018 senesinde Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim. Şimdilerde sözümü yerine getirmek için uğraşıyorum. Hayattan, Harry Potter kitaplarından, ailece aynı hayalin içinde dolaşmaktan ve sihir dünyasından çok keyif alıyorum. Okumak çoğunlukla yazmaktan daha kolay geliyor. O yüzden, biraz da hayatın ara ara ruhumu yormasından buralara uğrayamadım. Oluyor bazen öyle; bu aralar biraz daha fazla, biliyorum.

PS  2: Arzu beni yorumunla kendime getirdin. Teşekkürler.💖

26 Eylül 2018 Çarşamba

Dublin: İrlandalı Sevgili

Hazırsanız başlayalım.

Dublin'e aşık oldum. Daha önce söylemiştim. Olsun. Sevdiklerimize sık sık sevdiğimizi söyleyelim. 

Aslında şu bir türlü kavuşulamayan aşk gibiydi aramızdaki. Ben yaklaştıkça İrlanda minik adımlarla benden uzaklaşıyor, her seferinde de arkasına dönüp aklımı başımdan alan bir gülücük atıyordu bana. Uzun bekleyişlerden, vize için fazladan ödenen paralardan, seyahatin önüne eklenen Londra gezisinden sonra James Joyce'un okumayanların dahi ismini ezbere bildiği Ulysses isimli kitabının adını taşıyan feribotla Dublin'e vardık. 
Yağmurun biz Dublin'e varmadan az önce şehrin üzerinden geçtiği ılık bir akşam üstüydü. Denizin mavisinden yüzümüzü çevirip merkeze giden otobüse attık kendimizi. Biraz trafik vardı, otobüs de çokça ışıklarda durdu. Şehre varmamız geciktikçe heyecanlanmaya başladım. Nihayet Temple Bar Bölgesi'nin olduğu yerde inip de otelimize yerleşince benden mutlusu yoktu. Pencerenin dışından odanın içine ulaşan müzik Dublin'de olduğumuzu bize anımsatıyordu.


Otelden çıkıp barların peş peşe sıralandığı Fleet Street boyunca yürüdük. İstanbul'un nemli sıcağından sonra Dublin'in yağmurdan ıslanmış arnavut kaldırımlı taş sokakları içimizi serinletti. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen barlar doluydu ve canlı müzik sesleri sokağa taşıyordu. Sokağın üstü restoranlar ve barlarla doludu. Arada birkaç mağaza, hayli pahalı fiyata çeşit çeşit şeker satan bir dükkan da vardı. Fleet Street boyunca yürüyüp ara sokaklara daldık. Nehrin kıyısına çıktık. Sonra tekrar geri dönüp cadde üzerinde yemek yiyecek bir yer bakındık. Otelin hemen karşısındaki Hard Rock Cafe tarzı bir yerde karar kıldık. Thunder Road Cafe adında bir yerdi. İçeri girince belirgin bir kızartma kokusu çarptı yüzüme. İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen de bar kısmında bir kırk dakika kadar beklettiler bizi. Aslında çoktan gitmeye hazırdık da hani daha seyahatin ilk gününden insan bir arıza çıkarmak istemez ya, o ruh haliyle beklemeye karar verdik. Sonunda oturduğumuzda açlıktan ölmek üzereydim. Bir bira söyledim kendime, bir de ortaya bir sürü atıştırmalık. Garsonun porsiyonların çok büyük olduğu konusunda bir uyarı yapmasını beklerdim ama yapmadı ne yazık ki. Gelen bir dolu kızartma yemeği (Tavuk kanadı, patates, nachos...) yemek için elimizden geleni yaptık. Neyse ki yanımızda ergen bir gencimiz var da önüne ne gelse (elbette sevdiği şeyler olmak şartıyla) silip süpürüyor. Bu seyahatimizde Kuzey yedikleriyle aklımı başımdan aldı. Büyüyor yavrum demek ki. 😀 Dublin'e gidersek bu Thunder Cafe'de yiyelim mi derseniz, siz bilirsiniz derim. Ben bir daha gitmem. 😀




Yemeğin ardından inanılmaz bir yorgunluk sardı bizi. Otele dönünce serin Dublin gecesinde yorganın altında mışıl mışıl uyuduk. Sabah kalkınca da iş iş olarak şehir turuna soyunduk. 

KC PEACHES: Kahvaltı mekanımız...

Dame Street'te Papa'nın geçmesini bekleyen halk.

James Joyce'un şehrine gittik ama james Joyce okudun mu derseniz, sadece Dublinliler'i okuduğumu söyleyebilirim.

Dublin, bence görece küçük bir şehir. Bir günde gezilecek bir şehir olmamasına rağmen büyüklüğü ile insanı korkutmuyor. Tam tersine sanki şehrin kalbinde yaşıyormuşsun ve her yere kolaylıkla ulaşabilirmişsin hissi hakim. Dublin'de otelimiz de kahvaltı almadığımız için (ki çok güzel bir kahvaltı vardı sabahları) dışarıda yemeyi tercih ettik. Bunun için de hepimizin zevkine uygun bir yer aramaya dikkat ettik. Aslında daha çok sabahları yumurtası olan bir yerleri tercih ediyoruz. Yumurta her zaman insanı kurtaran bir besin. En azından  benim için.😋


Bir de nehrin diğer tarafından güzel bir kafe adı vereyim: The Woollen Mills. Çayları da kahveleri de ayrı güzel. İnsanlar yemek de yiyorlardı ve yemekler de güzel gözüküyordu. Biz denemediğimiz için bir şey diyemiyorum. 😀

25 Eylül 2018 Salı

İngiltere'den İrlanda'ya nasıl giderim?

Londra'yı tüm güzellikleriyle bir kenara bırakırsam seyahatimizin diğer kısmını oluşturan İrlanda'ya vurulduğumu hemen belirteyim. Gitmeden önce kafamda nasıl bir İrlanda yarattığımı bilmiyorum; lakin vardığımda karşıma çıkan Dublin'e ilk görüşte aşık oldum. En sevdiğim üç metropol var: Paris, New York ve Londra. Bu üç şehir de bir şehri yaşam merkezi yapan her şeye sahip. Kültürel olayların yanında, yürüme mesafesinde olan (ya da bir metroyla ulaşılabilen) parklarıyla da konuklarına ev sahipliği yapıyor. Dublin, sınırlarını biraz genişletirsek İrlanda ise bence bambaşka bir coğrafya.


Londra'dan Dublin'e gidiş yolculuğumuz  🚢


Son zamanlarda kendimi doğanın kollarına teslim etmek arzusundayım. Yaş aldıkça daha çok yürümek, mevsimlerin daha çok tadına varmak, yağmur altında ıslanmak, bir ağacın altına yerleşmiş ahşap bir bankta sessizce oturmak, susmak ve dinlemek istiyorum. İnsan sesinden ziyade dalların rüzgâra eşlik ederken çıkardığı sesleri, ayağımın altında ezilen kuru yaprakların hışırtısını, taşların şarkısını, ağaçların fısıltısını, yağmurun ninnisini duymak dileğim. Yazı, denizi, güneşi çok sevmeme rağmen kuzeyden esen hafif rüzgârlara teslim etmek istiyorum kendimi. Güneşin altında yürümek zor elbette; malum güneş insanı hep uzanmaya, miskinliğe davet ediyor.


Saymaya çalıştığım onca sebep yaz mevsiminde konuk olduğumuz serin İrlanda'yı sevmemin sebepleri olabilir. Üstelik genellikle ilk kez gittiğim şehirler/ülkeler de çok iyi karşılar beni. Dublin'de anılarımda yer edecek bir yolculuğun ardından ulaştığım bir şehir oldu.

(Eminim Londra'dan Dublin'e geçme niyetinde olan herkes buraya nasıl gideceğini düşünüyordum; zira ben karar verme aşamasında bayağı bir araştırdım.)

 Londra Euston İstasyonu'ndan trene atlayıp, keyifli bir tren yolculuğunun ardından Holyhead istasyonuna vardık. Burası Dublin'e ulaşmak için bineceğimiz feribotun olduğu limandı. Hayatımda belki de ilk ve son kez üstünden geçeceğimiz bir kıyı kentiydi Holyhead. Feribota binmeden  hemen önce görevlilerin önünde kuyruğa girip pasaportlarımızı uzattık, bavullarımızı teslim ettik.
(Londra'dan trenle Holyhead'e gilip, buradan da feribota binecek herkesten tren biletlerini göstermeleri isteniyor. O sebeple tren biletlerinize sahip olunuz.)

Avrupa Birliği'ne üye olmayan ya da diğer gelişmiş ülke pasaportlarından birine sahip olmayan her dünya vatandaşının başından geçen bürokratik işlemler. 😞 Feribota binmeden önce İngiltere'de kaç gün kaldığımızı sordular. İrlanda'ya gelmeden önce İngiltere'ye uğramamızın sebebi buydu çünkü aldığımız İngiltere vizesi sayesinde İrlanda'ya geçiş yapabiliyorduk. Bu vize ile önce İngiltere'ye girmemiz, ardından İrlanda topraklarına geçiş yapmamız gerekiyordu. Feribottan inerken de yine görevlilerin önündeki sırada yerimizi aldık, pasaportlarımızı uzattık, İrlanda'da kaç gün kalacağımıza dair sorulara cevaplarımızı verdik. Dünya globalleşirken, sınırlar birbiri peşi sıra kalkarken, biz Türkler için yola çıkmak daha da güçleşiyor gibi geliyor bana. Üstelik bu işler için bir dolu parayı da gözden çıkarmamız gerekiyor. 

Eh, bunca para harcanmasından sonra her seyahatten sonuna kadar zevk almayı kendime bir görev edinmiş de olabilirim.😀


Londra'dan Dublin'e nasıl giderim? 

İki yol var aslında. 
  • Ya ucuz havayolu şirketlerinden birinin uçağına atlayıp soluğu Dublin'e alacaksınız. (Ryan Air)
  • Ya da kombine bir bilet alarak önce bir tren yolculuğu yapıp, ardından da çok konforlu bir feribot yolculuğu ile deniz yoluyla Dublin'e varacaksınız. 
     Bu ikinci yolculuk seçeneği nerdeyse bir günü alsa da, tren yolculuğu boyunca tren penceresinden akan manzaralar; ardından son derece konforlu bir feribotta çayınızı, kahvenizi içip sandviçinizi yerken ilerleyen bir feribotun içinde yol almak seyahati unutulmaz kılıyor. Üstelik gezinin ilk kısmını oluşturan Londra kısmında öylesine yorulmuştum ki, tren ve feribot yolculuğu dinlenmeme yaradı. Yol boyunca bir masaya kurulup gezi notlarımı yazdım.
Feribottan indikten sonra Dublin şehir merkezine giden bir otobüse bindik. Feribot iskelesi ile şehir merkezi birbirine yakın olmasına rağmen, ağır ilerleyen trafik ve bitmeyen trafik ışıkları sayesinde şehre ulaşmamız bir hayli vakit aldı. Sonunda otobüsten inip de meşhur barların olduğu sokağa adım atıp nemli kaldırımlar ve barlardan yayılan müzik sesleriyle karşılaşınca Dublin'e sonunda geldiğimizin farkına vardım.

Dublin'de nerede konaklayalım? Temple Bar Oteli'ne ne dersiniz?

Biz konaklamak için Temple Bar Bölgesini, otel olarak Temple Bar Oteli'ni seçtik. Ucuz değildi ama otel son derece güzeldi. Küçük bir ayrıntı ama daha reseptiyonda her birimizin eline birer dondurma sıkıştırdılar. Odamız otelin en üst katındaydı. Kuzey için istediğimiz yatak, odaya ekstradan yerleştirilmiş açılır kapanır bir yatak değil, tek kişilik konforlu bir yataktı. (Londra'da airbnb'den kiraladığımız evdeki yatak öyle rahatsız bir kanapeydi ki çocuk altı gün boyunca rahatsız bir şekilde yattı.) Yatağımızın üstüne çikolatalardan, cipslerden oluşen bir hoşgeldin sepeti bırakılmıştı. Her gün her birimiz için bir şişe su bırakıldı odaya. Diyebilirsiniz ki, "Eee Özlem, sen de kabul ediyorsun zaten otelin çok bütçe dostu olmadığını. Birer şişe su da mı bırakmasınlar?"
Bırakmıyorlar vallahi. Bu otelden daha pahalı otellerde de kaldım ama adamların günahlarını bile bırakmıyorlar. O yüzden Temple Bar Oteli'ni çok sevdim. Verdikleri birer şişe suyla, iki çikolata ile en önemlisi de konforlu yataklarıyla benim kalbimi çaldılar. Dublin'e gitmeyi düşünürseniz, otelin fiyatını bir kontrol edin. Önceden rezervasyon yaparsanız uygun bir fiyat yakalayabilirsiniz. Bu arada, otelde konaklarken hemen yanındaki spor salonundan ve oranın havuzundan da yararlanabiliyorsunuz. Ben mayo götürmemiştim. Ama önceden bilirseniz akşamları gidip yarım saat olsun keyif yapabilirsiniz.

Fotoğraf: Temple Bar Oteli'nin internet sitesinden.

Temple Bar Bölgesi, İrlanda'da özellikte Dublin merkezli filmlerde gördüğünüz gibi. Barların hepsinde canlı müzik var, gitar tınıları sokaklara kadar yayılıyor, gece yarıları hatta gecenin sabaha dönük yüzünde bile dışarıdan canlı müzik sesleri ve kahkahalar geliyor. Odaya girdiğimizde başucu sehpalarına bırakılmış kulak tıkaçlarından gecelerin nasıl geçeceğini insan bir çırpıda anlıyor.

Dublin, kesinlikle gidilmesi gereken şehirlerden biri. Sabahları erken kalkıp dağlara doğru yol almayı da göze alıyorsanız daha da güzel bir ülke haline geliyor.