25 Nisan 2017 Salı

Liste 17- Kişisel Gelişim ve Kafama Takılan Onca Şey

52 Liste Projesi

Liste 17- Kişisel Gelişiminize katkı sağlayan geçmişte yaşadığınız zor anların listesini yapın.

Kabul edelim ki bu zor bir soru! Geçmişte yaşadığım nice zor anlar oldu. Bunların bazılarını ucundan zaman zaman ifşa da ettim. Ne yazık ki her şeyi buraya yazmam mümkün değil. Ne sizin canınızı sıkmaya değer, ne de bazı şeyleri tekrar hatırlamaya.
Geçmişte yaşanan zor anlar hayatımıza anlam katıyor mu onu da bilmiyorum açıkçası. Hiçbir zaman şu her şeyi bilen, her konuda söyleyecek onlarca şeyi olan insanlardan olmadım. Belki de sırf bu sebepten buraya yazıyorum. Konuşmak isteyip de konuşamadığım, arkadaşlarımı sıkarım endişesiyle devamlı tekrar edemediğim tüm sayıklamalarım burada, bu blogun içinde.

Kişisel gelişimimi kitaplara ve ıhlamura borçluyum :)

Özlem'in ilerleme kaydedemeyen kişisel gelişimi


Şimdi düşündüm de ara ara kişisel gelişim kitapları okusam da genellikle bunda çok başarı elde edemiyorum. Sonuçta eksiklerimin ne olduğunu biliyorum ama gel de bunu benim bir anda hiddetlenen, yağan gürleyen ve tüm o kişisel gelişim safsatalarını bu işler bittikten sonra hatırlayan bünyeme anlat. Başta hatırlamam gereken şeyleri her şeyi yıkıp kırdıktan sonra hatırlıyorum. Sonra mı ne yapıyorum? Bir bardak çay alıp keyfime bakıyorum. Öyle! Söylemiştim daha önce de: Artık kendime takılmayı bıraktım. (İşte bu kendime sağladığım kişisel gelişim çıkarımlarımdan en güzeli. Kendimi üzmemeyi öğrenmek)

Kişisel gelişimime katkı sağlayan şeyler kitaplar, seyahatler, evimin huzuru, yazmak ve yakın dostlarım. Bu saydığım şeylerin hepsi bana huzur verdiğine göre demek ki benim mutluluğum bunlardan geliyor. Hatalar geçmişte yapılır zaten. Haksız mıyım? Ben de bu hatalardan bir dolu yaptım. Kendime yaptığım en büyük haksızlık bu hataları kendime sık sık hatırlatarak eziyet etmem oldu. Sonra bir gece bir arkadaşımla rakı bardaklarını birbirine çarparken ve eski günleri yad ederken şöyle dedi bana: Kendimi hatalarımla sevmeyi öğrendim. Onlar, beni ben yapan şeyler. Sen de kendini sevmeyi dene. 
Vallahi ister inanın ister inanmayın böyle cümleler bir tek eski arkadaşların dudaklarından dökülüyor. Ya da onlar söylediği için akılda kalıyor.

Ben de en büyük hatayı burada yapıyordum: Kendimi sevmeyi ve hırpalamamayı bir türlü öğrenemiyordum. Türkiye'de çocuk olmak zor tabii. Sistem, eleştirmek, birilerinin üstüne basarak yükselmek üzerine kurulu. Hani sınıfın en yüksek not alanının sınavlara hep çalışmadan gelip sonra da en yüksek notu alması gibi bir durum etrafımızda olanlar. (Yok muydu yani sınıfınızda bu tiplerden?) Yalana başvuran, olduğundan farklı biriymiş gibi davranan onlarca insanın içinde hata yapmak kolay. Çünkü sen de yalan söylemek, birilerinin üstüne basmak ve niyeyse en akıllı, en güzel, en her şeyi bilen olmak zorundasın. 

Benim en büyük şansım evlendiğim adam. Nirvana'ya ermiş bir tipten bahsediyorum sizlere. Ne parayı, ne başkalarının hayallerini, ne de saçma sapan insanların yaratıp piyasaya sürdüğü yaşam standartlarını kendine örnek alır o. Benim hayatım, benim küçük mutluluklarım, benim huzurum der. Yanında kendi kendime sinirlenir, kendi kendime söylenirim; umursamaz beni, güler geçer. (Zaman zaman durum sahiden sıkıcı hal alabiliyor. Kabul ediyorum.)

Bir de annelik mevzusu. Selçuk'un güzellikle yapamadığını Kuzey yaptı. Dinlemeyi, kabul etmeyi, zaman zaman susmayı, yetişkin olmanın ne demek olduğunu öğrendim. Doğduğu günden itibaren bana hayatın hep planladığım gibi gitmeyeceğini, önceliklerin yer değiştirebileceğini, bazen sadece sahip olabildiklerimle yetinip, onlardan mutluluk payı çıkarmam gerektiğini minik bedeniyle, o minik bedenden çıkan kocaman çığlıklarıyla ezberletti. Şimdilerde de bir ergenle baş etmeye çalışıyorum. Benim sivri köşelerim onun hiç beklemediğim ataklarıyla karşılaşıyor. "Sakın sinirlenme!" diyorum kendime. "Sus, yorum yapma." Sonra oturup o sivri köşelerimin her birini törpülüyorum. Büyümenin, başa çıkmakta zorlandığı o hormonların nasıl da yıpratıcı olduğunu anımsamaya çalışıyorum. 

Kendi gençliğimde, ergenliğimde alamadığım o derslerin hepsini yetişkinliğimde alıp daha sakin, daha yumuşak olmaya çalışıyorum. 

Başarıyor muyum peki? 

Çok çaba sarf ediyorum ve hata yapmamak için daha yavaş hareket ediyorum.      

İşte benim kişisel gelişimimin bundan ibaret.😀

19 Nisan 2017 Çarşamba

Liste 16- Temel Gereksinimlerinizin Listesini Yapın

52 Liste Projesi

Liste 16- Temel Gereksinimlerinizin Listesini Yapın.

Bugünlerde benim kafam da ülke gündemi gibi karışık. Biraz daha huzurlu bir ülkede yaşayıp sadece temel gereksinimlerimi düşünerek, üstüme düşen görevleri yaptıktan sonra keyfime bakmayı çok isterdim. Olmuyor elbette. Birazcık huzuru bizlere çok görüyorlar. Ne kadar pozitif olmaya çalışırsak çalışalım, enerjimizi emip bitiriyorlar. Uzun lafın kısası bu coğrafyada yaşamanın belli bedelleri var. 
İnsanı öldürmeyen şey güçlendirirmiş diyerek kendime bir gaz verip şimdi yazıya doğru ilerliyorum. 

Temel gereksinimlerime gelecek olursak: Sahi ne cevap vereyim ben bu soruya şimdi?

Çay tabii ki abicim!

Çay, her derde deva ❤

Şimdi bu sonuca varmak için nereden yola çıktım ben? Elbette ıssız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey sorusundan. Anladınız! Yanıma çay alırım. Çay içmeden duramam ben. Gözümü açar açmaz aklıma ince belli bir çay bardağından çay içmek gelir. Annemi düşünürken mutfakta evyenin başında bir sağa bir sola hareket eden bedenini ve ocağın üstünde kaynayan çaydanlık gelir gözümün önüne. Sohbetin baş kahramanı çaydır bizim evde; ailenin bir üyesi gibidir. Sevdiğim kimi düşünsem anılarımın bir köşesinden çay buğusu yükselir. O yüzden eve girer girmez yaptığım ilk şey demliği ocağı koyar, çayımı demlerim. Bu mucizeyi bitki kesinlikle her derde devadır. Mutluluk, huzur ve yuva demektir çay. 
O yüzden çay benim için temel gereksinimlerden biridir. Geçen sene gittiğimiz Amerika seyahatinde yanıma bir demlik aldığım da doğrudur. Gelirken de kiraladığımız evin mutfağında bıraktım ki evin sahibi İsveçli şöyle adam gibi bir çay içsin.😀

Kitaplarım, hayallerim ve ben...


Çantamda kitap yoksa huzursuzlanıyorum.Ya gün içinde bir fırsat olur da kitap okuma şansım olursa? Ya o an benim yanımda kitap yoksa?  Düşünsenize bir bankaya gitmişim ve önümde bekleyen otuz kişi var ve benim çantamda bir kitap yok. O düşük ihtimale karşı yanımda kitap, defter ve kalem taşıyorum. Hayır! Islak mendil taşımıyorum ve umrumda bile değil. Yanında devamlı ıslak mendil taşıyan kadınlardan olmaya çalıştım ama Kuzey bezden çıktığından beri bunu başaramadım. 
Durum şu ki gereksiz muhabbetlerin ve gereksiz insanların yanında olmaktansa kitapların dünyasında olmak beni daha mutlu ediyor. Okumak, defterime notlar almak, yazı aracılığıyla kendimle sohbet etmek iyi geliyor bana. İyileştiriyor, şifa veriyor. 

Kendimle baş başa kalmak...


Kendime ayıracak vaktim olmazsa ve düşüncelerimle baş başa kalmazsam mutsuz oluyorum. Kafam karışıyor, düşüncelerimi toparlayamıyorum ve iç huzurumu kaybediyorum. Evet, evet! Yürümek iyi geliyor mesela. Kimi zaman kulağımda kulaklığımla, kimi zaman da adımlarımın yerde oluşturduğu sesi dinleyerek yürüyorum. Kafamdaki tüm karışıklık bulutu dağılıyor, düşüncelerimin netleşiyor. Bitkilere dokunuyorum. Bazen bir lavantaya, bazen bir çay ağacının dikenli dallarına. Sonra elimi burnuma götürüyor, bitkilerin parmaklarımda bıraktığı izleri kokluyorum. Okuduğum kitapları düşünüyorum. Kitap kahramanlarını, kitap boyunca yaptıklarını aklımdan bir bir geçiriyor; kimi zaman olayların gidişinden memnun oluyor, kimi zaman da yeni sonlar yazmak istiyorum bu kahramanlara. Bazı insanlar kalabalıklardan hoşlanır ve yalnız kalmaz. Benim içinse yalnız kalmak temel bir gereksinim. Geçen gün Kuzey de yanıma yaklaşıp şöyle dedi: Anne ben arkadaşlarımla olmaktan mutlu olduğum kadar yalnız olmaktan da çok mutlu oluyorum. Kendi kendime oyun oynamaktan çok keyif alıyorum. Belki tek çocuk olduğum içindir bu. Sadece bu normal mi diye merak ediyorum.

"Normal Kuzey'cim!" dedim. "İnsanın yalnız kalmaya da ihtiyacı var."

Seyahat etmek...


Umarım aynı şeyleri tekrar etmemden sıkılmıyorsunuzdur. Hep aynı şeyleri yazıyor gibiyim. Fakat bu listeleri yaparken şunu fark ettim ki ben gerçekten yaşamak istediğim hayatı yaşıyorum. Yani şükür ki o hayatı inşa edebilmişim kendi kendime. Benim bu yalnız kalma hallerimden kimse şikayetçi değil evde. Kuzey çok küçükken bile bu istediğimi (O zamanlar bunu ifade ettiğim için kötü bir anne olduğumu düşünüyordum.) dile getirirdim. Mesela anneme ya da Selçuk'un annesine Kuzey'i teslim eder ve çay içmek için dışarı çıkacağımı söylerdim. Kuzey biraz büyüdükçe ona da söylemeye başladım. "Şimdi ben biraz yalnız kalmak istiyorum Kuzey'cim." derdim. Kitabımı alıp bir köşede kendime tanıdığım zamanı yaşarken, o da kendi dünyasında bir oyuna dalardı. Bunun adı bencillik mi bilmiyorum ama yalnız kalma anlarını yaşayamadığımda üstümde bir baskı oluşur ve patlardım. 

Gelelim seyahat meselesine. Evimi ve kurulu düzenimi ne kadar çok sevsem de hareket halinde olmayı ve seyahat etmeyi de çok seviyorum. Annem zaman zaman "Kurtlandın sen yine!" diye takılıyor bana. Haklı da! Kurtlanıyorum. Yola çıkmak, başka bir şehre gitmek istiyorum. Yaşamımın anlamı buymuş gibi geliyor. Neden çalışıyoruz ki diye soruyorum kendime. Kuzey iyi bir okulda okusun ve biz de seyahat edebilelim yeter. 

14 Nisan 2017 Cuma

Normandiya Kıyıları ve Loire Vadisi Hakkında Aklıma Takılan Sorular

Aklımda bir sürü soru ile birlikte yeni bir seyahate hazırlanıyoruz. Ne zamandır gidelim dediğimiz ama bir türlü uygun fırsatı yakalayamadığımız bir yere: Normandiya Kıyıları ve Loire Vadisi Şatoları. 

Bunca kez Paris'e gidip bir türlü şehrin dışına çıkamayınca bu seyahat ertelenip durdu. "Bu yaz ne yapalım sorusu?" gündeme gelince Normandiya kıyıları fikri kafamızda şekillendi: zira gitmeye niyet ettiğimiz yerlerin uçak fiyatlarına, konaklama seçeneklerine bakınca dudaklarımız uçukladı. Hâlâ İzlanda hayalimizi koruyoruz. Uygun fiyata aktarma yapabilceğimiz uçak bileti bulursak elbette bir gün oraya da gideceğiz. Ama o gün ne yazık ki bugün değil! Şimdilik Mutlu Eller'in İzlanda gezisinin fotoğraflarına bakıp iç geçirmekle meşgulüz.

Bir de İrlanda meselesi var tabii. Orası için de malumunuz ekstradan vizeye ihtiyacımız var. Gitmeyi bu kadar istememe rağmen vize kuyruklarında bekleyip, üstüne fazladan bir masraf kapısı daha açmak istemiyorum. Hâl böyle olunca, İrlanda da gidilmeyi bekleyenler listemizdeki yerini koruyor. Adını koyamadığımız, koymak da istemediğimiz içimizdeki sıkıntılı düşünceler (Ne olacak bu memleketin, pek tabii bizim halimiz sorusu) oturduğumuz yerde oturmamıza sebep oluyor.


Peki Normandiya taraflarına gideceğiz gitmesine de nasıl gideceğiz?

Aklımıza gelen ilk soru bu oldu. Paris'ten gitmenin en kolay yol olduğunu birkaç tur şirketinin programına bakınca derhal anlıyorsunuz. Elbette ilkbahar yaz dönemi Paris uçaklarının en pahalı olduğu dönem. Ne yazık ki Normandiya kıyılarına ulaşım için harita üzerinde bakınıp, başka seçenekler arasak da bulamadık. Önce Paris'e uçacağız. Oradan da Normandiya kıyılarına ulaşmak için ilk varış noktamıza doğru yola çıkacağız. Rouen gezimizin başlangıç yeri olacak.

Paris'ten Rouen'e nasıl ulaşırım?

Paris'ten Rouen'e ulaşmak için iki seçenek görünüyor. En azından bizim seçeneklerimiz arasında iki tanesi önce çıktı. Ben trenle gitmek istedim. Trenle gitmek isteyenler şu internet sitesine bakıp biletlerini alabilirler. Sabahın erken saatlerinden başlayarak akşama kadar çok sayıda tren seferi var. Biletler 10 Euro'dan başlıyormuş. Muhtemelen biletinizi önceden almak ucuz fiyattan bilet almanıza fayda sağlayacaktır. Havaalanından direkt olarak Rouen'e gitmek mümkün değil ne yazık ki. 

Rouen'e giden trenler nereden kalkıyor?

Rouen'e gidebilmek için metroyla önce St. Lazare Garı'na gitmek, oradan da Rouen'e kalkan trene binmek gerekiyor. Biz havaalanından araba kiralayarak Rouen'e gideceğiz. Üç kişiyiz. Önce Paris merkeze gitmek, bunun için bilet almak, üstüne üstlük bavullarla hareket etmek çok anlamlı gelmedi.
Hangi araç kiralama şirketini seçeceğimize daha karar vermedik. Bu kararı verdiğimizde, hatta aracı kiralayıp seyahatimizi gerçekleştirdikten sonra durumu buradan tekrar güncellerim.😀


Normandiya Kıyılarına gidip oradan da Loire Vadisi Şatolarını gezebilir miyim?

İnsan Normandiya Kıyılarına kadar gidince bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Bana kalsa çıktığım seyahatleri olabildiğince uzun tutar, hayatı kendi bildik ritmine bırakır, canımın istediği yerde keyfimin dilediği kadar kalır ve öyle dönerim eve. Ne yazık ki hayatımız böyle akmıyor. Tatilleri planlamak, nereye kaç gün lazım diye uzun uzun düşünmek gerekiyor. Evdeki en büyük tartışma konumuz oluyor. Bu seyahati planlarken de Selçuk'la en çok bu konuda tartıştık. Önümüzdeki haritaya bakıp bana soruyor: Normandiya'ya kaç gün ayıralım? Rouen'de mi kalalım? Orada bir gece mi kalalım yoksa iki gece mi? Peki bu süre yeter mi? 

Bu soruların hepsine, "Ne bileyim"? diye cevap veriyorum. Neden bana soruyorsun? Tamam bir plan yapmaya çalışıyoruz ama daha önce gitmediğim yerlerde ne kadar kalacağımıza nasıl karar vereyim? Yukarıda da açıkladığım gibi bana kalsa bu seyahate iki hafta ayırır, canımın istediği her kafede oturur, şarap tadımı yapabilceğim her kasabada durur, gözlerimi kamaştıran güneş ışığına karşı güneş gözlüklerimi tadar, defterimi çıkarır yazı yazarım. Ya da öylece bakarım hayatın önümden akışına. 
Ama bana kalmıyor, değil mi? Bu yazıyı yazmamın en önemli sebeplerinden biri bu sorular sanırım. Biraz internette gezindim, başkalarının yazdığı yazıları okudum, durak yerlerimiz arasındaki mesafeleri kontrol ettim ve tatil olarak ayırdığımız gün sayısını elimden geldiğinde ayarlamaya çalıştım. Bir de herkesin tatil ritmi değişebiliyor. Ayırdığımız zamanların yeterli olup olmadığını geldikten sonra tekrar değerlendireceğim. 

Gelelim yukarıdaki sorunun cevabına: Elbette Normandiya Kıyıları Seyahati ile Loire Vadisi Şatoları gezisini birleştirebilirsiniz. Biz bu seyahate yedi gün ayırdık. Bunun 3 gününü Normandiya Kıyıları'nda, 4 günün Şatolar Bölgesi'nde geçireceğiz.

Normandiya Kıyılarını gezmek için nerede konaklayalım?

Biz ilk gün Paris Orly Havaalanı'ndan araba kiralayacağız ve oradan direkt olarak Rouen'e geçeceğiz. Araba seçerken muhtemelen azıcık konforlu bir araba seçmeye ama seçtiğimiz arabanın küçük olmasına dikkat edeceğiz. Yıllar önce yaptığımız Provence seyahatinde küçük arabanın sokak aralarında ne kadar konforlu olduğunu deneyimlemiştik. Araba seçerken mutlaka dikkat edeceğimiz husussa navigasyon aletinin olması. İlk gecemizde Rouen'de konaklayacağız. Şehre varacağımız ilk akşam üstünün Rouen'i tanımamız için yeterli olacağını umuyorum. Rouen büyük bir yerleşim. Biz Eski Şehir denilen bölgeyi tanımayı hedefliyoruz. 
Rouen, Jean D'arc'ın şehir meydanında yakılarak öldürüldüğü şehir.

Normandiya Kıyıları'nda nereleri gezebiliriz?

Gezmek isteyen insan için gezilecek yerler bitmez elbette. Biz Rouen'de akşam konaklayıp, sabah bavullarımızı arabaya atıp yola düşeceğiz. Benim illa ki görmek istediğim bir yer var: Etretat. O yüzden sabah kahvaltımızı eder etmez ilk iş Etretat'a gideceğiz. Saint- Malo'da iki gece konaklayarak bu bölgeyi gezmeyi hedefliyoruz. Etretat'tan sonra sırasıyla Le Havre, Honfleur, Trouville, Deauville gezeceğimiz yerler. Süre kısıtlı olduğu için bazı yerleri es geçiyoruz. Normandiya Çıkartması'nın yapıldığı kıyıları gezip, manzaranın, güzel yemeklerin, hayatın, lezzetli dondurmalarının tadını çıkarmak öncelikli amacımız. Bu yüzden Çıkartma ile ilgili müzeleri gezmek plan dahilinde değil. Tabii konuya ilgi duyanlar bu seçenekleri de düşünmeli.
Bir gece Rouen'de iki gece de Saint Malo'da konaklayarak Normandiya Kıyıları'nı gezmeyi hedefliyoruz. Bakalım nasıl olacak? Listeden çıkardığımız müze gezmeleri olmadan bile ayırdığımız zaman yetecek mi? 

Normandiya Kıyılarından Şatolar Bölgesine...

Şatolar Bölgesi deyip geçmeyin. İşler burada çok karışıyor çünkü irili ufaklı sayamayacağım kadar çok şato var bu bölgede. Konaklama için merkez alınacak yer ve gezilecek şatolar en önemli sorun. Bu şatoların hepsini tek tek gezeyim desen hem zaman yetmez, hem de para. Üstelik durum da çok sıkıcı bir hal almaya başlar. 

Loire Vadisi'nde hangi şatoları gezmeliyim?

Pek tabii gezeceğimiz şatolara karar vermek bana düştü. Ben yol rotamızdan saparak Nantes'a gitmek istediğimi söyledim bizimkilere. Nantes'da ne var dediler? Yolumuzdan bu kadar sapmamıza gerek var mı? Hâlâ kesinleştirmiş olmamamıza rağmen Jules Verne'in doğduğu ve penceresinden Loire Nehri'ne baktığı bu liman şehrine gitmek ve Jules Verne Müzesi'ni gezmek istiyorum.  Onun dışında da hepimizin ilgi alanları doğrultusunda hazırladığım şato listemiz şöyle.

Şatolar Vadisinde İlk Gün :

Loire Vadisi'ndeki ilk günümüzde Chateau de Villandry, Chateau D'Usse ve Azay-le-Rideau şatolarını gezmeye karar verdik. Villandry Şatosu aynı zamanda labirent şeklindeki bahçesiyle de ünlü. Bu şatoların üçü de birbirine çok yakın.

Şatolar Vadisinde 2. Gün : 

Amboise: Amboise Kasabası içinde bulunan Amboise Şatosu ile ünlü olsa da gidenlerin güzelliği ve sevimliliği ile dilinden düşüremediği bir yer. Bu yüzden geri dönüş yolumuzdaki en yakın güzergah olarak ikinci gün buraya uğruyor ve meşhur pastanesi Patisserie Bigot'da ya kahvaltı ederek ya da kahve içerek günümüze başlıyoruz. Patisserie Bigot'nun Loire Vadisi'nin en güzel pastanesi olduğu söyleniyor. 

Amboise Şatosu: Keyif molamızın ardından Amboise Şatosunu gezmeye niyetliyiz.
Clos Luce Şatosu: Amboise'ın içinden 400-500 metrelik bir yürüyüşle ulaşılabilcek bir şato Clos Luce Şatosu. Bizim bu şatoyu görmek istememizin sebeplerinin başında Leonardo da Vinci'nin yaşamının son günlerini bu şatoda geçirmiş olması. İnternette bir araştırma yaparsanız da bu şatonun Leonardo da Vinci'nin adıyla özdeşleştiğini görürsünüz.
Chenonceau Şatosu: Kadınlar Şatosu
Chateau de Chaumont

Yorucu bir gün olacağa benziyor değil mi? Yaşayarak buraya yazdığım rotanın gerçekçi olup olmadığını göreceğiz. Yazdıklarımda bir sıkıntı olursa burada güncelleme yapacağım.

Şatolar Vadisinde 3. Gün :

Geriye gidilecek iki şato bıraktım. 
Biri Loire Vadisi'nin en görkemli, en ihtişamlı şatosu diye adlandırılan Chambord Şatosu diğeri ise Cheverny Şatosu. Sanırım Kuzey için en lezzetli şatoyu en sona bıraktık çünkü bu şato Tenten'in Şatosu olarak biliyor.

Loire Vadisi'nde görülecek başka ne var?

Seyahatin son ayağında Paris'e ve dönüş yoluna iyice yaklaşmışken Chartres Katedrali'ni görmek istiyorum. Tabii seyahatin yönünü yolculuk esnasındaki durumumuz belirleyecek. Kabaca çizdiğim rota muhtemelen sevdiğimiz bir yerde daha fazla kalmak istememizle, öngöremediğimiz durumlarla değişebilir. Gitmemize daha uzun bir vakit olduğunu düşünürken, birden yola çıktığımıza tanık olacak ve zamanın nasıl böyle hızla ilerlediğine inanamayacağım. Biliyorum.😊 
Elbette seyahati merakla ve heyecanla bekliyorum. 

Bu arada bu yolculuk benim için Paris'e bu kadar yakın olup da şehri görmeden ayrılacağım ilk seyahatim olacak. Bu bilgi de notlarımın arasında bir yerlerde dursun değil mi?

11 Nisan 2017 Salı

Liste 15- Hayalinizdeki Seyahatlerin Listesini Yapın

52 Liste Projesi

Liste 15- Hayalinizdeki Seyahatlerin Listesini Yapın.

Bu listeyi yapmakta pek sıkıntı çekmeyeceğimi tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum; zira günlerim "Nereye gideyim?" hayalleri ile geçiyor. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, biraz dinlenmek için vakit bulsam gideceğim yerleri düşünüyorum. Aslına bakılacak olursa tatile gitmek ve seyahat etmek için çalışıyorum. İşin özü bu.


Karadeniz Yaylaları ve Kars

Hayallerime, aslında gitmenin çok da zor olmadığı ama bir türlü gitmeyi başaramadığım iki destinasyonla başlamak istiyorum. Biri Karadeniz, diğeri de tren ile Kars.
Karadeniz yaylarına gitmek istiyorum ama sevdiğim arkadaşlarımla. Sabah erkenden kalkmak, bulutların altındaki yaylarının kokusunu içime çekmek, kahvaltıda demli bir çay içmek ve ağaçların kuytusunda usul usul yürümek. Nedense bir türlü ne gideceğimiz boş zaman aralığını denk getirebiliyorum, ne mevsimi... 
Kars'a gelince. Ben kış gidelim diyorum, illa ki trenle gidelim diyorum. Kimse beni dinlemiyor. Bu sene sonu itibariyle Kars'a giden tren seferi de artık kaldırılıyormuş. Bu durumda bir sonraki kışı beklemeden o trene atlamam gerekiyor. 

Dublin

Ben de hayal çok tabii. 
Şu aralar aklıma sık sık Dublin düşüyor. Vize işi düşündürmese hemen uçağa atlayıp gideceğim ama sanırım bu düşün biraz daha olgunlaşması gerekiyor. Usul usul İrlanda seyahatlerine, oradan Dublin'de gezilecek yerlere bakıyorum. Maeve Binchy sanki gelip yanıbaşıma oturuyor. Okuduğum ilk kitaplarını, o kitapların lezzetini anımsıyorum. Farkında olmasa da bizimkiler İrlanda yolculuğuna doğru adım adım ilerliyorlar.


İnkaların Memleketi, Peru.

Gelelim uzak hayallerimden birine; belki de en kıymetli olanına. Özenle büyüttüğüm, sevgiyle uyuttuğum, saçlarını okşadığım yılların hayaline. Bu sene bu hayalin artık gerçeğe dönüşme zamanıydı. Ben ve yol arkadaşlarım (Saz arkadaşlarım gibi oldu biliyorum ama sanırım aynı zamanda saz arkadaşıyız da!) ciddi anlamda niyet ettik. Hesapları, kitapları ortaya döktük. Uçak biletlerine baktık. Bilin bakalım, kim su koyverdi? Selçuk ve ben. İşler çok da umduğumuz gibi değildi, paramızın dolar ve euro karşısındaki durumu ortadaydı ve biz pek de hep hayalini kurduğumuz bu coğrafyaya gidecek kadar mutlu değildik. Üstelik ben İnka Yolu Yürüyüşü yapmak istiyordum ve Kuzey'i götüreceğime dair ona söz vermiştim. Arkadaşlarımla nefis şaraplar eşliğinde yediğimiz yemeklerde, "Yahu Kuzey de büyüyünce sevgilisiyle gitsin oraya!" gazlarına gelmedim. Kuzey gelmediği takdirde Peru'ya gidiş masrafımız daha makul bir rakamda kalacaktı. Yine de "Olmaz!" dedim ısrarla. "Ben Kuzey'e söz verdim." 
Sözümden dönseydim Kuzey için bir şey demezdi. İlerde kız arkadaşıyla ya da arkadaşlarıyla da gidebilir Peru'ya. Benim vazgeçemedim düşüm, Peru dağlarında Kuzey'le birlikte yürümek, sabahın ilk ışıklarıyla Machu Picchu'yu görmekti. Kuzey'le birlikte Peru hayalimi bırakamadım. Nihayetinde arkadaşlarımız da gitmekten vazgeçtiler. Seneye diyoruz şimdi. Seneye inşallah. 


Bali 


Bu sene (şu tarihten itibaren bir sene içinde) Bali'ye gitmeye kararlıyım. Soğuk kıştan mı, yoksa internette dolaşan sıcak Bali fotoğraflarından mı bilinmez Bali'ye gitmeyi çok istiyorum. Pirinç tarlalarının arasında bisikletle dolaşıp, ılık sulara kendimi bırakıp, masaj yaptıracağım. Bundan daha alâ hayal mi olur?

Gelelim daha önce deneyimlediğim ama beni bir türlü kesmeyen hayalime: New York. 

Geçen sene okullar kapanır kapanmaz New York'a gitmiş, Manhattan'da kiraladığımız Town House (Burada blog yazarı şu blog yazarına gönderme yapıyor) tarzı bir evde iki hafta kalmıştık. Şehrin altını üstüne getirmiştik. Sabahları erkenden kalkıp Central Park'ta koşmuş, Barnes and Noble'da kahve içmiş, kitapların arasında dolaşmış, sokak aralarında aylaklığın keyfini çıkarmıştık. Hiç acele etmeden iki günde bir müzeye gitmiştik. Yaşadıklarım o an bile masal gibiydi benim için. Eve döndüğümüzde her birimiz yaşadığımız iki haftalık hayattan çok memnun kalmıştık. Şimdilerde sık sık evde oturup, "Ne güzeldi o New York günleri.." diyerek iç geçiriyoruz. Bu cümlenin peşinden Kuzey'le ben Selçuk'un gözlerinin içine bakıp yine gitme isteğimizi dile getiriyoruz. Ne mi diyor Selçuk?
"Paranız varsa gidelim! Ben de çok beğendim."
Ardından da bir yaz önce on beş günlüğüne New York'a gitmiş birinin tecrübelerinden yola çıkarak özlü bir söz söylüyor. "Amerika seyahati için araya mutlaka birkaç sene konulmalı." 

5 Nisan 2017 Çarşamba

Size Paris'le ilgili bir sır vereceğim

Ben Paris'e yeterince sık gitmediğimizi düşünüyorum. Selçuk, "Yok artık! Oraya gitmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Daha ne yapalım?" diyor. Haklı. Doğum günlerim, evlilik yıl dönümleri, fuarlar bizim Paris'e gitmemiz için hep bahane. Hatta kendi doğum gününde bile beni alıp Paris'e götürüp, üstüne üstlük "Senin mutluluğun benim için en büyük hediye!" dediğinden beri Selçuk'u daha çok seviyorum. (Bu ne blogu bu arada yahu: Aşk mı seyahat mi?)😍

Böyle sık sık gittiğimiz için de elbette kendi seyahat rutinimizi oluşturduk. Herkesin mutlaka gidin dediği onlarca yere gittik, denedik. Paris'e ilk kez gidecekler siz de gidin elbette. Ama biz artık klasikleşmiş, adıyla ön plana çıkmış yerlere gitmiyoruz. Bazılarına çok kalabalık olduğu için gitmiyoruz, bazılarını gereksiz pahalı buluyoruz, kimilerini de sahiden beğenmiyoruz. 

Şehir klasiği olmuş iki kafe: Cafe de Flore ve Les Deux Magots.


Cafe de Flore ve Les Deux Magots, şehrin en eski kafelerinden. Bunu hepimizi biliyoruz, değil mi? Zaten hangi blogda gezinirseniz gezinin, bu iki kafenin ismini mutlaka görürsünüz. Şehrin en güzel yerlerinden birinde, St. Germain'de karşılıklı iki sokağın köşesini paylaşırlar.

Les Deux Magots
1920'lerin Fransa'sında Amerikalı yazarların, sanatçıların sık sık uğradığı iki mekandı bu kafeler. Hemingway'in kitaplarında bu kafelerden bahsedildiğini görürsünüz. Simone de Beauvoir ve Sartre bu kafelere gelir, içkilerini içerken kitaplarını burada yazarlarmış. Elbette şimdilerde turist kalabalıklarından ve bizim gibi meraklı gezginlerden bu mekanlar her daim dolu. Tatlıları ve yemekleri hep çok güzel; lakin pahalı. "Paris'e gelmişim, St.Germain'de caddeye karşı oturup kahvemi söyleyeceğim, yanında da tıpkı bir Fransız gibi sigaramı içeceğim," diyenler için hem Cafe de Flore hem de Les Deux Magots nefis mekanlar.


Yanımızda arkadaşlarımız yoksa biz bu iki kafede de sıklıkla oturmuyoruz. Yine de gece Paris'e çöktükten sonra, ısıtmalı terasların altına sığınıp Paris yaşamını izlemek için bu iki kafe de çok güzel. 

Peki biz Paris'e gidince nereye gidiyoruz? 

Selçuk'la benim bir kafemiz var. Bizim kafemiz. Öyle diyoruz. Burası Kuzey'in de kafesi olsun istiyoruz ama interneti olmayan bu kafeyi sevmeyi reddediyor. Sanırım interneti olmayan tüm Fransız kafelerini reddediyor. Kendi bilir.😀 Bizim kafemiz yukarıda anlattığım kafelerden biraz ilerde. Lüksemburg Bahçeleri'nin hemen karşısında sevimli mi sevimli, gece oldu mu sakin mi sakin bir köşe. Paris'e ayak basar basmaz nerede olursak olalım, hiç konuşmadan kendimizi bu kafede buluyoruz. Huzurun merkezine yolculuk, Paris'te olmanın anlamı.

Paris'te akşam olmaya başlamış ve biz sevdiğimiz kafeden içeri girmişiz. Kafenin teras kısmında oturmaya niyetliyiz. Öyle özlemişiz ki Paris'i, içerinin sıcağında oturmaktansa terasta oturup gelip geçeni seyretmek istiyoruz.

Le Rostand, öyle güzel bir yer. Elbette bizim için. Kafenin arkalarındaki sokaklardan birinde Gertrude Stein yıllarca oturmuş. Çok güzel bir apartman. Şimdilerde orada oturmak çok pahalı olmalı. Zamanın tüm sanatçıları da Gertrude Stein'dan onay almak, Hemingway'in dediği gibi şömine karşısında ısınmak ve Gertrude Stein'ın güzel ikramlarını yemek için bu eve uğrarmış. Ben o sanatçıların hepsinin Lüksemburg Bahçeleri'nin içinden arka sokaktaki o eve gitmek için yürüdüklerini hayal ediyorum.


Uçuk yeşil renkli, demir çerçeveleri var kafenin. Hasır sandalyeleri, yuvarlak küçük masaları, servisi yaptıktan sonra rahatsız etmeyen garsonları. Kitabınızı açıp okuyabilir, defterinize bir şeyler karalayabilir ya da çayınızı yudumlarken etrafı seyredebilirsiniz. Benim Paris'imde en sevdiğim kafe burası işte.

Isıtıcıların kırmızı ışığı Selçuk'un en sevdiği tatlının üstüne vurmuş. Birazdan kahvenin yanında harcanıp gidecek. 😋


Gitmeyeni dövüyorlar: Le Relais de L'entrecote

Biliyorum bana kızacak çok insan çıkacak ama bu kadar şişirilmiş başka bir mekan daha düşünemiyorum. Bir kere Türklere burayı kim, neden ve ne zaman söylemişse, fuar zamanları (özellikle tekstil fuarı) L'Entrecote'a gitmeyen Türkü dövüyorlar. İnsanlar burada kapının önünde sosyalleşiyor. Rezervasyon almayan bu restoranın önünde Türkiye'deyken burunlarından kıl aldırmayan onlarca Türk işadamını ayakta beklerken görürsünüz. Vallahi bu eziyeti çekiyor olmaları ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Bir de burada pek Fransızca konuşma telaşına düşmüyorsunuz; zira ortada seçim yapmanız gereken bir yemek falan yok. Restoranın adından da anlaşılacağı gibi sadece antrikot servis ediliyor. Garsonun siparişle ilgili sorduğu tek şey etinizin nasıl pişmesini istediğiz. Elbette bir de ne içeceğiniz.



Uzunca bir süre ayakta, soğukta beklediğiniz değil mi? Eh, artık size ne verseler beğenecek kıvama geldiniz zaten. Ayakta geçirilmiş bir saatin ardından kıyıda köşede ne kadar masa varsa hepsine insanları sıkıştırıyorlar. Yan yana konulmuş masalardan birine oturtulduysan tuvalete bile kalkamazsın vallahi. Sonra küçük tabaklarda önünüze bir salata getiriyorlar. Üstünde hardallı bir sos var. Hardal, iştah açıcı. İştahla birlikte hardalın acılığından beyninize kadar giden tüm damarlar da açılıyor zaten. Sonra da etler geliyor. Patatesle birlikte. Garsonlar etler soğumasın diye iki seferde yemeğinizi servis ediyorlar. İlk gidişimizde sanki et daha lezzetli gelmişti bana. Bu son gittiğimizde açık konuşmak gerekirse bu kadar sert bir eti getirmekten nasıl olup da utanmadıklarını düşünürken buldum kendimi. İşin özünün etin sosunda olduğunu söylüyorlar. Elbette, sosun içindekiler sırmış. Bana sorarsanız sosun pek de bir sırrı yok. Fesleğenli ve tereyağlı bir sos işte. 😀



Ben biraz kötüleme işini abartmış olabilirim ama emin olun ki "Ay çoook nefis! Ben gittim, bu parayı ödedim, siz ödemezseniz vallahi aklım kalır." diyenler de abartıyor, bilesiniz. 

Peki Özlem, sen bize nereyi önerirsin?


Vallahi ben size yukarıdaki restorandan çok daha güzel bir yeri öneririm. Farkındaysanız burada sadece sorun yaratmıyor, aynı zamanda çözüm de sunuyorum. 😀


Bir kere benim yazacaklarımdan önce, yıllar önce Ahmet Örs'ün Sabah Gazetesi için yazmış olduğu bir yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu restoran için yazılmış en güzel yazı kanımca bu yazıdır. Ahmet Örs'ün de demiş olduğu gibi: Paris'te Paris'li gibi yemek yenir. O zaman yemek yemek için nereye gidiyoruz: Elbette Chartier Bouillion'a.



Tarihi iki yüz yıl öncesine dayanan Chartier Bouillion Restaurant gerçek anlamıyla bir esnaf lokantası. İçerisinin ne kadar geniş olduğunu tahmin edemeyeceğiniz bir avludan içeri süzülüyor ve ahşap kapıdan içeri giriyorsunuz. "Hay Allah! Ne kadar da büyük bir yer." diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Sizi bir masaya oturtuyorlar. İki kişiyseniz, artık kimin yanı boşsa oraya. Daha kalabalıksanız büyük bir masanın boşalmasını beklemek zorunda kalıyorsunuz. 

Bir garson gelip masanıza beyaz bir kağıt seriyor. A3 bir sayfaya basılmış menüyü elinize tutuşturuyor. Seçtiğiniz yemekleri de fiyatıyla birlikte kağıdın üstüne yazıyor. Öyle adisyon falan yok. Her şey şeffaf, her şey masanın üstünde, her şey fazlasıyla Fransız ve en önemlisi her şey fazlasıyla ucuz. Biz bu restorana her gittiğimizde neşeleniyoruz. İtalyan aileleri gibi kalabalık oluyoruz genellikle. Şarap söylüyoruz, kahkahalar atıyoruz, yemeğimizi yiyoruz ve hesabı şaşkınlıkla ödüyoruz. İlk kez gelen arkadaşlarımız bir gece önce L'Entrecote'da ödedikleri hesabı düşününce soruyorlar bize: Hesap da bir yanlışlık olmasın? 

Bizden söylemesi. Tercih sizden arkadaşlar. 
Sonra demedi demeyin, olur mu?

3 Nisan 2017 Pazartesi

Liste 14- Hayatınızda bahar temizliği yapmanın yollarını listeleyin.

52 Liste Projesi

Liste 14- Hayatınızda bahar temizliği yapmanın yollarını listeleyin.



Bahar temizliği yapmaya hayatımın karmaşık bir döneminde başladım. Herkesin yaşamında karmaşık dönemler vardır. Garanti veririm. Kendini sorguladığı, yaşamının anlamlı olup olmadığını kendisini umutsuzluğa sürükleyecek sıklıkla sorup durduğu, acı çektiği, daha yapmayı hayal ettiği bir sürü şeyin olup da zamanının azaldığını düşündüğü zamanlar.
Ben böyle bir evreden geçtim. Etrafımdaki her şey yerinden oynadı. Önce içime dönüp orada ne varsa her şeyi kaldırdım, havalandırdım ve sonra tekrar yerine koydum. Etraftan gelecek tavsiyelere kapalı olduğum, sorduğum soruların cevaplarını içimde aradığım bir süreçti. Kafamın içinde, yüreğimin derinlerinde fırtınalar koptu. Bu dönemde acı çekerek sustum. Bir cevabın olduğunu biliyordum ve o sesi duymak için sessiz olmam gerekiyordu.
Diğer yandan kendimi bu kadar yıprattığım bu dönemin sonunda istemediğim cevaplara ulaşacak olsam da bunu da kabul etmem gerektiğini sık sık hatırlattım kendime.

İçimdeki beni sabote eden sesi hayatımdan uzaklaştırdım.


Evet! Sanki tüm zamanım benden başkalarına aitti. VE bana bir şey kalmıyordu. Sabahları kalkıp işe gidiyor, günün sonuna doğru eve gelip Kuzey'le sohbet edip sonra da ödevlerine bakıyorduk. Saatler ilerleyip de Selçuk eve geldiğinde akşam yemeği yenilip, çaylar içiliyordu. Kitap okumak, kendimle baş başa kalmak istediğim zamanlara sıra bir türlü gelmiyordu. Öyle bir zaman olsa da ben yorgunluktan bitmiş oluyordum.
Mutsuz olmak için ne çok sebep değil mi? Ama mutlu olmak için de bir dolu sebep var yukarıda yazdığım paragrafın içinde.

Bir kere şunu anladım ki çok stres altında olsam da şükretmem gereken bir işim vardı. Kim işinden memnun ki? Hele ki bu ülkede? İşimin kendi işim olmasından kaynaklanan nice zorluğu vardı ama aynı zamanda çok da avantajı vardı. Kahvemi, çayımı içip rahatsız edilmeden oturabildiğim bir saatim bile oluyordu zaman zaman. Sonra çok bunaldığımda çantamı alıp yakınlardaki bir Starbucks'a gidip kendime keyif anları hediye edebiliyordum. Tatiller de öyle. Bayram tatilinin dışındaki zamanlarda da seyahate gidebilme özgürlüğü🙋  Ailemle harcadığım vakte gelince. Fazlasını veren bendim aslına bakılacak olursa. Çünkü onlarla olmaktan, zamanımın çoğunu onlara adamaktan mutlu olan bendim. Şunu düşündüm: Onlarla daha az vakit geçirip kendime daha fazla vakit ayırırsam daha mı mutlu olacaktım? Dürüst olmam gerekirse onlarla vakit geçirmekten çok hoşlanıyordum.

İçimdeki o zor kadın ara ara sesini çıkarıyor. Yaşlandığımı, vaktimin daraldığını, yapmak istediklerim için çok zamanımın kalmadığını söylüyor. Hadi be, diyorum ona. Sus. Beni mutsuz edemezsin. Siz de sizi mutsuz eden sesleri dinlemeyin. Kafa karışıklığından ve huzursuzluğundan başka işe yaramıyorlar.

Hep almayı isteyip hiç vermeyen arkadaşlar: Artık ayrılmalıyız.

Şimdi baştan söyleyeyim: Arkadaşlık, akrabalığın tersine zorunlu devam ettirilmesi gereken bir bağ değil. Birbirimizi sevmesek de saygı göstermek zorunda olduğumuz, hayatımız boyunca ortak anıların içinde kaybolacağımız akrabalığın aksine arkadaşlıkta başka şeyler ararım ben. Arkadaşlarımı severim, dertlerini dinlerim, hem iyi hem de kötü zamanlarını paylaşmak için de elimden geleni yaparım. Ama arayan hep bensem, buluşmak için her zaman benim ayarlamalar yapmam bekleniyorsa, ilişkimiz arkadaşımın masal hayatını anlatma seanslarına döndüyse, arkadaşlığımızın uydusu olduğunu düşünüyorsa benim için bu arkadaşlığın sona erme zamanı gelmiştir.

Hani her aradığınızda sitem eden akrabalar vardır. Telefon numarasını korkuyla tuşlarsınız çünkü karşınızdakinin telefonu açar açmaz kuracağı ilk cümlenin sitemle dolu olacağını önceki tecrübelerinizden biliyorsunuzdur. "Hayırsız!" der karşıdaki. "Hangi dağda kuş öldü de aradın?"
Oysa sizi aramaktan uzak tutan bu söylemlerdir. Sevinçli bir sesle değil de sonu gelmez lüzumsuz sitemlerle karşılaşacağınızı bildiğinizden aramak istemiyorsunuzdur. Tıpkı bu anlattığım gibi, arkadaşımla olan ilişkim de yanlış anlamalarla, anlaşılmaz kıskançlıklarla, öküz altında buzağı arama seviyesine gelmişse o arkadaşlık sürmesi gereken zamanı tamamlamıştır. Eskiden yaşanmış uzun bir geçmişe, dönüp baktığımda hafızamda beliriveren güzel anıların yüzü suyu hürmetine artık hiç keyif almadığım arkadaşlığımı devam ettirmeye çalışırdım. Yaptığım büyük hatalardan biriymiş bu. Çünkü yaşanmışlıklar hiçbir yere gitmiyor. Güzel anılar yine oldukları yerde kalıyor. Sırf uzun geçmişe inat sürdürülmeye çalışılan arkadaşlıklar daha fazla zarar veriyor.

O yüzden bahar temizliğimin en büyüğünü artık keyif almadığım ve sevgisini hissedemediğim arkadaşlıklarımı bitirerek yaptım ben. Şimdilerde hayatım daha sade. Kendime kalan vakit daha fazla. Sevdiğim insanlar yine etrafımda ve en önemlisi hem çok sevdiğim hem de çok sevildiğim insanlarla geçiriyorum vaktimi.

Eskisi kadar çok alışveriş yapmıyorum.

Aslına bakılacak olursa şimdiye kadar almış olduğum kıyafetler bir ömür boyu idare eder beni. Yeni bir şey almanın biraz doyumsuzluktan, çoğunlukla da alışkanlıktan olduğunu düşünüyorum. Türk toplumunun hepimizin üstüne yüklediği lüzumsuz kompleksleri de eklemem şart. Her birimiz güzel ve yeni kıyafetler içinde kendimizi daha güvenli hissediyoruz. Yurt dışındaki fuarlara gidince insanların nasıl fuar gezdiğine tanık oldum: Kalın tabanlı ayakkabılarla. Sadece bizim gibi az gelişmiş toplumlar kişiliklerinden ve iş tecrübelerinden öte kıyafetleriyle öne çıkmaya çalışıyor. İncecik topuklu ayakkabılarla fuar gezen ya da ilk defa gittiği bir şehri adımlayan bir bizler varız, bir de Ruslar. Kimse kusura bakmasın! Sacre Coeur Katedrali'nin önünde sırt çantasından yüksek topuklu ayakkabılarını çıkarıp, bir de üzerine dekoltesi bol bir elbise geçirip sevgilisine fotoğrafını çektiren bir Türk kızı gördüm bir gidişimde. Oscar Wilde'ın dediği gibi, -elbette sadece kıyafet konusu değil bahsettiğim-, diğer kişiliklerinin hepsinin önceden sahiplenilmiş olduğunu bilerek, kendimiz olsak. Nasıl olur?
Bence daha mutlu ve daha normal oluruz.😀

Bahara gelecek olursak: Bahar içimizde arkadaşlar. Biraz özen gösterir, azıcık sularsak yeşillenen dalları görürüz.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Babaannemin Sandığı

Her cuma günü benim için bayram günü.🙋 
Sabah neşeyle uyanıp yola çıkıyorum. Erkenden Kadıköy'de olmak, yazıyla dolu günüm başlamadan önce Kev'de bir bardak çay içmek ve önündeki nefis güne merhaba demek.



Yazı arkadaşlarımla bir masanın etrafında toplanıp yazdıklarımızı paylaşıyoruz. Okudukça keyfimiz artıyor, bazen de minik umutsuzluklara kapılıyoruz. Sonra hemen kendimizi toparlayıp, hatalarımızı bir kenara not alıyoruz. Genellikle masanın ortasında Eyfel Pastanesi'nden alınmış lezzetli çörekler. Yazmayı çok sevmeme rağmen bunca işin gücün yanında bir sebep olmadan masaya oturmak zor. Ertelemek için onlarca sebep, keyfe dalmak için daha kolay yollar var. Bu yüzden Yazı Evi, her hafta düzenli olarak bir şeyler karalamak için önüme çok güzel sebepler koyuyor. 

Bu hafta yazılacak bir sandık hikayem vardı. Sandığın yazmak için ne muhteşem bir konu olduğunu içine girince anladım. Yazı yazacağım diye sülale boyu herkesi aradım. Ne anneannemin sandığı kaldı sormadığım, ne de babaannemin. Allahtan her şeyi hatırlayan bir kuzenim var da sorduğum her şeye cevap verdi.
"Babaannemin sandığı vardı ya hani!" diye konuya direkt daldım what's up'dan bir akşam. "Ne oldu ona?"
"Çok eskiydi o sandık. Evden taşınmadan önce tavan arasına kaldırılmıştı. Sonra da parçalandı gitti zaten." dedi.
"Sandığın içi açılırken orada mıydın sen?" diye hızımı alamayıp devam ettim. Canım kuzenim muhtemelen bu sorunun ardından gelecek soruyu tahmin edip gülümsemiş olmalı.
"Evet, ordaydım." diye cevap verdi. Hatta dedem herkes toplandığı için sandığın açılmasına karar vermiş. 

Babaannem öldüğünde ben küçüktüm. Öyle mini minnacık değildim elbet ama öldüğü zamana ait anılarım çok puslu. Hatırladıklarım aile fertlerinden duyup eklediğim anılarla karışık. Amcamlarla, dedemlerin birlikte yaşadıkları o evi, dedemle babaannemin evin arka tarafa bakan sokaktaki odasını, yanındaki küçük mutfağı, sandığı, salonun ortasındaki kocaman televizyon sehpasını hatırlıyorum.
Bugün artık bize ait olmayan ve yerinde muhtemelen bir apartmanın olduğu o eski evin kokusunu bile anımsıyorum desem bilmem bana inanır mısınız? Ara ara gidip kaldığım o evle ilgili kederli olaylar varsa da orada kendimi evimde gibi hissederdim. Babamın deyişiyle baba ocağıydı elbet ama babaannemle dedemden çok yengemin çeki düzen verdiği o evi sıcak yapan yengemin ta kendisiydi. Baba tarafımla öyle içten bir yakınlığım var. Anne tarafım hiç alınmasın. 🙊

Bu yüzden sandık olayının altını üstüne getirirken hiç çekingenlik göstermedim. Sandığın şeklinden başlayıp içinden ne çıktığına kadar sordum. Bir kaç başörtüsü, evlenmemiş en küçük amcam için babaannemin yaptırdığı yatak takımı, üç beşli denen bir köy elbisesi çıkmış. 
"Eee sen ne aldın peki o sandığın içinden diye sordum Şeri'ye?"
Babaannemin, aslına bakılırsa dedemin en sevdiği kız torunuydu Şeri. Şimdi buna itiraz edecekler çıkacaktır elbet. Ama öyleydi. Aslında böyle olmasının da tuhaf bir yanı yok. Dedemle ve babaannemle kış aylarında birlikte yaşarlardı ve üstüne üstlük de Şeri fazlasıyla sevilmeyi hak edecek kadar iyi kalpli ve nazik. 
"Bir tülbentim var." dedi. Yengem babaannemden hatıra olsun diye almış. 
What's up yazışmalarımızla olay çok uzayıp da tam netleşmeyince telefonla konuşmaya karar verdik. Biraz güldük. Tülbenti kapmışsın muhabbeti yaptık. Aradan bir hafta geçtikten sonra telefonuma bir fotoğraf geldi. Sandığın içini ve babaannemden kalanları düşünen Şeri'nin aklına babaannemin küpeleri düşmüş. Yengeme, "Bir de küpeler vardı." demiş. Bendeydi, yok şuna verilmişti küpeler derken Şeri, hafızasına güvenerek (sanırım o hafıza bugüne kadar onu hiç yanılmadı) annesine, "Küpeler sen de olmalı" demiş. Zavallı yengem bir hafta boyunca aradıktan sonra küpelere ulaşmış. 😀

Benim sandık hikayesine sebep yıllar öncesinin sandığını tekrar anımsadık. O sırada sorduğum herkes başka bir sandık hikayesi anlattı bana. Hırsızların ortaya döktüğü sandıklardan, anneannemin elini kesen eski sandığa, oradan antika aynaya, iki kapılı ahşap dolaba uzandık. Geçen hafta anılarımızı unuttuğumuzu düşündüğümüz eşyalarımızın arasında aradık.
Sararmış bir tülbentle, babaannemin kulaklarını süsleyen minik bir küpe kalmış geriye. Anılarımız, ailelerimizin en büyüklerinin yitip gitmesinden sonra babamın ya da amcamın gitmesiyle daha da eksilmiş. Yiten sevdiklerimizi daha az konuşur oldukça aklımızda kalan görüntüleri netliğini yitirmiş, güzel hatıralar geçmişin puslu anlarında öylece kalıvermiş. 
Oysa ne çok sandık var içine bakacağımız.


28 Mart 2017 Salı

Liste 13- Sizi neşelendiren şeylerin listesini yapın

52 Liste Projesi

Liste 13- Sizi neşelendiren şeylerin listesini yapın.

Bir kere bu haftanın listesiyle kış dönemine ait tüm listeleme işini bitirip bahar listelerine girdiğimizin müjdesini vereyim. Benim için 13 haftadır düzenli olarak bir şeyi devam ettirmek inanılmaz bir şey. Mesela aynı çabayı yüzümü her akşam temizlemek, içmem gereken vitaminleri düzenli olarak içme durumlarında da gösterseydim iyi olurdu. Ama ne gam! İnsanın özünün fazla da değişmeyeceğini sonuç itibariyle kabul etmiş durumdayım. Hafta sonu salonun haline bir bakıyorum ve şaşırıyorum. Zannedersiniz ki ev halkı olarak üniversite sınavlarına hazırlanıyoruz. Her taraf kitap, defter, kalemlerle dolu. Her sehpanın üstü zapt altında. Ama fark ettim ki bunu değiştirmemiz mutlu değil. Demek ki bu halimizle mutluyuz ki salonumuzu, hatta evimizi bu hale getiriyoruz. 



Evet dostlar! Kitapla, defterle, kırtasiye malzemeleri ile dolu evler beni neşelendiriyor. 

Kuzey eskisi kadar çok kitap okumuyor. Şimdi güleceksiniz bana ama bu sene çok yoğun bir programı vardı. Ciddiyim. Bir kere sabahları çok erken kalkıyor. Saat 6.00'da. Bu tarihe kadar da haftada üç gün 18.15'te eve geliyordu. Haftada iki gün futbol antrenmanı, bir gün de Hayale Yolculuk isimli bir kulübün çalışmaları. Senenin başında İzmir'e Uzay Kampı'na gitti. Sömestir'de Antalya'da futbol kampındaydı. Peşinden okulla DI için (Hayale Yolculuk) önce İzmir'e, sonra da bir haftalığına Polonya'ya gitti. Bu arada futbol turnuvaları falan vardı. Önümüzde atlatılması gereken bir Çanakkale gezisi de bekliyor. (Bu sene oğlanın seyahatlerinden dolayı biz seyahate çıkamadık.😀 ) Diyeceğim o ki bu geziler, kaçırılan dersler, sınavlar, giremediği sınavların telafileri falan derken hiç kitap okumadı. Allahtan okulda birkaç kitap okuyorlar da elinde kitap görüyoruz. (Ders kitaplarından başka) Bu saydıklarımın dışındaki tüm zamanında elinde telefonu, kulağında kulaklıkları müzik dinliyor ve elbette oyun oynuyor.


İçi kitapla dolu evler beni neşelendirir. Hemen kitaplığın kenarına gider, kitaplığın raflarında neler varmış diye heyecanla bakarım. Beni bundan daha da heyecanlandıran ve keyfimi yerine getiren şeyse kitap okuyan çocuktur. Bütün kitaplar çocuk okusun. Bütün çocuklar sahip olmadıkları dünyalarda yolculuk yapsınlar.

Film seyretmek, sinemaya gitmek

Keşke hayatımız şöyle geçse: Evde otursak, kitap okusak, yazı yazsak, film seyretsek. Yolculuk kısmını bir sonraki maddeye sakladım. 😀  Film seyretmek benim ruhsal durumumu etkileyen şeylerin başında geliyor. Türk sineması düşkünü değilim. Adile Naşit'li, Münir Özkul'lu eski filmlerden bahsetmiyorum elbette. Yeni nesil Türk sineması da sevdiklerim arasında. Ama ağlamaklı Yeşilçam filmleri bana göre değil. Pavyona düşen kadınlar, üvey anne eziyeti gören yetim çocuklar, töre cinayetleri ile bezeli filmler bana fazlasıyla ağır geliyor. Zaten hayatımızın orta yerindeki sorunları bir de televizyon ekranından seyretmek istemiyorum. 



Peki ne seyrediyorum? Ay çok snop gelecek biliyorum ama Avrupa sinemasına bayılıyorum. Özellikle Fransız filmlerine. Şaşırmadınız değil mi? Biliyordum zaten. Sonra romantik komediler var. Yüzümde güller açıyor seyrederler. Filmin sonundaki öpüşme sahnesinde bizim evdekiler işi gücü bırakıp benim suratımı seyrediyorlar. Elbette bu durum filmin en güzel sahnesini mahvediyor. Hollywood filmlerini de seviyorum. Ülke meselelerine kafam iyice bozulduğundan beri ağır filmler de seyredemiyorum. Kafam dağılsın, birkaç saat kendimi unutayım istiyorum. Çok mu şey istiyorum sizce?

Çay içmek, elbette ki!



Çayın her derde deva olduğuna yemin ederim. Çay içmeyenleri anlamam mümkün değil. Çay yahu? Sohbet etmenin, ayaklarını uzatıp oturmanın, içini ısıtmanın, hayallere dalmanın en güzel yolu. Üstelik parasız 😀  Çay olmazsa benim için dünya durur. Mutfağımda demlenen çay demek, huzur demek, neşe demek, Selçuk'la sohbet demek. Çay, aile olmak demek. 
O yüzden çay içmeyi ihmal etmeyelim. İçmeyenleri uyaralım. Tirebolu 42 çayının içine biraz bergamot atmayı da unutmayalım lütfen!

Bahar geldi, hoş geldi.


Baharın neşelendirmediği insan var mıdır? Sahiden? 
Başımı pencereden uzatıyor ve minik bahçemize bakıyorum. Manolya, her zaman baharın müjdecisi. Bordoya dönük nefis çiçekleri var. Birkaç haftaya kalmaz çiçekleri dökülür, geriye sadece yeşil yapraklar kalır. Yine de ne zaman yapraklansa baharın geldiğini anlıyorum. Bu arada kiraz, beyaz beyaz çiçeklerdi. Akasyam kuru dallarından silkelenmeye karar verdi. Minik minik yapraklar üstünde. Toprağa diktiğimiz şeftali çekirdeği ağaç olmaya karar verdi. Aşılamadık daha ama pembe çiçekleri öyle güzel gözüküyor ki. Bir de oya ağacı var elbette. Selçuk, ona bakıp bakıp "Esmerin adı oya..." diye türküler tutturuyor. Açıkçası biraz nazlı kendisi. Baharı değil, yazı seviyor. Şimdilik kuru bir daldan ibaret. 

Neşeliyiz yani dostlar, bahar geliyor. 

Seyahat, Paris, tren yolculukları

Artık tanıdınız beni. Ne diyeyim ben size? 
Yolculuk, seyahat, gezi kelimeleri kulağıma değdiği an neşelenirim ben. Bu hafta sonu Normandiya seyahatimizin biletlerini aldık. Otellerin bir kısmını hallettik. Birkaç küçük ayrıntıyı düşünüyoruz. Yolculuk fikri bile içimin kıpır kıpır etmesi için yeterli. Şimdi başka nereye gidelim diye düşünüyorum. İçimden bir ses İzlanda'yı görmenin vakti geldi diyor. Bir de eylül-ekim gibi Bali'ye gitsek diyorum. Öyle hayal kuruyorum işte.