1 Ağustos 2016 Pazartesi

Meg Ryan ile Tom Hanks kahvelerini nerede içtiler dersiniz?

Nora Ephron filmlerini severim.

Üstlerinde içimi ısıtan bir naiflik, yüzümü güldüren espriler, film boyunca hakkında konuşulan bir kitap, vefayla bahsedilen bir film, dozunda romantizm ve bolca yaşama sevinci taşırlar. Ailem gibi hissettiğim oyuncular başrollerde oynar ve bana şunu hissettirirler: Her şeye rağmen yaşamda tutunulacak bir dal mutlaka vardır.


Harry Sally ile Tanışınca, Mesajınız Var, Sevginin Bağladıkları ( Sleepless in Seattle), Julie & Julia ya da Michael desem bu filmlerin hepsini hatırlarsınız eminim. Yüzünüzde nefis bir tebessüm oluştuğunu saklamayın sakın çünkü benim o tebessümlere ihtiyacım var. 


Kitaplar, filmler, göremediğim şehirler, varabildiğim kentler beni mutlu eden şeyler. Ruhum ne zaman bir açmaza saplansa yönümü bu saydığım şeylere çeviriyorum. Küçük mutluluklarımı yaşamımın özü kılmaya çalışıyorum. 


Peki ya film mekanları?
Siz de benim gibi bir filmde gördüğünüz bir yerde olmayı hayal ediyor musunuz?


New York'ta 72. caddede bir evde kaldık. Town House dedikleri tarzda bir binaydı. Birbirine bitişik yapılmış binalar önlerinde uzanan birkaç basamaklık merdiven girişleriyle birbirinden ayrılıyordu. Tıpkı filmlerden tanıdığımız evler gibi. Orada bulunduğumuz on beş gün boyunca o merdivenlerden çıkıp anahtarımızla giriş kapısını açıp evimize girdik. Her merdivenin ayrı bir köşesinden ses çıkıyordu. Ahşabın o tanıdık tınısı...
Evin olduğu sokak Central Park'a açılıyordu ve hemen arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi vardı. Her gece sokağa bakan pencerenin önünde oturup çayımı içtim, defterime bir şeyler karaladım ya da film seyrettim. 


Oradayken farkında değildim ama bu bölge Mesajınız Var filminin çekildiği bölgeydi. Filmin kahramanları Kathleen ve Joe ile arada yıllar olsa da aynı metro durağının önünde oturmuş, köşedeki aynı sosisçiden sosisleri götürmüştük. ''Aman Allahım bu ne ya? 5 dolara gazete mi olur?'' diye gazete almadığım köşedeki gazeteci hâlâ aynı yerde duruyordu. 
Sevdiğim bir Hollywood sanatçısıyla aynı yerde yemek yemek ya da aynı sokakta yürümek kadar basit değil anlatmak istediğim. Hayat bazı yerlerde daha yavaş ilerliyor gibi sanki; onu seviyorum. Yıllardır aynı köşede duran gazeteci benim için çok kıymetli.


''Mesajınız Var" filminde Kathleen ile Joe bir kafede buluşurlar. İlk buluşmaları olacaktır bu ve Cafe Lalo'ya giderler. 
Aradan yıllar geçer. Benim bu filmi seyretmemin üstünden koca bir gençlik akar. İlk aşkların insanda bıraktığı izler silinir. Film bile hayal meyal aklımdadır. Olacağını düşünmediğin bir gelecek zamanda New York'ta konakladığın evden çıkarsın, o kafeye gitmek ve kahvaltını etmek için yürürsün.


Size bir şey söyleyeyim mi? Hayal kurmak nefis bir şey! Her zaman gerçekleşmese de öyle!
Cafe Lalo da bir kafeydi işte. Bir film karesinin orta yerine oturmuş, yıllar sonra karşıma çıkmıştı. Kafe çok kalabalıklaşmadan kahvaltımızı ettik, içerinin fotoğraflarını çektik ve sonra da bir keyif kahvesi yudumladık. 

28 Temmuz 2016 Perşembe

Edebi New York'a buyrun!

Gitmeden önce uzun uzun hazırlık yaptım. Şehre gidince nereleri gezecektim? Hem telaş etmeden bir on beş gün geçirmek istiyor, hem de hiçbir şeyi kaçırmadan geri dönmek istiyordum. Kitapları, yazarları, edebiyat kokan binaları çok sevdiğimden internette biraz araştırma yaptım. Google'a ''Edebi New York'' diye yazdım. Karşıma nefis bir blog çıktı. Yeni Zelanda'lı bir genç kız yollara düşmüştü ve gittiği yerlerden yazıyordu. Sanırım ''Türkiye güvenli bir değil, sakın gitme!'' diyenlere inat Türkiye'ye gelmiş olmasından ve sonra Türkiye'yi anlatan güzel bir yazı yazmış olmasından kanım daha da çok kaynadı. New York'un edebi binaları ile ilgili yazdığı yazıyı da bir kenara not ettim. Bir eksikle gittiği yerler benim de listemde vardı. New York'u bir de bu gözle görmek isteyenler için bu listeyi yazmak bana da şart oldu. 

Edebiyat demiştik, değil mi? 
Hadi beni izleyin!

Library Way mi, o da ne? 

(E 41th street) Göğe doğru uzanan gökdelenlerin yanından, Batı 41. cadde boyunca yürüdüğünüzde ve gökyüzüne değil de yere doğru baktığınızda yerde  tanıdık edebiyatçıların söylediği özlü sözleri göreceksiniz. Benim gibi her birinin önünde durabilir, bir yerden bir yere ulaşmaya çalışan insanların önünü tıkayabilir, hatta çocuğunuzu hint fakiri gibi yere oturtup fotoğraf çekebilirsiniz. Amerika'da, daha doğrusu New York'tasınız. İnsanlara zarar vermedikçe her şeyi yapabilirsiniz. Bu yol sizi dosdoğru nereye götürüyor? Tabii ki önünde iki aslanın nöbet tuttuğu New York Halk Kütüphanesine.


Liz, yukarıda bahsettiğim blogun sahibesi, New York'un edebiyat duraklarına kitaplarla dolu olan bir otelden başlamış. Library Way üstündeki bu otelin önünden geçtik, kapısından içeri girdik, küçük resepsiyonunda soluklandık, birkaç da fotoğraf çektik. Ne yazık ki otelin odalarına girip konaklamadığımızdan benim ''Edebi New York'' listemde yer almıyor otel. Yine de gitmek isteyenler için burada bu bilgi bulunsun istedim.



Özlem'in ''Edebi New York'' Listesi 

1- New York Public Library:

New York Public Library, New York'ta yaşama hayallerimin birincisi. Aslanların iki yanında durduğu merdivenlerden teker teker çıkıp, heybetli taş binanın insana güven veren gölgesine sığınmak. İnsanın içini ferahlatan geniş bir alan, hayata şükretmek için nefis bir sebep. Bence öyle! Her romantik gibi aklımda filmlerden kareler; Sex and the City'deki Carrie'nin Mr. Big'e kavuşamadığı o koca kütüphane. Serin avlularda fazla ses çıkarmadan dolaştım.Üst kata doğru emin adımlarla ilerledim. Hayat her zaman insanın yüzünü güldürmüyor değil mi? Daha şehre gelmeden onca hayalini kurduğum üst kattaki Rose Reading Room'un ne yazık ki tadilat nedeniyle kapalı olduğunu öğrendim. Yıkılmadan, belki bir sonraki gelişimizin sebebidir bu deyip New York'u yaşamaya devam ettik.



2- Strand Bookstore:

Strand'ın hakkını yemek mümkün değil. Burası sokaklarda satılan hot dog, köşe başlarına kurulmuş Starbuckslar, sokakları mesken tutmuş evsizler kadar New York, Amerika. Temelleri 1927 yılında atılmış bir kitapçıdan bahsediyoruz. Yeni, kullanılmış ve ender kitapların satıldığı Strand'in kitap dolu raflarının arasında gezinirken insan şaşırıyor. Hâlâ böyle yerler var mı sahiden?
Benim gibi bir çömez için ilk seferde aradığını bulmak mümkün değil. Burası daha çok ev gibi. Sevgi, şefkat ve kucaklama istiyor. En çok kitapçının ikinci katını kuşatan çocuk ve genç kitaplarının olduğu katı sevdiğimi söylemem şart. Ah, ne çok kitap var öyle! Şimdiki çocuklar sahiden çok şanslı.


Kitapseverler, New York'a yolunuz düştüyse Strand'e uğramanız şart. Kitap almasanız bile havayı koklayın. Bez çantalardan bir tane edinin ve öyle geri dönün.


3- Morgan Library ve Müzesi:

Burayı uzun uzun anlattım. Detaylar için buraya tıklıyorsunuz. :)
Ama kısaca bahsetmeden geçemeyecek, bu gizli diyarı bir kez daha tekrar etmeden duramayacağım. New York'taki birçok müzeye giriş ücreti ödemeden ya da ne kadar ödemek istiyorsanız onu ödeyerek girebiliyorsunuz. Tabii gişede size böyle bir hakkınız olduğunu söylemiyorlar. Morgan Library ne yazık ki böyle bir haktan yararlanabileceğiniz bir müze değil. Yine de benim gönlümde verilen her kuruşu hak ediyor. İçeri girip de bir insanın tutkusunun neler yapabilceğiniz görünce insan hayatını tekrar gözden geçiriyor, etrafında heveslerinin peşinden giden daha çok insan olmasını diliyor. Hayat bize öğütlendiği gibi sadece akademik başarılardan ibaret değil. Yaşamı değerli kılan ne çok şey var etrafımızda. Bunları bulup çıkarmak gerek. 
Kitaplar hayattaki en büyük tutkularınızdan biriyse mutlaka gidin Morgan Müzesi'ne.


Not: Hani rastlantılardan, evrene sesini duyurmalardan falan bahsedip duruyordum ya, doğum günümden bir gün sonra Paul Auster burada kendine ilham ve yazma hissi veren filmlerle ilgili bir sohbet yapmış. Sevdiğim yazarı göremesem de çok yakınlarından geçtim, bunu hissediyorum. :)

4- Barnes and Noble:

Bu kitabevi zincirini bizim D and R ile karşılaştırmamız mümkün; sadece D and R, Barnes and Noble'ın yanında fazlaca çelimsiz kalır, hepsi bu! Burası benim kitap mabedlerimden biri oldu. Daha önceden tanışıklığımız vardı ama yine de kapısından girer girmez aradaki mesafeleri ve zamanı hemen erittik. Sanki her şey bıraktığım gibiydi. Bir önceki gelişimizde aldığım kupa tezgahı yine aynı yerde duruyordu. Aradan altı koca yıl geçmişti. Ben kitapçıyı düşündüğüm köşede bulamamıştım ama kitapçının içindeki diğer her şey aynı yerindeydi sanki. İçerideki kafeden mis gibi kahve kokusu yayılıyordu. Cheese Cake Factory'nin nefis cheese cakeleri cam rafın arkasından bana bakıyordu. Şehrin her köşesindeki Barnes and Noble'lara girdim. En çok Union Square'deki parka bakan dört katlı binadakini sevdim. Bir keresinde bilgisayarımı alıp burada bir blog yazısı bile yazdım. Bu da hayallerimden birini gerçekleştirdiğim anlamına geliyor. Evet, ben burayı çok sevdim.


Not: Cheese Cake Factory'nin cheesecakelerini sevenler! Ne yazık ki Manhattan'da bu nefis restoranın bir şubesi yok. İlla ki cheese cake yiyeceğim diyorsanız, en yakın Starbucks'a ya da Barnes and Noble'a gidecek ve orada tatlılarınızı mideye indireceksiniz.

5- Housing Works Bookstore Cafe:

Şehrin birçok yerinde kitapçılar var. Ama Housing Works Bookstore Cafe'yi özel kılan başka bir şey var. İçindeki kocaman kafe insanın aklını başından alsa da onu asıl sevdiren şey içinden yayılan iyilik hareketi. Burada çalışan herkes gönüllü. Çalışmalarının karşılığında para almıyorlar. Tam tersine sattıkları her kitabın geliri HIV virüsü taşıyan hastaların tedavi masrafları ve evsizlere yardım etmek için kullanılıyor. Para dediğin şey böyle şeyler için kullanılmalı değil mi?


Bu kafe birçok etkinlik için de kullanılıyor. Okuduğuma göre Anne Hathaway'de nişanını burada yapmış. Zaten anne Hathaway'i severdim, şimdi daha da gözüme girdi. Biz SOHO'daki bu kafeye bir akşamüstü uğradık. İçeride keyifli bir sessizlik, kahve makinesinin kitapların suskunluğuna yakışan sesi vardı. Kimileri kitaplarını almış oturuyor, kimileri defterine bir şeyler karalıyor, kimileri de raflar arasında dolanıyordu. Burada satılan kitapların daha ucuz olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sanırım bağış yapılan ya da ikinci el kitaplardı. Kafenin hemen yanındaki bir dükkanda da ikinci el kıyafetler satılıyordu. Yine ihtiyaç sahibi insanlar için kullanılmak üzere elbette.

Not: Sen şimdi nişanlanacak olsan nerede nişanlanırdın? Kitapların arasında olması fikri çok romantik değil mi?

12 Temmuz 2016 Salı

Ömrümde gördüğüm en güzel müzelerden biri: Morgan Library

Ah kitaplar... 
New York seyahatime en çok kitapçılar damga vurdu. Bunun böyle olmasının dışında bir şey de düşünülemezdi zaten. Çünkü küçüklüğümden beri kitapları çok sevdim. Kendimi evimde hissetmek için her gittiğim yerde kitapçı gezmem belki de bu yüzden. Güzel kitapçıların olduğu şehirler hiç tereddütsüz benim şehrim oluyor. Belki de bu yüzden New York da sevdiğim güzel şehirler arasındaki yerini aldı. 

Fotoğraf şuradan
Kitapları ve kitapçıları bu kadar severken ömrünü nadide kitapların peşinde geçirmiş, bir elyazması için dünyanın bir ucuna gitmiş, yolların, maceraların ve sınırsız hayallerin sahibi bir adamın yarattığı bir cennete gitmemem düşünülemezdi. Hangi kısmın beni daha çok büyülediğini bilmiyorum. Seyahat fikrinin ötesine geçen bir şeyler vardı bence Pierpont Morgan'ın yola düşüşlerinde. Ona kapıldım. Morgan'ın evine doğru yola çıktım.

Madison Avenue üstünde görkemli bir bina; sıcak, insanda içeri girme isteği uyandıran. Şimdi müze haline dönüştürülen evin sahibi az önce adını andığım Pierpont Morgan isimli Amerikalı bir banker. Ailesinin ve kendisinin uzun ve görkemli bir hikâyesi var. Müzeye dönüştürülen bu ev, Pierpont Morgan'ın yıllarca peşlerinden koşarak biriktirdiği kitapların toplandığı özel kütüphanesi.


Müzeyi, tüm duvarları kaplayan onca kitabı, geniş pencereleri, içeri süzülen nazik ışık demetini, bordonun hakim olduğu huzur veren dekoru, Pierpont'un çalışma odasını ve masasını görünce insan, kendini ender bulunan kitapları, karalamaları, baskıları toplamaya adamış birinin nasıl biri olabileceğini düşünürken buluyor.

Sen kimsin Morgan Pierpont?


Uzun bir hikayesi var Morgan'ın. Şanlı bir geçmişi var.. Siz de benim gibi kütüphanenin resmi sitesinde gezinirseniz Morgan hakkında daha geniş bir bilgiye ulaşırsınız. Kısaca anlatmak gerekirse kahramanımızın kökleri New England'a kadar uzanıyor. Neredeyse beş jenerasyon ötesine dek New England'da süren bir yaşam var. İhtilalden önce Amerika'ya yerleşiyorlar. Para, pul, kültür, sanat ne ararsan bu ailede mevcut. Pierpont Morgan'ın James Pierpont isimli atalarından biri, aynı zamanda Yale Üniversitesi'nin kurucularından. Daha ne olsun değil mi?



Köklü ve zengin bir aile...


Pierpont Morgan'ın büyükbabası öldüğünde oğluna (yani Pierpont'un babasına) kurmuş olduğu sigorta şirketini ve 1 milyon $ değerinde bir arazi bırakıyor. Sene 1847. 1900'lü yılların başlamasına yüz elli yıl gibi kısa bir zaman var yani. Sonrasında baba Morgan evleniyor, ilk çocuk bugün müzesini gezdiğimiz Pierpont Morgan'ın ta kendisi. Peşinden üç kız ve bir erkek kardeşi daha oluyor ama erkek kardeşi on bir yaşındayken ölüyor. İlerleyen yaşlarında Morgan'ı Avrupa'da bir eğitim hayatı bekliyor. Bu sırada iyi derecede Fransızca ve Almanca öğreniyor. Yirmi yaşında New York'ta bir bankada çalışmaya başlıyor. Sene 1857.


Dedenin ölümü ile Morgan'ın ölümü arasındaki tarihler sizi şaşırtmasın. :)
Müzenin sayfasında anlatılan bir takım finansal bilgiler var. Bu kadar çok parayı benim kafam almıyor. Uzun lafın kısası, babası gibi Morgan Pierpont'ta banker. Ailenin ne kadar çok parasının olduğunu anlamamız için şu örmek yeterli sanırım. Öyle çok paraları var ki Amerikanın yeniden yapılanması için gereken parayı Amerikan Hükümetine bu aile veriyor.

Morgan'ın banker babası Junies, 1890 yılında öldüğünde ailenin arazilerinin değeri 12.4 milyon $.

Para elbette önemli ama Pierpont'un ruhunda entellektüellik var. En büyük ilgi alanı kitaplar. 

Peki bu arada Pierpont Morgan'ın yaşamında neler oluyor?

Hayatının baharında, Avrupa'dan döndüğü sıralarda aşık oluyor. New York'un tanınan işadamlarından (Davul bile dengi dengine çalar!)ve sanat hamilerinden birinin kahverengi saçlı, güzel kızına ilk görüşte vuruluyor. Kızın adı Amelia Sturges. Biz ona Memie diyoruz.


Memie ve ailesi 1859 yılında büyük bir Avrupa turu yapmaya karar veriyorlar. Avrupa'yı elinin içi gibi bilen Pierpont, hemen aile için bir rota çiziyor. Turun son ayağı olan Londra'da Morgan da aileye katılıyor. İki hafta boyunca her gününü aşık olduğu kızın yanında geçiriyor ve onlarla birlikte Atlantik'i geçerek New York'a geri dönüyor. 1860 yılının baharının sonunda kızı evlenmeye razı ediyor. Ne yazık ki Memie'ye musallat olan ve bir türlü geçmek bilmeyen bir öksürük var. Yine de evlilikleri için düşündükleri tarihi ertelemiyorlar ve 1861 yılında evlenip balayı için Akdeniz'e doğru yola çıkıyorlar. Paris'te Memie'ye tüberküloz teşhisi konuyor. Pierpont'un yoğun ilgisine ve bakımına rağmen 1862 yılının şubat ayında Memie ölüyor. Pierpont dul kaldığında 24 yaşında.

Hayat devam ediyor.


Aradan fazla bir zaman geçmiyor. 1865 yılında Pierpont bu sefer Frances Louisa Tracy ile evleniyor. Birbirlerinden öyle farklılar ki. Morgan New York'u, çalışmayı, oradan oraya koşuşturmakla geçen sosyal bir yaşamı, macera dolu seyahatleri, sanatı, güzel döşenmiş evleri, giyinip kuşanmayı, yatları seviyor. Oysa Fanny çocukları ve yakın birkaç arkadaşıyla birlikte olacağı sessiz bir yaşamı tercih ediyor. Pierpont ve Fanny'nin dört çocukları oluyor. Büyük kızları Louisa evlenene kadar tüm seyahatlerinde babasına eşlik ediyor. Aile 1882 yılında şimdi müzeye çevrilen Madison Avenue 219 numaralı eve taşınıyor. Pierpont, yaşadığı süre boyunca seyahatlerinden arta kalan üm zamanda bu evde oturuyor.


Pierpont'un hikayesi yukarıda anlattığım gibi. Benim ana hatlarıyla anlattığım yaşam öyküsünün içinde nice acı, nice kahkaha nice anı gizlidir. Bunu bilmek mümkün değil. Hayal edebildiklerim kendi yaşamımın acı-tatlı anılarından öğrendiklerim. Morgan'ın evi, günümüzde hemen yanına yeni yapılan modern bir bina ile birleştirilmiş. Geniş cam kapıdan içeri girince önce giriş biletinizi alıyor, sırt çantanızı bırakıyor ve Morgan'ın evinin giriş kapısından kütüphanenin içine giriyorsunuz. O kapıdan geçer geçmez de bir adamın ömrünü adadığı tutkusu sizi sarıp sarmalıyor. Kitap seven herkesin önünde saygıyla eğileceği bir mabed burası. 
Elbette ''Benim de o kadar param olsa...'' diye kurulacak nice cümle içimizden çıkmak  için sabırsızlanacaktır ama öyle değil bence. Morgan Library and Museum, bir adamın hayatının uzun yıllar sürecek şanlı hikâyesi. Bu adamın tutkusu olmasaydı yok olup gidecek nice ilk kitap orada huzur içinde yatıyor. 

Bir gün New York'a giderseniz ve kitaplar sizin için önemliyse mutlaka gidin diyeceğim ender mekanlardan biri Morgan Library and Museum.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Her gidişin bir dönüşü var.

Eve döndük. 

Bir seyahat daha bitti.

Aslına bakılacak olursa bu benim bir şehirde yer değiştirmeden en uzun kalışım oldu ve her dakikasından çok keyif aldım. Şaşırtıcı bir şekilde devamlı fotoğraf çekip durmadım. Kendimi şehrin akışına teslim ettim. Saatlerce yürüdüm, bir yanıma gökdelenleri alıp şehri keşfettim. Central Park'ta ağaç gövdelerine sırtımı yasladım, çimlere yattım, uzun uzun gökyüzüne baktım, sabah erkenden kalkıp parkta koştum.


Müzelerde dolaştım. Guggenheim hariç, gitmeyi hedeflediğim tüm müzelere gittim. Guggenheim Müzesine gidecek, spiral merdivenlerini fotoğraflayacak vaktim de vardı ama şehirden kopamadım. New York'un beni sarıp sarmalamasına izin verdim. Coştum, kahkahalar attım, güneşe yüzümü verdim. 

Sokaklarda sosisli sandviç yedim. Gray's Papaya en çok sevdiğim oldu. Köşe başlarını mesken tutmuş Starbucks'lardan kahve aldım. Elimde kağıt bardaklarla dolaştım. Tam on beş gün boyunca telefonumu kapalı tuttum. En sevdiğim parkın hangisi olduğunu uzun uzun düşündüm. Bu şehirde yaşasaydım sabahları Central Park'ta koşacağıma ama akşamları mutlaka Bryant Park'ta bir kahve içip, kitap okuyacak kadar oturacağıma karar verdim. Girdiğimiz her mağazada, her kafede insanlar nasıl olduğumu sordu, hepsine gülümsedim, neşeyle cevap verdim. İnsanların birbirine nefretle değil de sevgiyle yaklaştığı bir yerde hayatın tadını çıkarmaya çalıştım.


''Homeless but not hopeless'' yazan bir evsize üstümdeki tüm bozuklukları verdim. İki sosisli bir kola ısmarladım. Şehrin tüm kitapçılarını tek tek gezdim. Bazılarını akşam rutinim haline getirdim. Günün akşama dönen kısmını Barnes and Noble'da geçirdim.Şehrin dört bir yanındaki ücretsiz interneti kullandım. Kiraladığımız eve gitmeden önce ''Whole Food Market''ten alışveriş yaptım. Akşam yemeklerini evde yedik. Sabahları götürdüğüm küçük çaydanlıkla çay demledim. 

Paul Auster'ın peşinden Brooklyn'e gittim. sabahları uğradığı kafelere uğradım. Belki Paul Auster'a denk gelirim diye içimdeki umudu besledim. Denk gelmesem de onunla aynı kafede bir kahve içtiğimizi bilerek, Brooklyn'deki Barnes and Noble'da oturdum. Daha önce gidip de beğenmediğim Brooklyn'i sevdim. Paul Auster'in gözleriyle etrafıma baktım. Sunset Park kitabını yazdıran Green-Wood Cemetery'de yürüdüm.


Alışveriş yaptım. Metroya bindim. Katz'de pastrami, Dean Deluca'da sushi, China Town'da çin yemeği yedim.
Hiç uyumayan bir şehirde uyudum ve sabahları New York'ta olduğumu bilerek uyandım.

Şimdi evdeyiz. Yeni yollar düşlüyoruz.

28 Haziran 2016 Salı

Elmadan bir ısırık: New York

Manhattan'da küçücük bir ev kiraladık. 72.Caddede, Central Park'ın hemen yanı başında. Bir arka sokağımızda Doğal Tarih Müzesi var. Selçuk günlerce internet üzerinde bir ev bulmak için uğraştı. Ben Central Park'a yakın olsun diye ısrar ettim. Her sabah erkenden uyanıp koşmaya niyet etmiştim. Şimdilik sadece bir sabah koştuğum düşünülürse pek de başarılı sayılmam. Yine de her akşam uğradığımız, birkaç saatimizi geçirdiğimiz bir yer oldu Central Park. gün içinde o kadar çok yürüyoruz ki ayaklarımın ağrısından sabah kalkıp bir de koşuya çıkmayı düşünemiyorum. Kuzey, her akşam parka gidip top oynuyor. Biz de bir köşede oturup onu seyrediyoruz. 


Ev, çok basit döşenmiş. İnternetten de gördüğümüzden farklı değil. Dar bir apartmanın ikinci katında. Sex and the City'de Carrie'nin oturduğu ev gibi aynı. Birbirine bitişik evler ve birinci katta kadar çıkan merdivenler var. Pencereden baktığında New York'ta olduğuna inanıyorsun; öyle sahici bir sokak. Sokağın bittiği yerde Central Park olduğuna inanmak zor geliyor. Çünkü ağaçların olduğu bir dünyanın sadece bir sokağın bitiminde olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Sanırım hemen herkesin bir köpeği var çünkü sabahları ve akşamları köpeklerini gezdiren insanları seyrediyorum pencereden. 

Dönerken bırakırım diyerek evdeki çaydanlıklardan birini getirdim buraya kadar. İyi ki de getirmişim. Yoksa pencereden bakıp hayatı izlemek böyle keyifli olmazdı. On beş gün demleme çay olmadan yaşamak için uzun bir süreç.

Her girdiğim kitapçıdan bir kitap almamak için zor tutuyorum kendimi. Kitap dediğin meret çantayı çok ağırlaştırıyor. Selçuk'un alışveriş kilolarından çalmayacağım kadar kitap almalıyım. Oysa girdiğim her kitapçıdan bir şey almak istiyorum. Kimi zaman kitap, kimi zaman kırtasiye eşyaları. İnsanın başını döndürecek kadar güzel şeyler var buralarda. 
Kendi kendimize bir rutin tutturduk. Dışarılarda gezip gezip bir kitapçıda soluklanıyoruz. Kitapçı genellikle Barnes and Noble oluyor. Kuzey de buraya gelmek için sabırsızlanıyor çünkü interneti çok iyi çekiyormuş. Selçuk'la ikisi hemen gidip kendilerine birer kahve alıyorlar. Kuzey karamelli soğuk frappuçino alıyor, Selçuk çikolatalı latte. Normalde İstanbul'da kahve içmeyen Selçuk beni şaşırtıyor. Ben bildiğiniz kahveyi içiyorum genellikle. Ara ara ağzıma şekerli bir şeyler atsam da tercihimi genellikle Starbucks'larda satılan Cheese Cake Factory'nin nefis cheesecake'lerinden yana kullanıyorum. Bir daha nerede bulacağım böyle güzel cheesecakeleri?  Aklımca kalori ortalaması yapıyorum işte. Kalorisi az kahve umarım bir şeyleri kurtarıyordur. 

Her gün ha babam yürüyoruz. New York'un bir köşesinden diğer köşesine. Güya metro biletimiz var ama ne yaparsak yapalım eve döndüğümüzde 20.000 adımı atmış bulunuyoruz. Daha önce de söylediğim gibi güzel günler su gibi akıp gidiyor. 
Burada inanılmaz bir meyve suyu çılgınlığı var. Herkesin elinde bir meyve suyu. Sadece meyce suyu değil elbet, sebze suları da var. Her sokakta bir ya da birkaç tane meyve suyu dükkanı. İçleri tıklım tıklım. İstanbul'da da bu kadar popüler olmasına şaşmamak lazım. Bir meyve suyu 5-7$ arasında. Biz de daha pahalı. :)

Daha önce Miami'ye geldiğimde yeme-içme olayı bu kadar pahalı gelmemişti. New York pahalı bir şehir. Kirası da yemesi de yaşaması da. İyi para kazanmıyorsan Manhattan'da yaşaman mümkün değil. New Jersey, Brooklyn gibi şehrin diğer taraflarında yaşamayı düşünebilirsin. Pek tabii insan Manhattan'da yaşamak ister. Hayat burada bir başka akıyor. Central Park, şehrin içinde bir orman sanki. Ben de herkes gibi Manhattan'da yaşamak isterdim. Müzelere gitmek, kahvemi alıp Central Park'ta çimenlerin üstünde oturmak ya da sabah yürüyüşümü yapmak falan. 

New York aklımı başımdan aldı sanırım. Bu şehre demir atmak istermişim gibi hissediyorum. 


26 Haziran 2016 Pazar

New York Günlüğü: Barnes & Noble

İtiraf etmem gerekirse uzun zamandır böyle bir anı hayal ediyordum. New York'a gelecek, Barnes and Noble'da bir masaya oturacak, kahvemi alacak ve duvarlarda resimleri olan edebi kahramanların karşısında yazı yazacaktım. Öyle deftere falan yazmayı da hayal etmiyordum açıkçası. Bütün yazarlar nasıl bir kafede oturup, bilgisayarlarının karşısında yazıyorlarsa öyle yazacaktım. Her şehrin bir raconu var, değil mi? New York'da az da olsa havalı takılabileceğiniz bir şehir.


İşte böylece şimdi bulunduğum yerdeyim. Beyaz çikolata eklenmiş kahvem masanın bir köşesinde duruyor ve ben bilgisayarın önünde yazmak için hazır bekliyorum.
Bu ülkenin dünyayı ne hale soktuğu malum ama kendi vatandaşları için ülkelerini bir cennet yaptıkları da aşikar. İnsana havadan uçup da kafanıza konarmış gibi bir rahatlama hissi geliyor. Her şeyi yapabilirmişsiniz, hayallerinizin sadece bir adım ötesindeymişsiniz gibi.
Şu raflarda duran kitaplar var ya, Referans yazısının altında duranlar, onlar nasıl bir yazar olabileceğinizi anlatıyorlar. İki ay içinde bir kitabı yazıp bitirmeyi garanti edenler bile var. Stephen King'in ''Yazmak'' üzerine kaleme aldığı kitabı bilmem kaçıncı baskısını yapmış. Rafta görünce bu kitabı da okuduğumu ama hala bir kitap yazamadığımı anımsıyorum. Olsun, her şeyi yapabileceğime ilişkin ruh hali hâlâ üstümde. Bu şehirden ayrılana kadar da gidecek gibi durmuyor.

Kafede otururken etrafımdaki masaların hepsinin kitap okuyan, önündeki bir deftere bir şeyler yazan, bilgisayarının klavyesine ritmik hareketlerle dokunan insanlarla dolu olduğunu fark ediyorum. Yazmak için bir sebep daha işte: Herkes yazıyor. Yazmak, çoğu kişiye iyi geliyor. En azından bu kitapçının kafesini dolduran bunca insana.
Burada yaşasam her gün buraya gelir, her gün kahvemi alır, aklımda dolanıp duran hikayemin her gün bir bölümünü yazar mıyım? Bilmiyorum. İnsan böyle soruların cevaplarını bilmiyor ama yapamadığı şeyler için elbet özürler sıralıyor.
Çok işim var, yazmak için vakit kalmıyor, yazacağım da ne olacak, yazsam kim okuyacak?
Sen yaz da kimse okumasın. Kimin umurunda?

Tatil modundayım ve hayatımın yaşadığım şu anından çok mutluyum ya yazdıklarımın hiçbirinde sitem yok. Şurada oturmuş, iki satır da olsa bir şeyler yazıyorum. Kelimeler aynı düşündüğüm gibi dökülüyor ekrana. Ne sıraya koyuyorum onları, ne bir şekil vermeye çalışıyorum, ne de düzene sokmak için çaba harcıyorum.
Uzun zamandır içine beyaz çikolata katılmış böyle şekerli bir latte bile içmemiştim. Tıpkı özgür bir ruh gibi kalorilerin hesabını yapmayı bile bir kenara bıraktım. Sahiden mutlu olmalıyım. Bir de ense kökümü donduran klima olmasa.

Tam karşımdaki duvarda, kahve servis edilen bar tezgahının hemen üstünde Emily'nin fotoğrafı duruyor. Bildiniz Emily Dickinson! Üstünde o bildik asaleti, portresini çizen ressama poz veriyor. İngilizcem Emily'nin şiirlerini kendi dilinden okumaya yetmiyor. Bazen buna üzülüyorum. Oysa başkalarının hislerinin karıştığı bir çeviri okumak yerine Emily'ye kendi dilinin üstünden dokunmak isterdim. Kim bilir, belki bir gün deneyecek cesareti bulurum ya da kendimi olduğum gibi kabul ederim.


Barnes and Noble'dayım. Uzun zamandır hayal ettiğim gibi bilgisayarım önümde açık.
Kendimle sanki dünyayı değiştirmişim gibi gurur duyuyorum; öyle mutluyum. Buraya gelmeden az önce Gay Pride'ı izlemek için toplanmış onca kalabalığın içine karıştım ve önümden gelip geçen tüm insan oğlu ve kızlarını delicesine alkışladım. Kuzey de yanımdaydı.
Öyle mutluyum işte!
Bazen dünyada güzel şeyler de oluyor.
Keşke her yer iyilikle dolu olsa!

14 Haziran 2016 Salı

Her kitabın okunacağı kendi özel zamanı var!

Her kitabın okunacağı özel bir zaman var.

IKEA'dan alınma kitaplıklarımızın içinde, çalışma masasının üstünde, salondaki köşe sehpada okunmayı bekleyen onlarca, yüzlerce kitap var. Evde bunca okunmamış kitap varken kitap almaya devam ediyorum.


Bazı kitaplar sıcak yaz günlerini, bazıları ılık bir eylül sabahını, kimisi de lapa lapa kar yağan bir kış gününü bekliyor. Kimi kitapların ilk sayfasında ummadığım bir ayaz yüzümü ısırıyor, bazı sayfalarda tuhaf bir cümle sayfanın içinden çıkıp beni sımsıkı kucaklıyor.
Şimdi New York'a gitmeye az bir zaman kalmışken kitaplığın önünde gezinip durmam bu yüzden. New York'a yakışan kitapları bulmak için dolanıyorum. Haziranın ilk günlerine ve gdeceğim yere yakışan kitabı/kitapları bulmak hedefim.

Paul Auster yolculuğuma ve öncesine en yakışan isim. Kış Günlüğü, birkaç kış öncesinin kısa, soğuk gecelerine çok iyi gelmişti. Kırmızı Defter de karamsar ruh halime. 
Ne zaman içim daralsa, konusu ne olursa olsun bir Paul Auster romanı alıyorum elime. Bu kadar sevdiğim bir yazarın tüm kitaplarını peşi sıra okumamamın tek nedeni yazdığı her şeyi tüketmekten korkmam.

Paul Auster benim için can simidi, nefes darlığımın çaresi.

Hayatımızı şekillendiren rastlantılar açık açık dile gelmese de, Auster'ın satırlarından bana ulaşıyor. Rastlantılar, insanın kendine inanmasını kolaylaştırıyor bence. Tabii ya, her şey elimizde değil, öyle değil mi? Rastlantının içinde taşıdığı şans faktörü yaşamı kolay kılıyor. İnsanı hafifleten, sıkıntılarından arındıran bir hoşluk taşımıyor mu sizce de yaşama teslim olmak.
Sırf bu sebepten Paul Auster, karanlık gecenin sabahındaki gün ışığı gibi geliyor bana. her yeni gün başka bir şeye gebe olabilir.

New York seyahati aklıma düşünce Sunset Park'ı alıyorum elime. Hayat tesadüflerden ibaret ya, dünyanın bir ucundaki Paul Auster'a duyabileceğini umut ettiğim bir sesle, ufak bir mesaj iletiyorum.
Bir zaman sonra oralarda bir yerde olacağım Paul Auster! Kim bilir belki bir kafede ya da Sunset Park civarındaki bir sokakta denk düşeriz. Yanına gelip de bir imza isteyecek cesaretim olmasa da, seni gördüğüme ve rastlantıların gücüne dair anlatacak ne müthiş bir hikayem olur.

2 Haziran 2016 Perşembe

İyi ki doğdun Kuzey...

Her sene bir yaş daha yaşlanırken Kuzey'in gün be gün büyüdüğüne tanıklık ediyorum/ ediyoruz. Selçuk'un şakaklarındaki kırlar iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. Aynaya baktığım zaman gözlerimin kenarlarındaki kırışıklıkları görüyor ve ''Seviyorsun sen onları!'' diye kendimi ikna ediyorum.
''Gülümse, bak ne kadar gençleşiyorsun bir gülümseme ile!'' bu aralar tek mottom.
Yaşlanmaktan korkmuyorum ama Kuzey'in nasıl da hızla büyüdüğünü görünce zamanın hızı başımı döndürüyor.


Sahi, ne oluyor da lise, üniversite yılları sanki hiç yaşanmamış gibi soluk anıların içine karışıyor. Sofraya konulan tabaklar sen istemesen de azalıyor. Özlemle andıklarımızın yerlerini birer ikişer ufaklıklar dolduruyor.
''Anne, ben ilk ne zaman anne dedim?'' gibi şeyler soruyor Kuzey ara ara.
İlk sevgilimi sorunca daha az zorlanıyorum açıkçası. Selçuk da ben de farklı cevaplar veriyoruz. İkimizin cevaplarında da Kuzey'i yanımıza çekmeye çalışan sinsi bir yan keşfediyorum ara ara. Selçuk da neredeyse geceleri en çok kendisinin kalktığını söyleyecek kadar bir gözü karalık seziyorum. Oğlanla biraz daha konuşmasına izin versem ikna edeceğinden şüphem yok.


Şimdi oturduğum yerden bunları düşününce Kuzey'in doğduğu gün de, anaokuluna başladığı ilk gün de dün gibi aklımda. İlkokula başladığı ilk gün erkenden uyanmış, kıyafetlerini giydirmiş ve apartmanın önünde servisi beklerken gülümseyerek poz vermiştik hep birlikte. O günün üzerinden geçen zamanı sayamadım, bir yerlere not edemedim. Sanki geçip giden zamanla aynı yerde değildik biz. Öyle böyle derken, Kuzey'in 6.sınıfı bitirmesine çok az bir zaman kaldı.



Artık okuldan gelince çantasını bir köşeye fırlatıyor, yapmayı unuttuğu ödevleri için gözyaşlarına bulanmıyor, hatta bana ''Takılma böyle şeylere birkaç eksiden bir şey olmaz'' diyor.

Ben mi?
Biraz annem gibiyim, biraz kendim.
Belki Kuzey de büyüyünce biraz Selçuk gibi olacak, biraz kendi.

Salondaki sehpanın üstündeki fotoğraflar günle birlikte büyüyor, yüzünün, vücudunun şekli değişiyor.
Saçının arka tutamında bazen babamı görüyorum, ellerinin hareketinde Selçuk'u, kimi mimiklerinde amcasını...


Elinde bir kitap varsa ve koltuğa gömülmüşse, yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme. Okuyor. Okuyan bir çocuk olduğu için şükrediyorum. Tıpkı benim gibi babası gibi kendi kitap kahramanlarını ekliyor çocukluğuna. Benim bir türlü bitiremediğim çocukluğumla aynı bahçede gezinmiyor, Heidi'yi benim gibi sevmiyor, Clara'ya sinirle bakmıyor. Ruhuna işleyen ve ömrü boyunca yanında taşıyacağı başka dostluklar kurmuş kendine. 
''Heidi'yi izlemeye gidelim?'' dedim geçenlerde. 
''Alplerde yaşayan bu kızı izlemeyi sahiden bu kadar istiyor musun?'' diye sordu. 
Evet, dedim. 


Birlikte büyüdüğümüz zamanların yerini yavaş yavaş bize öğretmeye başladığı zamanlar mı alıyor yoksa diye düşünüyorum. 
Mayısa dair bir çocuk işte. 
Mayıs gibi: Biraz serin, biraz sıcak, çokça bahar...
İyi ki doğdun Kuzey!