21 Aralık 2015 Pazartesi

PARİS’İN GİZLİ KALMIŞ KÖŞELERİ

Bilinenin dışında bir de gizli kalmış bir Paris vardır. Gönlünüzü Paris’e vermişseniz eğer, şehir de size  başkalarına sunduklarından farklı şeyler sunar. Bildik sokaklarından ara sokaklarına daldıkça, sırra kadem basmış nice hikâyeler birer birer yolunuza çıkmaya başlar. Paris’i farklı kılan da budur bence; şehre yapılan her yeni seyahatte anahtarını sizin çevirdiğiniz kilitli bir kutudan dağılan sürprizler sizi mutlu etmek için köşe başlarını tutmuşlardır bile.

Ya daha önceden fark etmediğiniz bir restorana denk gelirsiniz sokaklarda ya da bildik bir kafenin tanıdık sıcağına. İkisi de hoştur bana soracak olursanız. Ben pencerenin önüne konmuş iki kişilik bir masada, bildik Paris’imi yaşamaktan çok keyif alırım. Küçük bir Fransız kahvaltısı isterim çoğu zaman;  bir kruvasan, bir kahve... Yaşını almış hoş bir Fransız kadından öğrenmiştim yıllar önce kahveme kruvasanımı batırmayı!

Yaşamdan keyif alanların şehridir Paris!

Lüksemburg Bahçeleri’nde gezinti: Medici Çeşmesi

Sokakları insanları gezmeye, kafeleri durup dinlenmeye, kitapçılarıysa kelimelerin yaşayan dünyasına davet eder. Çoğu yürüyüşüm beni Lüksemburg Bahçeleri’ne çıkarır. Dünyanın bildik rotasına inat, zaman burada yavaşlamış gibidir sanki. Fareli Köyün Kavalcısı, parkın girişinde, yeşilliklerin arasında elinde kavalıyla sizi bekler. Şehrin gürültüsünü elinizin tersiyle bir kenara iterseniz, kavalın havada asılı kalmış nameleri kulağınıza fısıltı halinde ulaşır.
Lüksemburg Bahçeleri, içinde Lüksemburg Sarayı’nın bulunduğu Fransız Senatosu’nun bahçesidir. Üstünde umarsızca taşıdığı bu politik anlamın ötesinde burası, Victor Hugo’nun unutulmaz eseri Sefiller’de Colette ve sevgilisinin ilk kez buluştuğu yerdir.



Aşkın tınısının en çok yakıştığı şehirdir Paris! Işığın ve aşkın şehri olduğu bir klişeden öte, yadsınamaz bir gerçektir. Madem ki aşkla şehri birleştirdik, şimdi Lüksemburg Sarayı’nın doğusunda bulunan Medici Çeşmesi’ne doğru ilerleyelim. Yüksek ağaçların etrafını çevrelediği çeşme, insanı derin bir sessizliğe davet eder. Dökme demirden, ağır yeşil sandalyelerinin üstünde, insan huzurdan başka bir duyguyu Paris’in bu gizli köşesine yakıştıramaz sanki. Çeşmenin önünde uzanan küçük havuza, şubatın soğuk bir gününde bir de baharda tekrar gelme dileğinden başka ne fısıldanabilir ki?
Unutmadan ekleyeyim: Bahçenin içinde gizlenen Medici Çeşmesi de başka bir sırrı sırtında taşımaktadır. Çeşmenin arkasına bakarsanız, orada daha küçük başka bir sırla karşılaşırsınız: Léda Çeşmesi.
Paris güzel hikâyelerin yaşadığı  bir şehirdir. Binaların üzerine yapıştırılmış tabelalarda nice kitabını okuduğunuz bir yazarın ismine denk gelirsiniz. Köşeyi döndüğünüzde karşınıza çıkan sokak, en sevdiğiniz şarkıcının adını almıştır.
Yaşamış her şarkıcının, her ressamın, her yazarın mı sokağı vardır bu kentte?

Montmartre’da duvarın içine sıkışmış bir adam var: Dutilleul

Benim gibi siz de, Paris’in herkesçe bilinen rotalarından birini izleyerek Montmartre Tepesi’ne doğru atabilirsiniz adımlarınızı. Paris’e her gittiğimde kendimi fark etmeden bulduğum yerdir Montmartre. Şu meşhur kara kabare kedisi, Jean- Pierre Jeunet’nin yönettiği Amélie filminin kahramanı Amélie Poulain’le paylaşır bu mahalleyi.
Eğer yukarı doğru tırmanan kalabalığın sizi taşımasına izin verirseniz, kendinizi heybetli Sacre Coeur Katedrali’nin önünde bulursunuz. Şehre yolu düşen her turist gibi buraya kadar gelmişken, merdivenlerin başında durup, soluk bulutlara gri çehresiyle yanaşan Paris’e, uzun uzun bakın.



Katedralin önünden çok, arkasında yaşanan hayatı severim ben. Coşkun bir kalabalık yaşar katedralin arkasında; gezgin adımlar, gördükleri her şeyi yüreklerine ve akıllarına kazımakla meşguldürler.
Siz bu sefer Paris’te başka bir sebeple bulunuyorsunuz ama; vakit kaybetmeden tepeden aşağı doğru yürümeye başlayın o zaman.
Elinizdeki haritada Rue Norvins’e bir işaret koyarsanız eğer, aşağı doğru yürürken Place Marcel Aymé çıkacak karşınıza. Sizi burada bekleyen Paris sürprizi için gözünüzü açık tutun.
Fransız yazar Marcel Aymé’nin kısa öykülerinden biri, Montmartre’da yaşamaya devam ediyordur çünkü. Öykünün duvarların içinden geçme yeteneğine sahip kahramanı Dutilleul, yaşadığı bu tepede bir duvarın içine sıkışıp kalmıştır.
Yolu şans eseri buradan geçen her Paris kahramanı gibi, sizin de Dutilleul’yü elinden tutup duvardan kurtarmak için bir şansınız var artık.
Başka bir hikâyenin artık yaşamayan bir kahramanının son nefesini verdiği yere gitmeye ne dersiniz?

St. Germain-des-Pres: Oscar Wilde bir zamanlar burada yaşamış!

Paris’te en sevdiğim bölgelerden birine geldik: St. Germain-des-Pres.
İrlandalı yazar Oscar Wilde’ın hayatının son birkaç yılını geçirdiği Hotel d’Alsace, şimdilerde L’Hotel adını almış. Wilde’ın ölmeden önce söylediği, ‘’Ya duvar kağıdı gider, ya ben!’’ sözü yazarın son sözü olarak akıllara kazınmış.



Otelin dışındaki bir tabelada, Oscar Wilde’ın burada yaşadığı ve öldüğü yazıyor. Gözümüze zorlukla çarpan ikinci tabeladan da Arjantinli yazar ve şair Jorge Luis Borges’inde bu otelde bir müddet konakladığını öğreniyoruz.
Şimdilerde tahmin ediyorum, Oscar Wilde gibi hiç beğenmediği duvar kağıtları da gitmiş çünkü bu küçük otelde konaklamanın bedeli 200 Euro’dan başlıyor.
Paris, tüm tarihine sahip çıkan bir kent ve bunu ziyaretçilerine nasıl sunacağını iyi biliyor.
L’Hotel: 13, Rue des Beaux Arts, 75006 Paris. M: Saint Germain-des-Pres

Sırrı çözülemeyen biftek: Le Relais de l’Entrocôte

Parislilerin ve ünü kulaklarına dek ulaşmış gezginlerin uğrak yeri l’Entrocôte. Kapının önünde uzanan kuyruğun en arkasında beklediğim dün gibi gözümün önünde. Neyse ki, saatin 19.00’u göstermesiyle kapılar açılmış ve beş dakika gibi kısa bir sürede masalarımızdaki yerimizi almıştık. Rezervasyon kabul edilmediğinden kapıda beklemekten başka çare yok. Adından anlaşıldığı üzere et yiyeceğimizi biliyoruz da, ne hesaptan zerre haberimiz var ne de restoranın işleyişinden. Küçük bir tabak içinde salata servis ediliyor önce. Ne içeceğimiz ve etimizi nasıl alacağımız. Et ile ilgili kararınız yalnızca etin nasıl pişeceği ile ilgili.
Hatırı sayılır paralar teklif edilmesine rağmen etin sosunun sırrını söylemeyen aile, belli ki yaptıkları işten de kazandıkları paradan da çok memnun.
Sırrı konuşulan etin tadına bakmak için bir akşam l’Entrecôte’a uğramaktan başka çare yok. Bonne Appetit!
L’Entrecôte: 20, rue Saint- Benoît, Saint Germain-des-Pres

Peki ya Marais? Bu güzel semtin adını duyanınız var mı?

Marais, Parislilerin kendilerine sakladığı bir sırdır işin aslı.
Okuduktan sonra başucunuzdan ayıramadığınız bir kitap gibidir bu semt: Tanışmak için geç kalmış olmanın üzüntüsü bir yanınızda buruk bir tat bırakırken, ilk tanışmanın heyecanı da kalbinizde hoş bir ritim tutturur.
Küçük mağazalar yan yana sıralanmıştır. Adını daha önceden duymadığınız butikler bir sonraki sezonun öncüsü olmaya hazır, yeni sezonun trendlerini çoktan duyurmaya başlamışlardır bile. Vintage kıyafetler mi dediniz? O zaman Paris’te doğru yerde geziniyorsunuz. Tüm gün Marais’yi keşfetmek için yeter mi bilmem; kendinizi Marais’nin hızlı atan temposuna teslim edin.
Paris’teki çoğu kaldırımlara inat dar kaldırımlardan yürürken semtin dokusunu oluşturan sanat galerilerine bakmadan, Fransız halkının günümüze kadar uzanan tarihini anlatan Carnavalet Müzesi’ne uğramadan ve yer bulabildiğiniz bir kafede oturup kahve içmeden sakın dönmeyin.
Metro: St. Paul

Gizli kalmış bir Paris efsanesi: Angelina!

Bu gidişimizde Paris’in bildik yüzünü bir kenara bıraktık. Farklı bir Paris’in peşindeyiz. Şehre ilk kez gelenler Eyfel Kulesi’nin önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Louvre Müzesi, cam piramidin önünden içeri girmek isteyen kalabalıkla yine hayret uyandırıyor. Müzenin uzun duvarı boyunca yürüyoruz. Rivoli Caddesi’ndeyiz. Paris’in en güzel sıcak çikolatasını içecek, tarihi 1903 yılından başlayan çay salonundan evimize ve dostlarımıza sıcak çikolata almadan dönmeyeceğiz.
Önce nefis bir kişle karnımı doyuruyorum ben, ardından dillere destan sıcak çikolata.
Ömrümde içtiğim en güzel sıcak çikolata dudaklarımdan aşağı süzülüyor.
İki kişi için bir demlik sıcak çikolata almanızı öneriyorum; zira büyük bir demlikle gelen sıcak çikolatayı tek başınıza bitirmeniz mümkün değil.
Angelina: 226, Rue de Rivoli
Gerçek cevabı bilmesem de, bu şehrin adım attığım her sokakta beni şaşırtmasını seviyorum.

12 yorum :

  1. sABAH SABAH NE İYİ GELDİ..Teşekkürler Özlem. Medici çesmesine bayıldım, ilk fırsatta gitmem lazım..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Elif, sevdiğine çok sevindim. ''Suya yazmak'' gibi olmayınca yazmalar ne çok seviniyor insan. Bu aralar durmadan yazma isteği var içimde. Bu yazıyı çok önceden yazmıştım, duruyordu bir kenarda. Sanki şimdi yazmazsam yazacaklarım evrende kaybolup gidecekmiş gibi hissediyorum. Tuhaf bir telaş. Hafiften de rahatsızlık veriyor açıkçası. Bloguna geldim az ince. Çocuklar ne enterasan ve sanki hepsi aynı dönemde aynı şeyleri yaşıyorlar. Nasıl da birer birer geçiyoruz o yollardan. Her bir anları ne çok kıymetli ve ne zor. Doğru cevabı bulamadığım için ara ara konuyu kaynatıp, öğrenip de cevap verdiğim çok olmuştur :)
      Sabah sabah sen de bana çok iyi geldin. Sevgiler yolluyorum...

      Sil
    2. Evet doğru, insan birileri ses versin istiyor.

      Senden çok iyi bir Paris rehberi olur, her ne kadar Berlin'e gidemediysek de bedava Paris bileti dağıtan varsa sesimizi duysun lütfen :)

      Sil
  2. Seninle Paris'e gitmek ne güzel olurdu. Dünyanın en şirin rehberi eşliğinde gezerdim ve ne çok gülerdik birlikte eminim. Yeni yıl dileklerime yazsam mı acaba?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vallahi güzel olurdu seninle Paris'te olmak. Şimdi hava da buz gibidir, totomuz donar ama olsun. Işıl ışıl bir Paris görürüz herhalde. Hiç yılbaşı öncesinde görmedim Paris'i. Hotel de Ville'in önündeki buz pistinde paten kayarız, oradan Victor Hugo'nun evine geçeriz seninle. Sonra seni en sevdiğim semte götürüm. Sokaktaki kitapçılara bakar, Lüksemburg Bahçeleri'nin tam karşısındaki Le Rostand Cafe'ye gideriz. Sakindir öğle saatlerinde. Isıtıcıların altında bir yer bulur, böğürtlenli tart söyleriz, iki de kahve.
      Hadi gidelim :)

      Sil
    2. Oyy gidesim geldi ama kader utansın, hem de fena halde utansın :)

      Sil
  3. Özlem ben birkez gittim Paris'e ama tipik bir turist gezisiydi bizimkisi. Gerçi hayran kalmıştım ama şimdi senin Parisle ilgili yazılarını okudukça tekrar tekrar gitmek istiyorum hatta yer varsa bu garibi de alın yanınıza:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selçuk bugün Bursa'ya geldi yine. ''Ben ne zaman geleceğim seninle?'' dedim. İşyeri taşınması varmış. O iş olunca yeni yere götüreceğim seni dedi. Beklemedeyim yani. En iyisi Bursa işi olmadan hep birlikte Paris'e gidelim biz. Ya, aslında neden olmasın ki?
      Çok da güzel olur. Bütün kızlar toplansak ve Paris'a gitsek.
      Gidelim yaa....

      Sil
  4. Yine çok güzel bir Paris yazısı olmuş.Sıcak çikolatanın kokusunu buradan hissettim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gamze bak söz konusu olan Paris olunca nasıl da yazıyorum. Şaka bir yana, özledim bu aralar Paris'i. Sanırım ben her İstanbul'dan sıkıldığımda Paris'i özlüyorum. Çok kalabalık geliyor bana İstanbul. Galiba ondan. Yazıyı beğenmene tabii ki çok sevindim :) Öpüyorum çoook.

      Sil
  5. hiç gitmedğim ama gitmek istediğim yer. bu yazınızdakileride dikkate alacağım eğer gidebilirsem

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım bir gün gidersiniz ve benim sevdiğim gibi seversiniz Paris'i. Şimdiden keyifli bir gezi dilerim.

      Sil