28 Şubat 2017 Salı

Goethe'nin Evi

Franfurt için "En keyifli gezi destinasyonlarımdan biri!" cümlesini kurmam mümkün değil.

Eski Şehir Meydanı'nda (Romer) dolanmanın ve nehir kıyısındaki hoş bir gezintinin dışında Frankfurt'ta yapılacak pek bir bir şey yok. Kimileri şimdi bana "Yapma yahu!" diyebilir ama benim gerçeğim bu. Elbette klasik müzik eserlerinin sergilendiği bir Opera'sı, yemek yemek için çeşit çeşit restoranları, alışveriş yapmak için sokakları, lezzetli sosisleri ve bir katedrali var. Ama bunlar Frankfurt'u benim gözümde başka şehirlerin önüne geçirmiyor. Frankfurt'a hemen hemen her sene meşhur Ambiente Messe Fuarı için gidiyorum. Ve her sene şubat ayında bu şehirde konaklamak için korkunç otel fiyatları ödüyorum. Bir şehirde fuar dönemlerinde otel fiyatlarının artmasını makul karşılasam da, Frankfurt otellerinin bu dönemi bir fırsata çevirip, insanları soymasını da çirkefçe buluyorum. 

     (Bu sene "İbis Styles" gibi ekonomik konaklamasıyla öne çıkan bir otele üç gece için 3200 TL vermem ne demek istediğimi anlatır sanırım.) Rumuz: Acımız Büyük😀

Ben de her sene gittiğimde kendime bu şehrin yanında gezilecek bir yer yaratıyorum. Bir sene atlayıp trenle Leipzig'e gittim, ki yanlış hatırlamıyorsam Goethe bu şehirde bir hayli zaman geçirmişti, bir seferinde Idstein'a. Her gittiğimde olmazsa olmazlarımdan biri Goethe'nin Evi'ni gezmek. (Goethe's Haus) Şehri anlamlı kılmak için elimden gelen her çabayı gösteriyorum.

Bir de Frankfurt'a yarım saat uzaklıkta bir yerde doğmuşum ben: Mannheim. Bu sene Paris'ten Frankfurt'a gelirken trenle Mannheim İstasyonu'nda durduk. Tuhaf bir andı. Kırk yıl öncesi, annem, babam geldi aklıma. Buradan mutlaka babamın kucağında bir trene binmiş olmam gerektiğini düşündüm. Benim doğduğum sene babam işsiz kalmış ve bir sene boyunca o bakmış bana. Hep anlatır dururdu. Trenin camından görebildiğim istasyonun ötesindeki dünya kapkaranlıktı. Tıpkı benim doğduğum yere dair hiçbir anımın olmaması gibi. Beş dakikalık duraklamadan sonra oradan hareket edip Frankfurt'un ana istasyonuna doğru tekrar yola koyulduk. Bu kadar gitmeme rağmen hâlâ neden doğduğum yerin sokaklarında gezinip, annemin her seferinde elime tutuşturduğu adresin karşısına geçip durmadığımı bilmiyorum. Bir gün gideceğim sanırım.

Asıl anlatacağım şey ne peki? 
Yine konunun etrafında dolanıp duruyorum. 
Goethe'nin Evi değil mi?

Rastlantıların gücüne inanırım. (Paul Auster'ı bu kadar sevmemin sebeplerinden biri.)
Paris'te yaşadıklarımı bir sonraki postta anlatmayı düşünüyorum. Bir sebeple Paris'te Feridun Hoca ile yazışırken (Feridun Andaç) Selçuk'a okuması için bir yazısını yolladı. Bir kafede o yazıyı okuyup kahvelerimizi yudumladık ve Paris'i bir de Feridun Hoca ile gezsek keşke diyerek oradaki zamanımızı tamamladık. Evrene kalben bıraktığın her düşünce bir gün seni buluyor. Sonrası dört saatlik bir tren yolculuğu, Frankfurt, fuar gezmesi, keyifli akşam yemekleri ve şehir gezintisi.

Goethe'nin Evi'ne gidelim dediğimde Selçuk, "Ne var ki o evde? Bomboş bir ev." diye yanıtladı beni. Yanılıyordu elbet. Birkaç kez onunla Goethe'nin Evi'nin önünden geçmiştik ve burayı gezdiğini düşünüyordu. 


Müze Evi'n gişesinden biletlerimizi alıp, çantalarımızı girişteki dolabın içine kilitledik. Sinevizyon gösterisinin olduğu salonu, Goethe'nin evi ile yan ev arasındaki aydınlık girişi geçip yazarın evinin arka kapısından annesi, babası ve kızkardeşi Cornelia ile yaşadığı dünyaya adım attık.


Kapının solundaki ilk oda evin mutfağına açılıyordu. Mutfağın penceresinden de küçük bahçe görünüyordu. Bugünün koşullarında da gayet güzel bir mutfak olduğunu söyleyebilirim. Mutfağın cama yakın diğer bir köşesinde de kocaman bir tulumba var. Goethe'nin yaşadığı zamanlarda halk sularını şehrin belli yerlerindeki tulumbalardan alırmış; Goethe'nin evindeki gibi evin kendisinde tulumba bulunması çok ender görülürmüş. Evin alt katındaki kilerde tulumbanın bağlı olduğu bir kaynak varmış. Mutfaktaki ekibi Goethe'nin annesi yönetirmiş. Bir aşçı ve iki hizmetli her daim evin hizmetindeymiş. (Goethe acılar içinde değil de gayet zengin bir yaşam sürmüş.)

Sonra mavi oda diye tanımlanan odaya, peşinden yine oturma odası olarak kullanılan başka bir odaya ilerledik. 



Odalardaki birçok eşyayı Goethe'nin annesi Weimar'dan getirmiş. Ev, 1777 yılından sonra annesinin topladığı porselenler ve süs eşyalarıyla dolu.
Geniş bir alan üzerine konumlanmış, şehrin merkezinde güzel bir evdi bulunduğumuz ev. Odalarda geniş pencereler vardı ve masaların üzerinde güzel porselenler fincanlar, vazolar duruyordu. Katlar arasındaki bağlantıyı sağlayan merdivenler çok genişti. Tıpkı filmlerde izlediğimiz büyük evlerdeki merdivenler gibi. Az sonra kabarık etekleri ve gözler önüne serdiği göğüs dekoltesiyle evin hanımı eteklerini tutarak merdivenlerden parmak uçlarına basarak inecek sanki. Saçlar elbette yanlardan örülmüş ve başın tepesinde toplanmış. 


Bir üst kattaki odalarda da yine yaşam alanları vardı. Cornelia'nın, Goethe'nin odası, evin geniş kitaplığı, müzik odası. En üst katta Kukla Tiyatrosu yapmak için ayrılmış bir alan bile bulunuyordu.

Her odada ayrı güzellikte bir soba vardı. Sanırım istesek de şimdi böyle sobalar bulamayız.

Kitapların olduğu bu oda Goethe'nin babasınınmış. Goethe üniversiteye gidene kadar evde geçen tüm zamanında bu odadaki kitapları okuyarak zamanını harcamış.


Yine güzeller güzeli bir soba.


Cornelia'nın odası geniş pencereli ve odanın içi aydınlık. Pencerenin önüne yerleştirilmiş bir sehpa ve üzerinde porselen bir vazo var. Tıpkı içi kıpır kıpır bir kız çocuk odası gibi.


Müzik odası ve piyano.

Şimdi gelelim Goethe'nin odasına.


Goethe'nin yazı masası.

Masanın üzerinde mürekkep izleri.

Sanırım benim Frankfurt'um bundan ibaret. Her gittiğinde sosisli yemek, yanında Wisebeer içmek, Main Nehri kıyısındaki gezi teknelerinin adlarından fal tutmak, bir gün ismi Jane Austen olan tekneyle hiç hesapsız yola çıkacağını düşünmek ve elmalı tatlı yemek. 

Yetkin yazarlardan Goethe'yi okumak isterseniz Feridun Andaç'ın yazısına, Goethe'nin Evini ve Frankfurt'u okumak isterseniz de Nedim Gürsel'in yazısına koşun derim. Çünkü çok keyifliler.

17 yorum :

  1. 3200 nedir yahu:( zaten bu yıl Avrupa hayal olacak bize sanırım. Goethe nin evi şahaneymiş merdivenlere ve sobalara bayıldım.Şu elmalı tatlıda da aklım kalmadı değil:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 3200 çok acıklı bir rakam :( Hala acımız geçmedi. Bu yüzden Selçuk bu acıyı unutmak için daha pahalı bir şehre doğru yola çıkıyor: Moskova. Çantama kurabiye koymayı unutmayın dedi. Durum o derece vahim.
      Frankfurt, fuar zamanları saçmalık derecesinde pahalı. Fuar olmasa Frankfurta'a kim gider ki zaten. Gitme sen de. Hiçbir şey yok. Olanları anlattım ben sana zaten :) Bu sene Peru hayalimiz vardı. Hatta planlarımızı yapmıştık. Arkadaşlarımız hala seyahatin ayrıntıları üstünde çalışıyorlar. Ama dolar böyle tavan yapınca biz başka bir zaman gideriz diye düşünmeye çoktan başladık. Şimdi rotamız Normandiya ve Şatolar bölgesi. Sizi de bekleriz :)

      Sil
  2. Her detaya hayran oldum, hele o mürekkep izleri...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Yazdan Kalan,
      Dolu dolu bir evdi Goethe'nin evi. Ev hala yaşıyor, hala nefes alıyor gibi. Frankfurt'un en güzel yerinde. Lakin Nedim Gürsel'in yazdığı bir yazıya denk geldim. Lİnkini de verdim yazının içinde. Goethe hiç sevmezmiş Frankfurt'u. Şehir onu boğarmış. :=)
      Dediğiniz gibi bir yazarın kitaplarını yazdığı masanın üzerindeki mürekkep izlerinden etkilenmemek mümkün değil :)

      Sil
  3. Frankfurt ekonomi kenti. Yanından geçtim hiç gezmedim. Hiçte çekmedi. Fakat Gothe'nin evi bizim Bern'deki Einstein'in evine 10 basar:) o geldiğinizde kapalı olduğu için girememiştik. Ama onu görse Selçuk, bu ne be derdi herhalde:) bizimki iki odalı mütevazı bir ev. Ama şehrin göbeğinde. Alt kattaki kaffesi güzel zaten, birde birası, birde atmosferi:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vallahi derdi. Anne Frank'ın evi için de aynı şeyleri söyledi. Evin içi boş olunca hayalinde canlandıramıyorsun ne yazık ki. Mesela Victor Hugo'nun evi çok güzel. Az sonra kapı açılacakmış da Victor Hugo metreslerinden birinin evinden mutlu mesut girecekmiş gibi. Sonra da Place des Vosges'in geniş parkına bakan camdan kafasını uzatıp şöyle diyecek: Yağmur yağacak gibi?
      Ya ben seni özledim yaaa. Yaz olsa da gelsen, sarılsak, dertleşsek. Ben biraz negatif olmaya kalksam, sen de tatlı-sert halinle kendime getirsen beni.
      Einstein Kafe güzeldi ama! Hem de çok güzeldi. Seninle öyle hesapsızca buluşmanın tadı damağımda.
      Öperim çok. Hem de çoook.

      Sil
  4. O sobaların hastasıyım zaten! Almanya`da o dönemden kalan tüm evlerde benzer sobalar var. Ev başlı başına şahaneymiş yalnız! Frankfurt sıkıcı bir şehir. Bana hatırlattığı şey finans merkezi ve fuarlar. Otel fiyatı da fenaymış. Otel dışında başka imkan yok mu? Mesela airbnb falan? Gerçi 2-3 gün zor ya da da belki çoktan dolu hepsi.
    Seninle bir gün Hamburg`da buluşsak, bak seni nerelere götürürüm:) Kuzey iyidir, iyi:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Semi aslına bakarsan gitmeye niyetim yoktu bu sene hiç. Önceden bir rezervasyon da yapmamıştım. Hatta fuarın başladığı günlerde de Paris'teydim. Selçuk'un Paris'te fuarı vardı. Uçak biletlerini de almıştık. Ama Almanya fuarında da nerdeyse iş yaptığım herkes katılımcı. Benim ürünlerim de var elbette. Sonra arkadaşlarım "Hadi!" dedi bana. " Sen de gel. Sensiz olmaz." Paris-İstanbul uçak biletini değiştirip Frankfurt-İstanbul dönüş yaptım. Paris-Frankfurt arasına da tren bileti aldım. Tren yolculuğu, Almanya'daki arkadaşlarımın gel demesi, sosisli-bira ikilisi ve apple strudel. Bunlar hayatımı kaydırdı benim. Bedeli çok ağır oldu tabii. Geç rezervasyon pahalı ama Ambiente Fuarı'nın olduğu zaman önceden de alsan bir şey değişmiyor. Affetmiyorlar :)
      Seninle her yerde buluşurum ben. Oturup keyif yaparız,sohbet ederiz, yazı yazarız. Ne güzel olur. :)

      Sil
  5. Özlemcim Paris'i ve Roma'yı bir de Barselona'yı görsem yeter diyorum. Sen ne dersin ? Avrupa soğuk, pahalı ve tutucu geliyor bana.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben Avrupa'yı seviyorum Elif. Kapı komşusu gibi geliyor bana. Paris'in kafelerini hiçbir yerde bulamıyorum. Baharla birlikte şenlenen teraslar, kitapçılar, parklar... Roma'da İtalyan güzeli. İtalya da sıcak, sevimli, bizden gibi. Ama son gidişimde bana çok kalabalık gelmişti. Böyle bir hal oldu bana. Tam sezonunda gitmemeye çalışıyorum artık bazı yerlere. Baharlara denk getirmeye çalışıyorum. Bahar başlarına falan :) Barselona, yeme de yanında yat, şehirlerimden biri. Çok güzel. Ama Amsterdam'ı ve Londra'yı da unutmayalım olur mu? Londra'ya gitmeyi neden bu kadar ertelemişim diye sorarım hep kendime. Gerçi sebebini biliyorum: Ekstra vize. Dolar, euro almış başını gidiyorken her yer pahalı artık. Sorun TL kazanıp dolar harcamamızda. Ama yapacak bir şey yok. Ülke ekonomisi felaket :(
      Demek ki daha çok çalışıp daha çok kazanmamız lazım :) Ahahaha :)

      Sil
    2. Avrupa deyince hep aklımıza bu şehirler geliyor, bunları da görmek lazım elbet. Ama bence Alpler ve dağ köyleri, Almanya`nın, Danimarka`nın köyleri, İzlanda`nın müthiş doğası, İskoçya`nın şatoları, yeşilliği, İrlanda keza öyle, Fransız kasabalar vs. liste uzun. Yani diyeceğim o ki Avrupa o büyük, turistik, kalabalık, pahalı şehirlerden ibaret değil.

      Sil
    3. Seninle aynı fikirdeyim. Bana çok kızan oldu ama ben mesela Hindistan'dan keyif almadım. Demek istediğim öyle fakirlik, öyle büyük pislik, öyle yaşam zorlukları vardı ki içim ezildi gezerken. Seyahat etmekten çok keyif alıyorum. İşti, güçtü, çocuktu derken seyahat benim nefes aldığım alan. Gittim, gördüm bazı şeylere hayran oldum ama özünde biraz daha konfor istiyorum sanırım. Mesela Peru'dan hoşlanacağımı düşünüyorum. Gelelim Avrupa'nın büyük şehirlerinin dışındaki yerlere. Haklısın, hepsi ayrı güzel. İzlanda aklımızda. İrlanda düşlerimde. Sanırım öncelikle İzlanda işini halledeceğiz. Oğlanla sırtımızda çantalarla gezelim diyoruz. İrlanda için vize formalitesini halletmem gerek öncelikle. O da can sıkıcı bir konu. Bu sene ne var peki bizde biliyor musun? Normandiya ve Şatolar Bölgesi :)

      Sil
    4. Programın süper, çok özendim:) Bizde bu yıl pek bir şey yok. Yazın çocuklar bir ay olmayınca plan program onlara göre yapılıyor malum. Hamburg mutlaka olur (malum dede, babaanne ziyareti), belki oraya Danimarka eklenir yine. Çocuklar yokken biz bir şeyler yaparız belki, plan yok şu an.
      Hindistan`a gitmedim ancak ilginç şeyler okuyorum hakkında. Bir arkadaşım tası tarağı toplayıp gezgin oldu. Geçen seneden beri geziyor. Şu anda Laos`da. Yine onun ilk çıktığı zamanlarda karşılaştığı başka bir Türk gezgin (o da çok ilginç bir tip) Hindistan hakkında yazdıklarından yola çıkarsam, uzun kalmak lazım ve eşiği aşınca anladığım kadarıyla sevmeye başlıyorsun. Ya ben bu arkadaşların profillerini Instagram`dan atayım, bir oku. Çok da güzel yazan gezginler. Ciddi anlamda yaşamları, bakış açıları değişti, Didem`le çocukken aynı apartmanda büyüdük.

      Sil
  6. Goethe'nin kendisi bile Frankfurt için "fare deliği" demiş baksana:) Ama evi şahane ve tüm eşyalar yazarın nasıl bir aile içerisinde yetiştiğini gözler önüne seriyor. Bir gün gidersem ilk uğrayacağım yerlerden olur sanırım.
    Lira'nın Dolar ve Euro karşısındaki hali ne olacak Özlem?:) Aldılar başlarını gidiyorlar. Ülke ekonomisine hiç girmeyeyim, konumuz seyahat ve şahsen seyahat planlarımızın feci şekilde sekteye uğradığını söyleyebilirim. Bir de yurt dışında çocuk okutuyoruz malum. İsyanlardayım:)
    Sevgiler benden sana...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Liranın dolar ve euro karşısındaki durumunu düşünmek istemiyorum. Malum okul parası ödemeye alıştık zaten. Her sene Mayıs ayı kabus ayı. Aaa ne? Mayıs ay geldi mi yine? :)
      Kuzey'e beş sene içinde emekli olmayı düşünüyorum dedim. Mümkün değil, benim yurtdışında okuma olasılığım çok yüksek dedi :) Benim çok çalışmam gerekiyor yani. Allah yardımcınız olsun diyorum Sezercim. Sahiden çocuk okutmak kolay iş değil.
      Benden de sana kocaman sevgiler

      Sil
  7. Ev çok güzel ama nedense bana böyle yeni gibi geldi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ev, zaten Goethe'nin zengin olduğunun kanıtı. Frankfurt'un merkezinde, nefis bir yerde. Eşyalarsa çok yeni değil açıkçası ama çok eski de değil. Kullanıldıkları, üstlerinde zamanın bıraktığı izlerden belli :)

      Sil