10 Mayıs 2017 Çarşamba

Efsane Paris kitapçıları: Karşınızda Shakespeare and Company

Her Paris seyahatinde düşünmeden yaptığımız şeyler var: St. Germain sokaklarında gezinmek, farkında olmadan Cafe Le Rostand'a gidip Lüksemburg Bahçeleri'ne bakarak kahvemizi yudumlamak, yolumuzu Notre Dame Katedrali'ne çevirip Shakespeare and Co.'ya gidip kitapçının sıkışık kitap raflarının arasında gezinip bir kitap almak.



Paris'e gidip de bahsettiğim bu kitabevine uğramayan yoktur sanırım. Shakespeare and Co. bir hayalin ürünüdür. George Whitman adındaki Amerikalı bir gencin hayallerinin peşinden gitmesinin ve düşlerini asla terk etmemesinin kendisine armağanıdır. Öncesinde başka bir Amerikalıya (Sylvia Beach) ait olan bu kitapçı şehrin başka bir yerindeymiş. 1920'li yıllarda Paris'te yaşayan birçok Amerikalı yazara kucak açan bu kadın savaş yıllarından sonra yurduna dönmek zorunda kalmış. Seneler sonra George, Slyvia Beach'ten kitapçının ismini satın almış ve Paris'e gelerek düşlediği kitabevinin kapısını aralamış. O günden sonra yolu Paris'ten geçen, şehirde kalacak yeri ve parası olmayan tüm gezginler kitabevinin duvarları arasına serpiştirilmiş yataklarda konaklamış. Karşılığında da burada canları dilediğinde çalışmış. George Whitman kızına Sylvia ismini verecek kadar çok saygı duymuş kitapçının ilk sahibine. 

📌 Notre Dame Katedrali'nin karşısına sığınmış bu kitapçının kısa tarihini okumak isterseniz daha önce yazmış olduğum şu yazıya uğrayınız.
📌 Kuzey'le ilk Paris gezimizde onu elinden tuttuğum gibi bu kitapçıya götürmüş ama George Whitman'ın ölüm haberiyle karşılaşmıştık. O yazı da burada.

Benim de bu kitabevi ile ilgili bir takıntım var: Şehre gelip de buradan bir kitap almazsam bir daha buraya gelemeyeceğim zannediyorum. 😁


Bu sefer de kitabevinin yeşile boyalı kapısından içeri girdik. Kasanın sağ tarafı Paris'le ilgili seyahat kitaplarına, sol tarafındaki geniş duvarsa Paris'te yaşamış Amerikalı yazarların kitaplarına ayrılmıştı. Hemingway, Fitzgerald, Flanner şehrin en güzel zamanlarını yaşamış ve bugün dahi peşlerinden gittiğimiz izler bırakmıştı biz Paris sevdalıları için. Giriş holünden ilerleyip bir basamakla ulaşılan yuvarlak alandaki masanın üzerinde Marina Keegan'ın kitabı göze çarpıyordu. Üst üste konulmuş kitaplar ve kapaktan gülümseyerek bakan genç yazar. Kitabın arka kapağındaki yazıyı okuyunca bu kitabı almam gerektiğini biliyordum. Yale Üniversitesi'nden mezun olan bu genç kadın, yazar olmak istiyordu ve mezuniyetinden sadece beş gün sonra bir trafik kazasında ölmüştü. Kitabın içinde üniversitedeyken yazdığı öyküler ve denemeler vardı. Tereddüt etmeden kitabı alıp kasaya gittim. Kitabın ücretini ödedikten sonra da kitabevinin meşhur damgasını ilk sayfaya bastırdım.


Lise yıllarımdan bir arkadaşımla ayda bir kez buluşuyoruz; o yıllardan görüştüğüm tek arkadaşım. Bazen o bana bir mesaj atıyor, "Bir saat sonra Starbucks'ta!" diye, bazen de ben ona. Şüphenin, samimiyetsizliğin olmadığı nefis bir arkadaşlık. Yalan, dolan yok. Hiç hesaplamadan gerçekleştirdiğimiz o bir saatlik buluşmalarda gezdiğimiz yerlerden, okuduğumuz kitaplardan, kızgınlıklarımızdan, hatalarımızdan ya da mutluluklarımızdan bahsediyoruz. Telefonlarımıza hiç bakmıyor, yalan dünyanın dolambaçlı yollarında vakit harcamıyoruz. Son buluşmamızda ona da Marina Keegan'dan bahsettim. Yazarın trajedisi onun da ilgisini çekti. Anlattığım hikâyeyi ona bağlayan bir yan vardı çünkü. Gözleri doldu ve bana bu kitabı anlattığına inanamıyorum dedi.

Ve Yankı Odası Etkisi'nden bahsetti. İnternetten birbirimizi takip ederek hep aynı olaylardan bahsetmemiz, birinin okuduğu kitabı övmesi üzerine bu kitabı alan insanların aynı paylaşımları yapması, kapalı bir grupta konuştuğumuz ve sıklıkla dile getirdiğimiz bir olaya bu herkesin doğrusuymuşcasına inanmak, bu gruplarda aynı şeylerin popüler olması diye özetleyebiliriz durumu.

Size de çok tanıdık geldi değil mi? Çünkü hepimiz sanal ortam denilen dar alanda paslaşıp duruyoruz. Bu durumun kısmen iyi yanları olsa da değişik fikirlerin hepsine kapalıyız çünkü buluştuğumuzda bile telefonlarımızın ekranından gözümüzü alamıyoruz. Yankı Odası'nın etki alanından çıkmanın yollarından biri dostlarımızla buluşmak, sohbet etmek ve tecrübelerimizi birbirimize iletmek. Marina Keegan, Paris'te bir kitapçıda karşıma çıkan bir yazardı. O gün kitapçıdan yazarın kitabını alarak çıktım, okudum ve arkadaşıma anlattım. Benim gibi hayatın içinden anları taşıyan, başka kültürlerden izler barındıran öyküleri seviyorsanız The Opposite Of Loneliness (Yalnızlığın Tersi/Karşıtı) adını taşıyan bu kitabı sizler de beğenerek okursunuz. Ben bir üniversitenin kampüsünde geçen ilk öyküye bayıldım. O yıllarıma özlemle baktım. Keşke kıymetini daha çok bilseymişim.

Şu an bu yaptığımla bir Yankı Odası Etkisi başlatmış olabilirdim. 😀 Daha çok okunsaydım ve daha çok takipçim olsaydı. Olaya iyi tarafından bakalım o zaman. Marina Keegan'ın kitabıyla ilgili tavsiyem kalpten bir tavsiye. Ben okudum, beğendim. Sizler de okuyun istedim.

6 yorum :

  1. Bir gün gideceğim Paris'e inşallah ve o zaman o kitapçıda kaç fotoğraf çekerim kaç kitap alırım bilemiyorum. Şimdi dönüp eski yazılarını da okuyacağım canım iyi ki paylaşıyorsun... Natali🎈

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Paris senin şehrin ve ılık bir bahar günü orada olacağını biliyorum. Yapraklarını dökmeye başlamış bir sonbahar günü de yakışır senin Paris'ine. Rodin Müzesine gider ve göğe uzanan ağaçlarının altında etrafına bakınırsın bir müddet. Kafede oturur bir kahve içer, eve döndüğünde de tekrar tekrar aynı yeri düşünürken bulursun kendini. İyisi mi, git sen Paris'e :)
      Shakespeare and Co.'ya gidince beni anımsa. Kafesinde oturup bir kahve de orada iç.
      Seni öpücüklere boğuyorum Natali'cim.

      Sil
  2. Ne güzel ingilizce kitap da okuyorsun Özlem. İngilizce kitap okumayalı çok uzun süre odlu :((

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gamzecim özellikle okumaya dikkat ediyorum. Daha fazla okumak da en büyük hedeflerimden biri ama olmuyor işte. neyse ki Kuzey'in kitapları var da, "Anne, bunu okumalısın!" diye ısrar ettiği için onun kitaplarını da okuyorum. :) Artı kazanç haneme yazıyorum bunu. Bir de şu var ki bazı kitapların Türkçe çevirisi olmuyor. Yurtdışında bunca kitabı görünce ne kadar az kitabın dilimize çevrildiğini görüyorum. Elbette zor bir iş. Her kitabın okuyucusu çok olmuyor. Bir dolu ticari kaygı var işin içinde. :(
      Keşke daha çok kitap okumaya vaktimiz olsa.

      Sil
  3. Bu kalpten tavsiye için çok teşekkürler Özlem. Mutlaka bir şekilde edinip okuyacağım. Özgeçmişine şöyle bir baktım da ne kadar yetenekliymiş, dolu dolu yaşamış. Gerçekten çok hüzünlü bir son. Yankı Odası Etkisi bir yerde geçerli tabii, özellikle belki sosyal medya için. Bu yüzden takip ettiğim insanları dikkatle seçmeye, herhangi bir şekilde günümü güzelleştirenleri izlemeye çalışıyorum. Hiçbiri birbirine benzemeyen, kimisi kitap, kimisi ağaç, kimisi seyahat, kimisi spor seven, tanımadığım bir sürü insanın instagram hesabına gözatıyorum. Bana iyi geliyorlar. Tıpkı senin gibi. Özellikle kitap tavsiyeleri konusunda çok faydalanıyorum onlardan. Dostlarla buluşmak elbette çok güzel ama her zaman ilgi alanları uyuşmuyor. Ya da bitmeyen gündelik problemleri konuşmaktan bıkmayanlar sıkıyor bir süre sonra. İnsana hep bir şeyler katan bir dostun olması gerçekten büyük bir şans.
    Paris'e iki kere gittim ama çok yıllar geçti, o zamanlar Shakespeare and Co.'dan haberim bile yoktu. Tekrar gidebilirsem ilk hedeflerden biri olacak ve seni mutlaka anacağım.

    YanıtlaSil
  4. Işın,
    "Hep gündelik sıkıntılardan bahsetmekten bıkmayan insanlardan" sıkıldığımızı söylemek bile büyük cesaret bence. Bunu söyleyince kötü bir insan oluveriyorsun hemen milletin gözünde. Ama öyle! Ben bu sohbetleri yapmaktan hoşlanmıyorum. Hiç sevmediğim bir yakın akrabam var. Çocukluğumun kara belası :) Annem, zaman zaman hâlâ ondan bahseder; hırçınlıklarından, kıskançlığından, insanları kırmakla ilgili her gün boy gösteren minik kötülüklerinden. Ben de her seferinde onunla ilgili bir şey duymak istemediğimi söylerim. Kulağımın köşesinden bile bahsini geçirmek istemem. Beni yaraladığından da değil biliyor musun? Çok geride kaldı çocuk kırgınlıklarım. Sadece tıpkı bir Latin Amerika dizisi gibi, "Herkesin kimin kötülük yaptığını bildiği ama sustuğu senelerce açığa çıkmayan bölümler gibi" onunla yaşananlar. Ben dizi aralarındaki reklamlara tahammül edemiyorum, senelerce süren dizilere nasıl tahammül edeyim :)
    Hayat, başkalarının tekrarlayan mutsuzluklarında kaybolacak kadar uzun değil. Kendimi mutlu tutmak için yeterince çabalıyorum. Tatilleri düşlüyorum, uzun yürüyüşleri, Kuzey'in bu aralar zorlukla kopardığım gülümsemesini, satır aralarında gizli sancılı ergen aşklarını anımsıyorum... Hemen bir gülümseme geliyor yüzüme. Kitap güzel bir kitap. E-kitap vardır sanırım. Bir de Elif Batuman'ın The Idiot'unu oku. Seversin eminim.
    Çok öpüyorum.

    YanıtlaSil