17 Şubat 2019 Pazar

28 Gün Meydan Okuması #Gün15-16

Gün 15- En çok merak ettiğin bir şeyi araştır, millete de bir faydan dokunsun.


Bugün biraz daha bilgisayar başında vakit geçirirsem sanırım meydan okumada olmam gereken günün paçasından yakalayabileceğim. Gel gör ki, bu soru beni biraz zorladı. Belki araştırmacı-gazeteci modunda olmadığımdan olabilir, belki de yorgun olduğumdan. Genelde kitaplarla, şehirlerle ilgili şeyleri merak ederim ben. Mesela yan komşunun evine gece yarısı gelen adamı, kimin kiminle görüştüğünü, insanların hayatlarındaki mahrem yanları merak etmem. Selçuk, benden meraklıdır. Bazen insanlara sorduğu sorular karşısında hayrete düşerim. O da, yakın bir arkadaşıma merak edip de sormadığım sorular karşısında dehşete düşer. 

"Nasıl yani? Sormadın mı bunu?" der gözlerini gözlerime dikerek. 
"Yoooo!" derim sakince. "Hiç aklıma gelmedi."

O yüzden bu soru böyle birden bire gelince son günlerde neyi merak edip de öğrenemediğimi düşündüm. Sanırım ev ahalisinin hali beni dış dünyaya kapadı. 
Mesela birileri gerçek bir konuya cevap vermek istiyorsa an itibariyle Kuzey'i anlama kılavuzunu çözüp onu elime vermesini rica edebilirdim. Gerçekten bir ergen beyninin nasıl çalıştığını merak ediyorum. Nasıl bu halden çıkılır? Bir ergenle nasıl konuşulur? Bir ergenle başa çıkmaya çalışırken hangi yatıştırıcıları kullanmak gerekir?

Şu aralar takıldığım konular bunlar. Onun dışında hâlâ okuduğum kitabın etkisindeyim. Sekizinci Hayat'ın yazarı Nino Haratischwilli'yi merak ediyorum. Kimdir, nasıl yazar, bir insanın içinden nasıl böyle bir öykü ve bunca kelime çıkar?

Maruzatım budur. 😀

Gün #16- 10 maddelik liste....

Yazmakta bu kadar geç kalınca tıkandım tabii. Yaz, yaz biymiyor gibi geliyor. Bir de bir konudan başka bir konuya atlarken kafam iyice karışıyor.
Evin halinden bahsedeyim azıcık. Selçuk'la kitpa okumak konusunda çarpışıyoruz. Bir senenin sonunda benden daha çok kitap okuyacağını iddia etti. Ben de, "Zor o iş!" dedim. Şaka yapmıyordum. Hırslı değildir Selçuk. Ama adamcağız hayatının ilk hırsını bana karşı yaptı sanırım. Nereye gitse elinde bir kitap. İşe kitapla gidiyor, akşamları harıl harıl kitap okuyor. Kafasını kitaptan kaldırmıyor, konuşmuyor. Eee, benim ne kadar hırslı olduğum malum zaten. Bu sene nasıl geçer bilemedim. 😀

O yüzden benim liste okuduğum kitapların listesi olacak. Selçuk da ensemde ayrılmadan ilerliyor. Vallahi nefesini hissediyorum. O kadar diyeyim.

1- Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu- Şermin Yaşar
2- Temiz Aile Çocuğu- Caner Alper
3- Filamingolar Pembedir- Aslı Perker
4- Okul Sıkıntısı- Daniel Pennac
5- Aylaklar- Melih Cevdet Anday
6- Esir Şehrin İnsanları- Kemal Tahir
7- Sekizinci Hayat- Nino Haratischwilli
8- Zamanı Durdurmanın Yolları- Matt Haig
9- Harry Potter- Melez Prens- J.K.Rowlings


Şimdilik okuduklarım bu kadar. Harry'yi okumaya devam. 😉


16 Şubat 2019 Cumartesi

28 Gün Meydan Okuması #Gün 14

#Gün 14- Nasıl hissediyorsun kendini?


Köşeli harfler gibi ruhum. Çıkıntılar yapıyorum dışa doğru. Bir arada durmaya çalışırken dışa doğru dallanıyor, huysuzlanıyorum. El ayak çekildi evden. Herkesin bir işi varmış. Dış kapının sert sesi kulağıma gelince içim boşaldı birden. Derin bir sessizlik oradan mutfağa, oturduğum yere uzandı. Evin bildik melodisi çalmakta yine, ocakta demlenen çayın sesi. Bana en çok huzur veren ses. Gitmem gerek benimde. Yapacak çok işim var. Tam gitmeye hazırlandığım o anda kaldım yerimde. Ortada duran kahvaltı masası, bardağımda yarım içilmeyi bekleyen çay, tek başıma olmak iyi geldi. Kuzey’in kitabı masada. Unutmuş. Akşam kızacak bana. “Olmuyor anne böyle! Görevlerini aksatıyorsun.” diyecek.
Şakayla söyleyecek bunu. Kızdırmamaya çalışacak beni çünkü aslında biliyor ki onun çantasını toplamak benim görevim değil. O yüzden arada koymayı atladığım birkaç kitabı affedecek, susacak. Ben her zamanki gibi bana kalmayan vakit için söylenip dursam da evin her bir bireyin önceliği benden önce gelecek. Bunu artık kalben kabullendiğimden kendimi böyle sevmeye çalışacağım. Çok bunaldığım zamanlarda, “Kaç yıl daha bu evdeki Kuzey?” diyecek devam edeceğim yola. Zaman zaman Selçuk’un hayatımda olmama ihtimalini aklıma getirip yorulduğum yerde yine huzurun tatlı köşelerinden birine sığınacağım.

8. Hayat’ı okuyorum şu günlerde. İçinde anlatılan hayatlar gibi hemen bitmeyecek bir kitap. Kitabın uzunluğu bir yana öyle küçük puntolarla yazılmış ki okurken de yanında taşırken de yoruyor insanı. Hikâye böyle güzel olmasa, insanı böyle sarmasa bir kenarda bırakılabilir belki. Olmuyor. Sürükleniyor insan. İnsanlık acıları tüm insanları bir yerde birbirine kavuşturuyor. Günlük sıkıntıların aslında pek de bir şey olmadığını düşünüyorsun kısacık bir anlığına. Sonra yapmak istediklerin, yapamadıkların, canının çektiği ama muktedir olmadığın onca şey geliyor aklına. Huysuz bir ihtiyar olmadan önce huysuz bir ihtiyar gibi davranmaya başlıyorsun. Keşke’leri bıraksan da bir yere, başka bir kelime  çıkıyor içinden. Daha önce hiç tatmadığın bir kelime. İsmini bilmiyorsun o kelimenin. Sızısını duyuyorsun sadece. Hayatın bir şeylere sığınarak geçiyor.

Ketil Bjornstad çalıyor şimdi. The Grave. Hayat bir şaka olmalı.
Başka bir şey olamaz zira.

-->
14 Şubat Perşembe

28 Gün Meydan Okuması #13

#Gün 13- Bugün görsel zevk günü. Bakmaya doyamadığım internet hesapları ile tanıştır bizi. 


Farkındaysanız hep geriden geliyorum çünkü yapmak istediklerime vaktim yetişmiyor. Sabah çok erken başlıyor tempom. Her şeyi yapmak istiyorum. Kuzey'i sabahları ben uyandırmak istiyorum. Öyle olunca sabah erken kalkıyorum. Sonra kahvaltı falan derken vakit ilerliyor. İş saati geliyor. Arabaya binip işe gidiyorum. İşe girdiğim andan itibaren tüm zaman kavramım kayboluyor çünkü akan zamana benim planlamam mümkün olmuyor. Gelenler, gidenleri yapılması gekenler, hesaplar, gidilmesi gereken müşteriler derken akşam oluyor. Ve ben akşamın nasıl olduğunu anlamıyorum. Arada ekstra bir sürü şey çıkıyor. Evin eksikleri, mutlaka benim halletmem gereken işler, Kuzey'in okulu, doktor randevuları falan filan. 

"Bu tempomun içinde vazgeçmemeye, hayatımdan çıkarmamaya, kendimi bu keyiften mahrum etmemeye çalıştığım tek bir şey var: Yazı Evi Kızlarıyla Aynı Masanın Etrafında Toplanmak."

İtiraf etmem gerekirse bu toplantıların çoğuna da bir yazı yazmadan gidiyorum. Vakit bulamıyorum. Az biraz vaktim olduğunda da durmak istiyorum sadece. Öylece oturmak, hiç düşünmemek. Yazmanın bana iyi gelen iyileştirici yanından ayrı kalmamak için bloga yazıyorum. 

Akşam olunca eve geliyorum. Kuzey'le ilgili bir sürü şey oluyor. (Artık omuzlarıma ağır gelen o işlerden sıyrılmak istiyorum.) Yemeğimi yiyorum. Bir bakıyorum gece olmuş. Bir bardak çay, Selçuk'la biraz sohbet, derken uyku vakti geliyor. Mümkün olduğunca kitap okumaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca sosyal medyayı biraz geri plana atıyorum. Sosyal medyanın gücü beni korkutuyor. Hele ki birkaç bölüm olsun Black Mirror izlemişseniz insanın aklı başından gidiyor. Elbette bana çok iyi gelen İG hesapları var. Blog sayesinde çok güzel dostlar edindim. Bu dostlarımın içine İG dostlarını da ekleyebilirim. Ama bu durum için emek gerekiyor.

İG'yi izlerken dikkatli olmaya çalışıyorum. Zamanımı fazlasıyla oraya veremiyorum çünkü o zaman bana yetmiyor. Sevdiğim dostlarımın etrafında süre gelen izlemelerim var. Yenilerini bulmak için çaba sarf etmek lazım ki o çabayı sarf edecek ne güç ne de sabır ver bende. 
Çok izleyicili Türk hesaplarından genellikle kaçınıyorum. Bir süre sonra kendilerine gösterilen ilgiden ne olduklarını şaşırıp saçmalamaya başlıyorlar. Sanırım sosyal medya biraz da olsa insanın içindeki naifliği öldürüyor. 

Mesela sevgili blog arkadaşım SERVER'İN İG POSTLARINI çok seviyorum. Her gün yürüdüğü bir orman var, biliyor musunuz orayı? O ormanda onunlar birlikte yürümeyi hayal ediyorum. Ne zaman o ormanı görsem içim mutlulukla doluyor. O yürürken mevsimler değişiyor ve Server'de her seferinde bana iyi gelecek birkaç cümle yazıyor postlarının altına.


Server'in İG hesabı için buraya buyurunuz: @seryal1

Sonra BAHAR AKINCI'NIN İG hesabını çok seviyorum. İçindeki iyilik yazdıklarından okunan bir insan çünkü. Herkes gezip tozmanın insana çok şey kattığını söyler ama o davranışlarıyla, insanlara olan tavırlarıyla bunu ortaya koyan bir insan. Sözleri davranışının aynısı. O yüzden onun da güzelliklerle dolu hesabını çok severek takip ediyorum. 

Resim yazısı ekle
Bahar Akıncı'nın İG hesabı için buraya lütfen: @baharakinci

Bir de Patti var. İnternetin ve sosyal medyanın en güzel nimetlerinden biri. Bir insan bu kadar iyi olabilir mi sahiden biye soruyorum her seferinde. Onu hem çok seviyor, hem de bu halini, samimiyetini görünce yazdığı gibi bir insan olduğu için mutlu oluyorum. Kelimelerinin hepsinin gerçek olduğunu biliyorum.


Canım Patti Smith'in samimiyetini takip etmek için buraya: @thisispattismith

28 Gün Meydan Okuması #12

Gün #12- Kullanmaktan asla vazgeçmediğin, bittikçe yenisini aldığın ürünler neler? 😀

28 günlük meydan okumanın en tembeli benim. Belli oldu. Halime gülüyor, iki-üç günde bir toparlanmaya çalışıyor ve yoluma devam ediyorum. Buna da şükür. 😎 (Havlu atmak mümkün ama o zaman Kuzey'e söylediklerimin tersine hareket etmiş olurum. Neyse!)

Bana bir moda bloggerı olma şansı veren Ezgi'ye teşekkürler. Meğerse yıllardır bu fırsatı beklermişim. Baştan söyleyeyim, giyim-kuşam anlamında çok klasik bir giyim tarzım var. Genellikle siyah rengi tercih ediyorum. Karamsarlıktan falan değil, kendime en çok siyahı yakıştırdığımdan. ❤
Kendi işim olduğundan ve bir plazada çalışmadığımdan hafta sonu ne giyiyorsam hafta içi de aynı şeyleri giyiyorum. Genellikle kot pantolonlar, kışsa boğazlı kazaklar. Skinny kot pantolonlarla, boyfriend diye tabir edilen pantolonlar her daim vazgeçilmezlerim. Israrla aldığım tek marka da Ralph Lauren. Son zamanlarda tek markaya takılıp kalmışlığım biraz kolaycılıktan. Bana yakışanı bulduğumu düşünüp alışveriş yapma derdinden kurtuluyorum.) Bunun dışında giyim kuşam da çok da ısrar ettiğim bir şey var mı diye düşünüyorum. Kışları genellikle aynı tip bot, yazları babet giyiyorum.

Kozmetik konusuna gelince işler biraz karışıyor. Her ne kadar kozmetik ürün almadığımı düşünsem de itiraf etmem gerekir ki aslında çok alıyorum. Bu konuda takıntılı olduğum basit ürünler var. bir makyaj ürünü sayılmasa da İngiltere'ye her gittiğimde çantama en az on tane attığım bir diş macunu var. Bu kadar hızla tükendiğine göre evdekiler de çok seviyor olmalı. (Bu arada artık burada da var.)

Pek sevdiğimiz diş macunu.

Yüzüm çok kuru nedense. Özellikle dudaklarımın kenarı, çenem. Cildimi her zaman temizlemezsem ve nemlendirici kullanmazsam hemen kabuklanıyor. Belki bu sebepten akşamları mutlaka cildimi temizleyip, nemlendirip öyle yatıyorum. Çoğunlukla da hava alanlarında free-shop kısmını kazasız belasız atlatamıyorum. Paris'e gidince de bir şey almadan geri dönemiyorum.

Biraz Fransız olmak güzel bir şey bence 😀

Yüzümü bu suyla sildikten sonra, (genellikle öncesinde bir de yüz temizleme jeli gibi bir şeyle yıkıyorum) yüz temizleme sütü ile bir pamukla temizliyorum. Şimdi düşününce bu dediklerimi her gün yaptığımı fark ettim. Özellikle sütle yüzümü silme işi bana kendimi temiz hissettiriyor.



Eh, temizlik kısmını geçtik. Yukarıda saydığım ürünlerin çoğu Paris'te her markette, eczanede satılan ürünler. Onun dışında son zamanlarda yeni çıkan Kanada'lı bir markaya takmış vaziyetteyim. Ezgi hazır Kanadadayken bu markaya ve ürünlerine mutlaka bakmalı. Hem ürün kalitesi çok iyi, hem de inanılmaz ucuz. Markamız, The Ordinary.



Özellikle fotoğrafını koyduğum ürün bitkisel bir nemlendirici. Akşamları yatmadan önce bir damla yüzüme sürmem yüzümün ihtiyacı olan tüm nemi sağlıyor. Avustralya seyahatinde bir hayli The Ordinary ürünü stokladım. Fiyatları çok ama çok uygun. Ama tabii buradaki süper uyanık tipler internetten bu ürünleri inanılmaz pahalı fiyatlara satıyorlar. Yurt dışına gittiğinizde bu ürünleri edinebilirsiniz. İnternetten kendi sitelerinden de almanız mümkün ama PTT'yi kullanmanız ve cilt doktorunuzdan gümrükte sorulacak reçete için reçete almanız gerekmekte. 

Makyaj ürünlerimde de pek fazla değişiklik göstermiyorum. Ara ara değişik markaları denesem de Mac'ın gözaltı kapatıcısından asla vazgeçmiyor. Dior'un rimelini çantamdan eksik etmiyor, Chanel'in CC kreminin kokusuyla kendimi her zaman temiz hissediyorum. Sanırım Chanel'in CC kreminden vazgeçemememin en büyük sebebi beni çocukluğuma götüren kokusu.

Dior Pump'n' Volume Mascara

Bir de yıllardan beri hiç vazgeçmediğim bir rujum var: Rouge Baiser. Paris'te hemen hemen her markette satılan bir marka. Satıcı hanım ruju alırken bana Fransa'da bu rujdan daha Fransız bir şey bulamayacağımı söylemişti. Sanırım beni bir şeyi almak için ikna edecek tek cümleydi bu. Yıllar içinde ne zaman Paris'e gitsem bu rujun 410 numarasından bir tane alırım.

Bana kendimi Fransız hissettiren rujum: Rouge Baiser

Yıllardır hiç sektirmediğim parfümümü de söyledikten sonra bu yazıyı bitirmiş olurum arkadaşlar.


Şimdi ben bir moda blogger'ı olmuş olur muyum?😀

12 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #8-9-10-11

Gün #8- Sizin ve kendim için seçtiğim üç alıntı...



Geç kaldım biliyorum. 😎 Güya günü gününe burada olacak, her güne bir yazı ekleyecektim ama nerde? Anneliğime, işe gidip gediyor olmama, az biraz sosyalleşmeme verin lütfen! Bir de önceden olsa kendimi yerden yere vururdum ama şimdilerde kendimi olduğum kadarıyla kabul etme çabası sergiliyorum. Kumaş bu! Daha gelen yorumlara cevap bile yazamadım ama yarın iş yerinde fırsat bulursam o işin altından kalkmayı düşünüyorum. 

Neydi alıntılar.... Öncelikle alıntı insanı değilim. İnstagramda paylaştığım fotoğrafların altına yazarlardan, şairlerden bir şeyler paylaşmak istedim ama o insan ben değilim. Belki sırf bu yüzden en sevdiğim aforizma Oscar Wilde'dan gelsin. Kendisinin bu sözü benim başucu sözüm gibi bir şey. Mutfağımızı kaplayan panonun üstünde asılı. Umarım benim gibi evin her ferdi her sabah Oscar Wilde'ın bu sözünden ilham alıyordur. 😀

Şöyle demiş Oscar Wilde,

       "Kendin ol. Öbür kişiliklerin hepsinin zaten sahibi var."

Ben de tam onun dediği gibi olmaya çalışıyorum. Neysem oyum. Evet, çabuk sinirleniyorum. Ne yapayım? Öyleyim. Ama onun yanında başka çok güzel özelliklerim de var. Başkası istiyor diye ne kap değiştiriyor, ne de içinde bulunduğum kabın şeklini alıyorum. Seviyorsam seviyorum, sevmiyorsam sevmiyorum. Kuzey'e de hep bu tavsiyeyi veriyorum. Olduğu gibi olsun yeter.

     "İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor?" (Lizbona Gece Treni)

Okuduğum ve en sevdiğim kitaplardan biri Lizbona Gece Treni. Zamansız bir kitap. Her okuduğunda insana başka kapılar açan, düşündüren ve iyi hissettiren. Kötü sonlar da insana iyi hissettirebiliyor bence zaman zaman. Hayatın nerede biteceğini hepimiz biliyoruz nihayetinde? Yukarıdaki kısacık cümledeki soru sık sık aklıma geliyor. Hayal ettiklerimizin sadece bir parçasını yaşıyorsak kalanları ne yapıyoruz dersiniz? 

     "Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır- gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen." (Lizbona Gece Treni)

Rastlantıların hayatımızda çok büyük yeri olduğunu düşünüyorum. Paul Auster'ı da kitaplarında rastlantının izlerini aramasından bu denli çok seviyorum. Tanıştığımız insanlar, evlendiğimiz kişiler, önümüze çıkan fırsatlar, sapaklar hepsi rastlantı gibi geliyor bana. O yüzden hayatın güzel rastlantılarla dolu olmasını diliyorum. 😍

Gün #9- Hakkında beş garip şeyi söyle de bilelim ne kadar arızasın😓

Öyle kaldım şimdi. Kendimi düşünüyorum neyim garip diye. Bizimkilere sorsam akşam olur mu diyeceğim ama eminim ki mantıklı bir cevap vermezler.

📍Mesela şu belki garipliklerimden biri olabilir. Kitap vermekten hiç hoşlanmam. Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alır bir tane hediye ederim. Ama kendi kitabımı vermem. Kitaplığımdan kitap istenmesinden de hiç haz etmem. Bu huyumun garipsenmesi de bana tuhaf gelir.
"Canım ben sizin evinizden bir şey istiyor muyum?" diyesim gelir. "Birkaç günlüğüne mümkünse bilgisayarını alayım, ihtiyacım var, işim bitince veririm." demek gibi gelir bana kitap istenmesi. Kaldı ki aldığım kitapları dağıtırsam bir kitaplığım olamaz değil mi? Her şeye para bulan, her yerde kolaylıkla para harcayan insanların kitaba para vermek istememesi de ayrıca çok kötü bence.

📍Bize gelen misafir pasta getirdiyse, çayın yanına ikram eder, kalan pastayı yanlarında geri yollarım. Mümkün değil yenmez bizim evde o pasta. Neden ziyan olsun ki? Gelen pastaların kalanını yolladığım gibi, çok az ama çok az pastane alışverişi yaparım. Birine gidiyorsam bir şey almak için. Yoksa bizim eve pastane ürünü pek girmez.

📍Kendimden başka kimsenin arabasını kullanmam. Kocamın arabasını bir kez bile kullanmadığım. Çünkü bana ait olmayan bir şeyi kullanıp zarar vermekten ve karşımdakini üzmekten çok korkarım.

📍Arabam o temiz arabalardan değildir. Çoğunlukla içinde içilmiş kahve bardakları, yenmiş bir çikolatanın kabuğu falan bulunur. Selçuk'un torpidosunun aksine orada burada gizlenmiş gofretler, protein barlar, çubuk krakerler falan da yoktur.

📍Az eşyayla seyahat etmekten hoşlanırım ve ne kadar küçük bir bavulla seyahate çıkarsam o kadar fazla gurur duyarım kendimle. Bir de her seferinde çantamı erkenden hazırlamaya niyet eder, her defasında son gün hazırlarım o çantayı. (Bazıları böyle gezince o çantanın hep hazır beklediğini zannediyor ama yok öyle bir şey.)

Gün #10- Aklım olsaydı nerede okurdum? 

İngiliz Dili ve Filolojisi/ Amerikan Dili ve Filolojisi olabilir. Edebiyata çok düşkün olmama rağmen kesinlikle Türk Dili ve Edebiyatı okumak istemezdim mesela. Sırf bilgisayarımla ve kendi varlığımla yapabileceğim bir işimin olmasını çok isterdim. Al bilgisayarını yanına ve dünyanın bir ucuna gidip orada çevirmenlik yap mesela. Belki başka bir hayatta, daha akıllı bir Özlem'e kısmet olur bu hayali. Neden olmasın?

Gün #11- Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazar mısın?

Bu aralar çok tuhaf okumalar yaptım. Öncelikle onu söyleyeyim. Avustralya seyahatine gitmeden önce elime Leylak Dalı'nın önerisi ile Sekizinci Hayat diye bir kitap aldım. Kitap değil, ansiklopedi aslına bakılacak olursa. Hikâye nefisti ama yazıların puntosu insanı yoracak kadar küçüktü. Üç yüz sayfa kadarını seyahate çıkmadan önce okudum ama kitabı yanıma almam mümkün değildi. Bavul ağırlığının yarısını kitapla doldurmak istemedim. Bu yüzden beni içine çeken bu nefis hikâyeyi bir kenara bırakıp seyahate çıktım.
Yanıma aldığım kitapların ikisi de Kuzey'in okuması gereken kitaplardı. Onunla aynı kitapları okumak ve bu kitaplar üzerine birlikte konuşmak hoşuma gidiyor. O yüzden Avustralya seyahati boyunca Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar kitabı ile Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları'nı okudum. İkisi de çok keyifli kitaplardı. Hele Melih Cevdet Anday'ı dili ve anlattıkları. Masal gibiydi. Bu iki kitap on beş günlük seyahatte bitince bu sefer Kindle'ımdan Harry Potter macerasına dalış yaptım. Uzun uçak yolculukları boyunca elimde serinin altıncısı, Harry Potter ve Melez Prens vardı. Bitti mi bitmedi. 😀 Yüz elli sayfa falan okudum. Eve döner dönmez Sekizinci Hayat'ı yeniden aldım elime.
Bitsin mi bitmesin mi karar veremeden okuyup duruyorum kitabı.😕




7 Şubat 2019 Perşembe

28 Gün Meydan Okuması #6-7

Gün #6-7

GÜN 6- Geldik dinlemekten bıkmadığım yedi şarkılık listeye 😀


Müzik dinlemek sevdiğim bir şey. Genellikle beni geçmişe götüren şarkılar vazgeçemediklerimin. Anısı olan, üstünde bir koku taşıyan, beni bir yerden başka bir yere götüren şarkılar her zaman dinlediğim şarkılar olmasa da yüreğime iyi gelenler. Şarkıların da üstünde bir rayiha var. 
Annem, hani şu güne çok erken başlayan insanlar vardır ya onlardan biri. Akşam erken yatar, sabah da erkenden kalkıp kalkmayanlara söylenir. Beni ve kardeşlerimi söylenmeden uyandırdığı bir pazar sabahını anımsamıyorum. Pazar sabahlarının dışındaki her yeni sabah da ise mutfakta 😀 Çay çoktan demlenmiş, yumurtalar fokurduyor, peynir ve zeytin masanın üstünde. Çay bardaklarının dizili olduğu mutfak rafının kenarında da eski radyo. Küçük bir el radyosu bu radyo ama benim için bir radyodan öte bir teyp. Çünkü ne zaman mutfak kapısından içeri adımımı atsam Zeki Müren'in sesi karşılıyor beni. Genellikle hep aynı sözlerle:

"Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında,
Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında."

Annem Zeki Müren şarkıları benim için. Babam Can Etili, Belkıs Akkale, Ruhi Su, Arif Sağ.

Annemin hiç vazgeçmediği radyo sevdasını babam plaklarla dindiriyor. Evde ellememen gereken şeylerin başında geliyor plaklar. Çizilmemeliler. Şimdi düşününce aile büyüklerinden çok Can Etili, Belkıs Akkale fotoğrafları gözümün önünde.

Ben liste yapacaktım değil mi dostlar?
Benim şarkılarımı Kuzey'e sormak lazım belki de. 
Onun bilmediği anısı olan şarkılar çok bende. Mesela Sezen Aksu ve Gülümse albümü Yalova demek. Onun şimdiki yaşındaki zamanlarım. Madonna, Like A Prayer ortaokul yıllarım. Yeni Türkü, tüm hayatım.
Zülfü Livaneli ilk konserim. 
Karlı Kayın Ormanı, annem ve babamla gittiğim ilk deniz tatilimizde bir ateş etrafında toplanmış büyükler tarafından söylenirken dinlediğim ve ezberlediğim ilk gerçek şarkı. 

Benim şarkılarımı hep sevdiklerim söylüyor. Aile büyüklerimle, kuzenlerimle birlikteysem hep saz, rakı eşlik ediyor. Anılar bugünlerde her işime karışıyor, beni alıp hep geçmişe götürüyor. Liste dediğin nedir ki? 😀

Merak edenler için daha önceden yaptığım bir sevdiğim şarkılar listesi var. BURAYA TIK TIK...

GÜN 7- En çok neyi özlüyorsun bu hayatta?

Babamı... 

6 Şubat 2019 Çarşamba

28 Gün Meydan Okuması #4-5

Gün #4 Hava nasıl olursa dışarı çık😀 Bak bakalım ne var sağında, solunda?

Ya, evet! Yarasalar😎Öyle kafalar terste mutlu mutlu yaşıyorlar.

Ezgicim, "Hava nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun. Bahane istemem çıkın dışarı yürüyün." demiş. Çok zor. Sahiden bunu yapmayı çok isterdim ama vücudum an itibariyle bunu yapacak durumda değil. Jetlag olmamakla uğraşıyorum. Muvaffak olamıyorum. An itibariyle saat 16.00 ve benim gözümden uyku damlıyor. Öncelikli hedefim akşam 8'e kadar dayanmak. Akşam televizyonda Meg Ryan'ın bir filmine denk geldim: French Kiss. Baktım Selçuk da benimle seyrediyor. Şaşırdım tabii. Genellikle çekik gözlülerin çektiği tüm kavgalı dövüşlü filmleri, Netflix'in yine kavgalı, dövüşlü, kafa koparmalı tüm dizilerini seyreder. Ama benim romantik komedilerimin yanına mecburiyet dışında uğramaz. Şaşırdım tabii. 

"Aaa, sen benimle romantik bir komedi mi seyrediyorsun?" dedim. 
"Kumandaya uzanacak halim yok." diye cevap verdi.

Sonra bir müddet sessiz sedasız filmi seyrettim. Yine çok sevdim ben bu kadını tabii. Ama sonra gözüm kapandı. Meg Ryan'ın vücudu yavaş yavaş gözümden silindi, alt yazılar kayboldu.

"Yatsak mı?" dedim Selçuk'a. 
İkiletmeden ayaklandı. Kuzey'in odasına bir uğrayalım dedik ki, ne görelim? Oğlanın pireleri çoktan uçuşmaya başlamış. Nihayetinde odaya vardık. Yatak örtüsünü zorlukla yatağın üstünden çektim. Kocaman bir kalorifer böceği düştü yere. Uyku haliyle bağır çağır, Selçuk katil oldu geçenin o saatinde. (Katil olmak için geç bir saat, takriben 8.30 falan) Nereden geldi bu böcek şimdi derken suçu kayınvalideme attım. Bahçeye açılan oda kapısından şüphelendim. Uykusuzluk insanı ne hallere sokuyor bakın. (Bir yazı öncesinde kayınvalidemi övüyordum oysa ki.) Yani demem o ki, sabah kalkıp yürüyüş yapamadım. Akşam yaparım diye düşünmüştüm. Hem meydan okumanın ilk yazısını sabah 6'da uyandığım için yazmıştım. Şimdi ben biliyorum ki akşam eve gidince uykum gelecek benim. Mümkün değil uyurken yürüyüş yapamam. Yapsam da bir şey göremem zaten.😴 (Ama söz veriyorum hafta sonu hem kendime hem de mime karşı olan sorumluluğumu yerine getirecek ve yürüyüşe çıkacağım.)

O zaman genel bir şeyden bahsedeyim. Olur mu?
Yürürken eler gördüğümden, kafamdan neler geçtiğinden... Çünkü benim kafa hiç susmuyor. Yoga yaparken konuşuyor, meditasyon yapmaya çalışırken kendisine sorular soruyor, bir roman okurken kahramanıyla sohbet ediyor falan. Ben yürürken de ya kendimle kavga ediyorum ya da sohbet. Gün içinde yapmam gerekenleri düşünüyorum, geçmiş güzel günlere dönüyorum, hayaller kuruyorum ve eski şarkılar dinliyorum. Sonra biraz yürüdükten sonra bir şey oluyor. Huzur geliyor bana. Kulaklığı kulağımdan çıkarıyor, dıçarıdan gelen kuş seslerini dinliyorum. Yürüyüşlerim genellikle site içinde oluyorum. Buraya ilk taşındığımız zamanlarda kuş seslerinden durulmazdı. Şimdi her yanımız doldu. Araçlar her zamanki gibi çoğaldı. Banliyöde yaşıyoruz diye mutlu olduğum yer şehrin oynak köşelerinden biri oldu. Olsun! Ne yapalım? İstanbul'un kaderi diğer şehirlerle birleşmek 😀

Gün #5- Bana ilham veren şeyler 👯

Fotoğraftaki yüzü görünmeyen bebe bizim yol arkadaşımızdı. En büyük ilham kaynağı. Ne geçiyor acaba aklından o an?
Ben gaza gelen, hayattan Keyif alan, kendiyle uğraşan insanlardanım.  Olmazsa, olmazlarım var. 😀 Yalnızlıktan sıkılmam, mutlaka yapacak bir şey bulurum. Çay demlerim hemen. Bahçeye çıkarım. Bir kitap alırım. Yüzümü güneş varsa güneşe, yağmur varsa yağmura dönerim. Bu sabah dışarda usul usul yağan bir yağmur var mesela. 


Bana en çok ilham veren şeylerin başında seyahat geliyor. 

Yaşadığım yerden uzak olmak (sorumluluklar, iş stresi, günlük stresler, ödenmesi gereken faturalar, okul vb) kendime dışardan bakabilmeme imkan veriyor. Bir hafiflik hissi ile doluyorum. Muhtemelen tüm seyahatlerim boyunca gün içinde hep yürüyor olmam da bu hissimi kuvvetlendiriyor. Bir kafenin camından dışarı bakarken bile mutluluk hücrelerimden yayılıyor. Her şeyi yapabilme gücümün içimde bir yerlerde saklı olduğunu düşünüyorum. Aklıma yazılacak bir sürü konu geliyor, kafamda dönüp duran (başlayıp başlayıp yarıda bırkatığım) o kitabın bölümleri birer birer önümde açılıyor. Dönünce yazacağımı düşünüyorum ama olmuyor. 😢 O yüzden seyahatler beni kendime getiren, inancımı tazeleyen şeylerin başında geliyor.


Spor yapan insanlar. 

Sürekli spor yapmak, sporu hayatının bir parçası haline getirmek çok zor bir iş. Samimiyetle söylüyorum çok zor. Bir hevesle gittiğin spor salonunda beş dakikanın sonunda pes ediyorsun. Mesela ben her yoga dersinin beşinci dakikasında hep kendime aynı soruyu soruyorum: Burada ne işim var benim? Neden kendime bunu yapıp duruyorum? 

Sonra ara veriyorum tabii. :) Seyahat oluyor, iş oluyor, evde yapılacak işlerim oluyor. Bahaneden çok ne var? O yüzden spor yapan insanlara tüm kalbimle söylüyorum imrenerek bakıyorum. Ne zor bir şeyi başardıklarını, başardıklarının altında azim, çok çalışma ve sabrın yattığını biliyorum. Yapamasam da spor yapan insanlar ilham veriyor bana. Sabahın köründe kalkıp da koşan bir insan nasıl olur da bir başkasını etkilemez? Genellikle ben bunu öğlen duyuyorum. Yemeğimi yemiş ve dinç oluyorum. Yarın ben de kalkıp yürüyüşe çıkacağım diyorum ama sabah oldu mu tüm o inançlı düşünceler yerini nefis bir uykuya bırakıyor. 😀 

Kitaplardan sayfalar...

Sevdiğim yazarları okurken yazma istediği ile doluyorum. Söyleyecek çok sözüm, anlatacak çok kelamım varmış gibi. Kitaplar, okuma yazmayı söktüğümden beri en yakın arkadaşım. O yüzden en büyük ilham kaynağım, huzurum.

5 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #1-2-3

Ezgissimo'nun Meydan Okuması- Gün #1-2-3

Avustralya'dan döner dönmez kısmetimde bir meydan okumaya katılmak varmış. Yorgunum elbette. Bu halimi lügatimden uzak tutmaya çalışsam da uçuşu sadece 19 saat süren, ara beklemesi ve havaalanı geliş gidişleriyle bir günü kolaylıkla tamamlayıp, ertesi güne sarkan bir yol halinden bahsediyorum. Bir de saat farkı var elbette. Ev ahalisi olarak iki gündür akşam 9'a kadar dayanmaya çalışıp sonra tavuk gibi yatağa düşüyoruz. Sabah 6'da da cin gibi ayaktayız. 


Gün #1- Bu neyden okumayı neden kabul ettim?

Neden etmeyeyim? Nefis! Bir kere tanıştığım ilk günden beri enerjisine hayran olduğum, pırıl pırıl Ezgicik başlatmış bu meydan okumayı. 💖 Avustralya seyahatinin son günlerinde canım Sibel de gördüm. "Şubat ayında her gün yazacağım." deyince heyecanlandım. Daha önce de Sibel'le kendi kendimize meydan okuduğumuz olmuştu. Bunca uzaktayken bile kalbimiz hep birlikte çarpıyor onunla. ❤️ Aklım kaldı yani. Aklımda Avustralya seyahatini yazmak var ama bundan da eksik kalmak istemedim. Bir kere yazmayı çok seviyorum. Yarım kalan bir sürü başlangıçlarım var ve an itibariyle de bir türlü odaklanamıyorum. Yazınca iyi oluyorum, hayata daha güzel bakıyorum, kalbimin ritmi düzeliyor, şu hayatta sanki kendim için bir şey yapmışım gibi hissediyorum. Herkesin iyileşme yöntemi başka. Kafamın dingin olması için yazmam bir gereklilik. Listedeki sorulara bakmadım bile. O kadar heyecanlandım.


Ben bu blogu açalı çok uzun zaman olmuş. Blogu ilk açtığım günü dün gibi hatırlıyorum. Nasıl mutluydum. Öylesine mutluydum ki bunu daha önce neden akıl edemediğime üzüldüğümü anımsıyorum. Çok renkli zamanlardı. Benim başımda kavak yelleri esiyordu. Bir yazı yazıyor, ardından birileri yorum yazsın diye hevesle bekliyordum. Çok sonraları gelmişti o ilk yorum. Şimdilerde o heyecanım yok. Yaşlandım sanırım. 😀 Hayat daha hızlı akıyormuş ve ben çaresiz duruyormuşum gibi geliyor. Bilgisayarın başına oturmak zor geliyor. Sanal dünya öyle hızlı ilerliyor ve tüketiyor ki bu dünyanın içinde ben kendimi tüketeyim istemiyorum. Böyle bir hâl var üstümde. Ama üstümdeki o yorgunluğu atmaya çalışıyorum. Yediğim tek bir kurabiyeden de, okuduğum tek bir satırdan da daha çok zevk almaya çalışıyorum. O sebepten bu ay ben de yazmaya çalışacağım. Sanırım şubat ayını da yazarken tüketeceğim. 😀

P.S: Bir de bu ay şöyle bir şey yapacağım. Meydan okuma etkinliğine katılan herkesin bloguna uğrayıp bir merhaba diyeceğim.

Gün #2- Bugün benim doğum günüm olsa, bana ne alınsa mutlu olurum?

Beni yoran tek şey iş. İnsan ilişkileri, kriz ortamında çalışıyor olmak, her gün alacak/verecek hesabının köşesinde durmak, rakamlara bakmak, parayı yönetmeye çalışmak, falan filan... O yüzden uzun zamandan beri, hayalini kurduğum gibi sağlıkla ve kafaca dingin olarak işi bırakmak istiyorum. Bir şeyi hunca tekrar etmekten de korkuyorum ama öyle! Sanırım en büyük istediğim bu. Bugün benim doğum günüm değil ama bu düşünce samimiyetle benim ilerideki 4-5 yıl için en büyük hayalim, en büyük ikramiyem.  😀 Biliyorum, bu cevap tam bugüne uygun değil ama öyle. 


Bugün benim doğum günüm olsa, en çok bana Paris bileti hediye edilmesinden mutlu olurum. Geride bıraktıklarım için hiçbir sorumluluk hissi duymadan sık sık Paris'e gitmek, kafelerde oturmak, müzelerde gezmek, leziz yemekler yemek. Evet, evet! benim hediyem bu. Sağolasın Ezgi. Bak sabah sabah yüzümü güldürdün. Bana kombine Paris bileti alın lütfen. Bir de ev istiyorum ama. Zamanın öyle bol olsun ki Paris'te, geri dönüş gününü düşünerek ayaklarıma kara sular inene kadar yürümeyeyim, kiraladığım evde geç sabah kahvaltıları yapayım. Yoruldum mu eve gidip, "Aman nasıl olsa, daha geride çok günüm var. Bugünü de pencere kenarında oturup Paris günlüğümü yazayım." diyecek kadar zamanım, iç huzurum olsun. 

Evet, evet! Doğum günü hediyem bu. Paris ❤️

Gün #3- Bizim evde her daim pişen yemek ne ki?

Bak bu zor soru işte. Bizim evde yemek işi pek benim üstümde değil. Çok yıllar önce yapıyordum ama Kuzey doğduktan sonra o işi hep üstümden alacak birileri oldu. Şükürler olsun. En başından beri Kuzey'ciğime bakan, bizi kollayan bir ciciannemiz vardı. Şimdilerde kendisi annemiz gibi oldu. Kuzey'in gelişiminde öyle büyük emekleri var ki ona hep gönülden teşekkür ediyorum. O bizimle birlikteyken bize de nefis yemekler yapardı. Selçuk'un favorisi ciciannemizin yaptığı kızartmalardı. Ondan daha güzel kızartma yapan insan tanımadığım ben bu hayatta. Ben ciciannenin her yemeğini çok severek yerim. Sanırım yemeklerinden çok yemekle birlikte sunduğu anne şefkatinden kaynaklanıyor bu. Kedi gibi ona sığınmayı çok seviyorum. Bir de yaptığı her yemeği öve öve sofraya koyması var ki yeme de yanında yat durumu var. 😀 Yemeğin kendinden çok ciciannenin yaptığı yemeklerin hikayesini seviyorum. 


Bir de Selçuk'un annesi var. Onun da varlığına şükürler olsun. Şimdilerde annemiz bizimle. Evimiz neşe, huzur ve yemek dolu. Hiç durmadan pişiriyor Perihan Anne. O bizimleyken ben hep rejimdeyim. Çünkü kendime bir sınır koymazsam, beynimi diyet yaptığım fikrine kilitlemezsem vay halime. Pazar öğleden sonra evimize döndüğümüzde anneciğimizin bizi sevgi ve yemeklerle karşıladı. Mutfak masasının üstünde sırf tatlı kategorisinden kabak tatlısı, üzümlü kek ve bir tepsi şekerpare vardı. Herkes için ayrı bir tatlı. Perihan Anne hangi yemeği güzel yapar sorusunun cevabına gelirsek bunun tek bir cevabı var: Her şey. Kendisi bu dünyaya insanları doyurmak için gelmiş. 

Peki ben ne yaparım bizim evde? Angarya yemekler. 
Ama bizimkilere sorarsanız en güzel yaptığım şey pilav. Pilavın tarifini vermiyorum arkadaşlar. Pilavın tarifi mi olur Allah aşkına? Onlar bilmiyorlar ama tek kandırmacam içindeki et suyu ve pilavı azıcık lapa yapmam. Kendim tane tane pilavı sevmediğim için öyle pilav yapmıyorum. Bizimkiler de benim yaptığım ve sıcak sıcak önlerine koyduğum pilava bayılıyorum. her seferinde pilavı önlerine onlar çok açken sürüyorum. Böylece şanım sürüyor. 

Bir de ekmek yapıyorum. Çok güzel ekmekler yapıyorum ama 😍 Dünyanın en güzel ekmekleri bence bizim evde pişiyor. Çünkü ekmeklerin içine yaparken hep Fransız şarkıları katıyorum. Sabrımı deniyorum her bir ekmekte. Kendime şaşırıyorum ve ekmek yaptığım zamanlarda kendimi daha çok seviyorum.