28 Şubat 2019 Perşembe

Avustralya Gezi Notları-1

Avustralya seyahatini unutmamak için geriye dönüp sık sık bakıyorum. Rüya gibi; hep güzel anlarıyla aklımda. Anılarımdan silinmesin, izleri zamana yenik düşmeden derinleşsin diye bir an önce yazıya dökmek istiyorum. Üstünden yıllar geçse de kafamı geriye her çevirdiğimde, "Ah güzel Avustralya!" diye anımsayacağım yeşilin, mavinin içindeki bu cenneti. Gün geçtikçe, bildik hayatın işi gücü içinde yoğruldukça Avustralya seyahati bir serap gibi ben yaklaştıkça uzaklaşıyor. Neyse ki bu seyahatin tatilin ardından bile peşimizi bırakmayan yüklü bir kredi kartı faturası var da dünyanın bir ucundaki başka bir kıtaya gittiğime inanıyorum. 😀😀

Avustralya Kıtasına Gitmenin Ucuz Yolları 😂


"Avustralya'ya nasıl az para ödeyerek gidersiniz? Avustralya'da ucuz tatilin yolları..." konulu bir blog yazısı olmayacak bu. Olmasını çok isterdim ama mümkün değil. Aktarmalı iki uçuşun toplam uçuş saatinin 19 saat olduğunu düşünürseniz, ve bu uçusun 14 saatlik uzun kısmının 8 saatini okyanus üzerinde tamamladığınızı aklınızdan şöyle bir geçirirseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sırf bu uzun uçuş bile Avustralya seyahatinin neden bir seferlik bir seyahat olacağını açıklar zannımca. 😀
(Aklıma, "Ne yani Yeni Zelanda'yı görmeyecek miyiz?" diyen arkadaşlarım girmeye çalışsa da ben hâlâ durup durup bir türlü bitmeyen uzun uçak yolculuğunu düşünüyorum. ) 

"Avustralya hayaldi, gerçek oldu" diyerek başlıyorum eteğimdeki incileri dökmeye. 

Avustralya'ya gitme hayalini kuranlar neleri bilmek isterler? 


Uçak bileti meselesi. Biz aylarca uçak bileti baktık. Avustralya güney kutbunda olduğundan (biz kış yaşarken onlar yazı yaşıyor) ve çocukların sömestir tatili de bizim için en müsait zaman olduğundan gitmek için ara tatil zamanını tercih ettik. Uçak bileti konusunu yan komşumuza emanet ettik. Ondan daha iyi fiyata herhangi bir uçak bileti bulacak birini düşünemiyorum. O yüzden emin ellerdeydik. Aktarma yapacağımız kesindi zaten. Yine de tatilimizin süresi belliydi. Bu yüzden az aktarma yaparak hem zamandan hem de enerjimizden tasarruf etmek istedik. En uygun uçak biletini Etihad Havayolları'ndan  Abu Dabi aktarmalı olarak aldık.  Daha önce de bir kez Etihad Havayolları ile yolculuk yapmış ve çok memnun kalmıştık. Havayolları artık her şeyi parayla satıyor. Koltuğunuzu önceden kendiniz seçmek isterseniz para ödemek zorundasınız. Artık tüm havayolları Pegasus olmuş. Buna rağmen koltuk aralıklarını dar bulmadık ve uçak içi eğlence sistemi vardı. Yemeklere gelince, uçak yemeklerinden hiç hoşlanmadığım için burada da yemedim. Bu yüzden pek bir fikir beyan edemeyeceğim.

Avustralya'ya buradan götürdüğümüz abur cuburlar falan sokuluyor mu?


Hayır, sokulmuyor. Uçakta size bir kağıt dağıtıyorlar. Yanınızda ilaç, tohum, kuruyemiş falan var mı tipinde sorular var içinde. Hasta mısınız, ateşiniz var mı? Başka bir kıtaya gittiğiniz için sizin bu bakir coğrafyaya bir şey taşımanızı istemiyorlar. İlaç derken elbette zararlı ilaçlardan bahsediyorlar. Uyuşturucu madde içeren falan. Amma ve lakin, Avustralya'ya yaklaşmadan önce tv ekranınızda şöyle bir ibare beliriyor. Türkçe'ye matrak bir şekilde çevirmek gerekirse şu tarz bir şey: 
  "Beyanınızı doğru verdiniz mi? Yanınızda yasak bir şey yok, değil mi? Varsa, bildiriniz! Biz bulursak, Yok çantamı annem hazırlamıştı, ay ben bunu unutmuşum falan anlamayız. Ona göre!" 
Orada yaşayan arkadaşlarımız da çantamızda fazladan gofret, çikolata gibi şeyler bırakmamamızı söylemişlerdi. Yolun sonuna doğru hostesler ellerinde bir torbayla gezip tüm abur cuburu yolculardan topladılar. Benim atlamadığım ve beyan ettiğim tek şey ilaçlarımızdı. Hafif ağrı kesiciler ve ne olur ne olmaz diye yanımıza aldığımız antibiyotik benzeri ilaçlar.... Ülkeye girişte sordular, beyanımızı ciddiyetle gözden geçirdiler ve çantamızı kontrol ettiler. Çok kibardılar ama bu durum insanda biraz stres yaratıyor. İlaçların ne için olduğunu sorup sonra da ülkelerine buyur ettiler. Ben yine Avustralya'ya gidecek olsam yine adamların isteklerine saygı gösterir, yine istemedikleri bir şeyi ülkelerine sokmam. Bunun dışında her şey çok kolaydı. 


Avustralya'da telefon hattı meselesi...

Turkcell ve Vodafone'un bizi öpmesini istemediğimiz için daha hava alanından çıkmadan pre-paid diye tanımlanan bir ay geçerli hazır karttan aldım. Aldığımız yer BURASI. Çok akıllıca bir şey yapmışım. Doğru hatırlıyorsam 35 Avustralya Doları ödedim. Kaldığımız iki hafta boyunca da interneti bol bol kullandım ve etrafımdaki gençlere kullandırttım. 😀

Avustralya'ya vize var mı?

Olmaz olur mu? Türklere her yerde vize var. Yeşil pasaport durumunu bilmiyorum ama bizim gibi bordo pasaportlular vizeye başvurmaktan ve para ödemekten kurtulamıyor. Gitmeden bir sürü evrak hazırlayıp bir vizeci aracılığıyla Şişli'deki vize merkezine başvurduk. Ailecek birkaç saatimizi kaybettik. "Bir terslik çıkmaz inşallah!" diye düşünürken ertesi gün online vizelerimiz mail adresimize ulaştık. Avustralya yolunda her şey çok güzel ilerledi.

Otel, araba işi, Avustralya doları, okyanusta deniz keyfi...

Minicik bilgiler vereyim. Didaktik olmuyor değil mi yazdıklarım? Anı kısmına da geçeceğim yavaş yavaş. Şu bilgi kısmından daha çok o kısmı güzel aslında. Sizler de onları okumak istiyorsunuz biliyorum ama olsun. Belki birilerinin işine yarar bu yazdıklarım. 

Biz bilindiği üzere bu seyahatimizi Kuzey'le yaptık. İyi ki de öyle yapmışız. Seyahatin her aşamasından büyük keyif aldık. Kuzey'le seyahat edince bu tatilimizde otellerde kalmak yerine genellikle apart otellerde kalmayı tercih ettik. Melbourne otel işini Selçuk halletti. Grand Ocean Road üzerinde üç aile birlikte aynı evde konakladık. Evler muhteşem ötesiydi. Sydney ve Tazmanya'da da Selçuk ve Kerem otel işini üstlendi. Çok doğru seçimler yapmışlar. 

Gelelim nerelerde kaldığımıza.

İmagine Marco Otelinden görülen Melbourne manzarası. Görsel: Buradan

Melbourne'de şehrin merkezinde bir gökdelende kaldık: IMAGINE MARCO. Gece olup da odamıza döndüğümüzde ışıklar içindeki Melbourne penceremizin hemen dışındaydı. İki oda olmasına en çok Kuzey sevindi. Gece kaçta yattığını kontrol edemeyen bir anne malum annelerin en güzelidir. Değil mi?
İki gece bu otelde kaldıktan sonra valizlerimizi lobide bırakıp üç günlük Grand Ocean Road (Büyük Okyanus Yolu) gezimize çıktık. Bu otelin en güzel yanlarından biri de kiraladığımız arabayı ücretsiz olarak otelin otoparkına bırakabilmemiz oldu. Bir de çok güzel bir havuzu vardı ama yorgunluktan bakamadık bile.😀

Grand Ocean Road gezimizi uzun uzadıya anlatacağım çünkü Avustralya'ya giden herkesin bu geziyi yapmasını isterim. Anlattığımda durduğumuz her yeri de bir bir sıralayacağım. Şimdilik yol üzerinde iki evde kaldığımızı söyleyeyim. 

Yola çıktığımız ilk gün Apollo Bay'de kaldık: The Sandcastle.

Apollo Bay'deki evimiz: The Sandcastle
Bu ev 6 yatak odalı bir evdi. Viktorya tarzı evler gibi bir balkonu vardı. Bahçede oturup barbekü yaptık. Şarap içtik. Bir hayli de çekirdek çitledik. Başımızın üstünde milyonlarca yıldız vardı. Köftemi afiyetle yer, biramı içerken güney yarımkürede bir kuzey yıldızının olmadığını öğrendim. Coğrafya dersinde bunlar anlatılmış mıydı bilmiyorum. 😀 Sanırım hiç dersi dinlememişim. Hatta burada bizim bildiğimiz takım yıldızlar da yok. Büyük Ayı yok, Küçük ayı yok. 😢 Hala bu bilgiyi içselleştiremiyorum. Bu evle ilgili en belirgin hissim orada o gökyüzünün altında kendimi çok mutlu hissettiğim. 

Sonra sabah kalktık, yola devam ettik. Bir sürü yol hikayesi edindikten sonra o gece de Port Campbell'da kaldık. Burada kaldığımız ev güzel diye tanımlamam mümkün değil. Sanırım rüya ev falan diyebilirim. Öyle muhteşemdi. Karşınızda: ANCHORS BEACH HOUSE

Foto: BURADAN
Ev o kadar güzel döşenmişti ki ertesi sabah bizi uğurlayan evin sahibi hanımı nerdeyse İstanbul'a davet edip müsait bir zamanında bizim evi de dekore etmesini rica edecektim. Kiralamak için dekore edilmiş bir evin bu kadar ince bir zevkle döşenmiş olması beni çok şaşırttı.

Grand Ocean Road'u bitirdikten sonra gecenin bir yarısı yine kürkçü dükkanına yani İmagine Marco Oteline gri döndük. Üç gece daha konakladık Melbourne'de. 

Sonra ver elini Tazmanya, yani Hobart. 
Burada eski tarz bir otelde kaldık. Yine her şey çok güzeldi. Tamam, sevmeye gönlüm var biliyorum ama sahiden her şey çok güzeldi. Çok güzel planlanmıştı. Yolculukta emeği geçen herkes görevlerini aşkla yapmıştı sanırım. Burada HADLEY'S ORİENT HOTEL'de konakladık. Otelin ismi de otelin yaşatmaya çalıştığı zaman dilimi de bana Hemingway'in ilk karısı Hadley'yi anımsattı. Romantizm benim işim!

FOTO: ŞURADAN

FOTO: BURADAN

Bu oteli o kısma kadar gelebilirsem uzun uzun anlatacağım. Mesela fotoğrafta uyumak için yastık yok ya, onlar yatağın ayak ucundaki sandığın içinde paketlenmiş vaziyette. Akşam üzeri gelip yastıkları değişip yatağı hazır hale getiriyorlar. Ben hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüm. Çay, kahve, sıcak çikolata... Birkaç gün tatlı hayat yaşadık biz buralarda. 

Neyse lafı uzatmadan son otelimize geleyim. Sydney'ye geldik bile. Tatil bitti sayılır. Sadece beş güncük kaldı. 😀 Sydney'de paraları bitirdiğimizden olsa gerek daha standart bir otelde kaldık: MERCURE SYDNEY  😀

Açık söylüyorum bu otelin en güzel yanı muhteşem açık büfe kahvaltısıydı. Her sabah iki yumurta ya da çırpılmış yumurtaya adam başı 12-16 Avustralya doları arası bir para ödediğimiz düşünülürse seyahatin son günlerinde kahvaltıdan son derece mutlu kalktığımızı düşünebilirsiniz. Resmen sabahları daha mutlu uyandım. Çayımı, kahvemi bol bol içtim. Sonra da şehri gezmeye çıktım. 

Elektrik prizi işi

Önemli konu. Seçeneğiniz yok. Ya bu priz işini çözeceksiniz ya da çözeceksiniz. Bizim buradan götürdüğümüz multi adaptör işe yaramadı. Mecbur bir yerden aldık.



Adaptör elimizde kaldığına göre mecburen bir kez daha gideceğiz Avustralya'ya. 

Araba kiralama işi bombaydı elbette. Bize göre ters bir trafikte araba kullanmak zorunda kalan ve şükür ki bunu başarıyla tamamlayan Selçuk seyahat boyunca yola konsantre olmaktan benimle tek kelime bile etmedi. 😉 "Yahu araba kullanırken konuşamıyor musun sen?" deyince bana çemkirdi. Takdir edilmeyi bekledi. Şaka bir yana, zor bir işti yaptığı. Beyin o kadar sağ taraftan araba kullanmaya alışmış ki soldan akan bir trafiğe adapte olmak hiç de kolay değil. Neyse ki yola düştüğümüz Grand Ocean Road boyunca önümüzden seyreden arkadaşımız vardı. Dibinden ayrılmadan onu takip ettik. Trafik de o kadar düzenli ve insanlar birbirine o kadar saygılı ki hiçbir sorunla karşılaşmadık. 

Okyanus hikâyeleri pek daha sonra gelecek. 
Anlatacak çok şey var. Nereden başlasam, nasıl anlatsam?

21 Şubat 2019 Perşembe

Blog maceramı okumak ister misiniz?

Gün #17- Takıntılarım ve ben 😀


Bazı objelere takıntılı olma durumum var ne yazık ki. Uzun zamandan beri benimle olan eşyalarıma gözüm gibi bakıyorum. Mesela lise yıllarından beri kullandığım mavi renkli bir 0.5 kalemim var. Kimselere vermek istemiyorum, kimsenin kullanmasını da istemiyorum. Uğurlu kalemim o benim. Dili olmasa da bana anımsattığı çok şey var. Ben şu malına sahip çıkan insanlardanım. Hediye vermeyi çok severim. Bir hediye alacaksam uzun uzun gezinir, hediye vereceğim kişinin ruhuna uyan bir şey almaya çalışırım. Bunun yanında eşyalarıma da sahip çıkarım. Kuzey çok dağınık. Selçuk, ona çektiğini kabul ediyor. Çantasına bir gün koyduğu kalem ikinci gün asla olmuyor. 😀 Sorunca, falancaya verdim diyor. Alt tarafı bir kalem diyor. İşin kötü yanı, kendisi de başkasından bir kalem ödünç alırsa aynı muamaleyi yapıyor. Ya bir yerde bırakıyor aldığı kalemi, ya çantasına atıp eve getirip ertesi gün kaybediyor. Oğlum, başkasından ödünç aldığın şeye kıymet ver lütfen, iade et deyince de, "ne olacak alt tarafı bir kalem!" deyiveriyor. 

Geçenlerde benim bu mavi kalemi kalemkutusuna atıp okula götürmüş. Elbette ki kalem kutusunu unutmuş. İlk defa bunda bir telaş! "Söz veriyorum getireceğim kalemini. Kalem kutusunun içinde." dedi. Ben de, "Gelmezse, sen de eve gelme." dedim. Neyse ki hem oğlan hem de kalem geldi eve. 

Demem o ki, mavi kalemim, seyahatlerden severek aldığım kalem kutularım, anne evimden getirdiğim artık yıkana yıkana çizilen cam salata kasem çok şey ifade ediyor bana. 

Gün #18- Not defterim: Aklıma takılanlar, geçen günler, gülen yüzler...

Aklımda nice soru. Gün içinde bir fırsat yaratırsam kendime dönüyorum hep. İç sesime yani. En çok onunla konuşuyor, onu dinliyor, ona anlatıyorum kendimi. Ara ara üzüyor beni. Başkalarından daha çok dokunuyor söyledikleri. Yine de dönüp dolaşıp ona sığınıyorum. Günlerim akşam oldu mu salonun köşesindeki koltuğa kıvrılıp okuyarak geçiyor. Bana iyi gelen şeyleri yapmaya çalıyorum. Kitap okumanın dışındaki şeyleri pek başaramıyorum. Öğlen iş arası kaçıp yogaya gidemiyorum ya da sabah erkenden kapıdan adımımı atıp yürüyemiyorum. Yıllardır istikrarla yaptığım yegane şey çay içmek ve kitap okumak. Hayat, bir kitabın sayfalarının arasındaysam ve bir bardak çayı yudumluyorsam nefis geliyor. Uzun zamandır eve aldığım dergileri okuyamıyorum. Sehpanın üzerinde öylece beni bekliyorlar. Onları okumak, hayalini kimseyle paylaşmayacağım bir gezi planı yapmak aklımda. Şöyle araba sırtında bir seyahat. Köy, köy gezmeli, durduğun her köyde bir dondurma yemeli. Yeni bir seyahatten dönmeme rağmen başka bir seyahati hayal ediyorum. 

Söylemezsem duramam. Harry Potter okuyorum yine. Melez Prens'i. Harry'yi, Ron'u bir kenara koyarsak en çok Hermione'yi seviyorum. Bir de şu Luna var. Tuhaf kız. Keşke Rowlings bu karakteri daha çok işleseymiş diye düşünüyorum. Böyle bir şey geçiyor aklımdan. Selçuk yine ailemizi diziden diziye sürüklüyor. Hep beraber Umbrella Academy'ye başladık. Şimdilik sadece iki bölüm. Aramızda süre gelen kitap okuma yarışı devam ediyor. Hâlâ yarışı bırakmamış olması şaşırtıyor beni. Acaba bu hırsı daha ne kadar devam eder diye merak ediyorum.😀 Olmadı, iş seyahatine çıksın diye destekleyeceğim onu. Bu meydan okuma işinde sınıfta kaldım. Tam yakalayacakmış gibi oluyorum. Tekrar gerilere düşüyorum. Şubat ayını aksayarak da olsa tamamlarsam Avustralya'yı yazmak istiyorum. Avustralya'yı yazmak istememin tek sebebi benim. Muhtemelen bir daha gitme şansımız olmayacağı bu muhteşem ülkeyi, kıtayı sırf kendim için bile olsa yazmak istiyorum. Orayı düşününce kalbim heyecanla çarpıyor.

Gün #19- Blog maceram...

Şimdi bakın. Hayatta iyi ki yaptım diye çok mutlu olduğum, kendi kendime övündüğüm birkaç şey var. Bunlardan biri ömür boyu en iyi arkadaşım olan kocamla evlenmiş olmam, Kuzey'ciğimi doğurmuş olmam, doğru dostlar edinmem ve bu blogu yazmak. 

Blogumu açtığım, elimden geldiğinde yazabildiğim ve bu yaptığımdan bunca (dünyalar kadar) keyif aldığım için çok mutluyum. Geriye dönüp bakacak olursam ilk blog yazımı 1 Şubat 2010 yılında  basit bir merhaba diyerek yazmışım. Üstünden kocaman bir 9 sene geçmiş. Şimdi yazarken şok geçiriyorum. (Bu gerçek olabilir mi? 😳)
İşin tuhaf yanı, blog yazmaya karar verdiğimde blog dünyasından bi' haberdim. Takip ettiğim hiçbir blog yoktu. Bu fikir nasıl oldu da aklıma geldi hiçbir fikrim yok. Sadece etrafımda olan bitenden çok sıkıldığım bir dönem olduğunu anımsıyorum. Hayatın "Hadi içelim, güzelleşelim." formatında döndüğü, aynı günlerin ardı sıra birbirini takip ettiği günler. Etrafımdaki herkesten sıkılmış, aynı muhabbetleri tekrar tekrar yapmaktan bunalmıştım. Yazmak, ruhuma iyi gelecek bir şeyler yapmak istiyordum. Kitaplardan, dergilerden, keyif aldığım şeylerden, hayallerimden bahsetmek istiyordum. ilk yazımı, yorum gelsin diye beklediğim onca zamanı çok iyi hatırlıyorum. İçimin umutla dolduğu, bir şeyi yapmaktan çok ama çok keyif aldığım zamanlardı. Şimdilerde hayat o günlerdeki kadar heyecanlı gelmiyor bana. Tüm duygular zamanla eskiyor sanırım. Bloga yazmanın verdiği keyfi hep ayrı yerde tutmaya çalışsam da, keşke Türkiye'de blogların değeri yeteri kadar bilinse, ig'de iki fotoğraf paylaşan blogger diye kendini adlandırmasa diye düşünüyorum. Çünkü yazmak emek istiyor ve emek verenlerin kıymeti bilinsin istiyorum.

Diyeceklerim bu kadar hakim bey! 😀


17 Şubat 2019 Pazar

28 Gün Meydan Okuması #Gün15-16

Gün 15- En çok merak ettiğin bir şeyi araştır, millete de bir faydan dokunsun.


Bugün biraz daha bilgisayar başında vakit geçirirsem sanırım meydan okumada olmam gereken günün paçasından yakalayabileceğim. Gel gör ki, bu soru beni biraz zorladı. Belki araştırmacı-gazeteci modunda olmadığımdan olabilir, belki de yorgun olduğumdan. Genelde kitaplarla, şehirlerle ilgili şeyleri merak ederim ben. Mesela yan komşunun evine gece yarısı gelen adamı, kimin kiminle görüştüğünü, insanların hayatlarındaki mahrem yanları merak etmem. Selçuk, benden meraklıdır. Bazen insanlara sorduğu sorular karşısında hayrete düşerim. O da, yakın bir arkadaşıma merak edip de sormadığım sorular karşısında dehşete düşer. 

"Nasıl yani? Sormadın mı bunu?" der gözlerini gözlerime dikerek. 
"Yoooo!" derim sakince. "Hiç aklıma gelmedi."

O yüzden bu soru böyle birden bire gelince son günlerde neyi merak edip de öğrenemediğimi düşündüm. Sanırım ev ahalisinin hali beni dış dünyaya kapadı. 
Mesela birileri gerçek bir konuya cevap vermek istiyorsa an itibariyle Kuzey'i anlama kılavuzunu çözüp onu elime vermesini rica edebilirdim. Gerçekten bir ergen beyninin nasıl çalıştığını merak ediyorum. Nasıl bu halden çıkılır? Bir ergenle nasıl konuşulur? Bir ergenle başa çıkmaya çalışırken hangi yatıştırıcıları kullanmak gerekir?

Şu aralar takıldığım konular bunlar. Onun dışında hâlâ okuduğum kitabın etkisindeyim. Sekizinci Hayat'ın yazarı Nino Haratischwilli'yi merak ediyorum. Kimdir, nasıl yazar, bir insanın içinden nasıl böyle bir öykü ve bunca kelime çıkar?

Maruzatım budur. 😀

Gün #16- 10 maddelik liste....

Yazmakta bu kadar geç kalınca tıkandım tabii. Yaz, yaz biymiyor gibi geliyor. Bir de bir konudan başka bir konuya atlarken kafam iyice karışıyor.
Evin halinden bahsedeyim azıcık. Selçuk'la kitpa okumak konusunda çarpışıyoruz. Bir senenin sonunda benden daha çok kitap okuyacağını iddia etti. Ben de, "Zor o iş!" dedim. Şaka yapmıyordum. Hırslı değildir Selçuk. Ama adamcağız hayatının ilk hırsını bana karşı yaptı sanırım. Nereye gitse elinde bir kitap. İşe kitapla gidiyor, akşamları harıl harıl kitap okuyor. Kafasını kitaptan kaldırmıyor, konuşmuyor. Eee, benim ne kadar hırslı olduğum malum zaten. Bu sene nasıl geçer bilemedim. 😀

O yüzden benim liste okuduğum kitapların listesi olacak. Selçuk da ensemde ayrılmadan ilerliyor. Vallahi nefesini hissediyorum. O kadar diyeyim.

1- Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu- Şermin Yaşar
2- Temiz Aile Çocuğu- Caner Alper
3- Filamingolar Pembedir- Aslı Perker
4- Okul Sıkıntısı- Daniel Pennac
5- Aylaklar- Melih Cevdet Anday
6- Esir Şehrin İnsanları- Kemal Tahir
7- Sekizinci Hayat- Nino Haratischwilli
8- Zamanı Durdurmanın Yolları- Matt Haig
9- Harry Potter- Melez Prens- J.K.Rowlings


Şimdilik okuduklarım bu kadar. Harry'yi okumaya devam. 😉


16 Şubat 2019 Cumartesi

28 Gün Meydan Okuması #Gün 14

#Gün 14- Nasıl hissediyorsun kendini?


Köşeli harfler gibi ruhum. Çıkıntılar yapıyorum dışa doğru. Bir arada durmaya çalışırken dışa doğru dallanıyor, huysuzlanıyorum. El ayak çekildi evden. Herkesin bir işi varmış. Dış kapının sert sesi kulağıma gelince içim boşaldı birden. Derin bir sessizlik oradan mutfağa, oturduğum yere uzandı. Evin bildik melodisi çalmakta yine, ocakta demlenen çayın sesi. Bana en çok huzur veren ses. Gitmem gerek benimde. Yapacak çok işim var. Tam gitmeye hazırlandığım o anda kaldım yerimde. Ortada duran kahvaltı masası, bardağımda yarım içilmeyi bekleyen çay, tek başıma olmak iyi geldi. Kuzey’in kitabı masada. Unutmuş. Akşam kızacak bana. “Olmuyor anne böyle! Görevlerini aksatıyorsun.” diyecek.
Şakayla söyleyecek bunu. Kızdırmamaya çalışacak beni çünkü aslında biliyor ki onun çantasını toplamak benim görevim değil. O yüzden arada koymayı atladığım birkaç kitabı affedecek, susacak. Ben her zamanki gibi bana kalmayan vakit için söylenip dursam da evin her bir bireyin önceliği benden önce gelecek. Bunu artık kalben kabullendiğimden kendimi böyle sevmeye çalışacağım. Çok bunaldığım zamanlarda, “Kaç yıl daha bu evdeki Kuzey?” diyecek devam edeceğim yola. Zaman zaman Selçuk’un hayatımda olmama ihtimalini aklıma getirip yorulduğum yerde yine huzurun tatlı köşelerinden birine sığınacağım.

8. Hayat’ı okuyorum şu günlerde. İçinde anlatılan hayatlar gibi hemen bitmeyecek bir kitap. Kitabın uzunluğu bir yana öyle küçük puntolarla yazılmış ki okurken de yanında taşırken de yoruyor insanı. Hikâye böyle güzel olmasa, insanı böyle sarmasa bir kenarda bırakılabilir belki. Olmuyor. Sürükleniyor insan. İnsanlık acıları tüm insanları bir yerde birbirine kavuşturuyor. Günlük sıkıntıların aslında pek de bir şey olmadığını düşünüyorsun kısacık bir anlığına. Sonra yapmak istediklerin, yapamadıkların, canının çektiği ama muktedir olmadığın onca şey geliyor aklına. Huysuz bir ihtiyar olmadan önce huysuz bir ihtiyar gibi davranmaya başlıyorsun. Keşke’leri bıraksan da bir yere, başka bir kelime  çıkıyor içinden. Daha önce hiç tatmadığın bir kelime. İsmini bilmiyorsun o kelimenin. Sızısını duyuyorsun sadece. Hayatın bir şeylere sığınarak geçiyor.

Ketil Bjornstad çalıyor şimdi. The Grave. Hayat bir şaka olmalı.
Başka bir şey olamaz zira.

-->
14 Şubat Perşembe

28 Gün Meydan Okuması #13

#Gün 13- Bugün görsel zevk günü. Bakmaya doyamadığım internet hesapları ile tanıştır bizi. 


Farkındaysanız hep geriden geliyorum çünkü yapmak istediklerime vaktim yetişmiyor. Sabah çok erken başlıyor tempom. Her şeyi yapmak istiyorum. Kuzey'i sabahları ben uyandırmak istiyorum. Öyle olunca sabah erken kalkıyorum. Sonra kahvaltı falan derken vakit ilerliyor. İş saati geliyor. Arabaya binip işe gidiyorum. İşe girdiğim andan itibaren tüm zaman kavramım kayboluyor çünkü akan zamana benim planlamam mümkün olmuyor. Gelenler, gidenleri yapılması gekenler, hesaplar, gidilmesi gereken müşteriler derken akşam oluyor. Ve ben akşamın nasıl olduğunu anlamıyorum. Arada ekstra bir sürü şey çıkıyor. Evin eksikleri, mutlaka benim halletmem gereken işler, Kuzey'in okulu, doktor randevuları falan filan. 

"Bu tempomun içinde vazgeçmemeye, hayatımdan çıkarmamaya, kendimi bu keyiften mahrum etmemeye çalıştığım tek bir şey var: Yazı Evi Kızlarıyla Aynı Masanın Etrafında Toplanmak."

İtiraf etmem gerekirse bu toplantıların çoğuna da bir yazı yazmadan gidiyorum. Vakit bulamıyorum. Az biraz vaktim olduğunda da durmak istiyorum sadece. Öylece oturmak, hiç düşünmemek. Yazmanın bana iyi gelen iyileştirici yanından ayrı kalmamak için bloga yazıyorum. 

Akşam olunca eve geliyorum. Kuzey'le ilgili bir sürü şey oluyor. (Artık omuzlarıma ağır gelen o işlerden sıyrılmak istiyorum.) Yemeğimi yiyorum. Bir bakıyorum gece olmuş. Bir bardak çay, Selçuk'la biraz sohbet, derken uyku vakti geliyor. Mümkün olduğunca kitap okumaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca sosyal medyayı biraz geri plana atıyorum. Sosyal medyanın gücü beni korkutuyor. Hele ki birkaç bölüm olsun Black Mirror izlemişseniz insanın aklı başından gidiyor. Elbette bana çok iyi gelen İG hesapları var. Blog sayesinde çok güzel dostlar edindim. Bu dostlarımın içine İG dostlarını da ekleyebilirim. Ama bu durum için emek gerekiyor.

İG'yi izlerken dikkatli olmaya çalışıyorum. Zamanımı fazlasıyla oraya veremiyorum çünkü o zaman bana yetmiyor. Sevdiğim dostlarımın etrafında süre gelen izlemelerim var. Yenilerini bulmak için çaba sarf etmek lazım ki o çabayı sarf edecek ne güç ne de sabır ver bende. 
Çok izleyicili Türk hesaplarından genellikle kaçınıyorum. Bir süre sonra kendilerine gösterilen ilgiden ne olduklarını şaşırıp saçmalamaya başlıyorlar. Sanırım sosyal medya biraz da olsa insanın içindeki naifliği öldürüyor. 

Mesela sevgili blog arkadaşım SERVER'İN İG POSTLARINI çok seviyorum. Her gün yürüdüğü bir orman var, biliyor musunuz orayı? O ormanda onunlar birlikte yürümeyi hayal ediyorum. Ne zaman o ormanı görsem içim mutlulukla doluyor. O yürürken mevsimler değişiyor ve Server'de her seferinde bana iyi gelecek birkaç cümle yazıyor postlarının altına.


Server'in İG hesabı için buraya buyurunuz: @seryal1

Sonra BAHAR AKINCI'NIN İG hesabını çok seviyorum. İçindeki iyilik yazdıklarından okunan bir insan çünkü. Herkes gezip tozmanın insana çok şey kattığını söyler ama o davranışlarıyla, insanlara olan tavırlarıyla bunu ortaya koyan bir insan. Sözleri davranışının aynısı. O yüzden onun da güzelliklerle dolu hesabını çok severek takip ediyorum. 

Resim yazısı ekle
Bahar Akıncı'nın İG hesabı için buraya lütfen: @baharakinci

Bir de Patti var. İnternetin ve sosyal medyanın en güzel nimetlerinden biri. Bir insan bu kadar iyi olabilir mi sahiden biye soruyorum her seferinde. Onu hem çok seviyor, hem de bu halini, samimiyetini görünce yazdığı gibi bir insan olduğu için mutlu oluyorum. Kelimelerinin hepsinin gerçek olduğunu biliyorum.


Canım Patti Smith'in samimiyetini takip etmek için buraya: @thisispattismith

28 Gün Meydan Okuması #12

Gün #12- Kullanmaktan asla vazgeçmediğin, bittikçe yenisini aldığın ürünler neler? 😀

28 günlük meydan okumanın en tembeli benim. Belli oldu. Halime gülüyor, iki-üç günde bir toparlanmaya çalışıyor ve yoluma devam ediyorum. Buna da şükür. 😎 (Havlu atmak mümkün ama o zaman Kuzey'e söylediklerimin tersine hareket etmiş olurum. Neyse!)

Bana bir moda bloggerı olma şansı veren Ezgi'ye teşekkürler. Meğerse yıllardır bu fırsatı beklermişim. Baştan söyleyeyim, giyim-kuşam anlamında çok klasik bir giyim tarzım var. Genellikle siyah rengi tercih ediyorum. Karamsarlıktan falan değil, kendime en çok siyahı yakıştırdığımdan. ❤
Kendi işim olduğundan ve bir plazada çalışmadığımdan hafta sonu ne giyiyorsam hafta içi de aynı şeyleri giyiyorum. Genellikle kot pantolonlar, kışsa boğazlı kazaklar. Skinny kot pantolonlarla, boyfriend diye tabir edilen pantolonlar her daim vazgeçilmezlerim. Israrla aldığım tek marka da Ralph Lauren. Son zamanlarda tek markaya takılıp kalmışlığım biraz kolaycılıktan. Bana yakışanı bulduğumu düşünüp alışveriş yapma derdinden kurtuluyorum.) Bunun dışında giyim kuşam da çok da ısrar ettiğim bir şey var mı diye düşünüyorum. Kışları genellikle aynı tip bot, yazları babet giyiyorum.

Kozmetik konusuna gelince işler biraz karışıyor. Her ne kadar kozmetik ürün almadığımı düşünsem de itiraf etmem gerekir ki aslında çok alıyorum. Bu konuda takıntılı olduğum basit ürünler var. bir makyaj ürünü sayılmasa da İngiltere'ye her gittiğimde çantama en az on tane attığım bir diş macunu var. Bu kadar hızla tükendiğine göre evdekiler de çok seviyor olmalı. (Bu arada artık burada da var.)

Pek sevdiğimiz diş macunu.

Yüzüm çok kuru nedense. Özellikle dudaklarımın kenarı, çenem. Cildimi her zaman temizlemezsem ve nemlendirici kullanmazsam hemen kabuklanıyor. Belki bu sebepten akşamları mutlaka cildimi temizleyip, nemlendirip öyle yatıyorum. Çoğunlukla da hava alanlarında free-shop kısmını kazasız belasız atlatamıyorum. Paris'e gidince de bir şey almadan geri dönemiyorum.

Biraz Fransız olmak güzel bir şey bence 😀

Yüzümü bu suyla sildikten sonra, (genellikle öncesinde bir de yüz temizleme jeli gibi bir şeyle yıkıyorum) yüz temizleme sütü ile bir pamukla temizliyorum. Şimdi düşününce bu dediklerimi her gün yaptığımı fark ettim. Özellikle sütle yüzümü silme işi bana kendimi temiz hissettiriyor.



Eh, temizlik kısmını geçtik. Yukarıda saydığım ürünlerin çoğu Paris'te her markette, eczanede satılan ürünler. Onun dışında son zamanlarda yeni çıkan Kanada'lı bir markaya takmış vaziyetteyim. Ezgi hazır Kanadadayken bu markaya ve ürünlerine mutlaka bakmalı. Hem ürün kalitesi çok iyi, hem de inanılmaz ucuz. Markamız, The Ordinary.



Özellikle fotoğrafını koyduğum ürün bitkisel bir nemlendirici. Akşamları yatmadan önce bir damla yüzüme sürmem yüzümün ihtiyacı olan tüm nemi sağlıyor. Avustralya seyahatinde bir hayli The Ordinary ürünü stokladım. Fiyatları çok ama çok uygun. Ama tabii buradaki süper uyanık tipler internetten bu ürünleri inanılmaz pahalı fiyatlara satıyorlar. Yurt dışına gittiğinizde bu ürünleri edinebilirsiniz. İnternetten kendi sitelerinden de almanız mümkün ama PTT'yi kullanmanız ve cilt doktorunuzdan gümrükte sorulacak reçete için reçete almanız gerekmekte. 

Makyaj ürünlerimde de pek fazla değişiklik göstermiyorum. Ara ara değişik markaları denesem de Mac'ın gözaltı kapatıcısından asla vazgeçmiyor. Dior'un rimelini çantamdan eksik etmiyor, Chanel'in CC kreminin kokusuyla kendimi her zaman temiz hissediyorum. Sanırım Chanel'in CC kreminden vazgeçemememin en büyük sebebi beni çocukluğuma götüren kokusu.

Dior Pump'n' Volume Mascara

Bir de yıllardan beri hiç vazgeçmediğim bir rujum var: Rouge Baiser. Paris'te hemen hemen her markette satılan bir marka. Satıcı hanım ruju alırken bana Fransa'da bu rujdan daha Fransız bir şey bulamayacağımı söylemişti. Sanırım beni bir şeyi almak için ikna edecek tek cümleydi bu. Yıllar içinde ne zaman Paris'e gitsem bu rujun 410 numarasından bir tane alırım.

Bana kendimi Fransız hissettiren rujum: Rouge Baiser

Yıllardır hiç sektirmediğim parfümümü de söyledikten sonra bu yazıyı bitirmiş olurum arkadaşlar.


Şimdi ben bir moda blogger'ı olmuş olur muyum?😀

12 Şubat 2019 Salı

28 Gün Meydan Okuması #8-9-10-11

Gün #8- Sizin ve kendim için seçtiğim üç alıntı...



Geç kaldım biliyorum. 😎 Güya günü gününe burada olacak, her güne bir yazı ekleyecektim ama nerde? Anneliğime, işe gidip gediyor olmama, az biraz sosyalleşmeme verin lütfen! Bir de önceden olsa kendimi yerden yere vururdum ama şimdilerde kendimi olduğum kadarıyla kabul etme çabası sergiliyorum. Kumaş bu! Daha gelen yorumlara cevap bile yazamadım ama yarın iş yerinde fırsat bulursam o işin altından kalkmayı düşünüyorum. 

Neydi alıntılar.... Öncelikle alıntı insanı değilim. İnstagramda paylaştığım fotoğrafların altına yazarlardan, şairlerden bir şeyler paylaşmak istedim ama o insan ben değilim. Belki sırf bu yüzden en sevdiğim aforizma Oscar Wilde'dan gelsin. Kendisinin bu sözü benim başucu sözüm gibi bir şey. Mutfağımızı kaplayan panonun üstünde asılı. Umarım benim gibi evin her ferdi her sabah Oscar Wilde'ın bu sözünden ilham alıyordur. 😀

Şöyle demiş Oscar Wilde,

       "Kendin ol. Öbür kişiliklerin hepsinin zaten sahibi var."

Ben de tam onun dediği gibi olmaya çalışıyorum. Neysem oyum. Evet, çabuk sinirleniyorum. Ne yapayım? Öyleyim. Ama onun yanında başka çok güzel özelliklerim de var. Başkası istiyor diye ne kap değiştiriyor, ne de içinde bulunduğum kabın şeklini alıyorum. Seviyorsam seviyorum, sevmiyorsam sevmiyorum. Kuzey'e de hep bu tavsiyeyi veriyorum. Olduğu gibi olsun yeter.

     "İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak, gerisine ne oluyor?" (Lizbona Gece Treni)

Okuduğum ve en sevdiğim kitaplardan biri Lizbona Gece Treni. Zamansız bir kitap. Her okuduğunda insana başka kapılar açan, düşündüren ve iyi hissettiren. Kötü sonlar da insana iyi hissettirebiliyor bence zaman zaman. Hayatın nerede biteceğini hepimiz biliyoruz nihayetinde? Yukarıdaki kısacık cümledeki soru sık sık aklıma geliyor. Hayal ettiklerimizin sadece bir parçasını yaşıyorsak kalanları ne yapıyoruz dersiniz? 

     "Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır- gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen." (Lizbona Gece Treni)

Rastlantıların hayatımızda çok büyük yeri olduğunu düşünüyorum. Paul Auster'ı da kitaplarında rastlantının izlerini aramasından bu denli çok seviyorum. Tanıştığımız insanlar, evlendiğimiz kişiler, önümüze çıkan fırsatlar, sapaklar hepsi rastlantı gibi geliyor bana. O yüzden hayatın güzel rastlantılarla dolu olmasını diliyorum. 😍

Gün #9- Hakkında beş garip şeyi söyle de bilelim ne kadar arızasın😓

Öyle kaldım şimdi. Kendimi düşünüyorum neyim garip diye. Bizimkilere sorsam akşam olur mu diyeceğim ama eminim ki mantıklı bir cevap vermezler.

📍Mesela şu belki garipliklerimden biri olabilir. Kitap vermekten hiç hoşlanmam. Sevdiğim bir kitap varsa etrafımdaki herkese alır bir tane hediye ederim. Ama kendi kitabımı vermem. Kitaplığımdan kitap istenmesinden de hiç haz etmem. Bu huyumun garipsenmesi de bana tuhaf gelir.
"Canım ben sizin evinizden bir şey istiyor muyum?" diyesim gelir. "Birkaç günlüğüne mümkünse bilgisayarını alayım, ihtiyacım var, işim bitince veririm." demek gibi gelir bana kitap istenmesi. Kaldı ki aldığım kitapları dağıtırsam bir kitaplığım olamaz değil mi? Her şeye para bulan, her yerde kolaylıkla para harcayan insanların kitaba para vermek istememesi de ayrıca çok kötü bence.

📍Bize gelen misafir pasta getirdiyse, çayın yanına ikram eder, kalan pastayı yanlarında geri yollarım. Mümkün değil yenmez bizim evde o pasta. Neden ziyan olsun ki? Gelen pastaların kalanını yolladığım gibi, çok az ama çok az pastane alışverişi yaparım. Birine gidiyorsam bir şey almak için. Yoksa bizim eve pastane ürünü pek girmez.

📍Kendimden başka kimsenin arabasını kullanmam. Kocamın arabasını bir kez bile kullanmadığım. Çünkü bana ait olmayan bir şeyi kullanıp zarar vermekten ve karşımdakini üzmekten çok korkarım.

📍Arabam o temiz arabalardan değildir. Çoğunlukla içinde içilmiş kahve bardakları, yenmiş bir çikolatanın kabuğu falan bulunur. Selçuk'un torpidosunun aksine orada burada gizlenmiş gofretler, protein barlar, çubuk krakerler falan da yoktur.

📍Az eşyayla seyahat etmekten hoşlanırım ve ne kadar küçük bir bavulla seyahate çıkarsam o kadar fazla gurur duyarım kendimle. Bir de her seferinde çantamı erkenden hazırlamaya niyet eder, her defasında son gün hazırlarım o çantayı. (Bazıları böyle gezince o çantanın hep hazır beklediğini zannediyor ama yok öyle bir şey.)

Gün #10- Aklım olsaydı nerede okurdum? 

İngiliz Dili ve Filolojisi/ Amerikan Dili ve Filolojisi olabilir. Edebiyata çok düşkün olmama rağmen kesinlikle Türk Dili ve Edebiyatı okumak istemezdim mesela. Sırf bilgisayarımla ve kendi varlığımla yapabileceğim bir işimin olmasını çok isterdim. Al bilgisayarını yanına ve dünyanın bir ucuna gidip orada çevirmenlik yap mesela. Belki başka bir hayatta, daha akıllı bir Özlem'e kısmet olur bu hayali. Neden olmasın?

Gün #11- Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazar mısın?

Bu aralar çok tuhaf okumalar yaptım. Öncelikle onu söyleyeyim. Avustralya seyahatine gitmeden önce elime Leylak Dalı'nın önerisi ile Sekizinci Hayat diye bir kitap aldım. Kitap değil, ansiklopedi aslına bakılacak olursa. Hikâye nefisti ama yazıların puntosu insanı yoracak kadar küçüktü. Üç yüz sayfa kadarını seyahate çıkmadan önce okudum ama kitabı yanıma almam mümkün değildi. Bavul ağırlığının yarısını kitapla doldurmak istemedim. Bu yüzden beni içine çeken bu nefis hikâyeyi bir kenara bırakıp seyahate çıktım.
Yanıma aldığım kitapların ikisi de Kuzey'in okuması gereken kitaplardı. Onunla aynı kitapları okumak ve bu kitaplar üzerine birlikte konuşmak hoşuma gidiyor. O yüzden Avustralya seyahati boyunca Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar kitabı ile Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları'nı okudum. İkisi de çok keyifli kitaplardı. Hele Melih Cevdet Anday'ı dili ve anlattıkları. Masal gibiydi. Bu iki kitap on beş günlük seyahatte bitince bu sefer Kindle'ımdan Harry Potter macerasına dalış yaptım. Uzun uçak yolculukları boyunca elimde serinin altıncısı, Harry Potter ve Melez Prens vardı. Bitti mi bitmedi. 😀 Yüz elli sayfa falan okudum. Eve döner dönmez Sekizinci Hayat'ı yeniden aldım elime.
Bitsin mi bitmesin mi karar veremeden okuyup duruyorum kitabı.😕




7 Şubat 2019 Perşembe

28 Gün Meydan Okuması #6-7

Gün #6-7

GÜN 6- Geldik dinlemekten bıkmadığım yedi şarkılık listeye 😀


Müzik dinlemek sevdiğim bir şey. Genellikle beni geçmişe götüren şarkılar vazgeçemediklerimin. Anısı olan, üstünde bir koku taşıyan, beni bir yerden başka bir yere götüren şarkılar her zaman dinlediğim şarkılar olmasa da yüreğime iyi gelenler. Şarkıların da üstünde bir rayiha var. 
Annem, hani şu güne çok erken başlayan insanlar vardır ya onlardan biri. Akşam erken yatar, sabah da erkenden kalkıp kalkmayanlara söylenir. Beni ve kardeşlerimi söylenmeden uyandırdığı bir pazar sabahını anımsamıyorum. Pazar sabahlarının dışındaki her yeni sabah da ise mutfakta 😀 Çay çoktan demlenmiş, yumurtalar fokurduyor, peynir ve zeytin masanın üstünde. Çay bardaklarının dizili olduğu mutfak rafının kenarında da eski radyo. Küçük bir el radyosu bu radyo ama benim için bir radyodan öte bir teyp. Çünkü ne zaman mutfak kapısından içeri adımımı atsam Zeki Müren'in sesi karşılıyor beni. Genellikle hep aynı sözlerle:

"Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında,
Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında."

Annem Zeki Müren şarkıları benim için. Babam Can Etili, Belkıs Akkale, Ruhi Su, Arif Sağ.

Annemin hiç vazgeçmediği radyo sevdasını babam plaklarla dindiriyor. Evde ellememen gereken şeylerin başında geliyor plaklar. Çizilmemeliler. Şimdi düşününce aile büyüklerinden çok Can Etili, Belkıs Akkale fotoğrafları gözümün önünde.

Ben liste yapacaktım değil mi dostlar?
Benim şarkılarımı Kuzey'e sormak lazım belki de. 
Onun bilmediği anısı olan şarkılar çok bende. Mesela Sezen Aksu ve Gülümse albümü Yalova demek. Onun şimdiki yaşındaki zamanlarım. Madonna, Like A Prayer ortaokul yıllarım. Yeni Türkü, tüm hayatım.
Zülfü Livaneli ilk konserim. 
Karlı Kayın Ormanı, annem ve babamla gittiğim ilk deniz tatilimizde bir ateş etrafında toplanmış büyükler tarafından söylenirken dinlediğim ve ezberlediğim ilk gerçek şarkı. 

Benim şarkılarımı hep sevdiklerim söylüyor. Aile büyüklerimle, kuzenlerimle birlikteysem hep saz, rakı eşlik ediyor. Anılar bugünlerde her işime karışıyor, beni alıp hep geçmişe götürüyor. Liste dediğin nedir ki? 😀

Merak edenler için daha önceden yaptığım bir sevdiğim şarkılar listesi var. BURAYA TIK TIK...

GÜN 7- En çok neyi özlüyorsun bu hayatta?

Babamı...