19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kahvenizi nasıl alırsınız?

İçinde olduğum ruh halinden çıkmak istedim. Bir türlü olduğum anın içinde kalamıyordum zira. Normandiya seyahatinin içinden oturup düşünemeden, serinliğin keyfine varamadan hızla geçip Loire Vadisi Şatoları'nın olduğu sıcak bir mevsime dalmıştık. Havanın o serinleten, insanın içine nane ferahlığı veren hali gitmiş, denizin kokusunun yerini yıllanmış ağaçların çevrelediği, güneşin hiç acımadan yaktığı bir zaman dilimi almıştı. Tahmin edeceğiniz gibi havaalanından kiraladığımız ucuz bütçeli bir arabayla durmadan yol alıyorduk. Çok ağır olmasınlar diye az yüklemeye dikkat ettiğimiz bavullarımız bir inip bir biniyordu arabanın bagajına. Durmaya vaktimiz olsaydı seyahat hakkında düşünmeye de vaktimiz olurdu ama tatil dediğin böyle bir zaman dilimi işte. Sırtına bir çanta atıp yollarda uzunca bir süre kalmaya karar vermemişsen hemencecik bitiveriyor.


Normandiya'nın ve bitip tükenmeyen Fransız Şatoları'nın hemen ardından eve geldik. Kuzey, "Ohh canım evim, sonunda kavuştum sana." diyerek duygularını en samimi şekilde dile getirdi. Dolapta dilediği kadar içebileceği buzlu çay, ayaklarını uzatabileceği geniş bir kanepe, sınırsız internet ve muhabbetlerinin hiç kesintiye uğramadan devam edebildiği arkadaşı Can vardı. Zira Can bizi bu tatile uğurlarken Kuzey'i askere gönderiyormuşçasına mutsuz olmuştu.
Benim birkaç günlük tatilim daha vardı ama bu sene peş peşe başka tatil yapmama kararı almıştık. Selçuk işe gitti, ben de evde kafamı dağıtacak kitaplar okudum. "Evde kalsam şöyle yaparım." dediğim hiçbir şeyi yapmadım. Evde olmaktan büyülenmiştim işin aslı. Hiç tatmadığım bir özgürlük hali gelmişti üzerime. Tatilimin son dört gününde de Yazı Kampı için Datça'ya gittim. Yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz uzun saatlerden arta kalan vakitlerde de denize girdik. Birkaç saat hepi topu ama bana çok iyi geldi. Denizi nasıl özlediğimi, içinde olmanın nasıl hafifletici bir his olduğunu anımsadım.


Nihayetinde evdeyim yine. Hâlâ Normandiya- Loire Vadisi yazılarını yazmadım. Hatırladıklarım ben fark etmesem de yavaş yavaş hafifliyor usumda. Hayatın alışık olduğumuz düzenine döndüğü şu günlerde kafamı toplamaya çalışıyorum. Sık sık işimi ne çok sevdiğimi anımsatıyorum kendime. Sessiz, sakin, kendimle geçen günlerden sonra canımı sıkan insanların beni üzmelerini engelleyemesem de hemen toplamaya çalışıyorum kendimi. Ne ben değişeceğim başıma gelen olaylar karşısında, ne de insanlar daha farklı olmaya çalışacaklar. Mesela bugün çok şey düşünmeden yazabileceğim bu yazının rahatlığına, düşünmeden akıp gitmesinin doğal akışına bıraktım kendimi. Kimselerin pek sevmediği ama benim çok sevdiğim Norah Jones çalıyor arka fonda. Sanki sadece kendi için söylüyormuş gibi gelen sesini seviyorum. Sakin, telaşsız, birazcık da yorgun. İnsanın tüm derin hallerini Norah'nın sesi taşıyormuş gibi tuhaf bir hissiyat oluşuveriyor her seferinde üstümde. 
Canımın sıkkın olduğu kimi anlarda da Nina Simone'a sığınıyorum çünkü onun başına buyruk sesi bana hayatta başımıza ne gelirse gelsin her şeyin üstesinden gelebileceğimizi anımsatıyor.

Son seyahatin izleği olacaktı bu yazı; öyle olmadı. İçimden öyle gelmedi. Normandiya'nın deniz kokan havası, elimdeki tatlıya saldırıp parmağımı yaralayan martı, taş meydanlar, yüksek kaleler, iyot tadını taşıyan istiridyeler geride kaldı. Loire Vadisi'nden taşıdığımız güneşin anısı bile hafifledi. İstanbul'da ağaçların dallarını bir yandan diğer yana savurun bir rüzgar var bugün. Hava sanki yağacak gibi.

Hâl böyleyken söyleyin bana: Kahvenizi nasıl alırsınız?

9 yorum :

  1. Nasıl içten bir yazı olmuş, Norah Jones'a bayılırım. En son albümü pek bir güzel.. Umarım tatil dönüşü işinizde güzel bir başlangıç olur.
    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beğenmenize çok sevindim. Aynı içtenliği ben de sizin yazılarınızda buluyorum. :) Teşekkür ederim.

      Sil
  2. Kahvemi şekersiz alırım zira senin yazın kahve yanındaki çikolata tadında...yine samimi ve sınırsız yazmışsın. Datça da iyi gelmiş bence. Planlar yapıyoruz ama pek de uygulayamıyoruz. Anı yaşamayı öğrenmek lazım.
    Elin için de geçmiş olsun Özlemcim o nasıl bir martıymış öyle!!!Natali

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazıyı sevmene sevindim. Ben de yazarken severek yazdım. Daha doğrusu içimden geldiği gibi. Her yanımız sınırlarla çevrili gibi geliyor. Bu aralar tatile de gitmiş olsam bunalıyorum her şeyden. Geçeceği umuduyla kendimi eyleyip duruyorum. Hayatımız aslında hep bildiğimiz düzende akıp gidiyor. Bir sahil kasabasında, boş bir kumsalda tek başıma oturup çayımı yudumlamak istiyorum. Böyle yalnızlık hayalleri kurdukça da gün gelip tek başıma kalacağım diye de korkuyorum. :) Hayat, böyle ters köşeler yapıyor insana.
      Martı konusuna gelince. Aklında bulunsun. Benim elimi kanattı. Daha kötüsü de olabilirdi. Ama dikat edilmesi gereken husus şu ki, böyle bir şey olursa kesinlikle bir eczaneye ya da doktora gitmen lazım. Dezenfekte etmek şart ve ben sonrasında da doktoru aradım ve beş gün boyunca antibiyotik kullandım. Çünkü martıların ağız florasında çok mikrop oluyormuş. :)
      Bunu da bu vesileyle öğrenmiş olduk :)
      Öperim seni çoook.

      Sil
  3. Sevgili özlem, Norah Jones bana da iyi gelir bazı bazı hatta bazı haller illa ki onun sesini çağırır bende de, aynı bazı hallerin az sütlü kahveyi çağırması gibi... her şey normalse sade kahveyı tercih ederim.
    mektubum brz gecikebilir bu ara şimdiden özür diliyorum, yine yeni bir kosturmacanin içindeyim...

    Sevgiler 😘

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mektup dediğin şey beklenir zaten :) İşin güzel kısmı orada. Keyifle bekleyeceğim. Ben de genellikle sade filtre kahve içerim. Türk kahvesi içmiyorum bu aralar, nedense! Filtre kahvesiz yaşayamayanlardanız. Yol üstü Starbucks'larına bayılırım. Dünyanın her köşesinde bana kendimi evimde hissettirir.
      Yİne, yeni koşuşturmanı merak ediyorum.
      Norah Jones'u, Nina Simone'u ve Ella'yı seviyorum.
      Seni de çoook öpüyorum.

      Sil
  4. :)) Tatlı yazı, tatlı kadın..

    YanıtlaSil
  5. orta şekerli bir yazı olmuş :)

    YanıtlaSil