edinburgh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edinburgh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2014 Pazartesi

İskoçya Notları: Edinburgh'da nereleri gezelim? Writers Museum'da ne var?

Edinburgh'a giderken özellikle görmek istediğim iki yer vardı: Biri ''Writers' Museum''.
''Yazarlar Müzesi'', hepimizin artık yakinen tanıdığınız Royal Mile üzerindeki bir geçidin içinde yer alıyor. İskoç halkı ve İskoç Edebiyatı için çok kıymetli üç yazarın kişisel eşyalarının, yaşamlarını gözler önüne seren fotoğrafların sergilendiği küçük bir müze. İngiltere'de de İskoçya'da da en çok hoşuma giden şey, müzelerin hemen hemen hepsinin ücretsiz girişlerinin olması.




Düşünsenize insan her istediği an, bu müzelerden herhangi birine girip zaman kısıtlaması olmadan gezme şansına sahip. Ben bir müzeyi bir kerede bütün dikkatimi vermeye çalışarak gezmeye çalışacağıma, küçük küçük keyif kaçamakları yaparak gezmeyi tercih edeceğim. Sanırım Edinburgh postlarımda uzun uzadıya yazmayacağım ama yine şehir merkezinde bulunan National Gallery de kesinlikle gezmeye değer bir müze. Pek tabii, burası da ücretsiz.


Şimdi anlatmaya çalıştığım konuya dönecek olursam;
Yazarlar Müzesi'nde Robert Burns, Sir Walter Scott ve hepimizin çocukluk kitaplarımızdan tanıdığı Robert Louis Stevenson'a ait portreleri, nadir baskı kitapları ve yazarların kişisel eşyalarını görebiliriz. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak. Bu yüzden elimde müzenin içine ait hiç fotoğraf yok.

Burns'un yazı masası, Sir Walter Scott'un kendisine ait yemek odası takımı içeride sergilenen kişisel eşyalardan bazıları. Kapıdan içeri girip merdivenlerden aşağıya indiğiniz zamansa Stevenson'un dünyasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.
At sürerken kullandığı eskimiş botlar bir köşede sergileniyor. Duvarlar Stevenson'un siyah-beyaz fotoğraflarıyla dolu. Kendisinden geriye kalmış en değerli eşyalardan biri de Samoa'da yaşadığı zamandan kalan Samoa'li kabile şefinin kendisine hediye ettiği yüzük. Üstünde ''Tusitala'' yazıyor. Anlamı, ''Öykülerin Anlatıcısı'' demekmiş.

Fotoğraf: Şuradan!
Kitapseverlerin Edinburgh'a kadar gitmişken kesinlikle uğraması gereken bir müze burası.
Sonra, demedi demeyin!

5 Eylül 2014 Cuma

İskoçya Notları: Greyfriars Bobby! Sadık bir köpeğin hikâyesi!

Size günümüzden 156 yıl önce gerçekleşen bir olayı anlatmak istiyorum.

Edinburgh'da pek meşhur bir köpek anıtı var: Greyfriars Bobby.

Yıllar önce polis memuru John Gray'e koruma köpeği olarak Terrier cinsi bir köpek verilir. Aradan uzun bir zaman geçmeden polis memuru tüberküloza yakalanır ve ölür. Cenazesi Greyfriars Kirk, (Bu arada İskoçlar kiliseye kirk diyorlar) yani Greyfriars Kilisesi'nin arkasındaki mezarlığa kaldırılır. Cenazeyi takip eden günler boyunca köpek mezarlıktan hiç ayrılmaz. Köpeklerin mezarlıklara girmesi yasaktır. Kilise ve mezarlık görevlileri ne yaparlarsa yapsınlar, köpek bir türlü sahibinin mezarının başından ayrılmamaktadır. Sadece öğlen 13.00'de atılan top atışını duyduğunda yerinden kalkmakta, karnını doyurmak için mezarlıktan çıkmaktadır. Her seferinde tekrar aynı yere döner.
Bobby yağmur, çamur, kar demez; beklemeye devam eder.

Köpeğin bu sadakati ve sevgisi Edinburgh halkı arasında duyulur, herkes köpeğin sevgisi karşısında duygulanır. Sonunda mezarlığa sahibinin mezarının başına bir kulübe yapılmasına karar verilir.
Bobby, sahibinin öldüğü günden öleceği güne kadar on dört yıl boyunca mezarlıkta beklemeye devam eder.














Eminim bu hikâyeyi ve hikâyenin filme uyarlanmış halini aranızda hatırlayanlarınız vardır. Ben çok net bir şekilde hatırlıyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum, ama öyle!
Gitmeden önce filmi Kuzey'e seyrettirmek için internette çok araştırdım ama bulamadım. Sonra Edinburgh'da gezerken, Childhood Museum'da filme denk geldik ve hemen aldık.

Köpeğin sevgi ve hüzün dolu hikâyesi  Kuzey'in çok ilgisini çekti. İnternetten bulduğum tüm bilgileri gitmeden önce beraberce inceledik. Çocukların öyle saf bir sevgisi var ki, sahiden ne verirseniz onu alıp, içlerinde büyütüyorlar.

Bobby öldükten bir sene sonra mezarlığın hemen önündeki sokağın önüne konulan Bobby heykelinin önüne gelince Kuzey'in gözleri ışıl ışıl parladı. Sonrasında da mezarlığa girip köpeğin mezarına baktık. Sahibini de unutmadık tabii ki.

Sanırım mezarlık gezintileri şehir gezmelerimizin değişmez bir parçası olmaya başladı.




2 Eylül 2014 Salı

Akılda kalan kısa bir tren yolculuğu!

''Liverpool'da hava kötü olacağa benziyor!''

Waverly İstasyonu'ndan kalkan trenle, Liverpol tren istasyonuna doğru giderken aklımdan geçen düşünce buydu.

Trenin geniş penceresinin kenarında oturmuş , gökyüzünden bana gelen mesajı aldığımı düşünüyordum. Yağmur bulutları biz trene bindiğimizden beri sanki bizi takip ediyorlardı. Allahtan yağmurluklarımızı üzerimize giymiştik. İngiltere'nin bir önceki seferimizde olduğu gibi güneşli olacağını düşünmek fazlaca iyimser bir yaklaşımdı. Burada oturmuş ve bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyordum.


Adını hemencecik unuttuğum aktarma yaptığımız istasyonda trenin geç kalmasından dolayı aktarma yapacağımız diğer treni kaçırmıştık. Belki tatilde olmaktan belki de artık yapacak bir şey kalmadığından hiç stres yapmadık. Olan olmuştu zaten. Daha fazla ne olabilirdi ki? Kaderin ufak cilvelerine  inanmak hoşuma gidiyordu. Böyle anlarda hep Paul Auster ve hayal dağıtan ince kitabı Kırmızı Defter geliyordu aklıma. Biz burada bir sonraki treni beklerken, belki da hayatımıza dokunuşu olan birileri o trene binmiş, bizim gittiğimiz şehre doğru yol alıyordu.



O köhne istasyonda trene bineceğimiz peronu bulup, valizimizi uygun bir yere koyduktan sonra kendime bir kahve almaya karar vermiştim. Buralardan belki de hayatı boyunca bir kere geçecek bir yolcu değil de, yaşadığım kasabadan Liverpool'a ya da Londra'ya giden biri gibi hissetmek istiyordum. İstasyondaki büfe ruhsuz bir yerdi. Büfede çalışan orta yaşı çoktan gerilerde bırakmış kadın başka bir yolcuya kahve yapıyordu. Kahve makinesinin homurtusu küçük büfenin her yerini kaplamış, sesi kapının kenarında duran gazetelerin sinmişti. Birkaç tane de çikolata alayım diye bakındım ama hiçbir şey yoktu.

Yaşına çoktan alışmış ve bunu hazmetmiş kadından bir kahve istedim. Makine daha yeni susmuştu ama suskunluk alışkanlığı değilmiş gibi yeniden bağrınmaya başladı. Kadının kahve yapmaktan başka yapacak bir işi yokmuş gibi görünüyordu. Çantamın ön gözünden Vietnam'dan aldığım kırmızı cüzdanı çıkardım. Bezden yapılmış küçük torbayı bozuk paralarımı koymak için kullanıyordum. Üstünde Vietnam'lı bir kızın nakışlanmış silüeti vardı. Cüzdanın içindeki bozuk paraların hepsini tezgahın üstüne döktüm. Metal yuvarlaklar madeni bir ses çıkararak ortalığa yayıldılar. İşe yaramaz bir sentliklerin bakır parıltısı göze çarpıyordu. Kadın çok sakin bir edayla ve güler yüzle paraları saymaya başladı. Bakır paraların ağır çeken yükünden kurtulmak istediğimi anlamış gibi onları toparladı önce. Bozuklukları ufak desteler halinde gruplara ayırdı ve kahve parasını aldı. Makine de söylenmeyi bırakmıştı bu esnada. Kalan bozuklukları kırmızı çantanın içine koydum. Kadına veda ettim. Elime aldığım kahveyle perona doğru gittim.



Perondaki bavulun yanında yerimi aldıktan kısa bir süre sonra bineceğimiz tren geldi. Elimde kahve ile trenin içine yerleştikten sonra her zamanki gibi trenlere has hayallerime daldım. Bu tren yolculuklarının hepsi Haydarpaşa Garı'ndan kalkan ve Ankara'ya giden trende yaşadığım ilk çocukluk anıma uzanırdı. Yine öyle oldu! Tren yolculuğundan başlayıp, geniş kahkahalı babamı hatırladım. Sıcak kompartımanı ve yolculuk neşesini. Babamla yolculuklarımız hep neşeli olurdu zaten. Yola düşmeye görsün, üstüne sersemce bir hal yapışırdı. Ben de ona benziyorum sanırım. Seyahatin her türlüsüne dünden razıyım.

Waverly İstasyonu'ndan bindiğimiz ilk tren rayların üstünde hızla ilerlemişti. Oysa bu tren Liverpool'a bizi götürmek son göreviymiş gibi yolu tamamlamaya çalışıyordu. Son gücünü kullanıyormuş gibi motorları kükrüyor, daha sonra ses kesiliyordu. Yokuştan aşağı vitesi boşa alıp bırakıyordu kendini. Bu anlarda sadece rüzgârın sesi duyuluyordu. Burada olmamın tek sebebinin bu trenin yaşlı bir adam gibi homurdanmasını duyup, sonra da genç bir kız gibi kendini yokuştan aşağı rüzgâra bırakmasını izlemek olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yol boyunca yeşillikler ve dallarından fışkırarak büyümüş mor leylakları seyrederek ilerledik.


Liverpool'a yaklaşırken yeni bir şehirle tanışmanın heyecanının yanında, Edinburgh'a bıraktıklarım geldi aklıma. İskoçya'nın bu güzel şehrinin kalbimde güzel izler bıraktığını fark ettim. Edinburgh Kalesi'ni seyrettiğim en güzel manzaraya sahip Waterstones' kitapçısı, kitapçının her yanını dolduran kahve kokusu, şehrin sakine insanları, Ortaçağ'dan kalmış binalar, uzun trafik ışıkları, her daim nemli kaldırım taşları, insanın kendini güvende hissetmesini sağlayan büyük tepe, ilk kez tadılan Haggis, Kuzey'in aklında çocukluk tadı olarak yer edecek Irn Bru...

Belki başka zaman yeniden düşecek yolumuz buralara...
Şimdilik hoşçakal Edinburgh!


31 Ağustos 2014 Pazar

İskoçya Notları: Edinburgh'da ne yemeli?

Edinburgh'da ne yemeli sorusunu kime sorarsanız sorun size verecekleri cevap, ''Haggis!'' olacaktır.

Pek tabii, biz de Edinburgh'a kadar gitmişken Haggis'i denemeden dönmedik. ''Biz'' derken, ailemizin yemek denemek konusunda açık görüşlü olan tek kişisinden bahsediyorum: Ben!

Haggis'i nerede yiyeceğimizi resepsiyonda çalışan güler yüzlü kızdan öğrendik. Royal Mile üzerindeki yan yollar üstünde küçük bir restorandı gittiğimiz yer: Stac Polly.
Şehirde iki şubesi olan bu restoranın St. Mary Sokağı'nda olanına gittik. İskoç yemekleriyle ünlü bir yerdi. Küçük kapısından içeri girdik. Garson tarafından oturtulmayı bekledik. Önceden rezervasyonumuz olmadığı için restoranın ön kısımları rezerve edilmişti. Bu yüzden arkara tarafa oturtulduk fakar arka tarafta güzeldi. Değişik bir yemek yiyeceğimiz düşünülürse restoranın dekorasyonu hoşumuza gitti.


Selçuk ve bana birer kadeh şarap söyleyerek başladık. Ne yazık ki menüde Kuzey'e uygun bir yemek yoktu. Buraya gelmeden önce, onu daha sonra yerdirmek konusunda karar vermiştik. Ben cesur davranarak ve verdiğim kararın arkasında durarak ''haggis'' sipariş ettim. Sonuçta İstanbul'da da kokoreç yiyen bir insan olarak ne kadar kötü bir durumla karşı karşıya kalabilirdim ki?

Haggis ne derseniz?
Her tarafta ayrı ayrı bilgiler yazmasına rağmen genel olarak koyun ya da kuzunun  karaciğer, kalp, akciğer gibi organlarının kaynatılarak yapıldığı bir yemekten bahsediyoruz. Daha sonra kıyma haline getirilen bu karışım yağlarından ayırılıyormuş ve yulafla karıştırılıyormuş. Benim tabağıma gelen püre şeklinde kahverengi bir karışımdı. Tabağımın diğer kenarında da havuçtan ve patatesten yapılma bir püreler vardı. Etin tadı biraz yoğun geldi. Masadaki diğer arkadaşlar da buraya kadar gelmişken cahil kalmayalım diyerek yemeğimin tadına baktılar. Herkes yediğine göre pek fena sayılmaz değil mi?

İşte meşhur Haggis'im!


Benim kişisel fikrimse, karışımın sakatat kısmının yoğun olması. Bu sebepten yemeğimi direk ağzıma atmaktansa, ekmeğimi bandıra bandıra yemeyi tercih ettim. Üstüne de şarabımı kafama diktim. Yemek bittiğinde karnım tıka basa doymuştu. Haggis'in doyurucu bir yemek olduğu fikrine sonuna kadar katılıyorum yani!

İstanbul'da kokoreç, işkembe vb. sakatatları yiyen arkadaşların hepsi haggisi de rahatlıkla yerler.
Selçuk yemek seçeneğini tavuktan yana kullandı. O da yemeğini çok beğendi. Bizim hiç acıkmayan oğlumuzda, masaya gelen ekmeği ve tereyağını görünce üstüne tuz dökerek beş dilim falan yedi. :)
Haggis yemek isteyenlere duyurulur!

26 Ağustos 2014 Salı

İskoçya Notları: Edinburgh Kalesi'ne gidelim mi?

EDİNBURGH KALESİ

Aslına bakacak olursak kale gezmekten pek haz etmeyenlerdenim. O kadar çok kale gezdim ki, artık hepsi bana aynı geliyor. Kalelerden ziyade, kalelerin içine kurulan şehirleri gezmekten hoşlanıyorum. Yüksek taş duvarlar boyunca dar sokak aralarını gezmek, bu sokakların kuytusuna yerleşmiş kafelerde soluklanmak, büyük alışveriş merkezlerinin yerleşemediği parke taşlı sokakların üstündeki küçük dükkanları varlığımla sevindirmekten keyif alıyorum.

Hırvatistan kıyıları boyunca yaptığımız bir yolculuk sırasında bu keyfimi yeterince tatmin etmiş, elimi soğuk duvarlara dokundurarak yolculuk yaptığımız tüm kale şehirlerine izimi bırakmıştım. İnsanoğlunun böyle bir derdi var herhalde; kendinden bir parçayı bir yerlere bıraktığını düşünüp, sırtına boy boy anı yüklenip geri gelmek...

Edinburgh Kalesi de bahsettiğim gibi sevmediğim benzerlerinden biri olacaktı elbet. Toza toprağa karışmış başka bir çağa ait büyük taş bloklar boyunca yürüyecek, tepeden manzaraya bakacak, fotoğraf makinamızın minik hafıza kartının içine yüzlerce fotoğraf sığdıracak, eve dönerken de kaleye girişimizin belgesini anı niyetine saklamak üzere eve getirecektik.

Edinburgh, havası açısından kale gezmek için uygun bir şehir. Güneş insanın kafasını patlatacakmış gibi parlamıyor, aniden güneşin önüne yerleşen bulutlar insanı serinletiyor, üstüne hafiften yağan yağmur da ortama romantik bir hava katıyor. Kale dediğin de böyle gezilir zaten!

Biz de otelimizden çıkıp şöyle yaptık:

Royal Mile üzerinde ara bir sokakta, asgari bir kahvaltının ardından kırmızı kapılı St.Columba Kilisesi’ni geçtik ve kaleye ulaşacağımız sokaktan ilerlemeye başladık. Edinburgh övgüyü hak eden güzel bir şehir. Eskiye ait üstünde ne kadar çizgi varsa, asaletle taşıyor. Güçlü ve mağrur duran taş binalar, parke döşeli sokaklar,  kaldırımlar, geleneksel İskoç kıyafetlerini satan dükkanlar, yollardan geçen klasik arabalar; tarihi bir film için kurgulanmış bir platodan öte, yaşayan bir şehrin kalp atışları duyuluyor şehirde. Bu kenti beğenmemek, bu doğal duruşun içinde ruhuna dinlenecek bir yer bulamamak mümkün değil.


St. Columba Kilise'sinden aşağı inen yol...

Bu kırmızı kapının çekim alanına kapılmamak mümkün mü?

Etrafa bakarak kalenin önüne kadar ulaştık. Herkesin İskoçya’ya gidince mutlaka yapın, yapmadan dönmeyin dediği, Viski Deneyimi’nin (The Scotch Whisky Experience) önünden yüzüne bile bakmadan geçtik. Bir şişe biranın ya da bir kadeh şarabın ötesine geçemeyen bir karı kocayız. Yoksa bir bara oturup, barmene ‘’Barmen! Bana bir viski!’’ demeyi biz de herkes kadar isteriz. Hal böyle olunca milletin girmek için yarıştığı, Edinburgh’da Yapılacak Listesi’nde ön sıralarda yer alan bu maddeyi es geçmiş olduk. İyi de oldu! Böylece kaleyi gördüğümü hatırlıyorum.

Kaleye çıkan yol üstündeyiz; hani şu ''tatlı'' diye tanımlanan bir yokuş burası.
Biletlerimizi önceden almıştık; bilet kuyruğuyla falan uğraşmadık. Gidecek olan herkese de biletlerini önceden almasını tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla biletler için bir tarih ya da zaman belirlemeye gerek yoktu. Bu da kafasına göre takılan gezgin tipine uyan bir durum. Diğer yandan kaleye girmek için alınan biletler cep yakıyor.


Kale, 12.yy’da sönmüş bir volkanik kayanın üstünde kurulmuş. Günümüze gelene kadar birçok kez kuşatmalara maruz kalmış, kalenin birçok bölümü özellikle Lang Kuşatması sırasında zarar görmüş, yıkılmış. Kalede bugüne kadar zarar görmeden gelen tek yapı: Saint Margaret Şapeli. Bu şapel hem kalede hem de Edinburgh’da 12.yy’dan kalan tek yapı özelliğini taşıyor.

Kalenin önüne gelince karşınıza önce bir avlu çıkıyor. Biz Edinburgh festivalinden birkaç hafta önce Edinburgh’da bulunduk. Açıkçası bunun özellikle böyle olmasını tercih ettik. Festivallerin olduğu zamanlarda bir şehri tanımanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Kentte adım atacak yer kalmıyor, sokaklar insan kalabalığından gezilmiyor, oteller fiyat açısından tavan yapmış oluyor. Üstüne üstlük kafe ve restoranların hiçbirinde yer bulmak mümkün olmuyor. Yer bulduğunda da kötü yemeğe razı olmak durumunda kalıyorsun.

Esplanade denilen bu avlu festival sırasında burada gösteri yapacak ‘Edinburgh Military Tattoo’ için hazırlanıyordu. Meydana tıpkı bir stadyum gibi sandalyeler yerleştirilmişti. Esplanade Avlusu’nu geçip ilk kapıya doğru ilerledik. Bu kapının önünde herkes teker teker fotoğraf çektiriyordu. 


Kalenin önündeki Esplanade Avlusu ve Military Tattoo Gösterisi... Görsel: Şuradan
İlerlediğimiz kapıya Gate House deniliyordu. Bu kapı üstteki resimde görülen kapı. Kapının iki tarafında bronzdan yapılma heykeller vardı. İki heykelde hepimizin filmlerden tanıdığı iki kahramana aitti. Sanırım Braveheart’ı seyreden herkes için Mel Gibson’un canlandırdığı William Wallace gerçek bir kahramandır. Kapının diğer tarafında ise İskoçya’nın bağımsızlığını ilan eden kral olarak tanıdığımız kral, Robert The Bruce heykeli vardı. İki kahramanı da arkamızda bırakarak kendi kahramanlık hikayemizi yazmak üzere ikinci kapıya doğru parke taşlı yol boyunca yürüdük.


Gate House'dan içeri girerken kapının sağındaki bronz heykel William Wallace'a ait.

Kapının sol tarafında başında tacıyla duran bronz heykelse İngiltere Kralı, Robert The Bruce.


Gate House'un önündeki meşalelerden biri.
İlk kapı savunmadan çok, estetik açılardan düşünülüp sonradan kaleye eklenmiş olan bir kapıydı. Önüne geldiğimiz Porcullis Gate ise savunma amaçlı yapılmış, görüntüsü ile de bunu insana hissettiren bir girişti.



Bizim Edinburgh'da bulunduğumuz zaman şehrin en güzel zamanlarından biriydi. Hafif serin bir havada seyahat etmenin keyfini yaşadık ama şehrin tüm turistik yükünü üstünde taşıyan Edinburgh Kalesi gibi yapılar çok kalabalıktı. Öyle ki kalenin giriş kapısını önünden yığılı insan kalabalığı olmadan fotoğraflamak mümkün değildi.



Bu kapıdan da geçtikten sonra resmen kalenin içine girmiş bulunduk. Yan yana sıralanmış topların bulunduğu yamaca geldik: Argyle Battery.



Bu yamaçtan görünen Edinburgh manzarasını seyrettik. Seyretmeye değer bir manzaraydı. Topların bittiği yerin az ilerisinde bir kordonla kapatılmış başka bir top gözüküyordu: Mons Meg. 1449 yılında yapılmış olan bu dev top, insan başından daha büyük taşları fırlatmak için savaşlarda kullanılıyormuş. Yapıldığı yıl düşünülecek olursa, topun menzilinin 2 mil olması gerçekten şaşırtıcı. 1861 yılında ilk atıldığı günden beri devam eden bir geleneği var bu savaş topunun: Pazar günleri hariç her gün saat öğlen 13.00’de Edinburgh’lulara selam vermek.








Biz de saat 13.00 olduğunda Saint Margaret Şapeli’ne sırtımıza vererek bu gösteriyi izledik.



Topların olduğu bölgeden geçerken, ilerde gözüken kafeyi gözüme kestirmiştim. Kahve keyfim için burada bir mola vermek tabii ki kaçınılmazdı.  Kahve de tatlı da yemekler de çok güzeldi.


Irn Bru ve patates kızartması.


Kalenin içinde gezilecek çok yer vardı. Karnımızın hafiften doyurup biraz dinlendikten sonra kalenin arka tarafına yürüdük. Burada da başka manzaralar vardı. Bir etrafta gezinirken hafiften bir yağmur başladı. Rüzgâr hafifçe sesini kalenin içinde yükseltmeye başladı.



Bir sonraki durağımız İskoç askerlerinin günümüze değin giydikleri kıyafetlerin, kullandıkları savaş aletlerinin ve madalyalarının sergilendiği yer oldu. Benim çok ilgimi çekmese de bizimkilerin dikkatle inceledikleri bir salon oldu  burası.





Kaleyi gez gez bitmiyordu. Etrafa yayılmış insanlar bir o tarafa bir bu tarafa giderek kalenin altını üstüne getiriyordu. Açıkcası dikkatim artık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Biraz ileride uzanıp giden merkezde bir yerde oturup keyif yapmak, defterime birkaç satır karalamak ve Edinburgh havasını içime çekmek istiyordum. Muhtemelen kaleye bir daha çıkma ve gezinme şansım olmayacaktı. Önüme sunulmuş şanslardan birini de çayın yanına tatlı niyetine yiyip bitiriyordum.
O yüzden aklımı başıma topladım ve gezmeye devam ettim.

Aklımda Kraliyet Mücevherleri'nin (Crown Jewels) sergilendiği salona gitmek vardı. İçerisi çok kalabalıktı, çok loştu ve fotoğraf çekmek yasaktı. Taştan bir binanın içine giriyor, kuleye doğru yükselen merdivenlerden yukarı çıkıyor ve bildiğiniz kocaman bir çelik kapının içinden Kraliyet Mücevherleri'nin sergilendiği odaya giriyordunuz. Büyük bir camekanın etrafında sergilenen taçlar parıl parıl parlıyordu.

Fotoğraf şuradan.
Mücevherlerin dışında camekanın içindeki en kıymetli nesne kocaman bir taştı: Stone of Destiny. (Kader Taşı)

Görsel şuradan.
Bu taşın hikâyesiyle ilk kez Alexander McCall Smith'in İskoçya Sokağı kitabında karşılaşmıştım. Eğlenceli bir dille taşın kalabalık bir devlet töreniyle Edinburgh'un ana caddesinde bir yastığın üstünde taşınmasını anlatıyordu. Bu gezinin üstüne taş,  Edinburgh Kalesi'ne götürülmüş ve burada bir jeolog tarafından incelenmiş.

İskoç krallarının taç giyme törenlerinde kullanılan bu taş, uzun yıllar İskoçya ve İngiltere arasında gerginliğe sebep olmuş. Taş, 1926 yılında I. Edward tarafından savaş ganimeti olarak alınmış ve ancak 1996 yılında İngiliz hükümeti taşın taç giyme törenleri dışında İskoçya'da kalmasına izin vermiş.

Daha sonra Great Hall'u gezdik. İskoç milli kıyafeti giyinmiş bir görevlinin anlattığı şeylerin hiçbirini anlamayarak bir rekora imza attım.



Üşüyünce annesinin yağmurluğunu giyen Kuzey! Ama nerdeyse benim kadar olmuş değil mi?
Kale de gezilecek çok yer aldı. Daha sonra kalede görevli askerlerin bir suç işledikleri zaman atıldıkları hapishaneye gittik. Hücrelerin içinde canlandırmalar yapılmıştı.







Kalede birkaç yeri daha gezdikten sonra başka maceralara doğru tola çıktık.