listelist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
listelist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2019 Pazartesi

2018 yılında okuduğum kitaplar

2018 kitap bilançosunu mecburen yapmak zorundayım çünkü fotoğraflarını çekerim diye ortalıkta bıraktığım kitapları toplama, yerlerine koyma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Yeni okunacak kitaplara, daha doğrusu yeni dağınıklığa yer açmak için bir an önce okunanları ortalıktan kaldırmam şart. Her sene olduğu gibi geçen sene 2018'in ilk sabahına Ernest Hemingway'in Paris Bir Şenliktir kitabını elime alarak başladım. Benim için yeni bir seneye bu kitapla girmek, bir de her Paris'e gittiğimde Shakespeare and Co. kitapçısından bir kitap almak bir sonraki sefer için Paris'e yeniden gidişin söze dökülmemiş totemi. 😎




1* Paris Bir Şenliktir- Ernest Hemingway
2* Montana Hastalığı- Enrique Vila-Matas
3* Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas

Enrique Vila-Matas, Dublinesk kitabıyla keşfettiğim ve karışık yazım tarzına karşın çok sevdiğim bir yazar oldu. Herkes sever mi bilmiyorum ama bizim enerjimiz birbirini tuttu. Hem Montana Hastalığı'nı hem de Never Any End to Paris'i çok severek okudum. Hatta Paris'te geçen kitabını dönüp dönüp ele alıyorum çünkü Paris'ten bahseden her kitapta çok sevdiğim Paris'ten bir iz arıyorum. Sanıyorum bu sene de Paris'i anlatan kitapları tekrar tekrar elime alacağım. 



4* The Lost Boy- Camilla Lackberg
5* The Bat- Jo Nesbo
6* A Year in the Merde- Stephen Clarke

İskandinav ülkelerinden çıkma yazarları ve kitapları çok sevdiğimi sık sık tekrarlıyorum. Polisiye de çok sevdiğim bir edebiyat türü. Hem İskandinav bir yazarın elinden çıkıp hem de polisiye olan kitaplarsa benim için tadından yenmiyor. Edebi olarak daha rahat okuyabileceğim kitapları da İngilice okumayı tercih ediyorum. Joe Nesbo, çok sevdiğim yazarlardan biri. Camila Lackberg'in ise daha farklı bir tadı var. Yazar, suç mahalline girip bir kanıt buluyor ama kitabın sonuna kadar onun ne olduğunu öğrenemiyorsunuz. Okuyucuya azıcık yuvardan bakan bu tarzını seviyorum. Saklı Çocuk ismiyle Türkçeye çevrilen bu kitabı sene başının en keyifli okumalarından biriydi. Geceleri uykuya dalmadan önce usul usul okudum bu kitabı. Yenileri bu seneye inşallah diyorum.

A Year in Merde, canım Çilek Suyu Sibel'in hediyesi. İstanbul'a geldiğinde buluşup beraber kahvaltı etmiş, saatlerce konuşmuştuk. Paris'te geçen bu kitabı görünce hiç düşünmeden benim için almış. Kitap en sevdiğim şehirde geçince hemencecik okundu. 
Fark edildiği üzere, geçen sene yine Paris özlemi ile yanan bir Özlem varmış.😍


7* 4321- Paul Auster
8* Bir Yeniyetmenin Günlüğü- Sue Townsend
9* Oswald Amcam- Roald Dahl
10* Denizin Altındaki Ada- Isabel Allende

Paul Auster ve 4321 tereddütsüz 2018'in en şahane, en güzel okumasıydı. Bu kitabın Paul Auster'ın başyapıtı olduğunu söyleyebilirim. Okurken bitmesin diye dua ettim. Bir de sıklıkla şu düşünce geçti aklımdan: "Kuzey ne zaman bu kitabı okuyabilir?" Öyle mutlu bir okumaydı uzun lafın kısası.

Bir yeniyetmenin Günlüğü ise D&R'da Can Yayınları'nın indirimde satılan kitaplarından denk geldiğim bir kitap. İngilizcesinden okumayı tercih ederdim. Sue Townsend, birazdan buraya adresini bırakacağım blog yazısında da okuyacağınız gibi Türkiyede pek hak ettiği değeri bulamamış bir yazar. Evde bir ergenl yaşamaya başlamasaydık belki benim de ilgimi çekmeyecek bir kitaptı. Çok keyif aldım ben bu kitabı okurken. Yazar hakkında blog yazısı için BURAYA bir tık lütfen!
Gelelim Roald Dahl ve Oswald Amcam'a. Şimdiye kadar çocuk kitaplarını okuduğum Roald Dahl'ın bu sefer büyükler için yazmış olduğu bir kitabını okudum. Okurken yer yer yüzümün kızardığını itiraf etmem gerek.  Isabel Allende, malum canımız ciğerimiz. Denizin Atındaki Ada'yı büyük bir keyifle elime aldım fakat itiraf etmem gerekir ki kitap okudukça lastik gibi uzadı. Bitmek bilmedi. Bir ara sıkıntıdan patlayacağım, orta yerimden yarılacağım zannettim. Yazar neden konuyu bu kadar uzatmış, okuyucuyu bunaltmış bilemedim. İtiraf etmem gerekirse bu kitap Allende kitapları içinde sevmediğim tek kitep oldu. Okumasam da olurmuş. Fikrim budur.😡


11* Güzel bir Hayat- J.K. Rowling
12* Mezbaha 5- Kurt Vonnegut
13* Yaşlanıyor Muyum Ne?- Nora Ephron
14* Kafka'nın Kedileri- Gabor T. Szanto
15* Picasso ve Aşçısı- Camilla Aubrey

2018 senesinde sonun hiç beğenmesem de çok güzel bir dizi seyrettim: Gilmore Girls. Rory Gilmore ve annesinin üzerine kurulmuş bir Amerikan dizisiydi. Bekar bir annenin ve kitap okumayı çok seven Rory'in uzun sezonlar boyunca devam eden hikâyesiydi izlediğim dizi. Rory'nin çocukluğundan başlayan yolculuğu, liseye gitmesi, oradan hayalini kurduğu Yale Üniversite'sine devam etmesi, sevgilileri, hataları üzerine kurulu bu diziyi hiç sıkılmadan izledim desem yalan olmaz. Genç anne ara ara canımı sıktı ama yine de Rory öyle akıllı bir kızdı ki kendimi diziden bir türlü koparamadım. Okuduğu kitapları takip ettim, dertlerini içimde yaşadım. Ne yazık ki her güzel şey gibi yerinde bitirilmemişti. Dizinin yıllar sonra çekilen dört bölümünde tüm o sezonlar boyunca izlediğim Rory'nin yerinde yeller esiyordu. Başarısızdı, hayal ettiği hayata kavuşamamıştı, bir erkek arkadaşı varken hayatının en büyük aşkıyla da gizli bir ilişki yaşıyordu. Üstelik hamile kalmıştı. Bu bölümleri izleyince hayal kırıklığı yaşadım ama Rory'nin Yale Üniversite'sindeki yaşamı hep aklımda kaldı. 

Niye anlattın sen şimdi bize bunları diyebilirsiniz. 😀 Vallahi içimden geldi.  Ne zamandır anlatmak istiyordum. Bir de J. K. Rowling'in kitabının içeriğinin Harvard Mezunları'na yaptığı konuşmayı içerdiğini söylemek için. Kuzey için aldım kitabı. Okusun, gaza gelsin, bir de hayatta her şeyin ders notları ile alakalı olmadığını öğrensin diye. Kafka'nın Kedileri ve Picasso ve Aşçısı, yaz kitaplarıydı benim için. Mezbaha 5, KurtVonnegut'un okuduğum ilk kitabı ama sanırım kendisini anlamak için biraz daha çaba sarf etmem gerekecek. Çünkü bu kitaptan da geriye bir şey kalmadı ben de.

Gelelim bu kitapların içinde belki de en sabun köpüğü görünebilecek olanına: Yaşlanıyor muyum ne? Baştan söyleyeyim; evet, yaşlanmak ile ilgili korkularım var ve evet, Norah Ephron'u çok ama çok seviyorum. Onun hakkında daha önce blogda yazı yazdığımı anımsıyorum.  BURADA

Romantik komedi filmleri deyince benim aklıma hemen Norah Ephron, Meg Ryan ve Tom Hanks gelir. Kısa kısa yazılarından oluşan bu kitapsa benim için çok kıymetli bir hazine gibiydi. Yaşam hakkında gerçek ve samimi notlar. Bir yerde kitaba denk gelirseniz alın, okuyun derim. Keşke daha çok kitabı Türkçeye çevrilse ama sanırım biz de bu tarz kitaplar pek satmıyor.


16* Genç Yazarlar için Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu- Celil Oker
17* Bir Kuştan Öbürüne- Anne Lamott
18* Bir Çift Yürek- Marlo Morgan
19* Mavi Çiçek- Penelope Fitzgerald
20* Sevilen- Toni Morrison
21* Anna Karenina- Tolstoy

Eyvah! Ben böyle uzun uzun yazarsam kimse bu yazıyı okumayacak ve sanırım bu yazı bitmeyecek. O yüzden hemen toparlayayım. İlk iki kitap isimlerinden de anlaşılacağı üzere yazmak üzerine. Hâlâ bir şey yazamamama rağmen, yazmak ile ilgili ne var ne yoksa okuyorum. 
Bir Çift Yürek bana Avustralya kapısını açan kitap. Ocak ortalarından sonra hayatımın en uzun yolculuğunu yapacağım. O yüzden heyecanlıyım. Penelope Fitzgerald, pek çoğumuzun çok beğenerek izlediği The Bookshop filminin uyarlandığı kitabın yazarı. Ben bu kitabından pek keyif almadım ne yazık ki. Toni Morrison, elbette güzeldi ama keşke anılarını kaleme alsa diye düşündüm. Anna ise herkesin Annası işte.😀


22*- Öğlen Paris'te Sekizde Chicago'da- Douglas Cowe
23*- Bülbül Korusunun Gizemi- Lucy Strange
24*- Şansa Bak- Cammi McGovern
25*- Naif.Süper- Erlend Loe
26*- İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden- Grace Paley
27*- Kırmızı Defterli Kadın- Antoine Laurain

Çocuk kitapları okuduğum zamanlar genellikle kendimi sarmalama hissinde olduğum zamanlar oluyor. Biraz umut, biraz iyi düşünce, biraz gülümseme ihtiyacında oluyorum ve bana iyi geliyor. Douglas Cowe'ın kitabı bir kurgu ve Simone de Beauvoir ile Nelson Algren'in aşklarını anlatıyor. Simone de Beauvoir'i çok sevdiğim için kitabı merakla okudum. Beklediğim Beauvoir'dan biraz farklı bir kadın çıktı karşıma. Naif.Süper, adı gibi bir kitaptı. Hem süperdi, hem de çok naifti. Grace Paley öyküleri ise tadından yenmez güzellikteydi.


28*- Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam ve Başka Küçük Keşifler- Kazuo Ishiguro
29*- Bay Jules ile Bir Gün- Diane Broekhoven
30*- Kedilerin Dili-Spencer Holst
31*- Anlam Arama- Hazal Yılmaz
32*- Hayvan Çiftliği- George Orwell
33*- Fahrenheit 451- Ray Bradbury
34*- Şişhane'ye yağmur Yağıyordu- Haldun Taner
35*- Thomas Mann'ın Oğlu Olmak- Rinder Kromhout
36*- Angele'nın Külleri- Frank McCourt

Angela'nın Külleri'nin hayatım boyunca unutmayacağım kitaplardan biri olduğunu söyleyeyim öncelikle. Hayvan Çiftliği'nden çok etkilendiğimi de belirteyim. Onun dışında bu okumalar içinde kafamı karıştıran bir şey olduğunu söyleyeyim. Haldun Taner öykülerinin birkaç tanesini okumuştum. Bu öykü kitabı ise onun öykülerini peş peşe okuduğum ilk öykü kitabı oldu. Hepsi çok güzel yazılmış hikâyeler. İçinde ironik bir dil barındırıyor. Türkiyenin karışık etnik kimlikleri öykülerin içinden kendilerini belli ediyor. Elbette öykülerin hepsi kurmaca ama yine de öykü kişilerinde kötü kişilerin hep azınlıklara ya da etnik kimliklere verilmiş olması biraz canımı sıktı. Haldun Taner, böyle bir şeyi bilerek yapmış olabilir mi diye de evde uzun uzun konuştuk. Elbette bir sonuç yok. Bilen varsa beni bir aydınlatsın lütfen.


37*- Adanmışlık- Patti Smith
38*- Mavi Geceler- Joan Didion

Patti'nin fotoğraftaki diğer kitaplarını bu senenin okuma listesine almasam da onları da tekrar okuduğumu belirteyim çünkü Patti benim ilacım, yaralarıma sürdüğüm merhemim, en yumuşak anne ninnim. Bu kitaplar gerçek anlamıyla benim başucu kitaplarım. Yatağımın başucunda duruyorlar. Adanmışlık'ı baştan sona kaç kez okuduğumu bilmiyorum. 
Joan Didion ve Mavi Geceler ise benim için başka bir Patti. Okuyun, okutun! Ve lütfen kendilerini sevin. ❤️


39*- Anlat Anneanne- İpek Ongun
40*-Tearling Kraliçesi- Erika Johansen
41*-My Salinger Year- Joanna Rakoff
42*- Genç Kızlar- Nihal Yeğinovalı

My Salinger Year'ı Dublin'de bir kitapçıdan aldım. Üniversiteden yeni mezun olmuş bir kadının Salinger'ın ajanslığını yapan bir ajansta bir yıl süreyle çalışmasını ve Salinger'la arada sırada yaptığı telefon görüşmeleriyle kurulan bir kurguyla ilerliyor. 
Genç Kızlar'ı anımsamayan yoktur herhalde?😀 Kitabın adını ve çok eskilerde kalan kitap kapağını anımsasam da içeriği pek de aklımda değildi. Bu kitabı tekrar okuyunca kitabı okuduğum gençlik günlerime geri gittim. Bir kitabın yaprakları arasında unuttuğunu düşündüğün bir zamana gitmek gençlik aşısı yaptırmak gibiydi. Anlat Anneanne'ye gelecek olursam, keyifle okudum ama bir şey eksikti. Ne bilmiyorum. Yavan bir okuam oldu. 
Bir diğer kitabın, Tearling Kraliçesininse Emma Watson'un başrolünde oynadığı bir film olarak yakınlarda sinemelarda olacağının haberini vereyim. Benim gibi bir Emma Watson severseniz, müjde olsun bu haber benden size.


43*- Harry Potter ve Felsefe Taşı
44*- Harry Potter ve Sırlar Odası
45*-Harry Potter ve Azkaban Tutsağı
46*-Harry Potter ve Ateş Kadehi
47*-Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı

Bu sene Kuzey'e verdiğim sözü kısmen tuttuğum bir sene oldu. Harry Potter kitaplarını okuyacağıma söz vermiştim ve ilk beş kitabı okuyup bitirdim. Yuppi!


48*- Karanlıkta Dans- Karl Ove Knaussgard
49*- Buda'yla Kahvaltı- Roland Merullo
50*- Sonbahar- Karl Ove Knaussgard
51*- Müzik Uğruna- Ketil Bjornstad

Son kitapları da toparlayıp 2018 kitaplarını bloga not düşümüş oluyorum. Müzik Uğruna kitabına bayıldığımı not düşeyim. Harikaydı. Bu senenin değerlendirmesini yapacak olursam, elli kitabı geçtiğim için mutluyum ama yine de düşlediğim rakamın yanına pek yaklaşamamışım. 

2019 umarım hep keyifli okumalarla geçer.

19 Aralık 2017 Salı

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 50- Başarılarınızın listesini yapın.

Başarı kelimesinden sıkılalı çok uzun zaman oluyor. Kuzey doğduğundan beri hayata bakışım da değişti. Nedense toplum olarak kıyaslamayı, başkalarında olanla kendinde olanı karşılaştırmayı, benim çocuğum başkasınınkinden daha mı akıllı diye ister istemez düşünmeyi pek seviyoruz. Hep bir yarış halindeyiz. "Seninki konuşmaya başladı mı?", "Aaa, hâlâ bezden kesemediniz mi?", "Vah, vah demek ki emziremiyorsun ha?"


Keyifle bir çay içebiliyor musun? İşte hayat mutluluğu bu benim için ❤

Yukarıda anlattıklarım hepimizin yaşadıklarından bir parça. Fazlası var, eksiği yok; değil mi? Biraz büyüyünce de durum değişmiyor. Anaokulundan, ilk okula bir yarıştır başlıyor. Okumayı öğrendi mi? Soranınki öğrendi de ondan! Senin çocuk aptal olmalı! Okuma yazmayı öğrenmek isteyip de öğrenemeyen var mı? Yani okula gidip de okuma yazmayı öğrenmeyen biri var mı? Yok, elbette!
Eğitim sistemimiz çocukları yarıştırıyor; elbette biz velileri de. Kendi okuduğum zamanlarda eğitim sisteminin iyi olmadığını düşünürdüm. Şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Anne-babalarımız benim jenerasyonumdan daha akıllı anne-babalarmış. Öğretmenler hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Onların da sistemin karşısında elleri kolları bağlı. Onların başarısı da öğrencilerinin başarısı ile ölçülüyor. Neticede bir çocuğun neye yeteneği olduğu kimselerin umrunda değil.
Zevkle kitap okuyan çocuktansa dil bilgisinden yüksek not alan çocuk, resim yapan çocuktansa matematikte köklü sayıları yapan çocuğu istiyor sistem. Sınava giren bir çocuk yüz sorudan üç tanesini yapamazsa başarısız. Soruyorum size: Hanginiz bir sınava girip böyle bir başarı elde edebilirsiniz?

Başarının kıstası notlar, kazandığın para, bindiğin araba, yaşadığın ev olmuş. O yüzden biri bana başarılarımı sorunca kaşınmaya başlıyorum.

İlk okul öğretmenim (Nurlar içinde yatsın) bana/bize okumayı sevdiren insandır. Küçükyalı'daki minicik bir okulun her sene yenilenen ama yine de eski görünen bir sınıfında oturuşumuzu, haftanın birkaç gününü o sınıfta sadece okuyarak geçirdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Her hatırlayışımda da tüm ruhuma nüfus eden bir huzur kaplıyor içimi. İşte bence başarı dediğin şey budur. Hiç habersiz yapılan iyilikler, minik bir çocuğun kalbine dokunmak, seni sevmesini sağlamak... Çocukların gerçek sevgiyi hemen tanıdıklarını biliyorum. Ruhları asla sahteliği kabul etmiyor.

Burada birkaç kez Kuzey büyürken anneliğimi nasıl hunharca sorguladığımı anlatmıştım. Demek ki kendi gerçeğimi görmek, kendi küçük ailemi oluşturmam için benim de büyümem gerekiyormuş. Herkesin doğrusu bir diğerinden farklı oluyor. Hiçbir zaman en uçlarda gezinen biri olmadım. Olamam çünkü! Bizim evde kola da içiliyor, ice-tea de! Buz gibi bir biraya asla hayır demiyorum. 😀
Selçuk'la Kuzey Beşiktaş maçı öncesinde cips ve meyve suyu ile televizyonun karşısına oturuyorlar. Bazen lüzumsuz öfkeleniyorum; bazen evdekiler bana lüzumsuz öfkeleniyor. Yaşamın hep gülen bir yüzü olamaz. Ama özünde akşamları çay demleyip günün olaylarını konuşan, birbirleriyle atışan ama küs kalmayan, gece on ikide mutlaka tost yiyen bir aileyiz.
Düşe kalka yürüyoruz. Yılları birer birer eskitiyoruz.

Hayattaki başarılarımdan biri ne olabilir diye yazarken düşündüm ya; Kuzey'in kitap okuyor ve sıkılmadan film seyrediyor olması olabilir. Bu da bana yeter de artar bile.

Son söz de ara ara unuttuğumuz bir şeye gelsin: (Bir senedir bu listeleri yaptığıma göre bir seferlik bilgiçlik taslayabilirim) Önemli olan nasıl mutlu olduğumuz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilince bence her şey daha güzel olacak. ❤️ 

17 Aralık 2017 Pazar

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 49- En sevdiğiniz kitapların listesini yapın.


Elif Batuman-The Idiot

Elif Batuman-The Idiot

Çok zor bir soruya geldik yahu! Bu sene çok severek okuduğum kitaplar oldu. Onları anımsamam çok da kolay olmayacak. Yine de şöyle bir düşündüğümde ilk aklıma gelen kitapları yazacağım. Senenin ilk aylarıydı sanırım. İG'de gezinirken Strand Bookstore'un Amerika'da yaşayan yazar Elif Batuman'ın yeni çıkan kitabını imzalayacağını öğrendim. Elbette aklımdan hemen New York'a gidip imza gününe katılmak gelmedi. O kadar da hayalci değilim ama çok isterdim. Amazon'a girip hiç vakit kaybetmeden kitabın siparişini verdim. Bu başarılı Türk kadınını çok ama çok seviyorum. (Sevdiğim kadınlar yazı dizisinde bir gün de Elif Batuman'ı yazmalıyım bence.) Kitap elime ulaşana kadar çatladım desem yeridir. Kargo paketini açıp da kitabı elime alınca okuduğum diğer kitabı bir kenara bırakıp Elif Batuman'ın dünyasına gömüldüm. Benim için gerçekten mutlu olduğum bir zaman dilimiydi bu aralık. Elif Batuman'ın blogun bu sayfasını okumasını kalben çok isterdim. Sırf yazdıklarıyla nasıl mutlu olduğumu öğrensin ve kitabı nasıl dört gözle beklediğimi bilsin diye. Keşke kitap hemen Türkçe'ye de çevrilse de herkes okusa. Öyle işte! 2017 yılının benim için en güzel sürprizi, en güzel kitabı Elif Batuman'ın The Idiot isimli kitabıydı.


İflah Olmaz Optimistler Kulubü- Jean-Michel Guenassia

İflah Olmaz Optimistler Kulubü

Bazı kitaplarla ilk karşılaşmanızda şöyle hissedersiniz: Bu kitabı okumalıyım çünkü benim için yazılmış. İflah Olmaz Optimistler Kulübü kitabı benim için böyle bir kitap. Kapağındaki fotoğrafa bayıldım. Bir Fransız kafesinde oturan bir çift 70'li yılların kıyafetleri içinde öpüşüyordu. Fotoğraf ilk bakışta bana Paris kafelerini, bohem bir hayatı, şehirde uzun soluklu yürüyüşleri ve taa içimde hissettiğim ama bilmediğim bir hikâyeyi vaad ediyordu. Kitapçıda dayanamayıp kitabın ilk sayfasından başladım okumaya. Allahım! İsim vermeden ünlü bir yazarın cenazesi anlatılıyordu ve ben sokakları dolduran kalabalığın kimi uğurladığını anlamıştım. Her satırını severek okuduğum, damağımda silinmeyecek izler bırakan bir kitap oldu Michel'in hikâyesi. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap bu kitap. Eğer yukarıda bahsettiğim başlıklar ilginizi çekiyorsa en yakın kitapçıdan kitabın siparişini derhal vermenizi tavsiye ederim.

Nurşen Güllüoğlu (Leylak Dalı)- Mutfağın Hatıra Defteri

Mutfağın Hatıra Defteri-Leylak Dalı

Canım Nurşen Abla'nın kitabı benim için senenin en güzel sürprizlerinden ve en güzel olaylarından biriydi. Yıllardır blogdan yazılarını takip ediyor, İstanbul'a uğradığı her seferinde beraberce en azından bir çay içiyor, olmadık ve birbirimizi en özlediğimiz zamanlarda da telefonla uzun uzun sohbet ediyorduk. Blog yazılarıma her zaman destek veren can insanlardan biri Nurşen Abla. Kitabının çıkacağını duyunca çok sevindim. Yıllardır beklediğim ama Nurşen Abla'nın her seferinde ertelediği bir şeydi bu kitap işi. Oysa bana göre kitabı olmasını en çok hâk eden insanlardan biriydi. Nihayetinde kitap çıktığında elime ulaşması on beş gün aldı. Anılarla bezeli, birbirinden güzel mutfak hikâyeleri vardı kitabın sayfaları arasında. Okurken sıklıkla yeme isteği uyandırsa da şükür ki kilo almadan bitirdim kitabı. 2017 senesinin Nurşen Abla'nın kitabını getirdi bize. Bakalım yeni yılda başka bir sürprizi olacak mı?

Gece Mavisi Elbise- Karen Foxlee

Gece Mavisi Elbise-Karen Foxlee

On8 Yayınları'nın kitaplarını çok severek okuduğumu söylemem şart. Özellikle de yabancı yazarların kitaplarını. Yayınevinin ilk okuduğum serisi "Mavi Kirazlar" adında dört kitaplık bir seriydi. Vurulmuştum. Sonrasında hep göz hizamda tuttum yayınevinin kitaplarını. Patricia Duncker'ın Faucault'yu Sayıklamak kitabı okuduğum yılın en beğendiğim kitabı oldu. Etrafımdaki herkese zorla okuttum. Bu sene de bir sürü kitap okudum On8'den. Gece Mavisi Elbise, çok ama çok beğendiğim bir kitap oldu. Kurgusunu, anlatımın içindeki naif düşünceleri (kahramanın nefret ettiği kelimeleri bir deftere yazması), adım adım ilerleyen polisiye incelikleri anımsayınca sizlerin de bu kitaba bir şans vermesini rica edeceğim.

Bu arada okumaya devam ettiğim, bu sene içinde de dönüp dönüp bakacağımı bildiğim birkaç kitap var. Biraz okuyup biraz yazıyor, çokça hayallere dalıyorum da ondan.
O kitaplar nedir derseniz?

📌  Never Any End to Paris- Enrique Vila-Matas
📌  Paris without End-The True Story of Hemingway's First Wife- Gioia Diliberto

16 Aralık 2017 Cumartesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 48- Yaşamınıza katmak istediklerinizin listesini yapın.

Bazen yaşamıma katmak istediklerimi düşününce karamsarlığa kapılıyorum. "Zaman böyle akıp giderken hâlâ aynı hayalleri yaşatmak doğru mu?" diye soruyorum kendime. Kendimi eşelediğim, kendi içimde yaralar açtığım zamanlar karamsar olduğum zamanlara denk geliyor. Sonra güzel bir şey oluyor; bulutlara bakıyorum, limon ağacının çiçeklenmesine dalıyorum ya da radyoda güzel bir şarkıya denk geliyorum tüm düşüncelerim değişiyor. Bir tepede yaşıyorum hayatı, bir de diplerde. Huylu huyundan vazgeçmeyeceğine göre bende de çok şey değişmeyecek.😀  İyisi mi kendimi bilip önlemlerimi ona göre almam. 


İlk olarak en olmayacak isteğimden bahsederek başlayayım listeme. 

Zaman!

Samimiyetle hayatıma bir şey ekleyebilecek olsam zamanım olsun isterdim çünkü zaman bana bir türlü yetmiyor. Hele ki bu aralar. Aralık ayından yine bir şey anlamadım. Kendimi bir oraya bir buraya savrulurken buluyorum. Sabah erkenden kalkıyorum ve ne olduğunu anlamadan yatağa düşüyorum. "Kendin için ne yaptın bugün diye soruyorum?" uykuya dalmadan önce. Cevabımı duyamadan uykuya dalıyor, sabahın ne zaman olduğunu anlamadan alarmın sesiyle gözümü açıyorum. Evdeki çam ağacımızı her sene keyifle süslerim. Bu ağacı süslemeyi en sevdiğim zamanlar Kuzey'in daha küçük olduğu zamanlardı. Ağaç süslerinin hepsini kutulardan çıkarır, önüne koyardım ve birliket ağacımızı süslerdik. Minik parmaklarıyla parlayan topları yerleştirmeye çalışırdı. Gözleri her seferinde ağaca taktığı o toplardan daha parlak olurdu. Belki sorsam şimdilerde pek de küçük olmayan parmaklarıyla yine bu işi beraberce yapmayı kabul edebilir. 😀


Bunun dışında hayatıma katmak isteyeceğim ne olabilir? 

Stressiz bir yaşam, ülkemde gündemsiz yaşayacağım günler (buna sahiden ihtiyacım var. Hep savaş, hep kavga, hep bağırış mottosundan yorgunum dostum), uzun tatiller, kitap okuyabileceğim yavaş ilerleyen saatler, trafikten korkmadan gidebileceğim sanatsal etkinlikler, ormanda uzun yürüyüşler...


17 Kasım 2017 Cuma

Liste 45- En sevdiğim tatil mevsimi

52 Liste Projesi

Liste 45- İdealimdeki tatil sezonu...

Cuma oldu. Stres dolu bir iş gününden sonra eve geldiğim için çok mutluyum. Yemeğimi yedim, ekmek hamurunu yeni aldığım makinemize attım ve çayımı alıp koltuğuma çöreklendim. Cuma akşamları hiç bitmesin, lastik gibi uzasın ve ben hafta sonuna giriyoruz diye içimde coşan sevinci olduğundan daha fazla üzerimde taşıyayım istiyorum. Geçe kalmış liste yazımı da yazarsam yeni yazılar yazabilmek için önüm açılmış olur hem!

Hadi o zaman 👉 Fazla söze gerek yok: Gezmeyi en sevdiğim mevsimler, ilkbahar ve sonbahar.
İşte benim tatil sezonum!


Honfleur, bu yaz...

Seyahat dedin mi yola düşmek için sebep aramam. Nihayetinde gezen tilki, oturan aslandan iyidir. (Bu atasözü kocamın en sevdiği atasözü bu arada!) Yine de ilkbahar ve sonbahar gibisi yok kanımca. Sonra ucunda deniz tatili olmasa yazı ne yapayım? Ağaçların çiçeklenmesi, çevremin envai çeşit renge bürünmesi elbette çok güzel. Bunun dışında yaz oldu mu insan sıcaktan bunalır, terler ve keyifle bir çay bile içemez. Şaka, şaka! Çayı her koşulda içerim. Deniz tatilini pek tercih etmediğimizi bloga yazdığım yazılardan anlamışsınızdır sanırım. Selçuk, tatil köylerini sevmiyor. Hem fiyatı açısından hem de bir yere saplanıp kalmak açısından ona hiç uymuyor. Bir şezlongun üstünde yatmaktan sıkılıyor. O yüzden denize gideceksek illa ki gittiğimiz yerin etrafında dolanmalı, tarihi bir yerleri gezmeli, köylerine uğramalı; kısacası kapana kısılmış gibi bir tatil köyünün içinde hapsolmamalıyız. Deniz adına bir türlü tam aradığımız şeyi bulamıyoruz. Mesela Bodrum'u hem denizi hem de etrafı açısından çok sevsek de kalabalıklar ve yenilen kazıkları düşününce tüm hevesimiz kaçıyor. 



Mesela Phuket'e gidip de Phuket mi beğenmeyen biri var mı tanıdığınız? Yoksa, biz o aradığınız insanlarız. Denize girmek için Phuket'e kadar gitmeye gerek yok. Pek tabii, ben Maldivler'e, Seyşeller'e ve hatta Bora Bora'ya gitme hayallerimi her dem saklı tutuyorum. Mutlaka gideceğim. Bir de Bali var. Beynimin içinde dolanıp duruyor. Bir fırsatını yakalasam (uçak biletini kastediyorum) kimsenin gözünün yaşına bakmayıp soluğu Endonezya'da alacağım. Neden? Çünkü orada bisiklete binebilir, yürüyüş yapabilir, prinç tarlaları arasında gezebilir ve Ubud'a gidebiliriz. İşte bizim yaz anlayışımız. ☀️


Böyle "yürü babam yürü" gezdiğimiz için ılık havalar tam bizim havamız. İlkbaharda Paris gibisi var mı? Kafeler teraslarını açmış olur o vakit ve şehrin en güzel halini yaşarsınız. Bir kafede otururken sizi gerçek hayattan ayıran bir pencere olmadan sokağın tam ortasında, akan giden yaşamın içindesinizdir. Ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış, giysiler hafiflemiş, sohbetler keyiflenmiştir. İnsanı bunaltmayan bir hava vardır. O yüzden ilkbahar gelince içimdeki yollara düşme aşkı alevlenir. Tatil dönemi de başladığından uçak biletlerinin fiyatları da alevlenmiştir ama yapacak bir şey yok tabii. 🌱

Sonbaharı zaten hepimiz seviyoruz. Öyle değil mi? Yoksa tüm sanal dünya havada uçuşan kızıl yapraklara methiyeler düzmezdi. Ben de o grubun içindeyim. Eylül ayı gelip kapıyı çaldı mı sanki tüm dertlerim hafifliyor ve yaşam daha güzel geliyor. Yürümek geliyor içimden. Ormanların içine doğru uzanan dar patikalardan yürümek, yaprakların şarkısını dinlemek, ayağımın altında çıtırdayan yaprakları cebime doldurmak geliyor içimden. Gezmek için de en güzel mevsimlerden biri sarı sonbahar. 🍁

3 Ekim 2017 Salı

Gün 5- Salı, Ruh Terbiyecisi...

52 Liste Projesi

Liste 40- Ruhumu sakinleştiren şarkılar...


Kaplumbağa terbiyecisi varsa, elbet ruh terbiyecisi de vardır. Bugünkü meydan okumanın isminin böyle olmasının sebeplerinden biri bu yazıyı aynı zamanda 52 Liste Projesi ile birleştirecek olmamdan kaynaklanıyor. Böyle de pratik bir zekam vardır, kendimi övmüş gibi olmayayım. Ben bu blog işine kafayı bu kadar sarmışken, işlerinde kontrolümden geçmeyi bekleyen onlarca fatura bekliyor. Kendime o işi bugün halledeceğime dair söz verdim; en azından başlamayı düşünüyorum. 
Bu sabah evden çıkarken kendimi bir Hintliye benzettim. Geçmiş yıllarda bir film seyretmiştim. Hindistan'da geçiyordu ve Hindistan'da sefer tası ile yemek dağıtma işini anlatıyordu. Nefis bir filmdi. Severek izlemiştim. Adı neydi anımsamıyorum. Google efendiye sorsam hemen söyler ama nedense canım bunu yapmak istemedi. Öğrenmek isteyen muhtemelen bir iki arama sözcüğü ile bu işi halleder. 

Ben de sabahları tıpkı Hintliler gibi elimde bir bez çanta, içinde yemeklerimle evden çıkıyorum. Genellikle içinde bir tas salata, bir kase ev yoğurdu, bir meyve oluyor. Birkaç senedir dışarıdan yemek almayı kestim. Fazla yağlı geliyor, illa ki bir küsur buluyorum yediklerimde. Böyle daha mutluyum ve daha sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum. Bu demek değil ki dışarıda yemek yemiyorum. Elbette yiyorum ama o zaman da evde pek yemek fırsatı bulamadığım şeyleri tercih ediyorum. Balık, bunların başında geliyor. Bir ara kafayı vejetaryen olmaya takmıştım. Sonra düşündüm, taşındım çok fazla et yemememe rağmen, kendimi bilmediğim/ içinde rahat hissedemeyeceğim bir kılıfa sokmamaya karar verdim. Kendime kural koyduğum zaman sonu her seferinde mutsuzluk oluyor. Tatlı yemeyeceğim dersem normalde yediğimden daha fazla yerken buluyorum kendimi çünkü beynim devamlı aynı mesajı tekrarlarken, ben o düşünceye takılıp kalıyorum.

Dün akşam eve gider gitmez Kuzey'le kendimizi dışarı attık. Koşacağız diye söz vermiştik birbirimize. Bu sefer önden önden koşup beni gerilerde bırakmadı çocuğum. Otuz beş dakika boyunca kâh yürüyerek, kâh koşarak site boyunca gittik, geldik. Aslında koşmak bahane, işin en güzel yanı bu zaman aralığında onunla sohbet etmek. Yaşından dolayı olsa gerek, konuşmalarında, anlattığı olaylarda, başından geçen nice tecrübede hep bir hainlik/hinlik gizli. Baştan söyleyeyim, durum çok hoşuma gidiyor. Beni, bir zamanlar onun yaşında olduğum yıllara götürüyor ve hissettiklerine yakın duygular içimde beliriyor. Bir gülüşle, anlattığı mizahi hikâyelerle, içinde öğretmen-öğrenci ilişkisi barındıran anekdotlarla beni otuz yıl öncesine taşıyor ya, daha ne diyeyim ben bu çocuğa. Kendim nasıl bir öğrenciysem, oğlum da öyle bir öğrenci işte. Not konusuna gelirsek, ona söylemesem de kesinlikle benim aldığımdan kat be kat güzel notlar alıyor.

Bir günümü anlatacakken ben nereden buraya geldim? Koşuyordum değil mi? 😀

Dün akşam blogda paylaşacağım yazıyı gözden geçirirken bilgisayarımdan da Passenger ezgileri yayılıyordu. Tüm evi nasıl güzel bir hava sardı, inanamazsınız. Sanırım bu akşam da Passenger'la baş başa kalmaya karar verdim. Bir de mum yakacağım ortalık iyice şenlensin diye. Romantizmin sonu yok ne de olsa. Arkadaşlarımın yalnız içtim diye kızmayacaklarını bilsem, dolapta buz gibi onların gelişini bekleyen köpüklü şarabı da açıp içeceğim de içemiyorum işte :) Şişeleri ta St. Malo'dan alıp bavula sığdırırken niyetim bu şişeleri onlarla birlikte içmekti. Şimdi sözümden dönemem. Bu durumda akşam beni demini almış bir Tirebolu 42 bekler. Köpüklü şaraptan demli bir çaya geçiş yapabilen kaç kişiyiz buralarda ?

Şimdi 40. haftasına ulaştığım liste projesinde sorulan ruhuma iyi gelen yirmi şarkıyı yazmam gerek.

Hiç de bilmem bu işleri. Sadece neler dinlediğimi düşünerek bu soruya cevap verebilirim. 

📌 Kendi küçük dünyamda durmadan ama durmadan ve bıkmadığım bir şarkı var ki onu yazmadan duramam. Edith Piaf'tan "Sous les ciel de Paris. Edith'ciğim söylemiyorsa, başka bir sesi canım çekiyorsa o zaman bu şarkıyı Zaz'dan dinlemek isterim.

📌 Burada bir şeylerden bahsederken zaman zaman bana eşlik eden müziklerden bahsediyorum. O yüzden adını duymuşsunuzdur belki, İnger Marie Gundersen diye Norveçli bir sanatçı var. Ne yazık ki Spotify'de çok şarkısı yok. O yüzden onu hep albümlerinden dinliyorum. Bildiğimiz caz parçalarını seslendiriyor.

📌 Nina Simone... Bizimkilere her dinletişimde sanki ilk kez duyuyorlarmış gibi, "Bu şarkıyı süper söylüyor, ne olur bi' dinleyin." deyip "My Baby Just Cares For Me" parçasını dinletiyorum. Sanırım bu parçayı dinleyip de mutlu olamayacağım bir zaman dilimi yok. Işıklar içinde uyusun Nina'cım.

📌 R.E.M'in Losing My Religion adlı parçası. Zaman içinde yolculuk yaparım resmen bu parçayla. Bağıra bağıra söylemeye başlar, kendimi açık eder, bizimkileri utandırırım.

📌 Michael Buble en iyi yürüyüş arkadaşım. Onunla yollar kısalıyor. Yeni yıla yakınsak Christmas şarkılarını dinliyorum, değilsek canım ne isterse. Hatta Spotify hangi şarkıyı hangi sırada çalmak istiyorsa ona da itiraz etmiyorum.

📌 Passenger deyip duruyorum zaten ne zamandır. Ne ses var yahu o çocukta. Tamam, Kuzey'le birlikte nice başka şarkıcı dinliyorum. Mesela Ed Sheeran'ı çok seviyorum. Amma ve lakin Passenger ve yukarıda adını yazdığım The Boy Who Cries Wolf albümü ve bu şarkı nefis. Bu arada albümün adı "Yalancı Çoban" anlamına geliyormuş. Evet,  şu masalddaki gibi.

Daha nice şarkı var beni dinlendiren. Yirmi tane sıralayabilir miyim bilmiyorum. Ya da gerekli mi?
Ama dönüp dolaşıp Norah Jones, Diana Krall, Stacey Kent gibi sanatçıları dinlediğime göre beni sakinleştiren caz müzikten hoşlandığım aşikar. Ama Amy Winehouse'da dinlerim. Quenn'e taparım. Ara ara geçmişe döner Michael Boulton dinlerim. Madonna'ya taparım. İşte böyle. Aklıma geldikçe de yazarım. :)

29 Ağustos 2017 Salı

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 35- Hayallerinizin önünde duran engellerin listesini yapın.

Vize, para, zaman...

Malum geçen cumadan beri İngiltere vizesinden başka bir şeyden bahsetmiyorum. Her Türk vatandaşı gibi gezmek istiyorsak ve hayallerimizi dünyanın dört bir yanına varan seyahatler süslüyorsa mutlaka vizemizin olması gerekiyor. Açık söylemem gerekirse dünyanın öbür ucunu bir tarafa bırakırsak Kapıkule sınır kapısından çıkıp komşuya Bulgaristan'a gidecek bile olsak vizemiz yoksa bir yere gidemeyiz. Elbette, Yunan adalarına da vize olmadan gidemiyoruz. 

Ne yazık ki vize sorunu seyahat özgürlüğümüzün önünde kocaman bir engel. Bürokratik engellerin, hazırlanan bir sürü belgenin (çocuğumuzun öğrenci belgesine kadar) yanında ülkemizden kaçıp başka bir ülkenin sırtına yıkılmayacağımızı göstermek için banka hesap cüzdanlarımıza kadar her şeyi açık etmek durumundayız. Bence çok onur kırıcı bir durum bu. Üstelik vize almak ve seyahat etmek istiyorsak bir çuval dolusu parayı da boş yere çöpe atmak durumundayız. 



O zaman neymiş, hayallerimin önündeki engellerden biri vize sorunuymuş. 
Çok paramız olsaydı bu da bir sorun olmazdı elbet. Ama yıllardır içimde taşıdığım, özenle saklayıp büyüttüğüm, sık sık cilaladığım hayallerimden biri de İstanbul'un dışında başka kentlerde de yaşamak. Paris'te hayatımın bir dönemimi geçirmek istediğimi herkes biliyor sanırım. Üç blog yazısından birinde bu istediğimi dile getiriyorum. Bu hayalimi gerçekleştirmek için elbette para lazım. Şehrin merkezinde en azından iki odalı bir evde konaklamak istiyorsam en az iki bin euro kirayı gözden çıkarmam lazım. (Bir ara ev satın alma hayallerim de vardı. Sonradan yaşımı, ödeyeceğim mortgage'ı ve konaklama hayalinde olduğum ayları da düşünce bu düşünceyi köşeye kaldırdım.) Peki burada bir hayali parantez daha açıp şunu belirtmek istiyorum ki Kuzey tüm baskılarıma ve onu her fırsatta kolundan tutup Paris'e götürmeme rağmen Paris'te yaşama ve üniversiteye gitme hayaline hiç sıcak bakmıyor. Eee, ben ne yapayım evi? Onca borcu? Kiralarım evi olur biter. Dağıttığım konuyu toparlamam gerekirse yurt dışında çalışmadan yaşamak istiyorsam (Bu saatten sonra kafede garsonluk falan yapamam) paramın olması şart. O yüzden çalışıyorum zaten.


Vize işini, ev kiralamak ve orada yaşamak için gereken para durumunu hallettiğimizi düşünürsek geriye tek bir engelim kalıyor. İşi bırakmak. Paris'i ne çok sevdiğimi ve orada yaşamak istediğimi onca kez belirtmeme rağmen sanırım buralarda pek fazla işimden bahsetmedim. Bahsettim mi? pek çoklarının düşündüğü gibi çok da rahat bir işim yok aslına bakılacak olursa. Canımın istediği kadar çay, kahve içebildiğim ama bunun yanında totomun pek de yer görmediği ve bir dolu sorumluluğu sırtımda taşıdığım bir işim var. "Bugün işi bırakıyorum, hadi eyvallah!" diyebileceğim bir işim yok ne yazık ki. Seramik, porselen, cam gibi pişen yüzeyler üzerine baskı yaptığım (serigrafi) bir işim var. Bu işi yapabilmek için de kocaman kocaman bir dolu makine. İşin bu durumu şu gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu makineler işlediği takdirde para kazanıyorum. Üretim yapıyorum. İşimi sürdürebilmek için de tasarım yapan, bir yemek takımının üzerindeki her deseni programlar üzerinde ince ince işleyen grafiker arkadaşlarım var. Sonra da işin tıpkı bir matbaa gibi baskı yapan kısmı başlıyor. Boyalar, kalıplar, kimyasal maddeler... Çalıştıkça çalışıyoruz.
İnsanın böyle bir işi olunca da çekip gidemiyor. Artık çalışmamaya karar verdiğim andan sonra bile yapılacak nice şey var. Demem o ki, bolca seyahat edip bir köşeden bir köşeye savrulmam için gereken boş zamana da sahip değilim. 

Başka hayalim var mı bilmiyorum. Şükür ki istediğim çoğu şeye sahip. (İngiltere vizesi de az önce geldi ama artık ona ihtiyacımız kalmadı.) Sağlığım yerinde, ailemin sağlığı yerinde, çok severek oturduğum bir evim, arada sırada birbirimizi yesek de genellikle anlaştığım bir eşim, ergenlik ataklarını savurmaya çalışan ve neyse ki hâlâ onu öpmeme izin veren bir oğlum var. Belli ki çalışmaya devam edeceğim. O yüzden dolu dolu emeklilik hayalleri kurmayı bir kenara bıraktım artık. Haftada bir günü fazladan çalabilir, onu da kendi istediğim gibi harcayabilirsem benden mutlusu yok. 

Rumuz: Üç gündür İngiltere vizesi yüzünden kahrolduğunu unutan blog yazarı.

20 Ağustos 2017 Pazar

Liste 33 ve Liste 34- Lider olduğum alanlar ve beni heyecanlandıran şeyler...

52 Liste Projesi

Liste 33 ve Liste 34- Lider olduğum alanlar ve beni heyecanlandıran şeyler...


Liste 33'le başlayayım yazıma 😀


Bir kere içimde bir liderlik özelliği barındırdığıma inanmıyorum. Olmasını da istemezdim açıkçası. Öyle bir yaşa geldim ki (yaşlanmaktan dem vurmak değil niyetim) kendimden başka bir şeyi düşünmez oldum. Sadece kendi isteklerimi yönetir, kendi söylediklerimi duyabilir ve gerçekten dilediğim şeyleri yaşayabilirsem benden mutlusu olmaz bu vakitten sonra. Birilerini yönetme hırsım var mıydı bilmiyorum ama oturduğum yerden baktığımda bugünümde bu hiç mi hiç önemli değil. Açık bir itirafta bulunursam da şunu söyleybilirim ki liderlerden de pek haz etmem. Hele yüzyılımızın çakma liderlerini düşünecek olursak yaşamın günlük keyiflerini yaşayayım yeter bana.

Türk insanının tuhaf bir havaya girme hali var açıkçası. Mütevazi bir gönülle başladığı keyif işleri bile biraz ilgi görse hemen değişiveriyor. Birçok blog yazarı başka bloglar tarafından okunmak istiyor. Kim istemez ki? Sonuçta yazmanın bir sebebi var. Ama kendilerine siz hangi blogları takip ediyorsunuz diye sorduklarında cevap olarak hiçbir blogu takip etmediklerini söylüyorlar. Şaşıp kalıyorum elbette. Soruyu kendilerine yönelten de, "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyemiyor. Bu hallerimizi görünce neden ekran karşısındaki yöneticilerimize moderatörlerin, "Eee, Sayın Bilmemneyimiz. Böyle diyorsunuz ama üç gün önce böyle demiştiniz?" diye sormamasını daha iyi anlıyorum. Toplum büyükten küçüğe aynı da biz halimizi görmek istemiyoruz.

Sonuç olarak lafımın geldiği yer şurası: Demek ki bu yukarıda anlattığım kişilerde liderlik özelliği var. İçten gelen bir şey yani. Kendini sevmek, kendini çok ama çok önemli hissetmek, bir şeyi isterken utanmamak, kendini dünyanın merkezi zannetmek.... İyisi mi kalsın. Ben bu vatandaş halimle kalmaktan pek memnunum.

Şimdi daha keyifli bir şeyden bahsedeceğim: Beni heyecanlandıran şeylerden 🙋


Öncelikle bu listeyi bu cuma gününden yazarak uyanıklık yapmaya çalışıyorum. (Yazıyı yayınlamam tembel bir pazar gününü bulmuş olabilir ama ne yapalım hayat böyle akıyor işte.) Liste aslında pazartesi gününün listesi ama birazcık öne geçmek istiyorum. Bir sonraki haftamın seyahat öncesini olduğundan yoğun geçeceğini biliyor ve yine vicdan azabı çekmemek için haftanın son iş gününde bu yazıyı da araya sıkıştırmak istiyorum. Lider olmasam da arada Türk uyanıklığı sergileyebiliyorum görüldüğü üzere. 

Çok sevdiğim yazarların yeni çıkan kitapları beni çok heyecanlandırır.

Nereye gidersem gideyim mutlaka kitapçıları gezerim. Kapıdan içeri girer girmez insanın burnuna çarpan kitap kokusundan daha güzel bir koku olmadığını düşünüyorum. Anneliğimin en beğendiğim kısmı da bu: Şimdilik okumaktan çok keyif alan ve bunun değerini bilen bir oğlum var. Yoksa yemekmiş, yok saatlerce oyunmuş, sakin annelikmiş bunların hepsinden sınıfta kalmış biriyim. 😊
Dün arabayla Kadıköy'den eve doğru yolculuk yaparken Kuzey okumaktan ne denli keyif aldığından ve kitap kahramanlarının filmlerdeki kahramanlardan her zaman daha güzel olduğundan bahsediyordu. Çok severek onlarca kez seyrettiği Harry Potter'ı şimdilerde kitaptan okuyor ve kitapta yazan ne çok güzel ayrıntının filmlerde ele alınmadığından dert yanıyordu. Harry'nın kötü kalpli teyzesi için şöyle dedi bana: Aslında Petunya Teyze'nin kalbinin derinliklerinde sevgi varmış anne. Keşke filmde de bunu görebilseydik. 
İnanın araba kullanmasam kalkıp sarılırdım oğluma. Ne kadar severek izlesek de filmleri, bir kitabın tek satırında bulduğumuz sevgi kırıntılarını film karelerinde bulamıyoruz ne yazık ki. Keşke okullar onlarca formül yerine kelimelerin büyüsüne kapılan çocuklar yetiştirse. 

Benim sevdiğim yazarlarıma gelecek olursak 😊
Nedim Gürsel'in yeni çıkmış bir kitabı heyecanlandırıyor beni. Arada çıkardığı bazı kitaplar beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da içimde yanan sevdiğim yazarlara ait ateşi söndürmemek istiyorum. Pascal Mercier'i, Karl Ove Knaussgard'ı da severek okuyorum. En son okuduğum İflah Olmaz Optimistler Kulübü'nün yazarı Jean-Michel Guenassia'yı çok sevdim mesela. Türkçe'ye çevrilmiş yeni bir kitabını raflarda görsem çok ama çok heyecanlanırım kesinlikle. Geçen hafta bir solukta okuduğum Woolf'un İzinde adlı kitabın yazarı Ertuğ Uçar'ın kalemini de pek beğendim.

Program yapmak, kendime çeki düzen vermek, evdeki fazlalıkları ayıklayıp ferahlamak....

Şimdi yaptığım gibi listelerden bahdesiyorum size çoğu zaman. Benim için liste yapmak çok doğal bir durum. Kafamı hafifleten, önümde uzanan sisli bulutları açan, yolumu netleştiren ve nihayetinde de enerji veren. Liste yapmanın binbir sebebi var. Alışveriş listesi yapmaktansa seyahat listesi yapmayı tercih ederim. Gidilecek destinasyon, kaçırmak istemediğim kitapçı adresleri, sevdiğim filmlerde izlediğim ve bir gün gitmeyi aklıma koyduğum kafeler, yan gelip yatılacak parklar... Bunlardan daha güzel listeler düşünemiyorum ben. Kendimle ilgili aldığım kararlar, defterime renkli kalemlerle düştüğüm notlar, motive edici küçük anımsatmalar da beni heyecanlandırır. Selçuk her ne kadar bir alışveriş canavarı olmam için beni arkamdan iteklese de övünerek söylüyorum ki bir alışveriş canavarı değilim. Dükkanların rafları arasında gezinirken içime ateş basıyor. Gerekenin dışında bir şey almaktan hoşlanmıyorum. Dolabımı azaltma durumuna gelecek olursak; azaltmakta zorlanıyorum ama yapınca rahatlıyor, ferahlıyor ve gülümsüyorum.👊



11 Ağustos 2017 Cuma

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 31- Kişiliğinizi tanımlayan kelimelerin listesini yapın.

Listeler, listeler... Benim gibi liste yapmayı seven birini bile her hafta liste yapmanın ne kadar zorlayacağını tahmin etmemişim. belki de yaptığım listelerin kişilik envanterine dönüşmüş olması beni bu kadar zorluyordur. Kendimi tekrar ediyormuşum gibi hissediyorum. Belki işi biraz daha eğlenceli bir hale dönüştürebilirim.

Buradan çıkan sonuç şu olabilir:

Bir şeylerin geleneksel hale gelmesinden hoşlanmıyorum.


Aile olarak böyle bir durumumuz var. Her hafta yinelenen bir organizasyonun içine giremiyoruz. En sevdiğimiz arkadaşlarımız bile olsa, "Her hafta buluşalım!" diye bir hal gelişince biz de bir gerilme durumu söz konusu oluyor. Canım isterse her gün birini arayabilirim ama benden her gün birini aramam bekleniyorsa bu işin altından kalkamıyorum. "Kendime ait alan" en ihtiyaç duyduğum şeylerden biri ve işin içinde zorunluluklar oluşunca sıkılıyorum, bunalıyorum ve bulunduğum yerden hızla kaçmaya başlıyorum. Hayır dediğim bir şey konusunda ısrar edilmesinden hiç hoşlanmıyorum. Herkesin neden aynı şeylerden zevk alması gerektiğini de bir türlü anlayamadım. İnsanlar farklılıklarıyla güzeller bence ve birilerini kendimize uydurma çabası bana çok itici geliyor. 

Telaşlıyım.

Bir türlü başa çıkamadığım, yıllardır törpülemeye çalıştığım bir telaş var içimde. Heves ve niyet ettiğim şeylerin bir an önce halledilmesini istiyorum. Uzun zamandır kendi çapımda yazmaya çalışıyorum. Yazarken de aynı telaş içimde zıplıyor duruyor. Yazmak istediğim konudan telaş içinde uzaklaşıyorum, telaş içinde öyle çok şey anlatmaya çalışıyorum ki yazdıklarım çorbaya dönüyor. Dönüyordu. Neyse ki bu konuda biraz başarı sağladım. Masanın başına geçince artık daha sakin olmayı başarıyorum. Korkuya kapılmadan yazdıklarıma geri dönebiliyorum, atılması gereken yerleri silebiliyorum, eklenecek yerlere düzenlemeler yapabiliyorum. Gel gör ki yazının dışındaki her yerde aynı telaşı yaşıyorum. Havaalanlarına, buluşmalarıma hep gitmem gerekenden önce gidiyorum. Bir ajandayla yaşamamın en önemli sebeplerinden biri de bu telaşa dur demek için. Aklımda unutmamak için çaba gösterdiğim her şeyi yazılı olarak bir yere dökünce zihnim rahatlıyor.

Olduğum gibiyim.


Oscar Wilde, "Kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı." demiş vakti zamanında. Ne güzel söylemiş. Etrafta öyle çok kendini olduğundan farklı gösterme telaşında insan var ki. Bence toplum bilimciler bu konuyu bir incelemeli. Çocuklarımızın gittiği okul ya da okuldaki başarıları üzerinden kendimizi ifade edişimiz, arabamızın markası ile toplumda bir yer kazanma çabamız (Ne kadar pahalı araba, o kadar saygı), sosyal medyadan nasıl da mutlu bir aile olduğumuzu gösterme derdimiz, çayın yanına bir bireymiş gibi oturtup sergilediğimiz marka çantalarımızla ne kadar da şiriniz. O çantayı kendimiz için almıyoruz ve birilerine gösteremezsek sahip olmamızın hiçbir anlamı yok. Hepimizin her konuda bir fikri var. Kimseyi dinlemek istemiyor ve sadece konuşmak istiyoruz. Haksız mıyım?

Sanırım son yıllarında artık çalışmak istemiyorum diye vızıldanmamın en temel sebebi yukarıda anlattığım insan tipleri. Her gün bu tip insanlarla karşılaşmak ve tahammül etmek çok zor geliyor. Özal'la başlayan "Benim memurum işini bilir." günlerinden hızla evrilerek günümüze kadar geldik. Atladığımız aşamalarının haddi hududu yok. Etrafımız yolunu bulmak için dolaşan ve bunun için birilerini dolandırmaktan hiç çekinmeyen insanlarla çevrili. Konuyu uzatıp başka yerlere getirdim ama içinde bulunduğum koşullar beni buralara getiriyor. 
Keşke kendimiz gibi olsak. Kendimizle mutlu olsak. Sahip olduğumuz şeyleri başkalarının sahip olduğu şeylerle kıyaslamaktan vazgeçsek ve yaşadığımız anın tadını çıkarsak. 
Kendimiz olmak bir başkası olmaya çalışmaktan daha kolay ve hiç zahmetsiz. O yüzden ben otuz beş yaşımdan sonra daha çok kendim olmaya çalışıyorum. Sevdiğim şeylere sarılıyor, sevmediğim şeylere hayır diyorum. Gözlerimin içine bakarak yalan söyleyen insanlara da sırtımı dönüyorum. Hayat, sevmediğim insanlara dayanmama değmeyecek kadar kısa. 

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Liste 28- 29: Denemek istediğim çılgınlıklar ve çocukluk mesleklerim

52 Liste Projesi

Liste 28- Denemek istediğiniz en çılgın şeylerin listesini yapın.

Koca bir kış mevsimi ile ilkbaharı devirdiğim liste işinde 28. haftada denemek istediğim en çılgın şeylerin listesini yapmam istemiş. Baştan hayatımda çılgınlıkların olmadığını söyleyeyim o zaman. Herkesin gözlerini kocaman kocaman açarak, hayretle baktığı o çılgın insan ben değilim, hiçbir zaman olmadım ve muhtemelen hiçbir zaman da olamayacağım. Güney Afrika'da kafesli köpekbalığı dalışı ya da dünyanın en yüksek yerinden Bungee Jumping atlayışı benim işim değil. Bir fotoğraf çektireceğim diye yılana falan da sarılamam😀  Tayland'da denize girip kıyıya paralel yüzmüş insanım ben. O yüzden yapmak istediğim çılgınca şeyler kimsenin ağzını açıkta bırakacak ya da yazdıktan sonra beni korkutacak cinsten şeyler değil. 
Havaalanı tuvaletinde sigara içeceğim diyen arkadaşlarım bile korkudan terlememe sebep olur benim. Durumu çok net bir çerçeve içinde özetlediğimi, şu liste işine bulaşarak da içimi dışımı sizlere açtığımı fark ediyorsunuz değil mi? Her ne kadar her hafta bu yazıları yazmak azıcık beni zorlasa da nihayetinde bu iş sayesinde biraz ferahladığımı hissediyorum. Kendimi daha iyi tanıyor, unuttuğum yerlerimi kendime hatırlatıyor, üstüme yakışmayan hallerimi keşfediyorum. Bir de yazı yazmaktan çok keyif alıyorum. Bu listeler bana içimden geçen şeyleri yazmak konusunda bir kapı açtı. 

Yürümek istediğim üç parkur var.

Başkalarına çılgın gelmese de bana çılgınca gelen üç yürüyüş parkuru var hayalimde. Bu parkurlar hakkında yazılmış tüm kitapları okuyor, sanki ben de yoldaymışım gibi yorulduğum yerlerde ara ara soluklanıyor ve bu yolları geçtikten sonra bir kitap yazdığımı hayal ediyorum. 

Foto: Buradan
Bunlardan biri Likya Yolu, diğeri Camino Yolu ve en nihayetinde hayal ettiğim yolsa İnka Yolu. En çılgın hayallerimi bu üç yol süslüyor. 

Bir gün çok param olursa lüks tren yolculuğuna çıkabilirim. 


Devamlı süsleyip püsleyip canlı tuttuğum, sık sık Selçuk'a hatırlattığım hayallerimden biri bu. Kendimizi lüks bir trenin suit odasında hayal ediyorum. Bavulumuzla gelip odaya yerleşiyoruz ve sonrasında bir daha bavul derdimiz olmuyor. Camın önüne yerleştirilmiş masada okuduğumuz kitaplar, ikimize ait birer defter, yakın gözlüklerimiz ve biz. Kah her türlü konforun olduğu kompartımanımızda kah trenin yemek salonundayız. Üzerimizde şık kıyafetlerimiz varken karşılıklı oturup birer çay içiyoruz. Çayın yanında minik ve çok lezzetli kurabiyeler.  "İyi ki seni dinlemişim de bu seyahate çıkmışız." diyor Selçuk. "İyi ki!" diyorum ben de. Biz böyle konuşurken hızla geçtiğimiz yollar camın öte yanından akıp gidiyor.


Benimle aynı hayallere dalmak için Belmond'un sitesini bir ziyaret edin lütfen. Neden bahsettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Fotoğrafların hepsi Belmod'un sitesinden.


52 Liste Projesi

Liste 29- Çocukluğunuzda ve şu anda hayalinizdeki mesleklerin listesini yapın.

Listenin sorusunun ikinci kısmının iş hayatına yeni atılan insanları hedef aldığını düşünüyorum çünkü artık hayallerimde çalışmayan günler sık sık yer almaya başladı. İstediğim şeylere çalışmadan kavuşabileceğim bir durum mümkün olsaydı bugün kendimi emekliye ayırırdım zaten. Yapmak istediğim, gönülden dilediğim, aylaklığın keyfini çıkarmak için özlemle beklediğim öyle çok gün var ki... Sizin de var biliyorum. Çalışmak insana istediği hayalleri kurmak için de fırsat veriyor bu arada. Bunu da belirtmeden geçmek istemem. Türkiye'de çalışmak demek özgür olmak demek, söz hakkının olması demek, istediğin şeyleri kimseye sormadan alabilmek demek, daha ferah nefesler alabilmek demek😀  (Son cümlem subliminal falan değil direk mesaj kaygısı ile yazılmıştır. Bir yerlere not ediniz.)

Şimdi bu çocukluk denen şey aslında çok önemli bir şey. Kuzey'in "Anne ben hâlâ ne olacağımı bilmiyorum." demesinden büyük keyif alıyorum. "Zamanı gelince bilirsin." diyerek gözlerim açık izliyorum onu. Çoğu erkek çocuk gibi futbolcu olma hayalini kurduğu zamanlar geride kaldı. Şimdilerde daha basit ama büyüdüğünün belirtisi olan istekleriyle karşımda. Beğenilmek istiyor, dinlenmek istiyor, sözünün geçmesini istiyor, popüler olmak istiyor. Bunların hiçbirinin meslek seçimi olmadığını biliyorum ama durumu bana çocukluk hallerimi anımsatıyor. Öyle normal geliyor ki bu halleri. Doktor, mühendis, avukat ya da adı her ne olacaksa olmadan önce bunları istemesi daha önemliymiş, daha insaniymiş gibi.

Bana gelecek olursak bir ara doktor olmak istemiştim. Kay O'Brien diye bir diziden öyle çok etkilenmiştim ki onun gibi beyaz bir önlük giymek ve hastane koridorlarında gezinmek en büyük hayalimdi. Hâlâ hastanelerde geçen diziler çok hoşuma gider. Bakınız: Grey's Anatomy.
Bu diziyle ilgili bir fotoğraf koyayım dedim, internette şöyle bir aratınca taş devrine gitmişim gibi hissettim. Doktorculuk hayalimin peşinden biraz daha büyüdüm. Tam da bu sırada Duygu Asena girdi hayatıma. Ne meslek yaptığım önemli değildi. Tam anlamıyla Duygu Asena olmak istiyordum. Onun kadar cesur, onun kadar akıllı, onun kadar korkusuz. Gerçek bir kadındı. Keşke tüm Türkiye Duygu Asena olsaydı. Ufkumu genişletirken aynı zamanda babamla aramı da açıyordu ama olsun. Tüm hayatım boyunca en sevdiğim kadınların başını çekti Duygu Asena. O dönem gazeteci olmak aklımın köşesinden geçmişti sanırım. Sonra bir dönem çevirmen olmak istedim. Gel zaman git zaman hayallerim gerçek hayatla karıştı.

Şimdilerde sorsalar ne olmak istersin diye kitapların dünyasında yaşayacağım bir şey olmak isterim diye cevap veririm. Bir kitabı çevirebilir, editörlük yapabilir ya da sırtı çantasıyla kendini yollara vurmuş bir seyyah olabilirim. 😀

Ailenizin blogger'ından iki listelik hayal dinlediniz.
Hayalleriniz yaşamınızdan eksik olmasın efenim.💝

25 Haziran 2017 Pazar

Liste 25-Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 25- Güçlü hissetmenizi sağlayan şeylerin listesini yapın.

Doğrudan konuya giriyorum arkadaşlar.


Çalışmak. 

Geriye dönüp baktığımda çok uzun zamandır çalıştığımı görüyorum. Bugün iş hayatımda sahip olduğum kolaylıklara işe ilk başladığım yıllarda elbette sahip değildim. Şükür ki kendi hayatımı idame ettirecek parayı kazanıyorum. Hâl böyle olduğu için de çekirdek ailemde her şey için benim de eşit söz hakkım var. Selçuk gibi sakin, dinleyen, hak veren, kısıtlamayan biriyle evlendiğim için çok şanslıyım. Çok harika bir eşiniz olabilir ama bu demek değildir ki yaşam her zaman çok iyi gidecek. İnsanın başına her şey gelebilir. O yüzden özellikle bizim gibi ülkelerde kadınların çalışması şart. Ha, diyorsanız ki ben hayatımı her koşulda idame ettiririm o zaman sorun yok. Kendi adıma kendi kredi kartımı ödeyebildiğim, çocuğumun okul masraflarına destek olabildiğim ve sevdiğim insanlara gönlümden geçenleri alıp hediye edecek parayı kazanabildiğim için hem kendimi çok şanslı hem de çok güçlü hissediyorum. 

Seyahat.

Bu konuyu azıcık açayım. Seyahat fikri elbette kendimi güçlü hissetmemi sağlamıyor ama seyahatteyken kendimi çok güçlü hissediyorum. Tıpkı ormanda on kaplan gücündeymişim gibi. 😀İstanbul'a dönünce her sabah kalkıp bir saat koşarmışım, sabahın köründe kalkıp gecenin bir yarısında yatarmışım, günde bir öğün yiyerek akşama kadar dayanırmışım, karşıma gelen her sorunun altından kalkabilirmişim gibi geliyor. Günlük hayatımın dışına çıktığımda ve sorumluluklarımı birkaç günlüğüne rafa kaldırdığımda bana yorgunluk veren çoğu şey bir sis bulutunun ardına gizleniyor. Belki de belimizi büken şeylere zaman zaman biraz uzaktan bakmak gerekiyor.

Gün ışığı ☀

"Babam her gecenin bir sabahı vardır." derdi. Herkesin bildiği bir şeyi tekrar edip duruyordu aslında. Her ne kadar gecenin sessizliğini sevsem de sabahları hep daha güçlü hissederim kendimi. Sağlığımız yerindeyse bir bardak çay ile aydınlık bir günün düzeltemeyeceği ne var şu hayatta?  Sahiden ne kadar uzakta olursam olayım eve girer girmez yaptığım ilk şey mutfağa koşmak ve demliği ocağın üstüne yerleştirmek olur. Ateşin üstünde kaynayan çaydanlık zihnimde hep huzur imgesini doğurur. Huzurlu bir insan da güçlü olur değil mi?

Motivasyon kaynağım okumak ve yazmak

Güçlü olmak hoşuma gidiyor. Selçuk'la çıkmaya başladığımız ilk zamanlarda da hiç zayıf kız rolünü oynamadım. Arabamın kapısını da kendim açardım, Taksim'den dolmuşa atlayıp evime kadar da kendim gelirdim. Seni eve bırakayım dediği ilk günlerden birinde, "Neden ben evime kendim gidemiyor muyum?" diye tuhaf bir çıkış yapmıştım kendisine. 😀  Vallahi ayıptır söylemesi Kadınca Dergisi ve Duygu Asena okuyarak büyüdüm ben. Ayaklarımın üstünde durmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Hatta zaman zaman bu sertliğimden, yardım istemeyi ayıp sayan iç sesimden yoruldum. Kırılgan olmayı ve bir erkeğin kanatları arasında yaşamayı tercih eden kızların erkeklerin gözünde daha kıymetli olduğunu düşündüm çoğu zaman. Hayat onlar için daha kolaydı sanki. Eşleri ya da sevgilileri tarafından gittikleri yere götürülecek kadar zayıf, denizin üstünden esen meltemlerden korunacak kadar narindiler. "Ah!" dedim bazen. Sahi bu kadar güçlü müydüm? Sanırım. Bildiğim ve içimde yaşayan tek Özlem vardı. Başkası olamazdım. Kendimi zayıf hissettiğimde kitapların içindeki dünyalara sığındım. Orada bana benzeyen çok karakter vardı. Üzgünsem, mutluysam, içimdeki ses yapmamı söylüyorsa okudum, yazdım. Hepimiz için başka başka yollar var. Yapmamız gereken tek şey o yolu bulmak.

Kuzey, benim küçük gün ışığım!

Kendimi en güçlü ve en zayıf hissettiğim anlar Kuzey'e dair. Onun için yapmayacağım bir şey yok. En çok kızdığım, en çok güldüğüm, telefonuma düşen bir mesajla bir toplantıyı yarıda kesip unuttuğu spor çantasını söylene söylene okula götürdüğüm. 😀
Hee, yanlış olduğunu bile bile götürüyorum. Bir tane oğlum var. Sahip olduğum tek zenginliğim, kokusunu hiçbir çiçekte bulamadığım. O yüzden onun için dağları deviririm. En sıkıntılı anımda bile yüzünde içime çektiğim derin nefesler buluyorum. Kendimi en güçlü hissettiğim zamanlar oğlumun yanında olduğum anlar.

İşte benim en güçlü hissettiğim zamanların listesi.

7 Haziran 2017 Çarşamba

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 23- Sizi güldüren şeylerin listesini yapın.


Listeler peşi sıra yapılıyor, günler birbirini takip ediyor. Bu sene yaz geç gelecek besbelli. Olsun. Ben bu serin havalardan, ağaçların, çiçeklerin yağmura doymasından çok memnunum. Çoğunlukla hafta sonları, -insan çalışınca evinin konforunun hafta içi yaşayamıyor ne yazık ki-, mutfağın önündeki korunaklı açıklığa yerleşip bahçeyi seyrediyorum. Klasik şeyler oluyor günümü güzelleştiren, bildiğiniz şeyler: Çay, kahve, yine çay, yine kahve, kitap okumak, bloga bir şeyler yazmak, olmadı hayal kurmak. Okullar kapanmaya yakın. Şimdilik iki hafta var Kuzey'in okulunun kapanmasına ya, sınavlar bitti. Böyle olunca ne yaptığı ile zerre kadar ilgilenmiyorum. Ne yazık ki tüm yaşıtları gibi internet ile besleniyor, olur da internet bağlantımızda bir sıkıntı olursa nefse alamıyor, telaşla yanıma koşturuyor. Umuyoruz ki bir şekilde internetsiz hayatın tadına varabilir. Bunlar bizden kısa kısa haberler. Bu yazdıklarımı okuyan nice insan gibi günlük telaşların içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Vallahi dünyada en çok anneme gülüyorum ben.

Annem çok alem bir kadındır benim. Öfleyip, pöflemeyi çok sever. Ben de her öflediğinde kızarım ona. Her telefon konuşmamız bir şekilde annemin sistemi eleştiren cümleleriyle süslenir. "Bunları oturduğumuzda çay içerken konuşuruz." derim ona. Elbette susmaz.😀  Tüm bunlara rağmen en çok onunla gülerim. Çünkü annemin espri anlayışında traji komik bir yan vardır. Hani şu düşene gülen insanlar vardır ya; annem onlardandır işte. Düşene yardım etmeye koşar; lakin elini uzatıp düşeni kaldırırken de güler. Kendi düştüğünde de düşer. Çocukluğumun tüm kış aylarında camın önüne oturup, karda yürürken düşenleri seyretmek için beklerdik. 😀  Onunla ve özellikle küçük kardeşimle bir şeylerden bahsederken krize gireriz. Ağzımızdaki çayı falan püskürtürüz. Annemin anlattığı şeyler dünyanın en komik şeyiymiş gibi gelir bana.
Rutin yaptığı şeyler vardır. Mesela düzenli olarak babamın mezarına gider. Düzenli aralıklarla gitmeyeni eleştirir, seni vicdan azabından öldürür. Onun mezarlığa gidişindeki madenci cüce halini çok severim. İçinde kazmasının ve küreğinin olduğu sırt çantası ve annem. Babama yaşadığı komik şeyleri anlatır, mezarın üstüne çıkar, otları temizler, çiçekleri yeniler, mermerleri ovar. Torunları (üç torunu var) babamın mezarını park zannediyor.
"Hadi oğlum dedeni sulayalım." der onlara. Hep beraber dedelerini sular bizim çocuklar.
Amerikan filmlerindeki kara mizahtan hallicedir annemin hali.
O ağırbaşlı görünüşünün altında kendi arkadaşları ile içine girdikleri maceraları ne zaman anlatsa tüylerim diken diken olur. "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sorarım. "Yoooo!" der anlattığı şey çok doğalmış gibi. Sanırım annemden geçme grotesk bir mizah anlayışım var benim de. Geçenlerde evinde yılan besleyen Norveçli bir kadınla ilgili çok komik bir hikâye anlattım Selçuk'la Kuzey'e. İkisinin de tüyleri diken diken oldu. Hatta Kuzey, "Bu şimdi komik mi anne?" diye çıkıştı bana. Anneannemize anlatsaydım o beni anlardı dedim bizimkilere biraz da kırılarak. Ve anneme anlattığımda gülmekten yerlere yattık.

Romantik bir kadın elbette romantik komedilere güler.

Survivor, Evlilik Programları, Yetenek Sizsiniz, BKM bilmem ne.... Bunların hiçbirine gülmüyorum öncelikle. Selçuk'la Kuzey, Recep İvedik'e gidip stres atıyorlar; ben sinir oluyorum. Yoga yaparken gaz çıkarmak, sushi yerken kusmak, şişman bir kadına ayı demek benim espri anlayışımın içinde yok. Zeki Alasya- Metin Akpınar filmlerine gülebilir, Adile Naşit'li Münir Özkul'lu filmlerde mutlu olabilirim. Sonunda aşk, naiflik olan romantik komedilerse en sevdiklerim. Yüzümde kocaman ama sahiden kocaman bir gülümseme oluyor seyrederken. Bizimkiler de ben bu filmleri seyredip gülerken, beni seyredip gülüyorlar. Meg Ryan, Tom Hanks filmleri, Meryl Streep'in canlandırdığı her rol benim gülümsemem için yeterlidir. Mutsuzsam Juliette Binoche'un Çikolata filmini açar, kırmızı pelerinli o nefis kadının peşinden rüzgârlarla birlikte savrulurum. İçinden şehir geçen filmleri severim. Yabancı dizileri izlerim. Hâlâ Friends'in gelmiş geçmiş en güzel dizilerden biri olduğunu iddia ederim. Alf aklıma gelince Kuzey'e, "Bir zamanlar Alf diye bir dizi vardı." derim. Kuzen Larry'yi kendi kuzenim kadar severim. Sarah Jessica Parker'ın yamuk bacaklarına rağmen çok güzel bir kadın olduğunu düşünürüm. Öyle işte. 😀

İçki içince gülerim.

İçince hüzünlenmem. Hüzünlüysem de içmem. (Geçen seneki 15 Temmuz bunalımımı ayrı bir kefeye koyuyorum.) Keyifliysem, dostlarım yanımdaysa, hava güzelse, hava yağmurluysa, canım isterse içerim. Yaz aylarında en sevdiğim şeylerden biri buz gibi bir bira içmektir. Ve içince gülerim. Hayat, toz pembe gelir. Otu, böceği, yanımdakileri daha çok severim. Seni tavandan sekip geri gelen kahkahalar atarım. Gezmeye, gülmeye, dostluğa, yaşama kadeh kaldırırım. Hahaha, öperim bir de ya!

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Liste 21-Yapmak istediklerinizin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 21-Yapmak istediklerinizin listesini yapın.

Hayatta yapmak istediğim öylesine çok şey var ki. Eminim sizlerin de vardır. Bazen kafamın içinde dolaşıp duran bu düşüncelerden yoruluyor, bazen de aklımdan geçen yapılacaklar listesiyle coşup duruyorum. Evin içinde yapmayı hayal ettiğim şeyler bile bir liste sebebi benim için. Daha önce birçok kez her şeyi listelememin beni yormadığını, aksine kafamı dinginleştirip beni rahatlattığını söylemiştim. Kafamı kurcalayan herhangi bir şeyi bir kağıdın üstüne geçirdiğim zaman, işin yarısından çoğunu halletmiş gibi hafifliyorum. 

Türkiye içinde yapmak istediklerimin listesi üç aşağı beş yukarı aklımda. Genellikle Türkiye'de tatil yapmayı tercih etmiyorum. Nedeni ise kesinlikle hesaplı olmaması. Şu sıralar yabancı paranın Türk lirası karşısında ne kadar değer kazandığını biliyoruz. Yurtdışında seyahat de bu durumda pahalıya çıkıyor olsa da Türk turizmciler de, "Dolar çok pahalandı, işlerimiz bu sene açılır" demeyip, otel fiyatlarını arttırmaktan geri kalmıyor. Temmuz ayında üç geceliğine Datça'da olacağım. Dört kız aynı odada kalacağız. Mütevazi bir yerden bahsediyorum arkadaşlar ve odanın fiyatı ne kadar biliyor musunuz? Tam 780 TL. 
Ağzım açık vaziyette dinliyorum sadece. 

Gelelim yapmak istediklerime. Saymakla yapmak istediklerimi bitiremem ama yine de bir ucundan başlayayım değil mi? 

Ah be Kars! Nereden düştün aklıma?

Foto: Şuradan
Bir kere Kars'a gitmek istiyorum. Kışın puslu günlerinden birinde sırt çantama trende okuyacağım kitabı, içine bir şeyler karalayacağım defterimi ve mini fotoğraf makinemi alarak yola düşmek uzun zamandır demlediğim hayallerimden biri. Düşlemek de yetiyor bana. Zaman geçip de biraz daha olgunlaşınca insan sahip olduklarına şükrederek bile mutlu oluyor. O yüzden gidebilirsek ne âlâ. Ama karşıma Kuzey'i de alıp, bir trenin içinde çocukluğuma doğru yola çıkmak çok güzel olurdu. Böyle bir haftasonunu her birimizin dolu hafta sonlarının arasına sıkıştırabilirsem mutlu olacağım. Sonra da gelir blogun bu sayfasında bu notun üstünü çizerim. Söz!

Karadeniz'e gidebilmek bu kadar zor olmamalı!

Foto: Şuradan

Karadeniz turu. Yine Kuzey, yine Selçuk, yine sırt çantalarımız var bu hayalin içinde. Dağların ucunun bulutlara değdiği bu coğrafyada patikalarda yürümek, yaylalarda bulutlarla dans etmek, derme çatma evlerde akşam serinliğinde üşümek, ellerimi demli bir bardak çayın sıcaklığında ısıtmak istiyorum. İnsanın çok olmadığı, kalabalıklardan uzak olabileceğimiz Karadeniz yaylası hangisidir, istediğim bu sakinliği nerede bulabilirim bilmiyorum. Aranızda üç günlük bir Karadeniz rotası bilen varsa, hemencecik fikrini belirtsin olur mu? Kars ve Karadeniz hayalim gerçekleşmesi pek de zor olmayan hayaller. 2017 bitmeden gerçekleşse ne güzel olur. 

Köpekbalığı dalışı yapmak. 

Foto: Şuradan

Şaka yapıyorum, şaka! Ben kim köpekbalıklarıyla dalmak kim? Okyanuslarda önlem olsun diye kıyıya dik değil, paralel yüzerim ben. O kadar korkarım köpekbalığından, balinadan falan. Yani seyahat deyince olayı sonuna kadar götüren, dağların zirvesinden yamaç paraşütü yapan, balta girmemiş ormanlarda gezinen, köpek balıklarına nanik yapan gezginlerden değilim. Benimki bir kafede oturayım, elimde çayımla önümden akan hayatı seyre dalayım şeklinde bir gezi türü. Ama her ne kadar köpek balıklarıyla dalamasam da Güney Afrika'ya gitmek istiyorum. (Çok güzel kafeler varmış.) 


Yine mi Peru? Biri Peru mu dedi?

Foto: Şuradan

Kendisi bitmeyen hayalimdir. ne zaman canım sıkılsa buzdolabını açar bu hayalimi çıkarırım. Isıtıp ısıtıp önüme koyduğum bu düş hiç mi hiç sıkmaz beni. Her bir yapılacaklar listesinin üstünden geçer, kontrol ederim. İnka Yolu'nu yürüdüğümüzü, dağların zirvesinde soluklandığımızı düşünürüm. Çok sıkıcı olsa da yol boyunca sızlanacağım fikri de aklımdan geçer. Olsun. Machu Picchu bir hayal işte. Sanırım pek çok kişinin aklında bir rota. Bu sene olmasa da belki 2018'de. Kim bilir?


Tak artık şu çerçeveleri duvara!

Benim kadar gezmeyi seven birinin evini de bu kadar sevmesi normal mi? Çok seviyorum evimi. Her sabah uyandığımda bu sevde uyandığım için şükrediyorum. Taşınalı neredeyse üç sene olmasına rağmen bir sürü eksiğimiz var ama. Nice zamandır gözümde büyüyen evi boyatma işini hallettik. İlk defa çok memnun kaldığımız bir boya firması ile karşılaştık. İki günde evimizi boyayıp gittiler. Peşinden de baklava yolladılar güle güle oturun diye. Tabii, hâlâ eksiklerimiz çok fazla. Mesela kimi duvarlara kendi fotoğraflarımı asmak istiyoruz. O fotoğrafları bir türlü seçemiyor, bir türlü fotoğrafçıya gidemiyor ve topu topu on fotoğrafı bastırıp çerçeveleri duvardaki yerlerine asamıyorum. Bu sene içinde halledebilirsem kendimi başarılı sayacağım. Bu arada yatak odasını duvar kağıdı ile kaplamamız ve halı işini halletmemiz lazım. Güney Afrika'ya gitmek bu işleri yapmaktan daha kolay geliyor bana.


Kuzey 8. sınıf öğrencisi oluyor.

Seneye TEOG var. Kuzey'i kasmamak yapmak istediğim en kıymetli şey. Devamlı kendime bunu hatırlatıp duruyorum. hali hazırda çok mutlu olduğu bir okula gittiği için bunu kendime sık sık hatırlatmalı, oğlumu gereksiz streslere maruz bırakmamalıyım. (Sanki bu madde bana Afrika'ya gitmekten de, yatak odasını halı kaplatmaktan da daha zor geldi. En çok çaba gerektiren bu madde.)


14 Mayıs 2017 Pazar

Liste 20- Ruhunuzu özgürleştiren şeylerin listesini yapın.

52 Liste Projesi

Liste 20- Ruhunuzu özgürleştiren şeylerin listesini yapın.

Bazı sorular kendini tekrarlıyormuş gibi hissetmeye başladım. Ya da ben kendimi tekrarlıyorum. 

Çok uzun zamandır çalışıyorum. Herkes kendi işinin ne kadar zor olduğunu söyleyecektir. O yüzden ben de kendi işimin çok zor olduğunu iddia edeceğim. Boyaların, tabakların, kimyasal kokularının, her daim hataya açık zorlu imalatların içinde yıllarım geçti. Bir de bunların üstüne eklenen işin ticari kısmı ve insan ilişkileri meselesi var. Belki işin sadece imalat kısmını üstlenmiş olsaydım iş hayatım bu kadar zor gelmezdi ama sırtımda yük olan bir de para kısmı var ki bu kısım canımı çok sıkıyor. Para ve insan ilişkileri son senelerde beni iyice yordu. 
Uzunca zamandır artık çalışmama fikri aklımda dolaşıp duruyor. Önüme koyduğum, bu kadar daha çalışacağım dediğim beş sene var. Muhtemelen zaman ilerleyip de beş sene geçince ben hâlâ çalışıyor olacağım. İnsanın kendi işinin olmasının güzel yanları olduğu gibi zor yanları da var. Öyle ceketini alıp gidemiyorsun. An itibariyle firmada çalışan herkesin yaşamında bir değişiklik yapma şansı var ama benim yok.😀
Önceleri hayalini kurduğum emeklilik hayali ulaşılamaz geliyordu. Bu da beni mutsuz ediyordu. Onca yatırım, kocaman makineler, yıllardır birlikte çalıştığımız ve bu firmadan emekli olmayı hayal eden arkadaşlarım... Öyle evde keyif yapayım demekle olmuyor yani. Sonuçta şunu kabul ettim ki dilediğim günde, dilediğim şekilde işi bırakamayacağım ben. Bunu kabul ettikten sonra başka bir şey yapmaya karar verdim. İşten vakit çalmamın ve yapmak istediğim şeylere küçük de olsa yer açma şansım var mı?

Cuma sabahlarımı kendime ayırdım.


Her cuma çok ciddi bir şey çıkmazsa sabah erkenden kalkıyorum. Basit bir kahvaltı yapıyorum ve arabama atladığım gibi Kadıköy'e gidiyorum. Trafik olmazsa ve umut ettiğim gibi bir saatte Kadıköy'e varmışsam benden mutlusu yok. Yürüyerek KEV Kafe'ye gidiyorum. Çayımı söylüyorum ve kitabımı okuyorum. Diğer arkadaşlarım da erkenden gelebilmişlerse, onlarla da çay içiyorum. Sonrasında Yazı Evi ve canım Duygu ile yazı alıştırmaları. Ruhuma iyi gelen şey yazı yazmak. Yazınca özgürleşiyorum. Yazdıklarımı benden başka kimse okur mu bilmiyorum. Okusa okusa ya Selçuk okur ya da Kuzey. Okudukları zaman belki onlarda kendilerine dair pek bir şey bulamayıp mutlu olmazlar.😀  Çünkü yazmak benim alanım ve kelimeleri yan yana getirmeye çalışmamın tek sebebi de benim. 

Kendimi sevmeyi başarabilecek miyim?



Yok canım, öyle kendimden nefret eder bir halim yok. Ama kendimi yargılamamaya çalışıyorum. Benim için hep bir "ileri aşaması" vardır. Önümde uzanan ve yapmayı istediğim bir şey varsa onu yapana kadar durmam. Yaptığım anda da yaptığımla mutlu olup, kendime kocaman bir aferin ısmarlamak yerine ikinci bir hedef koyarım. Hedef koymak güzel şey ama asil olan yaptığın tek bir güzel şeyle bile mutlu olmayı bilmek ve kendini tebrik edebilmek.

Diyeceksiniz ki bu anlattığının hangi kısmı seni özgürleştiriyor? 
Bu soruyu sormakta haklısınız. Kendimi özgür kılmanın tek yolunun, kendime bunun için izin vermek olduğunu anladıktan sonra daha özgür olduğumu hissediyorum. Bir de kontrol manyağı olduğumun farkına vardım. Üstünde çalışıyorum. Mesela dün Kuzey'in, "Anne, sadece on dakika yatakta bir dinleneyim, sonra banyoya gireceğim." sözüne itiraz etmeyip, bile bile uyuya kalmasına izin verdim. Bu benim için nasıl büyük bir aşama bilemezsiniz. 😀

Gezmek yahu!

Klişe olsun olmasın söyleyeceğim. 
Dünyada insanı gezmekten daha fazla özgürleştiren başka bir şey olamaz. Çok mu iddialı oldu? Peki, çark ediyorum. Şu dünyada beni seyahatten daha fazla özgürleştiren başka bir şey olamaz. Sahiden yollara düşmek istiyorum. Kuzey'i de yanımıza alıp, sırt çantalarıyla bir trenden inip diğerine binerek aylarca seyahat etsek döndüğümüzde bambaşka insanlar oluruz. Yıllar önce gittiğimiz İskandinavya seyahatinin tadı hâlâ damağımda. Yolların biri diğerine bağlanıyordu ve beni dünya döndükçe biz de onunla beraber dönüyormuşuz hissi sarıp sarmalamıştı. Bindiğimiz trenler dağların arasından ilerliyor, sonra geniş bir su birikintisinin kenarına bırakıyordu bizi. Issız kasabalar çıkıyordu karşımıza. Keşke bu sessizliğin içinde bir gece yıldızlara bakabilsek diye düşünüyor, sonra sırt çantalarımızı yüklendiğimiz gibi o durgun suyun içinde hareket eden bir tekneye biniyorduk. Ne zaman o seyahati düşünsem içim titriyor ve tekrar aynı yolu aşmak istiyorum.