kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Efsane Paris kitapçıları: Karşınızda Shakespeare and Company

Her Paris seyahatinde düşünmeden yaptığımız şeyler var: St. Germain sokaklarında gezinmek, farkında olmadan Cafe Le Rostand'a gidip Lüksemburg Bahçeleri'ne bakarak kahvemizi yudumlamak, yolumuzu Notre Dame Katedrali'ne çevirip Shakespeare and Co.'ya gidip kitapçının sıkışık kitap raflarının arasında gezinip bir kitap almak.



Paris'e gidip de bahsettiğim bu kitabevine uğramayan yoktur sanırım. Shakespeare and Co. bir hayalin ürünüdür. George Whitman adındaki Amerikalı bir gencin hayallerinin peşinden gitmesinin ve düşlerini asla terk etmemesinin kendisine armağanıdır. Öncesinde başka bir Amerikalıya (Sylvia Beach) ait olan bu kitapçı şehrin başka bir yerindeymiş. 1920'li yıllarda Paris'te yaşayan birçok Amerikalı yazara kucak açan bu kadın savaş yıllarından sonra yurduna dönmek zorunda kalmış. Seneler sonra George, Slyvia Beach'ten kitapçının ismini satın almış ve Paris'e gelerek düşlediği kitabevinin kapısını aralamış. O günden sonra yolu Paris'ten geçen, şehirde kalacak yeri ve parası olmayan tüm gezginler kitabevinin duvarları arasına serpiştirilmiş yataklarda konaklamış. Karşılığında da burada canları dilediğinde çalışmış. George Whitman kızına Sylvia ismini verecek kadar çok saygı duymuş kitapçının ilk sahibine. 

📌 Notre Dame Katedrali'nin karşısına sığınmış bu kitapçının kısa tarihini okumak isterseniz daha önce yazmış olduğum şu yazıya uğrayınız.
📌 Kuzey'le ilk Paris gezimizde onu elinden tuttuğum gibi bu kitapçıya götürmüş ama George Whitman'ın ölüm haberiyle karşılaşmıştık. O yazı da burada.

Benim de bu kitabevi ile ilgili bir takıntım var: Şehre gelip de buradan bir kitap almazsam bir daha buraya gelemeyeceğim zannediyorum. 😁


Bu sefer de kitabevinin yeşile boyalı kapısından içeri girdik. Kasanın sağ tarafı Paris'le ilgili seyahat kitaplarına, sol tarafındaki geniş duvarsa Paris'te yaşamış Amerikalı yazarların kitaplarına ayrılmıştı. Hemingway, Fitzgerald, Flanner şehrin en güzel zamanlarını yaşamış ve bugün dahi peşlerinden gittiğimiz izler bırakmıştı biz Paris sevdalıları için. Giriş holünden ilerleyip bir basamakla ulaşılan yuvarlak alandaki masanın üzerinde Marina Keegan'ın kitabı göze çarpıyordu. Üst üste konulmuş kitaplar ve kapaktan gülümseyerek bakan genç yazar. Kitabın arka kapağındaki yazıyı okuyunca bu kitabı almam gerektiğini biliyordum. Yale Üniversitesi'nden mezun olan bu genç kadın, yazar olmak istiyordu ve mezuniyetinden sadece beş gün sonra bir trafik kazasında ölmüştü. Kitabın içinde üniversitedeyken yazdığı öyküler ve denemeler vardı. Tereddüt etmeden kitabı alıp kasaya gittim. Kitabın ücretini ödedikten sonra da kitabevinin meşhur damgasını ilk sayfaya bastırdım.


Lise yıllarımdan bir arkadaşımla ayda bir kez buluşuyoruz; o yıllardan görüştüğüm tek arkadaşım. Bazen o bana bir mesaj atıyor, "Bir saat sonra Starbucks'ta!" diye, bazen de ben ona. Şüphenin, samimiyetsizliğin olmadığı nefis bir arkadaşlık. Yalan, dolan yok. Hiç hesaplamadan gerçekleştirdiğimiz o bir saatlik buluşmalarda gezdiğimiz yerlerden, okuduğumuz kitaplardan, kızgınlıklarımızdan, hatalarımızdan ya da mutluluklarımızdan bahsediyoruz. Telefonlarımıza hiç bakmıyor, yalan dünyanın dolambaçlı yollarında vakit harcamıyoruz. Son buluşmamızda ona da Marina Keegan'dan bahsettim. Yazarın trajedisi onun da ilgisini çekti. Anlattığım hikâyeyi ona bağlayan bir yan vardı çünkü. Gözleri doldu ve bana bu kitabı anlattığına inanamıyorum dedi.

Ve Yankı Odası Etkisi'nden bahsetti. İnternetten birbirimizi takip ederek hep aynı olaylardan bahsetmemiz, birinin okuduğu kitabı övmesi üzerine bu kitabı alan insanların aynı paylaşımları yapması, kapalı bir grupta konuştuğumuz ve sıklıkla dile getirdiğimiz bir olaya bu herkesin doğrusuymuşcasına inanmak, bu gruplarda aynı şeylerin popüler olması diye özetleyebiliriz durumu.

Size de çok tanıdık geldi değil mi? Çünkü hepimiz sanal ortam denilen dar alanda paslaşıp duruyoruz. Bu durumun kısmen iyi yanları olsa da değişik fikirlerin hepsine kapalıyız çünkü buluştuğumuzda bile telefonlarımızın ekranından gözümüzü alamıyoruz. Yankı Odası'nın etki alanından çıkmanın yollarından biri dostlarımızla buluşmak, sohbet etmek ve tecrübelerimizi birbirimize iletmek. Marina Keegan, Paris'te bir kitapçıda karşıma çıkan bir yazardı. O gün kitapçıdan yazarın kitabını alarak çıktım, okudum ve arkadaşıma anlattım. Benim gibi hayatın içinden anları taşıyan, başka kültürlerden izler barındıran öyküleri seviyorsanız The Opposite Of Loneliness (Yalnızlığın Tersi/Karşıtı) adını taşıyan bu kitabı sizler de beğenerek okursunuz. Ben bir üniversitenin kampüsünde geçen ilk öyküye bayıldım. O yıllarıma özlemle baktım. Keşke kıymetini daha çok bilseymişim.

Şu an bu yaptığımla bir Yankı Odası Etkisi başlatmış olabilirdim. 😀 Daha çok okunsaydım ve daha çok takipçim olsaydı. Olaya iyi tarafından bakalım o zaman. Marina Keegan'ın kitabıyla ilgili tavsiyem kalpten bir tavsiye. Ben okudum, beğendim. Sizler de okuyun istedim.

14 Haziran 2016 Salı

Her kitabın okunacağı kendi özel zamanı var!

Her kitabın okunacağı özel bir zaman var.

IKEA'dan alınma kitaplıklarımızın içinde, çalışma masasının üstünde, salondaki köşe sehpada okunmayı bekleyen onlarca, yüzlerce kitap var. Evde bunca okunmamış kitap varken kitap almaya devam ediyorum.


Bazı kitaplar sıcak yaz günlerini, bazıları ılık bir eylül sabahını, kimisi de lapa lapa kar yağan bir kış gününü bekliyor. Kimi kitapların ilk sayfasında ummadığım bir ayaz yüzümü ısırıyor, bazı sayfalarda tuhaf bir cümle sayfanın içinden çıkıp beni sımsıkı kucaklıyor.
Şimdi New York'a gitmeye az bir zaman kalmışken kitaplığın önünde gezinip durmam bu yüzden. New York'a yakışan kitapları bulmak için dolanıyorum. Haziranın ilk günlerine ve gdeceğim yere yakışan kitabı/kitapları bulmak hedefim.

Paul Auster yolculuğuma ve öncesine en yakışan isim. Kış Günlüğü, birkaç kış öncesinin kısa, soğuk gecelerine çok iyi gelmişti. Kırmızı Defter de karamsar ruh halime. 
Ne zaman içim daralsa, konusu ne olursa olsun bir Paul Auster romanı alıyorum elime. Bu kadar sevdiğim bir yazarın tüm kitaplarını peşi sıra okumamamın tek nedeni yazdığı her şeyi tüketmekten korkmam.

Paul Auster benim için can simidi, nefes darlığımın çaresi.

Hayatımızı şekillendiren rastlantılar açık açık dile gelmese de, Auster'ın satırlarından bana ulaşıyor. Rastlantılar, insanın kendine inanmasını kolaylaştırıyor bence. Tabii ya, her şey elimizde değil, öyle değil mi? Rastlantının içinde taşıdığı şans faktörü yaşamı kolay kılıyor. İnsanı hafifleten, sıkıntılarından arındıran bir hoşluk taşımıyor mu sizce de yaşama teslim olmak.
Sırf bu sebepten Paul Auster, karanlık gecenin sabahındaki gün ışığı gibi geliyor bana. her yeni gün başka bir şeye gebe olabilir.

New York seyahati aklıma düşünce Sunset Park'ı alıyorum elime. Hayat tesadüflerden ibaret ya, dünyanın bir ucundaki Paul Auster'a duyabileceğini umut ettiğim bir sesle, ufak bir mesaj iletiyorum.
Bir zaman sonra oralarda bir yerde olacağım Paul Auster! Kim bilir belki bir kafede ya da Sunset Park civarındaki bir sokakta denk düşeriz. Yanına gelip de bir imza isteyecek cesaretim olmasa da, seni gördüğüme ve rastlantıların gücüne dair anlatacak ne müthiş bir hikayem olur.

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kahve Molası

Cumartesi sabahı itibariyle 1.5 saatlik boş zamanım var. Kuzey ders yapıyor, bu arada Selçuk bir şeylerle ilgileniyor. Ben de ne yapacağıma karar verememiş bir halde koltuğun köşesinde oturuyorum. Telefon sehpanın üstünde, uzanabileceğim bir mesafenin dışında ama arada yanıp sönen mesajlar gözüme ulaşıyor. Son birkaç haftadır telefonu elime alasım yok. Facebook'tan çok sıkıldım. Sebebini onlarca kez anlattım. Asıl sebep insanlardan sıkılmam. Apolitik bir insan olmak istemezdim ama ülkenin içinde bulunduğu durumla başa çıkamıyorum. Ne yazık ki son zamanlarda stresle başa çıkamaz hale geldim. Ani öfke patlamaları yaşıyorum. Sinirden gözlerim yaşla doluyor falan. 

Rovaniemi'ye kadar bana eşlik eden kitabım.
Elbette, güzel insanlar da var etrafımda. Seviyorum onları. Arkadaşlarımın mutlu olmalarından mutlu oluyorum. Sosyal medyada kötü haberler görmektense, denize karşı çayını yudumlayan bir arkadaşımın yaşadığı keyif benim de mutluluğum oluyor. Ben kek yapamam mesela! Ama ne zaman fırından çıkmış tazecik bir kekin fotoğrafını paylaşsa birisi, yemin ederim bizim evin içine doluyor kekin kokusu. Hemen bir çay koyuyorum kendime. Hayat, güzel şeylerle ve iyi anlarla anlam kazanıyor benim için. 

Yazının başında anlatmaya çalıştığım gibi evde herkes bir kenara çekilmişken ben de ne yapacağımı düşünüyordum. Bilgisayar dizlerimin üstünde açıktı. İnternette biraz gezineyim dedim. Yine fark ettim ki ben internette gezinmeyi ve kafamı dağıtmayı beceremiyorum. İnterneti sadece ihtiyacım ölçüsünde kullanıyorum. Mutlaka amacım olmalı. Mesela New York'a mı gideceğim, onun için araştırma yapıyorum. Tiyatro bileti alacaksam o sayfalarda geziniyorum. Yoga yapacaksam gideceğimiz yerin yakınlarındaki yoga stüdyolarını listeliyorum falan. Hiçbir şey yokken girecek bir konu başlığı bile yazamıyorum google'ın arama kutucuğuna. Vakit kaybı gibi geliyor bilmediğim sayfalarda gezinmek. Çok uzun zamandır internetten göz gezdirdiğim gazetelere bile göz atmıyorum. 

Şimdi aklımda yazılmayı bekleyen Helsinki ve Rovaniemi seyahati var. Daha çok ''doğaya saygı'' niteliği taşıyacak yazılar olduğunu şimdiden hissediyorum. Bazı seyahatler insanda böyle hisler bırakıyor. Miami yaşlandığımı hissettirmişti bana mesela. Nedenini hâlâ bulamadım ama o hissi çok iyi hatırlıyorum. Kesif bir yorgunluk hissi vücudumu sarmış, otelden okyanusa inen yol boyunca yürürken göz altlarımın her attığım adımda karardığını, yorgunluk hissimin tüm vücuduma yayıldığını hissetmiştim. Oysa ömrümde içtiğim en güzel kahveyi Miami'de kaldığımız otelin terasında yudumladım. 

Anılarıyla bir seyahat daha geride kaldı. Tıpkı ömrümüzün geçmişe emanet ettiğimiz soluk sayfaları gibi. Benim sayfalarım çokça kahve lekesi, mürekkep izleri ve şükürle dolu. 
Aklımda tutmaya çalıştığım küçük bir oyunum var bu arada. Her seyahatte yanıma hangi kitabı aldığımı günlüklerimin bir kenarına yazıyorum. Yanımda taşıdığım kitap bir anlamda şehre yanımda taşıdığım bir arkadaş oluyor. Son seyahate de ''Tokyo Uçuşu İptal'' isimli kitabı götürdüm. O kadar yoğun geçti ki zaman, kitabı okumaya vaktim bile olmadı. Dönüş de telaşla, işe sağlanmaya çalışılan uyumla ve koşturmayla geçti. Sanırım şubat ayı, ocak ayının bereketli kitap okuma performansına rakip olamayacak. 

Bu blog iyi ki var. İyi ki buraya aklımdan düşenleri yazabiliyorum. İşte bir şükür vesilesi daha :)

6 Ocak 2016 Çarşamba

Napoli Romanları: Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım

Önce 2015 yılında okuduğum kitapları listeleyeyim de yayımlayayım diye düşündüm. Üç günlük tatilin üstüne nefis bir pazar günü geçirmiş, tembellikte farklı bir boyuta varmıştım. Ya yeni bir kitaba başlayacak ya da bilgisayarın başına oturup bir şeyler yazacaktım. Bir kitabı bitirince hakkında biraz düşünme ihtiyacı hissediyorum. ''Şurada oturayım da kitap ne anlatıyordu bir kafa yorayım,'' tarzı bir şey değil bu! Farkında olmadan düşünmek, soluklanmak... Ben de oturdum sene içinde okuduğum tüm kitapları yazdım. Kafa dağıtmanın bir yolu sanırım benim için liste yapmak. Sonra yazdıklarımı uzun bir liste halinde yayımlamanın kime ne fayda sağlayacağını düşündüm. Kimsenin bir işine yaramayacağına karar verdim. Burada yayımladığım bir şeyin birilerine bir fayda sağlaması çok güzel ama her şey bir fayda sağlayacak diye bir kural da yok. Hatta sağlamasa da olur aslında! Yazılanlarda ısrarla mesaj kaygısı olmasından da hoşlanmıyorum zaten.


Sonuçta çayımı içerken oturup listeyi yapmış oldum. Laponya'ya gitmeden önce alınması gerekenler listesini yapmadan az önce oldu bu iş. Daha sonra da Helsinki ve Lapland'da gezilecek yerleri, restoranları, aktiviteleri listeledim. Daha hazırlanacak bir sürü listem var. Mutluyum, huzurluyum.
Evin penceresinden baktığımda dışarısı Lapland'i aratmıyor zaten; iklim şehrin içinde başka bir mevsimi gösterse de bizim evde bahçeye bakıp okulların tatil olacağı umudunu içinde barındıran biri var.

Bu sene mayıs ayının sonlarında Kuzey on iki yaşında olacak.
Bu ne demek?
Artık büyüdüğü anlamına geliyor. Bunu ben değil oteller, uçak şirketleri söylüyor. Yani iki kişilik oda alalım, bizimle koyun koyuna yatar devri bitti. İstesek de sığmıyor zaten! Ayakları benimkini çoktan geçti, boyu da omuzlarımda. Servi boylu olduğum söylenemez ama nihayetinde nerdeyse boyunca oğlum var artık.

Senenin ilk kitabı olarak Benim Olağanüstü Arkadaşım kitabını okudum. Hani şu yazarının gerçekte kim olduğunun bilinmediği kitap. Napoli Romanları diye adlandırılan dörtleme. İlk kez Selçuk kitapçının yeni çıkan kitaplar rafında görmüş, güzel bir kitaba benziyor diye alıp yanıma gelmişti. Okunacak çok kitabım var diye burun kıvırıp rafa geri bırakmıştım. Selçuk'un getirdiği her kitabı okumuyorum, sonradan bu kitabı ben buldum diye çok fazla böbürleniyor. Neyse kitap hakkında yazılanlar kulağıma geldikçe, üstüne en son Leylak Dalı'da, ''Pek beğeneceğimi düşünmesem de beğendim, hatta ikinci kitabın siparişini verdim,'' deyince ben de dayanamadım aldım. Yeni yılın ilk sabahında herkes derin uykudayken kitabın ilk sayfasını çevirdim. Çeviriş o çeviriş. 
Kitap hakkında okuyacak olanların midesini bulandıracak, canını sıkacak bilgiler vermeyeceğim. Napoli'de geçen bir çocukluk, hatta mahalle hikayesi. Çok severek okudum. Başkaları sever mi bilemem ama benim ruhuma da yeni bir yılın ilk sabahlarına da çok iyi geldiğini şüphe etmeden ifade edebilirim. 

Böyleyken böyle :)

20 Mart 2015 Cuma

Sevgili Günlük


Sabahleyin telefonum uzun uzun çaldı. Yukarı kattaydım. THY ile yaptığımız uçuşlarımız bir türlü mil hesabımıza işlenmediği için uçak biletlerinin numarasını bulmakla meşguldüm. Zor iş tabii. E-postalardan çıkarırım diyordum, sonra biletlerin çıktısının olduğunu hatırladım. ''Hadi!'' dedim. ''Boşu boşuna fazladan bir çıktı alıp, dünyayı yok etmek için fazladan bir adım atma!''

THY kontuarındaki çalışanın yapması gereken şeyi yapmadığı için uğraşıp duruyoruz şimdi. Bir de uçuş Lufthansa ile yapılan ortak bir uçuş olduğu için kalkıp THY bürosuna gitmek gerekecek. Selçuk bu işi üstlendi.

Telefon can arkadaşımdanmış. Çok hasta bu aralar. Şu herkesin yakalandığı ve kurtulmanın çok zor olduğu griple uğraşıyor. Gece rüyasında beni görmüş. Bir türlü dilinden o kelime dökülmedi ama ölmüşüm anladığım kadarıyla.
''Bir şeyim yok!'' dedim. ''Ateşlenmişsindir sen gece!''

''Yok.'' dedi. ''Biraz daha iyiyim.''

''Bu aralar çok kasvetliyim ben. Onun hissetmişsindir sen.'' dedim.
Birilerinin senin için endişelenmesi ve seni sevmesi güzel şey.
''Kırk yaşıma geliyorum ya ben bu mayıs'' dedim. ''Ondan bunalımdayım.''

Yaş otuzbeş, yolun yarısı; peki ya kırka ne demeli?



Bu blogda ben bir zamanlar 35 yaşıma girdiğimi de yazmıştım. Zamanın böyle çaktırmadan akıp gitmesi çok sinir bozucu.
Bunalıma falan giremeyeceğim, o da başka mesele. Zamanım yok. Hızla akıp giden zamana inat zamanımı boşuna harcayamayacağım.

Dün gittiğim Yazı Evi bana iyi geldi. Bir masanın etrafında toplanmayı, birbirimize yazdıklarımızı okumayı ve yetkin birinin yazdıklarımız hakkında konuşması iyi geliyor. Kapıdan dışarı çıktığımda kendimi çok güçlü hissediyorum. Etrafımdaki kalabalığı dağıtmak, sokaktaki her dükkana girip içimdeki tüm saklı kelimeleri hediye etmek falan geliyor içimden.

Sonra geçiyor elbette!

Yine de bugünün fena bir gün olmayacağını hissediyorum. Sevdiğim bazı şeylerin sevilmeyi ne kadar da hak ettiğini fark etmek iyi geliyor. Bunu düşünmeme sebep evdeki canlı varlıklar değil :) Onlar hep sevilesi zaten...
Lizbona Gece Treni hala beni ilk okuduğum günkü gibi etkiliyor. Yine saklı cümleler kafamda, gözlerimin önünde dolaşıyor, yine ben de yazma isteği uyandırıyor.

Doğum günüm için bu sefer güzel bir pasta istiyorum. Üstüne hayallerimi koyayım :)
Hımm, bir de Lizbon'a biletlerimi aldım. Bu sefer uçağın kaçta kalktığını adım kadar iyi biliyorum.

5 Aralık 2014 Cuma

İki kitap ve birçok hayat!

Susan Sellers'ın yazdığı ''Vanessa ve Virginia'' adlı kitapta Vanessa Virginia'ya şöyle diyor: Senin kullanacak büyülü kelimelerin vardı ve sen kendine onları aldın. Bana da resim yapmaktan başka çare kalmadı.


Bugünlerde üst üste birbirine benzeyen iki kitap okudum. Birini bir gece eve geldiğimde gördüm. Fransızca kursuna başladığım ilk gündü. Selçuk akşam üzeri benimle Kadiköy'de buluşup, kurs için aldığı kitaplarımı getirdi. Saint Joseph'in hemen köşesindeki Eyfel Pastanesi'nde buluştuk. Fransızca kursuna başladığım ilk gün olduğundan bir de Paris'i çok sevdiğimden pastanenin ismi komik geldi. İçerinin dekorasyonunun, bu dekorasyonu tamamlayan masa ve sandalyelerin uzaktan yakından ne Paris'le ne de Eyfel'le ilgisi vardı. Selçuk'u beklerken bir bardak çay, çayın yanına da bir börek aldım. Çay fena değildi ya böreğin pek de yenecek hali yoktu. Biraz çatalımla oynadım, ağzıma birkaç parça atayım diye içimden geçirdim ama ı-ıhh, gitmedi börek.

Çayımı içtikten ve kitaplarımı teslim aldıktan sonra ilk dersime gitmek üzere sokağın hemen karşısındaki okula girdim. Okul hiç de hayallerimde canlandırdığım gibi değildi. Zaten başıma ne geliyorsa hayalimde canlandırdıklarımdan geliyor. Ben okulun içinde kursa gelen öğrencileri memnun edecek bir kafenin olacağını, hoparlörlerden Edith Piaf şarkılarının sınıflara usul usul yayılacağını hayal ediyordum. Düşündüklerimin hiçbiri yoktu. Allahtan uzak bir köşede bir su sebili vardı da, su içebildik.

Neyse konuyu çok dağıttım. O gece kurs bittikten sonra eve geldiğimde kitabı gördüm. Benden ayrıldıktan sonra Selçuk, Kadıköy'de sahile kadar geri yürümüş ve Alkım Kitabevi'nde gezinmiş. Bu gezinme sırasında da ''Sergey Nabakov'un Gerçekdışı Yaşamı'' adlı kitabı almış.

Okuduğum kitabı bitirdikten sonra sehpanın üstünde bu kitabı görünce elim kitaba gitti ve okumaya başladım.

Sergey Nabakov'un yaşamının ilk zamanlarının arkasındaki fon, Çarlık Rusyası'nın son zamanlarına denk düşüyor. İlerleyen vakitte Çarlık, tahtını Bolşeviklerin eline teslim ediyor. Çar yanlısı olan Nabakov kardeşlerin babası durumu anlayınca çocuklarını bir trene bindirerek Kırım'a yolluyor.
Kaderleri ortak bir seyir izlese de, aynı acıların etrafında dolaşıp dursalar da Nabakov kardeşler hiçbir zaman güzel bir ilişki kuramıyorlar. İkilinin ilişkileri öyle çok yarayla dolu ki kabukların üstüne her dokunduklarında yaralar kanamaya başlıyor.

Her şey,  Sergey Nabakov'un suçu.  Kitapta da söylendiği gibi abisinin silik bir kopyasından başka bir şey değil. Üstelik hem kekeme hem de eşcinsel. Yaşamı boyunca kendisini abisine fark ettirebilmek için uğraşıp duruyor.

Birkaç gündür yazının başında bahsettiğim kitabı burada anlatmayı düşünüyorum. Her seferinde yazmak için yeni başlangıçlar yapıyor sonra da tıkanıp kalıyorum.

Vanessa ile Virginia'nın hikâyesi de kızgınlıklar, anlaşmazlıklar, kardeşler arasında gelip giden nefretler ve asla kaybolmayacak özlem ve sevgi anlarıyla dolu. Kitabın her satırında Virginia Woolf'un izlerine rastlasak da, aslında dile gelen ressam Vanessa Bell'in anıları.

Vanessa Bell ve Virginia Woolf. Fotoğraf: Şuradan
Vanessa Bell'in yaşamı öyle karışık ki! Dün romanı Selçuk'a anlattığımda, ''Böyle bir yaşamı olsa insanın yazmak için konu aramasına gerek kalmaz'' dedi.

Bense bir roman yazma şansını bana altın tepside sunacak bile olsa böyle bir hayat yaşamak istemezdim.

Vanessa, Clive Bell ile tanışıyor ve evleniyorlar. Bu evlilikten iki erkek çocukları oluyor. Vanessa bir yandan iki çocuğuna bakmaya çalışırken bir yandan da resim yapmayı sürdürüyor. Vanessa bu karışıklık içinde çıldırmak üzereyken, Virginia uzaktan seyretmeyi ve Vanessa'nın kocası Clive ile flört etmeyi tercih ediyor. 

Vanessa, iki oğluyla birlikte; yıl 1917. Fotoğraf: Şuradan
Virginia Woolf ve Clive Bell. Fotoğraf: Şuradan

Vanessa başına gelenlerden şaşkın etrafına bakınırken, kardeşi Adrian'in sevgilisi olan Duncan Grant'ı görüyor. Kendisi gibi ressam olan Duncan ile acıyla sürecek bir ilişkiye giriyor. Bir müddet sonra Duncan, Bunny takma adıyla çağırdıkları David Garnett'a aşık oluyor. Vanessa'nın Duncan'ı kaybetmemek adına dayandığı bu üçlü ilişki uzun yıllar sürüyor. 

Duncan Grant. Fotoğraf: Şuradan 
Siz bile yoruldunuz değil mi yazdıklarımı okurken?

Bundan sonrası daha da enteresan!
Aradan uzun yıllar geçiyor. Duncan, Vanessa'yı bir kenarda unutuyor. Başka ilişkiler yaşıyor. Vanessa ile Duncan'ın kızları Angelica büyüyor ve yirmili yaşlarına gelince babasının büyük aşkı David Garnett ile evleniyor. 

Kitap, Vanessa'nın yaşamını anlatsa da Virginia hep Vanessa'nın yanında. İki kardeşin kalp kırıklıkları, Vanessa'nın çoğu zaman Virginia için hissettiği kin ve kızgınlık Vanessa'nın anılarının birçok yerinde karşınıza çıkıyor.

Kitabı okurken Vanessa'ya sıkça üzüldüm. Karmaşık yaşantısını okurken yoruldum. Virginia'ya hafiften bozulduğumu bile itiraf edebilirim; ama birçok yerde, ''Saatler'' filminde izlediğim, Virginia Woolf'un paltosunun ceplerine taş doldurduğu sahneler gözümün önüne geldi.

...ve evet!
Vanessa haklı: Virginia'nın büyülü kelimeleri var.


28 Kasım 2014 Cuma

Bir cuma günü yazısı!

Bologna'yı yazıyorum, endişeye gerek yok. Taslaklarımda bir günüm daha var nerdeyse. Bugün Cuma olduğu için çok mutluyum. Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım. Dün akşam Fransızca kursuna gittim. St. Joseph'de benim kurs. Daha ilk kurdayım. İkinci kurun başlayış tarihiyle benim tatillerim çakışıyor. İlk kurdan anladığım şu: Her hafta düzenli olarak derlere gitmek zorundasın, gittiğim dersleri bile anlamazken gitmediğim derslerin halini düşünemedim bile. Gittiğim kurun günlerini seçerken, istediğim saate kurs açılmadığı için perşembe akşamları 19.00'dan 21.30'a kadar olanını seçtim. En kötüsü cumartesi günleri! Sabah 10.00'da başlayan kurs öğleden sonra 14.30'da bitiyor. İşin kötü yanı okulda kantin yok, teneffüs öğretmenin insafına kalmış. Ben çaysız, kahvesiz yaşayamıyorum. Saat 13.00'den sonra karnım acıkıyor, aklım daha fazla Fransızca almaz hale geliyor.



İkinci kura giderken böyle bir saati asla tercih etmeyeceğim. İşin kötü yanı, Kuzey'e sempatik davranmaya başladım. Cumartesi kafam o kadar şişmiş oluyor ki eve gelince oğluma, ''tamam oğlum ders çalışma!'' falan demeye başladım. 

Kuzey'in okulu bir haftalık ara tatile girdi. Oğlumla birlikte evde vakit geçirmek, sinemaya falan gitmek istiyorum ama çalışmak zorundayım. 

Nedim Gürsel'in Acı Hayatlar kitabı elimde geziyor. Akşamları birer bölüm okuyorum. Her bölümde bir yazarla birlikte gittiği bir şehri anlatıyor. Sanırım bu yazıların bazılarını Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde okumuştum. Yine de kitap olarak toplanması hoşuma gitti. Tanıdık, bildik Nedim Gürsel yazıları içimi rahatlatıyor. 

Geçen sabah Selçuk'a kahvaltı masasında, ''Paris'i özledim.'' dedim. 
''Sen çok istiyorsan, git tatlım! Ben gelemeyeceğim. Poposu donar adamın şimdi Paris'te!'' dedi. 

Haklı! Sesimi çıkarmadım. Oltayı attım işte. Gerisi kısmet!


Ben de kitaplığımın başına gittim. Geçen sene D&R'ın 5TL kampanyasından aldığım Alain Elkann isimli bir yazarın ''Fransız Babam'' kitabını aldım. Kitap, Montparnasse Mezarlığı'nda yatan iki adamın hikâyesini anlatıyor. Yazarın babası otoriter bir adam, başarılı bir işadamı ve Paris Yahudi Cemaati'nin başkanı. Hayatı boyunca giydiklerine, yediklerine ve davranışlarına dikkat etmiş, çocuklarından çok kendiyle ilgilenen bir adam. Kitaba konu olan diğer kahraman ise yazarın babasının mezarının yanına bir ay sonra gömülen babanın tam tersi karakterinde bir adam, bir sanatçı: Roland Topor.  
...ve bilin bakalım ne oluyor?
Yazar, Yahudi geleneklerine göre on bir ay sonra ilk kez babasının mezarını kızkardeşiyle birlikte ziyaret ettiğinde bu iki adamın yan yana yattıklarını fark ediyor. Mezarlıktan ayrılırken bu iki adamın birbirleriyle neler konuşabileceğini düşünmeye başlıyor. 

Kitabın arkasında kitap için bir babanın anısına yazılmış dev bir yapıt dense de bana yazarın babasının ölümüyle başa çıkma yöntemi gibi geldi. Ben de babamın ölümünden uzun yıllar sonra bile babamla ilgili hayaller kurmaya devam ettim. Aile büyüklerinden birinin kaybının nasıl bir şey olduğunu bildiğim için kitabı başka bir gözle okuyorum. 

Şimdilik bu fantastik düşünce hoşuma gitti desem, tuhaf bir şey demiş olur muyum?


9 Eylül 2014 Salı

Yaz boyunca neler okudum diye merak eden var mı?


Yaz güzel geçti. Uzun zamandır burada anlatıp durduğum Edinburgh gezisi anlattığım kadar uzun sürmedi. Bu güzel şehrin ardından Liverpool'a gittik. Beatles'ın şehrini çok sevdim. Sonra Manchester'da bir gün geçirdik. Sonraki gün Londra yolunda oğlanın gözünü boyamak için Oxford ve son olarak Londra! Bu saydıklarımın hepsi 7-8 gün süresinde oldu.

Sonra evde tatilimize devam ettik. Ne yazık ki Selçuk'la seyahat günlerimiz iş dolayısıyla çakıştı ve bana da evde dinlenme zamanı doğmuş oldu. Bu açığı bundan sonraki sonbahar- kış döneminde kapatacağıma söz veriyorum.

Peki bu arada evde neler okudum? Benim açımdan verimli bir dönemdi. Aklımda kalan birkaç kitabı sizinle paylaşayım.


Evden her çıktığında kitapçı uğrayan bir insan tipi var karşınızda. Her kitapseverin paylaştığı sıkıntıları ben de paylaşıyorum. Her seferinde evde okunacak bunca kitap varken, başka kitap almayacağım diyorum ama sözümü tutamıyorum. 
Evde yaşadığım diğer arkadaşlar da aynı. Selçuk da Kuzey de benim gibi kitap almaktan geri durmuyorlar. 

Yukarıdaki fotoğraflar da böyle seferlerden birine ait. Marguerite Yourcenar ve Doğu Öyküleri benim kendime aldığım kitaplardan biri. Salonun ortasındaki sehpada duruyor. Ara ara elime alarak öykü öykü okumayı planlıyorum. Böyle yapınca öyküler daha çok aklımda kalıyor gibi hissediyorum. İlk öyküsünü okudum ve çok beğendim. Feridun Andaç'ın da önerdiği bu kitabı sonbahar günlerinde okuyup bitireceğim. 
Virginia Woolf'un ''Bir Yazarın Günlüğü'' ismiyle çıkan günlükleri de merak ettiğim kitaplar arasında. Şöyle bir göz gezdirdim. Bir günlük gibi okumam gerektiğine karar verdim. Bu kitabı da elimi attığımda dokunabileceğim bir uzaklığa yerleştirdim. 


Ikea'lı fakirin öyküsünü okudum. Eğlenceli bir hikâye olmakla birlikte, pek de güzel bulmadım kitabı. Sabun köpüğü gibiydi. Yaz esintisi gibi geldi ve geçti.


Bu kitabı da mı beğenmedin diye sorabilirsin bana?
Ne yazık ki evet!
Tadından yenmeyen Jane Austen kitaplarının yanında ''Aşk ve Arkadaşlık'' bana çok kuru geldi.  Ne aşk ne de arkadaşlık kısmı kitabı kurtaramadı. Bitirene kadar içim bayıldı desem yalan söylememiş olurum.

Hızımızı Tadacaksınız- Dave Eggers

Aradığımı bulamadığım bir kitap daha. Yaz boyunca çok huysuzmuşum sanırım. Tuhaf bir konusu olan ve bir türlü bir yere varamayan bir kitaptı. Okudukça sayfalar ilerlemiş gibi gözükse de konu bir türlü ilerlemedi. Ortalarında bir yerlerde daha fazla dayanamayarak bir kenara bıraktım. Vicdan azabı çekerek kitapla göz göze geliyorum. Derin bir nefes alırsam kaldığım yerden devam edip, rafa kaldıracağım.


Bir dolu başarısız denemenin üzerine macera arayışlarımı bir kenara bıraktım ve kitaplığımdan okunmamış bir Paul Auster kitabı çektim. Doğru limandaydım. Rastlantıların hayatımızdaki önemini anlatıyordu Paul Auster her zamanki nefis yazım diliyle. Kitabı okurken içim mutlulukla doldu. Kesinlikle iddia ediyorum ki Kırmızı Kitap, insanın ne zaman bir sayfasını açsa içinde kendinden bir parça bulabileceği nefis bir kitap. 


Paul Auster'dan ayrılamadım. Bir tane daha Paul Auster okumak istedim. İdefix'in bir kampanyasında bütün Paul Auster kitaplarını almıştım. Hangisini okusam diye düşünürken Lale Abla, ''Yanılsamalar Kitabını oku!'' dedi. 
İyi ki okumuşum. Bu aralar elim gibi Paul Auster kitaplarına doğru gidiyor. Bakalım hangi ara elime hangi kitabını geçireceğim. Daha okunacak kitaplarının olması çok güzel.

Hayalperest!

Yakın bir arkadaşımın yıllar önce büyük oğluna alıp okuttuğu, Kuzey'le aynı yaşıt kızına da mutlaka okutmayı düşündüğü bu kitap, onun Kuzey'e hediyesi. Kuzey'den önce ben okumak istedim. 
Kitap hayalperest bir çocuğun yaşamını anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsü deyip kitabın büyüsünü bozmayayım. Sonu nefis. Sakın kitabın arka sayfasını çevirip, sonuna göz atayım demeyin. 
Çocuk ya da yetişkin fark etmez. Mutlaka ama mutlaka okuyun!

J.K.Rowlings ve Guguk Kuşu.

Biraz rahat bir okuma yapayım dedim. Bu kitap J.K.Rowlings'ın Robert Galbraith mahlasıyla yazdığı bir dedektiflik kitabı. İngiltere'de geçiyor. Ben çok beğenerek okudum. Dedektiflik romanı sevenlerin deneyebileceği bir kitap; zira Rowlings dedektifimizin maceralarının süreceğini söylüyor kitabın sonunda. 



Yazımın, sonbaharımın hatta yaşamımın en güzel kitaplarından biri diyeceğim belki de bu kitap için: Moskova'da Yanlış Anlama.
Son derece güzel anlatılmış, hiçbir dönem edebi değerini yitirmeyecek naif bir konu. Simone de Beauvoir'in kendi yaşam öyküsünden satır araları taşıyan bir anlatı. Daha önce de bir yerlerde söylemiştim, yine söylüyorum: ''Kitabı bitirdiğimde Simone de Beauvoir'a sarılmak istedim.''
Keşke kitap daha uzun olsaydı, keşke Simone de Beauvoir'ın sözcükleri devam etseydi.
Yakında yapacağım Paris seyahatine Beauvoir kitaplarından biriyle gitmek istiyorum.
Bu kitabın çevirisi için neden Türk okuru bu kadar bekledi bilmiyorum. 
Acaba Türkçe'ye çevrilmemiş başka kitapları da var mı?


Son günlerde böyle keyifli okumalar yapınca ağzımın tadını bozmamaya karar verdim. Okunmak için belki de yıllardır bekleyen bir kitabı çektim raftan. Albert Camus'yu ve Yabancı isimli kült kitabını benim size anlatmama gerek yok sanırım. 
Hemen edinin ve okuyun. Benim gibi kitabın inceliğinden korkmayın. 
Evet! İnce kitaplar beni korkutuyor. 


Pek tabii, korkunun ecele faydası yok!
Sıra Sadık Hidayet'e ve Kör Baykuş'a geldi.
Bitince onu da yazarım size!

6 Temmuz 2014 Pazar

Pazar sabahı güncesi: Aynı Yıldızın Altında....




Konusunu bilmeden aldığım kitaplardan biriydi John Green'in kitabı. D&R'da en çok satanların içinde devamlı gözüme çarpıp duruyordu. Kitap almak konusunda sınır tanımadığım zaten aşikar, bu kitabı internetten yaptığım bir alışveriş esnasında sepetin içine atıverdim. 

Son birkaç haftadır Alexander McCall Smith'in İş Bankası Yayınları'nın yayımladığı ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisini okuyordum. Yakın zamanda kısa bir Edinburgh seyahati var. Böyle olunca niyet ettim bu seriden bir kitabı okumaya. İlk kitapta ne olduğunu anlamadım, kitabı sevip sevmediğime karar bile veremedim; kitapla ilgili hissettiğim yegane his, beni bunaltan şu dönemde bana çok iyi geldiği ve beni rahatlattığıydı. 44 Numaralı apartman sakinlerinin hikâyeleri anlatılıyordu ve insanların dürüstlüğü ve ön yargısızlığı hayalini kurduğum dünyanın giriş bileti gibiydi. İlk kitabı bitirdikten sonra yukarıda anlatmaya çalıştığım şeyi kendime sordum: Sevdim mi ben bu kitabı?
Bu soruyu sorduğumda iş yerimde masamın arkasında oturuyor ve sıkılan canımın sebebini bulmaya çalışıyordum. İnsanların mutlu olmak için neye ihtiyacı var? 
Sonra masamdan kalktım, çantamı koluma takıp arabaya atladım. yirmi dakika içinde Kadıköy'ün beni büyüleyen ve çocukluğumu anımsatan kalabalığının içine dalmıştım. İş Bankası Yayınları'na girdim ve serinin ikinci kitabını satın aldım. ''Kahve Öyküleri''ni alıp, Cafer Erol'a bir çay içmek için giderken kendimi rahatlamış ve sakin hissediyordum. 

Ben böyle kitabı sorgularken serinin üçüncü ve dördüncü kitaplarını da İdefix'te sipariş edip okudum. 
Sıradaki diğer iki kitabı da yarın kargo kapıma getirecek. Demek ki ''İskoçya Sokağı 44 Numara'' serisini sevdim ben. Yine de kitaptan kopamamamın yegane sebebinin serinin en küçük kahramanı Bertie olduğunu söylemem gerekiyor. Üstün zekalı altı yaşındaki bu küçük kahramana sevdalandım diyebilirim ve büyüme evresinden uzak duramıyorum. 

Serinin ilk dört kitabı bitip de, ne okuyacağım diye düşünürken sehpanın üzerinde yığılı duran John Green'in ''Aynı Yıldızın Altında'' isimli kitabını aldım. İlk birkaç sayfa içinde de konuya girmiş bulunduk. Kitabın ortalarında IG'ye bir fotoğraf koyup, ne yapsam acaba dedim. Kitabı okumaya devam mı, tamam mı? 
Yazının buradan sonrası ''spoiler'' içerir mi bilemem, kitabı okumayı ya da filme gitmeyi düşünenler yazıyı okumaya burada bırakabilirler; yine de zannederim ki bu kitaba benim gibi hiç bilmeden başlayanlar yoktur. Kanserli çocukların konu edildiği bir kitabın sonunun ne olacağı da pekala başından bellidir. Niyetim hasta insanların yaşamlarının çok kısa süreceğini söylemek ya da kesin yargılarda bulunmak değil. Fakat bir hastalık sürecinin ne kadar zorlayıcı olduğunu da hepimiz biliyoruz. 

Ağzımda lafı böyle eveleyip geveliyorum çünkü kanserli iki genç çocuğun hastalıkla ilgili başka kişilerin yaptıkları yorumlara karşı düşündükleri ve yorumları beni sessiz kalmaya zorluyor. 
Dün akşam gece saat 2.30 da kitabımı bitirdim. Kuzey yanı başımda uyuyordu. Tüm gün öylesine yorulmuştu ki, vücudu hafif hafif titriyordu. Gözümden yaşların dökülmesine engele olamıyordum. İki kez kalkıp yüzümü yıkadım. Burnumu boşalttım. Kitabı bırakıp, yarın bitirmem de elbette seçeneklerim arasındaydı ama çoktan başlamış olan yeni güne kitabın sonunun getireceği ertelenmiş hüzünle başlamak istemiyordum.
En son böyle gece yarısında ağlayarak bitirdiğim kitap, Erdal Öz'ün ''Gülünün Solduğu Akşam'' kitabıydı. Lise yıllarımdaydım. Kitabı bitirdikten sonra sabaha kadar ağlamaya devam etmiştim. 

Kitabı okumayı yarıda kesmeyip, sonuna kadar geldiğim ve bana sorulacak olursa çok zor bir hastalığın içinde insan olmayı bırakmayıp, tm güzelliklerini görmeye çalışarak yaşamaya çalışan Hazel Grace ve Augustus'un anlamlı hikâyesini okuduğum için mutluyum. Her şeyi anladığımızı düşünüp, her konu hakkında fikir sahibi olduğumuzu düşünsek de, hayatta bilmediğimiz ve bilmemeyi yürekten istediğimiz onlarca acı var. 

Bence yazarın yazdığı kitap, hasta ailelerin çocuklarına, yaşamlarına ve ailelerin kalplerinde taşıdığı ''metin olma'' durumuna son derece soğukkanlı bir şekilde ışık tutmuş. Göz yaşlarımı, hıçkırıklarımı tutamamama rağmen, kitabı son derecE trajik ya da acıklı diye nitelendiremeyeceğim. 
Bana sahip olduğum her şeye şükretmem için unuttuğum bir kapıyı araladığım için iyi ki okumuşum diyorum bu kitabı.

P.S.1: Filme gitmeyi kesinlikle düşünmüyorum. 
P.S.2: Herkese sağlık dolu bir ömür diliyorum.